27 Eylül 2017 Çarşamba

Uluslararası Antlaşmalarda Türkiye-Irak Sınırı: Kürdistan ve Musul Meseleleri


Son günlerin ana gündem maddesi olan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin gerçekleştirdiği "bağımsızlık referandumu"nun etkisiyle yine yığınla bilgi; doğrusuyla, yanlışıyla ve kastî olarak yanlış yorumlanmak marifetiyle gün yüzüne çıktı/çıkarıldı. Bu bize tekrar tarihle ilgilenmenin özellikle bizim ülkemizde ve bu bölgede; kişisel bir tercih, hobi, keyfî ilgi alanı olmayıp, bir vatandaşlık bilinci/bilgisi olduğunu da hatırlatmış oldu.

Tarihe Dair başlıklı yazımdan bazı alıntılar;

"Diğer bir açıdan biz ve bizim gibi ülkelerde tarihin iyi bilinmesi, bölgenin geriliminden sıyrılmada çok önemli bir yer tutar. Türkiye'de ancak ezbere ecdatçılık yapmayan ama ecdadını iyi tanıyan nesiller çözüm üretebilir ve bu çözümler gayet sağlıklı olur. Aksi mümkün değildir. "

"Yani; Halep'i, Şam'ı, Rakka'yı, Musul'u, Erbil'i, Tahran'ı, Tebriz'i, Riyad'ı, Kıbrıs'ı bilmemiz şart, bu yerler bizim önemli komşularımız ve bir kısmı da eski topraklarımızdır, 'hedefimiz oraları işgal etmek olmalı' demiyorum kesinlikle, ama bu bölgelerde bir söz söylenecekse bunu biz söylemeliyiz, bölge insanlarının dışında bir varlık olacaksa bu yine en başta biz olmalıyız bu bizim en doğal hakkımızdır. "

"Kısacası, bir önceki paragrafta belirttiğim gibi sistemi geliştirmek için de, bölgemizde yerimizi muhafaza etmek ve daha da sağlamlaştırmak için de tek yol tarihi iyi bilmekten geçiyor. Bu bağlamda yine yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi 'tarihi bilmek' kuru bir bilgiye sahip olmaktan branş ayrımından öte birşey olarak bir standart olarak, bir vatandaşlık bilgisi olarak karşımıza çıkıyor. Bu sebeple de bu tür okumalara girişen kişilere "tarihe ilgili" demek her ne kadar basit bir olay gibi görünse de çok isabetsiz bir yaklaşımdır. Bu tür okuma-araştırma faaliyetleri içerisinde olan kişi olsa olsa bilinçli bir vatandaş, aklı başında bir insandır ve bu şekilde anılmalıdır. "

Şimdi fazla detaya inmeden kronolojik olarak yapılan uluslararası antlaşmalarda Türkiye-Irak sınırı ve Kürdistan-Musul meselelerini ele almaya çalışalım.

Bilindiği üzere yüzyıllardır Türk toprağı olan Musul, I. Dünya Savaşı'nda da korunabilmiş ancak Mondros Ateşkes Antlaşması'nın (30 Ekim 1918) 7. maddesini gerekçe gösteren İngilizler tarafından 15 Kasım 1918'de işgal edilmiştir.

