20 Aralık 2019 Cuma

Soner Yalçın'ın Hastalığı


(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Soner Yalçın’ın, Saklı Seçilmişler’den sonra bir nevi onun tamamlayıcısı gibi gelen kitabı Kara Kutu-Yüzleşme Vakti ortalığı kasıp kavurmaya devam ediyor. Kitapların -küçük bir azınlık dışında- mümkün olduğunca yayılmasını, konuşulmasını, tartışmalara sebep olmasını veya eleştirilmesini yararlı bulanlardanım. Ancak yoğun bir emek verilerek yazıldığına hiç şüphe olmayan bu kitaba, zaten kitabın içerisinde peşinen cevaplanan argümanlarla yapılan eleştirileri de üzülerek takip ettim.

Yine kitabın yazılmasında maddî kaygıların ağır bastığı iddiasını dillendirenler de var. Ben şahsen Soner Yalçın’ın bu konudaki samimiyetine inanıyorum. Bunların sığ tartışmalar olduğunu ve asıl tartışmanın bunlar üzerinden yürütülmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Tıbbın ne olduğundan, tıp modellerinden, ilaçlardan, ilaç endüstrisinden ve hastalıklardan bu kadar bahsetmişken, Soner Yalçın’ın hastalığını teşhis etmeyi önemsiyorum mesela…

Soner Bey’in hastalığının genetik olduğu anlaşılıyor. Hastalık ona fikirlerini büyük ölçüde etkileyen, belki de fikir babası olarak nitelesek abartmış olmayacağımız ve kitabın girişinde kendisine atıfta bulunduğu Yalçın Küçük’ten miras kalmış görünüyor!

Yalçın Küçük’e atfın hemen üzerinde, muhtemelen yine ona ait olan şu söz bulunuyor:

Benim bir kolaylığım var; genel kabulleri hep kuşku ile karşılıyorum ve doğruyu tersinde arıyorum.

Bu yaklaşım, yani “doğruyu tersinde aramak” başlarda son derece özgün ve dahiyane gözükse de belli ki zamanla; gereksiz bir zorlaştırmanın, ileri derece takıntının, gereksiz angaryacılığın ve haddinden fazla şüpheciliğin, dolayısıyla hastalıklı bir durumun kapısını aralıyor. Bunu farklı veya çarpıcı söz söyleme şehvetiyle de birlikte düşündüğümüzde ortaya facia türü manzaralar çıkıyor.

Kara Kutu kitabını, Soner Yalçın’ı ve onun düşünme biçimini anlayabilmek için, Yalçın Küçük’ü iyice irdelememiz gerekecek, o hâlde devam edelim…

Küçük, bir sözünde sıra dışılığa olan tutkusunu şu şekilde dile getiriyor:

-Başkalarının kurallarıyla bilge olmaktansa; kendi kurallarımla, kendi aklımla deli olmayı tercih ederim!

Yine farklı bir bakış açısının olmazsa olmazı olduğunu, “Hasan Cemal’e benzeme” fobisiyle şu şekilde vurguluyor:

-Ben herkesin baktığına bakmam ki… Herkesin baktığına baksam, ben de Hasan Cemal olurum, ben bakmam ona!

(Yalçın Hoca’yı takip edenler bilirler, “Hasan Cemal’e benzemek” onun büyük bir korkusudur)

Genel geçer bilgi hâline gelmiş yanlışları düzeltmek, farklı düşünmek, uzun zamanlar boyunca üzeri örtülmüş gerçekleri gün ışığına çıkarmak elbette ki müthiş şeylerdir. Hattâ bilimin ilerlemesinin de olmazsa olmazlarındandır. Ancak söz konusu durum takdir edileceği üzere, gerçekten doğru bilgi elde edildiğinde geçerlidir. Bu intiba yaratılarak çeşitli; zayıf, asılsız, yanlış iddiaları dayatınca veya ortalığı hallaç pamuğuna çevirince değil!

Yani -eğer varsa-, doğru bilgiye ulaşılan durum değerlidir. Mevcut hâlin bu duruma benzetilmesinin bir değeri söz konusu olamaz.

Yalçın Küçük, tarihî olayları kutsamayı, yüceltmeyi, büyülü bir bağlama oturtmayı, mistikleştirmek yani “mistifiye etmek” olarak adlandırıyor. Kendisini de buradan hareketle “büyü bozucu” ilân ediyor. Bu işlemi de “demistifiye/demistifikasyon” olarak ifade ediyor.

Sırlar kitabının önsözünde Küçük, babasının bir tür kereste fabrikasının, yada bıçkıhanesinin olduğundan, oradaki hızarın tomruk kesme sesinden ne kadar etkilendiğinden bahseder. Sonra zamanla kendi bilimsel hızar makinesini geliştirdiğine ve onunla kaba, tutarsız iddiaları nasıl yok ettiğine değinir. Bunlar gerçekten de kendisinin herkese “savaş açarak” gündeme getirdiği tezlerdir.

Küçük, yok ettiği(!) doğruları, daha doğrusu yerine kabul ettirdiklerini şöyle sıralıyor:

1. I. İnönü Zaferi’nin yokluğu

2. İlk kurşunun İzmir’de değil, Dörtyol’da atıldığı

3. Çerkez Ethem’in vatan haini olmadığı

4. Şeyh Sait’in casus olmadığı

5. Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak ve üs istemediği

Hızlıca ele almak gerekirse:

1. I. İnönü Zaferi vardır.

2. “İlk kurşun” meselesi biraz tartışmalıdır. Tüm Kurtuluş Savaşı kapsamında ilk kurşun gerçekten de 19 Aralık 1918’de Hatay Dörtyol’da Fransızlara karşı atılmıştır. İzmir’de Hasan Tahsin’in attığı kurşun, Batı Cephesi kapsamında ve Yunanlılara karşı atılan ilk kurşundur. 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkan Yunan askerlerine atılmıştır. Batı Cephesi’nde askerî anlamdaki ilk kurşun ise takip eden günlerde, 29 Mayıs 1919 tarihinde, Yarbay Ali Çetinkaya komutasındaki 172. Alay tarafından Balıkesir Ayvalık’ta atılmıştır.