Sevr Antlaşması'nın (10 Ağustos 1920) içeriğinde ilgili kısımlar, yani 62., 63. ve 64. maddelerdeki hükümler şu şekilde özetlenebilir:
  • 62. maddede; antlaşmanın önceki kısımlarında (27. madde) saptanan şekliyle Suriye ve Irak ile Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin nüfusça üstün bulunduğu bölgelerin yerel özerkliğinin, Sevr Antlaşması'nın yürürlüğe konmasından itibaren 6 ay içinde İstanbul'da toplanacak olan ve İngiltere, Fransa, İtalya hükümetleri tarafından atanacak 3 üyenin oluşturduğu bir komisyon tarafından hazırlanacağını, bazı düzeltmeler yapmak gerektiğinde yine; İngiliz, Fransız, İtalyan, İranlı ve bir Kürt üyenin oluşturduğu diğer bir komisyonca sınır bölgelerinde çalışılacağı belirtilmiştir.
  • 63. maddede; Osmanlı Hükûmeti'nin 62. maddede belirtilen komisyonlarca alınan ve kendisine ulaştırılan kararları, bildirilme tarihinden itibaren 3 ay içinde kabul edip, yürürlüğe koymayı yükümlendiği belirtilmiştir.
  • 64. maddede; 62. maddede özerliği öngörülen Kürt bölgelerinin, Sevr Antlaşması'nın kabulünden 1 yıl sonra Türkiye'den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Konseyi'ne başvurmaları, Konsey'in de bu başvuruyu olumlu karşılayıp Türkiye'ye sunması durumunda, Türkiye'nin bunu kabul ederek söz konusu bölgelerdeki tüm haklarından feragat edeceği belirtilmiştir. Ayrıca bu feragatın ayrıntılarının Müttefik Devletler ve Türkiye arasında yapılacak özel bir sözleşmeye konu olacağı bildirilmiştir. Ek olarak bu feragatın gerçekleşmesi durumunda ve gerçekleşeceği zaman, Kürdistan'ın şimdiye dek Musul ilinde kalmış kesiminde oturan Kürtlerin bu bağımsız Kürt Devleti'ne kendi istekleriyle katılmalarına Müttefik Devletlerce karşı çıkılmayacağı açıkça belirtilmiştir.
Görüldüğü gibi Sevr Antlaşması'nda, Musul'u da içine alacak yapay bir Kürdistan kademeli olarak önce özerklik, sonra da Milletler Cemiyeti'nce tanınacak bir bağımsızlıkla oluşturulmak istenmiştir. Bildiğimiz üzere Osmanlı delegasyonun imzaladığı ve Kurtuluş Savaşı'yla yırtılıp atılan bu antlaşma tarihe karışmış, Mudanya Ateşkesi'yle (11 Ekim 1922) savaş sona ermiş, sonrasında Türkiye Lozan'da masaya oturmuş, yeni bir barış antlaşması imzalamıştır.

Lozan Barış Antlaşması'nda (24 Temmuz 1923) bir kez görüşmeler kesilmiş ve birçok kez tansiyon yükselmiş, savaşın eşiğine gelinmiştir. Bu antlaşmada bir hükme bağlanmayan Türkiye-Irak sınırı meselesi 3. maddede; Lozan Barış Anlatşması'nın kabulünden itibaren 9 ay içinde Türkiye ve İngiltere hükümetlerinin görüşeceği, bu görüşmelerden bir sonuç alınamaması durumunda meselenin Milletler Cemiyeti'ne intikal edeceği ve bu şekilde alınacak kararların beklenileceği bu sürede, Türkiye ve İngiltere'nin sınırlarda değişikliğe yol açacak herhangi bir askerî harekat düzenlemeyeceklerini taahhüt ettikleri belirtilmiştir.

Antlaşma sonrasında Ekim 1923'te görüşmede bulunmak isteyen İngiltere ile belki bir tür mesaj vermek için 19 Mayıs 1924'te görüşme başlatılmış, İngiltere meseleyi çıkmaza sokarak Milletler Cemiyeti'ne intikal ettirebilmek amacıyla Hakkari'yi dahi isteme cüretini göstermiştir. Haliç Konferansı olarak anılan görüşmeler, bir uzlaşmaya varmaksızın 5 Haziran 1924'te sonlanmış, onu takiben 7 Ağustos 1924'te Nesturi ayaklanması başlamıştır. Nesturilere esir düşen Hakkari valisi, kurtarıldıktan sonra yaptığı açıklamada kendisini esir alan Nesturilerin İngiliz üniforması giydiğini belirtmiştir. Bu da İngilizlerin Nesturi'leri desteklemiş olduğunun açık bir kanıtı olarak görülebilir. Ayrıca İngiliz uçaklarının da Nesturilere destek olarak Türk kuvvetlerini vurduğu resmî kayıtlarda bulunmasa da çoğu yerde rivayet edilmektedir.

20 Eylül 1924'te Milletler Cemiyeti'nde görüşülmeye başlanan Musul meselesi net bir karara bağlanmamış vaziyetteyken, 1925 yılının Şubat ve Nisan ayları arasında yaşanan Şeyh Sait Ayaklanması, her ne kadar dinî bağlamda ortaya çıksa da etnik bir boyut da kazanmış ve Türkiye'nin "Türk, Kürt kardeştir" tezini işlevsizleştirmiş, "Musul Türklerindir" tezinin ön plana çıkmasını sağlamıştır. Böylelikle Türkiye'nin eli güçsüzleşmiştir. Milletler Cemiyeti kararıyla (16 Aralık 1925) daha önceden belirlenen ve Hakkari-Musul arasında çizilen Brüksel Hattı'nı kalıcı sınır olarak belirlemiştir.

Türkiye, Irak ve İngiltere arasında yapılan Ankara Antlaşması'yla (5 Haziran 1926) da sınırlar çok kesin olarak belirlenmiş ve teyid edilmiştir. Ayrıca antlaşmada bu sınırların değişmesine ilişkin bir faaliyette bulunulmayacağı da taahhüt edilmiştir. Ayrıca Türkiye'nin 25 yıl süreyle Musul petrol gelirlerinin %10'unu alacağı da belirtilmiştir. 1934'te tamamlanan boru hattıyla 1934-59 arasında tahsil edilecek olan para 1954'e kadar alınmış (en azından kayıtlar o yönde) sonrasında ise kesilmiştir.


1932 yılında Irak'ta İngiliz mandası sona ermiş ve 1946'da Türkiye-Irak arasında yapılan yeni bir antlaşmada 1926 sınırları aynen kabul edilmiştir.

Sonuç olarak uzun yıllar süren savaşlardan yeni çıktığımız dönemde Milletler Cemiyeti'ndeki üstünlüğünü ve bazı manipülatif unsurları kullanan İngiltere'ye karşı Musul'u kaybettik ve son derece problemli bir bölgede bu günlere kadar geldik. Şimdi Irak'ta sınır değişikliğine yol açacabilecek bir referandumla karşı karşıyayız ve bazıları özellikle de Ankara Antlaşması'na hayalî maddeler ekleyerek kamuoyunu yanlış bilgilendiriyor. Irak'ın toprak bütünlüğü bozulduğunda müdahale hakkımızın olduğundan, Irak'ın toprak bütünlüğü bozulduğunda Musul'un (hatta Kerkük'ün de) direkt olarak bizim sınırlarımıza geçtiğine kadar türlü uydurmalarla bezenen açıklamalar ne yazık ki ana akım medya kanallarında dahi yer bulabiliyor. 

Tıpkı "Lozan'ın 2023'te biteceği" yalanı gibi Ankara Antlaşması'na veya diğer antlaşmalara da hayalî maddeler ekleyen, gizli(!) protokoller uyduran yalan üretim merkezlerine karşı dikkatli olun, olmayanları uyarın!

Yararlandığım ve incelemenizi tavsiye ettiğim bazı bağlantılar;

3 Eylül 2017 Pazar

Atatürk ve Sol


Fransız Devrimi'yle insanlığın o tarihe kadarki birikimi, uygun ve gerekli doğal aşamalardan geçerek işlenmiş, bir tür patlamayla ortalığa saçılmış; yeni değerler, akımlar, yaklaşımlar ve günümüzdeki ideolojilerin temelleri oluşmuştur. Bu kavramlar "sağ" ve "sol" olarak iki ana grupta kategorize edilebilmiştir. Bunun sebebi olarak; devrim sonrası Fransa'da kurulan meclisin sağ tarafında milliyetçi ve muhafazakarların, sol tarafında ise halkçı, seküler düşüncede olanların oturması gösterilmiştir. Çok farklı tanımlamalar ve iç çelişkiler bulunsa da, bu iki ana grubun sınırları muğlak olsa da, "sağ"ın daha çok devleti veya mevcut egemen gücü merkez alan yaklaşımı, "sol"un da bir egemen güce karşı halkı veya alt sınıfları merkez alan yaklaşımı temsil ettiğini söylemek isabetli olacaktır. Buna ek olarak her iki taraf da çoğu kez "özgürlük" gibi parlak kavramları sahiplenme eğiliminde olmuş yine de yakın tarihte özgürlüğün zerresinden söz edilemeyecek hem sağ, hem sol diktatörlükler görülmüştür.

Dünya genelinde ortak sağ ve sol tanımlamaları yapılmışsa da, zamana göre, coğrafyaya, ülkelere göre bu tanımlar oldukça değişkenlik göstermektedir. Ülkemizde bu değişkenlikle açıklanması pek mümkün görünmeyen çarpık bir anlayış oluşmuştur ve günümüzde de etkisini sürdürmektedir.

Bizdeki sağcı profili ne yazık ki; gerçek anlamıyla cumhuriyetçi değildir, liberal de değildir, muhafazakârlık ve milliyetçilik gibi kavramların altını da ya dolduramaz yada en negatif yönleriyle doldurmaya eğilimlidir. "Gerçek anlamıyla cumhuriyetçi değildir" demek yetersizdir. "Sağ" olarak nitelendirdiğimiz kesimin bir kısmını mevcut şablonda aslında hiçbir yere konulamayacak olan teokratik monarşi sevdalıları oluşturur. Bu grup değil gerçek anlamıyla cumhuriyetçi olmamak, misyon olarak cumhuriyet ve onun getirdiklerini yok etmek üzerinde birleşmiştir. Liberalimizin kendi cenahının dışında bir özgürlüğe pek merakı, ihtiyacı yoktur, ekonomideki tavrı ve vizyonu da sermaye sevmek ve devlete ait olan herşeyi satar şekilde özelleştirmekten öte değildir. Muhafazakârımızın "muhafaza ettiği" değerlerden pek haberi yoktur. Manipülasyona açıktır. Kültürünü tanımaya ve muhafaza etmeye uzaktır. Popülizme karşı dirençli görünmeye çalışsa da bu direnci hemen hemen yoktur. Milliyetçimizin çok büyük bir kısmı farkında olarak veya olmayarak "milletçi" değil, "ümmetçi"dir. Küçük bir kısım ırkçılık ve hayalperestlik sınırlarında dolaşmakta, hayallerini dayandırdığı tarihi şahsiyetleri olduğundan farklı görme ve gösterme eğilimindedir.
Bizdeki solcu profili de pek sağlıklı değildir. En büyük problemi bölünmeye meyilli oluşudur. Bazen bir parti bölündükten sonra ortaya çıkan iki partinin tekrar bölündüğü de görülebilir. Sosyalistimiz genel olarak hiçbir devirde teorisini iyi öğrenerek yetişmemiş, tam olarak kendisinin de idrak etmemiş olduğu kavramları, etnik veya diğer problemlere paravan olarak kullanmış, slogancılıkla yetinmiştir.  Bunun da ötesinde aşikare ayrılıkçı-milliyetçi faaliyet yürüten ve emperyalist sponsorlarının desteğiyle ayakta duran bölücü terör örgütü dahi ne yazık ki sol kapsamında değerlendirilmektedir. Sosyal demokratlarımızın bir kısmı "Kemalizm'le yüzleşmek", "Kemalizm'i aşmak" gibi zırva misyonlar edinmişlerdir. Ayrıca sosyal demokratlarımızın örgütlenmede ve hak aramada sınıfta kaldığı da tartışmasızdır.

Türkiye'de sağ-sol anlayışları işte bu kadar vahim ve çarpıktır. Genel normlar göz önünde bulundurulduğunda ve bazı gruplar göz ardı edildiğinde Türkiye solunun aslında sağ, sağının da aslında sol olduğu eleştirisi çoğu kez ciddi bir şekilde yapılmıştır.

Tüm bu yanlış bilinç ışığında hemen herkesin aklına işlenmiş olan diğer bir önkabul de Atatürk'ün "sol" bir lider olduğudur. Bunun da ötesinde "Atatürk" ve "komünizm" kelimeleri pek çok kez yan yana kullanılmış, milli mücadele yıllarına da dayandırılarak "Atatürk'ün komünizme yakın olduğu" tezi güçlendirilmek istenmiştir. Ancak tarihe tarafsız olarak bakıldığında bu tezin geçerliliğinin bulunmadığı görülecektir.

Atatürk henüz 23 yaşında bir harp akademisi öğrencisiyken (5 Ocak 1904) not defterine "evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı" notunu almıştır. Buradan hareketle bu notu sürekli hatırlatmak ve Atatürk'ün fikrîyatının sağlam temellere oturduğu yetişkin dönemlerindeki demeçlerini göz ardı etmek taraflı bir yaklaşımdır. Bu küçük not gerçek ve güvenilir kaynaklarca teyit edilmiş olsa da, bu konuda tek başına yeterli olacak nitelikte değildir.
Mondros Antlaşması'nı takip eden günlerde büyük bir aç gözlülükle Anadolu'yu parçalama ve bölüşme hevesinde olan itilaf devletlerinin karşısında farklı yerlerde direniş veya o yönde potansiyeller meydana gelmiştir, ancak bunlar tamamen bölgesel ve düzensizdir. 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkan Atatürk ve arkadaşları gün gün, bu direnişleri örgütleyerek büyük konferanslarla ve nitekim Ankara'da meclisin açılmasıyla merkezî bir yönetim tesis etmişlerdir. Meclisin açılışına kadar Sovyet Rusya'yla bir takım temaslar olmuş, ancak dişe dokunur bir sonuç elde edilememiştir. Sonraları 1920'nin 2. yarısında başlayan yardımlar 1922 baharına kadar sürmüş ve savaşın kazanılmasında önemli katkı sağlamıştır. Rusları Türk Kurtuluş Savaşı'na karşı yardıma yönelten sebepler; Türkiye'nin savaşı kaybetmesi durumunda emperyalistlerin Sovyet Rusya sınırına dayanacak olması, Türkiye'nin bolşevizme geçişinin Sovyet Rusya'ya önemli yararlar sağlayacak olması ve Rusya'nın, Türkiye'nin kurtuluşunda etkin rol oynayarak kalıcı ve esaslı bir dost kazanma düşüncesinde olması olarak sıralanabilir.

Kurtuluş Savaşı süresince farklı tarihlerde; Sovyet Rusya, Hindistan, Azerbaycan gibi devletlerin yardımları olmuştur. Bazı sebeplerden ötürü İngiltere ile anlaşmazlığa düşüp, savaşın gidişatına bağlı olarak geri çekilen Fransa ve İtalya'nın destekleri de söz konusudur. Bunların içinde en büyük yardımı yapan Sovyet Rusya olmuştur. Yapılan yardımlar o tarihlerde esaslı bir devlet düzeni teşkil edilememiş olduğundan, kaçak yollarla ve sivillerin eliyle düzensiz olarak ulaştırıldığından net sayılar belirlenememiştir. İki tarafın kalem kalem yazılmış olan yardım miktarları çok büyük farklar olmasa da birbirini tutmamaktadır. Prof Dr. Selda Kılıç, Kurtuluş Savaşı'nda Sovyet Yardımları'nı ele aldığı bir makalesinde, "Buhara Cumhuriyeti ilk ve son cumhurbaşkanı Osman Hoca'nın Ruslara, Türk Kurtuluş Savaşı'na yardım olarak gönderilmesi maksadıyla 100 milyon altın ruble teslim ettiği ancak Türkiye'ye yapılan yardımın 3 yılda toplam 17'5 milyon altın ruble kadar olduğu" iddiasına yer vermiştir. Bu konuda yeterli miktarda veri olmadığı için sağlıklı yorum yapmak mümkün değil, ancak bu bilginin doğru olması durumunda Sovyet Rusya'nın yardım maksadıyla kendisine ulaştırılan miktarın en az % 80 kadarını iç ettiği anlaşılacaktır.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında günün şartları dahilinde Sovyetlere ve komünist sisteme yaklaşmak durumunda kalmıştır. Türk-Sovyet ilişkileriyle ilgili en derin ve nitelikli araştırmaları yapan Mehmet Perinçek'in, Kaynak Yayınları'ndan çıkan, "Atatürk'ün Sovyetlerle Görüşmeleri" isimli kitabında yer alan ve çokça alıntılanan bir bilgiye göre Atatürk, Sovyet Elçilik Temsilcisi Upmal Angorski'nin aktarımıyla şöyle demiştir:
"Şahsen ben ve yoldaşlarımdan birçoğu komünizm taraftarıyız. Ama hâl ve şartlar; bizim bu konuda susmamızı gerektiriyor. Eğer ben yarın komünist olduğumu açıklarsam, benim gücümden eser kalmaz." (sf. 272-273)

Bu ve buna benzer nakillere, Atatürk'ün açıkça komünizmi desteklediği alıntılara yer yer rastlanmaktadır. Ancak bu, o kısa dönemin gerekliliği ve belki de tek çıkar yoludur. Sovyetlerden yardım almanın dışında, Ankara'da gelişen dinî bolşevizmin dizginlenmesinde de bu politika etkili olmuştur.

Düzenli ordunun bulunmadığı günlerde, Yeşil Ordu Cemiyeti palazlanmış ve biraz da mitolojik bir figür olarak haddinden fazla umut bağlanılan bir kurtarıcı rolü üstlenmiştir. Yeşil Ordu; bolşevizmden aldığı esinle bir tür "İslamî Kızıl Ordu" olarak ortaya çıkmıştır. Ankara'da hem genel merkezi hem Ankara Teşkilatı bulunan Yeşil Ordu Eskişehir'de de bir teşkilat oluşturmuştur. Ankara ve Eskişehir teşkilatları zamanla genel merkezlerinin kontrolünden çıkarak ve Atatürk'ün adını kullanarak gelişmeye başlamışlardır. Çerkez Ethem'in de yakınlaştığı Yeşil Ordu'nun teşkilatçı sol kanadı, meclisteki temsilcisi durumundaki Halk Zümresi ve gizli TKP ile hatrı sayılır bir bolşevik organizasyon oluşturmuştur. 1920 Mayıs'ında faaliyete başlayan Yeşil Ordu buradan sonra Atatürk'ün emriyle kapatılmış 1920'nin sonlarında ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine Atatürk'ün bu tür hareketleri kontrol altına alma maksadıyla Ekim ayında kurdurduğu resmî TKP artık tek legal seçenek olmuştur. Çerkez Ethem de düzenli kuvvetlere katılmayı reddedip ayaklandıktan sonra üzerine TBMM kuvvetleri gönderilmiş ve Ethem Yunan tarafına katılmak durumunda kalmıştır.   1921 yılının başında Mustafa Suphi ve arkadaşlarının da ittihatçı bir grup tarafından Karadeniz'de seyahat halindeyken öldürülerek denize atılmaları sonucunda o dönem itibariyle Anadolu'daki bolşevik hareket tamamen zayıflamıştır. Bazen müstakil olarak ve taraflı bir bakışla ele alınan "Atatürk, milli mücadele ve komünizm" temalı alıntılar etraflıca incelendiğinde ortaya işte bu tablo çıkmaktadır. Atatürk'ün komünizme pozitif yaklaşan demeçleri konjonktüreldir, TKP'yi kurdurması ise bolşevik eğilimleri kontrol altına alma amaçlıdır.

Özellikle Atatürk'ün hayatta olduğu devirde bir TC-SSCB ittifakından bahsetmek mümkündür, ancak bu ittifakın ideolojik bir birlikteliğe işaret etmesi mümkün değildir. Atatürk Nutuk'ta (1927) CHP programını kısa bulan ve eleştirenlere: "Yayınladığım programı, bir siyasî parti için yetersiz, kısa bulanlar oldu. 'Halk Partisi'nin programı yoktur' dediler. Gerçekten de ilkeler adı altında bilinen programımız, itiraz edenlerin gördükleri ve bildikleri şekilde bir kitap değildi. Fakat temel ilkeleri içine alıyordu ve pratikti. Biz de uygulanması imkânsız düşünceleri, nazarî birtakım ayrıntıları yaldızlayarak bir kitap yazabilirdik. Öyle yapmadık." şeklinde cevap vermiştir. Burada geçen  "uygulaması imkânsız düşünceler" ve "nazarî (kuramsal) birtakım ayrıntılar" ifadelerinin komünizmi işaret etmesi kuvvetle muhtemeldir.
1923-1938 devresinde Atatürk'ün en yakınında bulunan, "Çankaya'nın kalemşörü" olarak anılan Falih Rıfkı Atay pek çok konuda olduğu gibi komünizmle ilgili olarak da Atatürk'ün görüş ve yorumlarını aktarmıştır. Atay, "Kurtuluş" isimli kitabında Atatürk'ün, Rusya'daki komünistlikten bahis açıldığında ekonomik sistemi kastederek "Onlar da sonunda bize doğru gelecekler!" dediğini yazmıştır. (sf. 37)
Nitekim 1991 yılına gelindiğinde Sovyetler Birliği çökmüş ve Rusya "kapitalizme geçiş" sürecine girmiştir.

Aynı kitapta Atay, Atatürk'le ilgili olarak şu ifadeyi kullanmıştır: "O, ferdin yaratıcı enerji ve gücünü işleten ekonomi rejimine inanıyordu. Marksizme asla inanmıyordu." (sf. 188)

Atatürk'ün söylediği iddia edilen ve Faruk Şükrü Yersel'in 1926'da Eskişehir gazetesinde naklettiği söylenen, ancak "Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri", "Atatürk'ün Bütün Eserleri" gibi büyük kaynaklardan asla teyid edilemeyen "komünizm görüldüğü yerde ezilmelidir" sözünü kitabında Atay da şu şekilde ele almıştır: "Türkiye'de Atatürk ki komünizme nerede rastlarsanız ayak altında çiğneyiniz, demiştir ve ölmeden önce Ankara Bolşevik büyükelçiliğinden, Stalin'in generalleri yanında, Moskova'ya protestolarını haykırmıştır." (sf. 194-195)

Falih Rıfkı Atay'ın, Atatürk'ün komünizme dair görüşleri konusundaki nakillerinden bazıları bu şekildedir.

Atatürk'ün bir kısmının kendi el yazılarından, bir kısmının da Afet İnan'a dikte ettirdiği yazılardan oluşan "Medenî Bilgiler" adlı eserinde, "Demokrasiye Karşı Olan Çağdaş Akımlar" başlığı altındaki "I. Bolşevik Kuramları" altbaşlığında şu ifadeler yer almaktadır:

"Bolşevik kuramının Rusya'da uygulanan biçimine bakalım. Bütün Rus ulusu içinden, işçi, deniz ve kara kuvvetlerinden oluşan, bir azınlık, ekonomik temellere dayanan, Komünist Partisi adı altında birleşerek bir diktatörlük kurmuşlardır. Amaçlarında ulusal değildirler. Bireysel özgürlük ve eşitlik tanımazlar. Halk egemenliği ilkesine uymazlar. İçeride, çoğunluğu, zor ve baskı ile kendi görüşlerine boyun eğmek zorunda tutarlar. Dışarıda propaganda ve ihtilal örgütleriyle bütün dünya uluslarına kendi ilkelerini yaymaya çalışırlar. Oysa, hükümet kurmaktan amaç, önce, bireysel özgürlüğün sağlanmasıdır. Bolşevik hükümet biçiminde zorbalık niteliği görülmektedir. Bir toplumun, bir kısım insanlarının görüşlerinin zorla, tutsağı ve bağımlısı olarak yaşatmak biçimine, doğal ve akla uygun bir hükümet sistemi gözüyle bakılamaz." (sf. 197)

Çeşitli alıntı, nakil, rivayet gibi güvenilirliği tartışılır durumdaki bilginin aksine "Medenî Bilgiler" kitabında Atatürk bolşevizm-komünizmle ilgili olarak görüşlerini direkt olarak bildirmiş, sert eleştirilerde bulunmuştur. Özellikle; ulusal, bireyci, özgürlükçü, halk egemenliğine itimat eder olmadığı için bolşevizmi eleştiren Atatürk, dış ülkelerdeki örgütlenme, propaganda yürütme ve nihayetinde ihtilal yapma niteliklerine de değinmiştir. Bu gibi özelliklere ithafen Falih Rıfkı Atay daha da katı bir üslup kullanarak "kızıl emperyalizm" sıfatını uygun görmüştür.

"Atatürk ve komünizm" başlığı birilerinin altını doldurma çabasının da haricinde, ilginç bir şekilde doğal olarak çoğu insanın bilinçaltına işlemiş durumdadır. Burada kızıl-kırmızı fon, devrimcilik, yeni bir düzen inşa etme, belki de laisizm karakteri veya Kemalizmin kelime olarak komünizmi çağrıştırması etkili olmuş olabilir. Ancak bu konudaki gerçek Atatürk'ün hiçbir şekilde komünizme meyilli olmadığı, onu en kötü şartlardaki son seçenek olmak dışında asla benimsemediğidir. Atatürk zor dönemlerde gerekli politik dengeyi gözettikten sonra yüzünü batıya, daha doğrusu medeniyet ve gelişmişlik her neredeyse oraya çevirmiştir. 
Türkiye'de siyasi hayatın önemli bir kısmını dolduran sağ-sol çekişmesi Atatürk'ü ve Kemalizmi de kavramsal olarak yıpratmıştır. Kimi zaman kendisini yakın göstererek bir takım çıkarlar ve meşruiyet elde etmek isteyen, kimi zaman da onu bir kötüleme malzemesi olarak karşı tarafa saldırmada kullanan taraflar Kemalizmi ana bağlamından koparmıştır. Kemalizm sürekli olarak, yüceltmek veya karalamak için; sadece sağa veya sadece sola dayandırılmak/yıkılmak istenmiştir. Kemalizm bu kalıplara sığacak bir kavram değildir, sürekli düşünmeyi ve ilhamı hayatın içinden akılcı olarak almayı gerektirir. Kemalizmi sadece bir blokun "anti"si olarak ele almak onun içini dolduramamaktır. Buraya kadarki bilgiler ışığında sadece anti-komünist bir çizgi belirlemek de son derece isabetsizdir. Kemalizm batıya karşı anti-emperyalist politika izlediği gibi, Falih Rıfkı'nın deyimiyle "kızıl emperyalizm" olan Sovyet dayatmalarını da reddetmiştir. Tam bağımsızlık karakteri bunu gerektirir. Aksi takdirde sadece komünizme karşı olmaktan yola çıkan ve başka bir duruşu olmayan bir hareket, yakın tarihimizde günden güne daha da belirgin hale gelen "Komünizmle Mücadele Dernekleri" faaliyetlerinin çizgisine gelip CIA ve ABD yörüngesine girecek, oraya hizmet edecektir.

Yararlandığım kaynak ve bağlantılar;

NUTUK/ Mustafa Kemal ATATÜRK
Medenî Bilgiler/ Mustafa Kemal ATATÜRK
Atatürk'ün Bütün Eserleri/ Mustafa Kemal ATATÜRK
Kurtuluş/ Falih Rıfkı Atay
Ama Hangi Atatürk/ Taha Akyol
Kılıç Ali'nin Anıları/ Hulûsi Turgut
İskele Sancak/ İlhan Selçuk
Atatürk'ün Sovyetler'le Görüşmeleri/ Mehmet Perinçek
dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/2105/21780.pdf
tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=353901&/Ye%C5%9Fil-Ordu-Cemiyeti-/-Yrd.-Do%C3%A7.-Dr.-Ahmet-Alt%C4%B1nta%C5%9F-