3. Çerkez Ethem’in hain olup olmadığı gibi tafsilatlı bir meseleye bu yazının küçük hacmi gereği girmeyi sağlıklı bulmuyorum. Ancak kesin olan bir şey varsa, Yalçın Hoca’nın bu konuda genel kanaatleri falan değiştirmediğidir.

4. Karşı-devrimciliğin bariz bir stereotipi olan Şeyh Sait, doğal olarak aynı zamanda işbirlikçidir. Musul’un kaybında kendisinin büyük payı vardır.
(Bu konuya daha geniş olarak değineceğiz)

5. Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği, Türkiye’den toprak talep etmiştir.

Yalçın Küçük, bazı merak uyandırıcı cümleleri sık sık tekrar etmeyi ve kalıplaştırmayı çok sever. Örneğin, “Musul’u çok kolay verdik, Hatay’ı çok kolay aldık” bunlardan birisidir. Daha detaylı değinmelerinde bunun bir tür değiş tokuş olduğunu iddia veya imâ eder. Oysa ne Musul kolay verilmiş, ne de Hatay kolay alınmıştır...
Musul’la ilgili gelişmeler takvimini hızlıca hatırlayalım:

- 1914’te I. Dünya Savaşı başladı.

- 1916’da Sykes-Picot gizli anlaşmasıyla İngilizler Musul’u Fransızlara bıraktılar.

- Yine 1916’da San Remo’da yapılan görüşmelerde bölgede İngilizlerin desteğine ihtiyaç duyan Fransızlar, buna karşılık Musul’u İngilizlere bırakmayı kabul ettiler.

- 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkesi’yle Musul’u sınırlarında bulunduran Osmanlı Devleti, savaştan çekildi.

- Ateşkesten sonra 1 Kasım 1918 tarihinde kanunsuz olarak Musul’a giren İngiltere, 15 Kasım’a kadar Musul’u tamamen işgal etti ve başında Şeyh Mahmut’un olduğu kukla bir yönetim oluşturdu. Musul fiilen kaybedildi.

- 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması’yla (27., 62., 63. Ve 64. maddeler) bölgede özellikle Musul’un da vurgulandığı bir Kürt devletinin kurulacağı öngörüldü.

- Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşmasıyla Sevr hükümsüz kaldı. 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkesi yapıldı.

- Zahmetli süreçlerin ardından barışın yeniden tesisi için 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Musul, daha doğrusu Türkiye-Irak sınırı meselesi, burada karara bağlanamayan konular arasındaydı. Yalnız anlaşmanın 3. maddesinde, barışın tesisini takip eden 9 ay içerisinde Türkiye ve İngiltere hükumetlerinin Türkiye-Irak sınırı meselesini görüşeceği, sonuç alınamazsa Milletler Cemiyeti’ne gidileceği belirtiliyordu.

- 19 Mayıs 1924’te görüşmeler başladı. İngiltere işi yokuşa sürmek için Hakkari’yi dahi istedi. 5 Haziran 1924’te görüşmeler olumsuz olarak sonlandı.

- 6 Ağustos 1924’te mesele Milletler Cemiyeti’ne intikal etti.

- 7 Ağustos 1924’te Hakkari’de Nasturi ayaklanması başladı. 26 Eylül’de bastırılan ayaklanmayı Siirt civarlarında diğer küçük çeşitli isyanlar izledi, onlar da bastırıldı. Nasturi isyanı sırasında esir alınan vali, kendilerini esir alan isyancıların üzerinde İngiliz üniforması olduğunu söyledi.

- 13 Şubat 1925’te Şeyh Sait isyanı başladı. Bu olay o güne kadarki en kapsamlı ve organize isyandı. 15 Nisan’da anca bastırılabildi. Ancak Ankara’nın kararlılığı da kırıldı. Türkiye açısından Musul’u istemek şöyle dursun, mevcut topraklarında düzeni ve birliği zar zor sağlayan bir görünüm meydana geldi.

- 1925 sonlarında Musul ve Hakkari’yi ayıran “Brüksel Hattı” Milletler Cemiyeti tarafından belirlendi.

- 6 Haziran 1926’da imzalanan Ankara Antlaşması’yla Musul, İngiltere güdümündeki Irak yönetimine bırakılarak hukuken de kaybedildi.

Bu basit takvim dahi Şeyh Sait’in İngilizler lehine nasıl bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Bu orta çağ artığının özenle yetiştirilmiş bir İngiliz casusu olduğu elbette ki söylenemez. Ancak en iyi ihtimalle söylenebilecek olan onun bir piyon olduğudur.

Türkçe okuma yazması olan ve okuduğunu anlayan herkesin göreceği -moda tabirle- bu büyük resmi görmeyi reddeden Yalçın Küçük, bin dereden su getirerek başka tezler geliştirmeyi tercih ediyor. Çünkü herkesin baktığına bakmak istemiyor. Doğruyu tersinde aramaya çalışıyor. Bir de tabii büyü bozmak istiyor! Ancak görünen o ki bu durum, aslında “büyü bozmanın” büyüsüne kapılmak demek oluyor.

Böylelikle en temel doğrular bile arkasında bir bit yeniği aranan, farklı yollar açarak farklı doğrular(!) oluşturmada kullanılan araçlar hâline geliyor. Bu yüzdendir ki; üniversite öğrenciliği dönemlerinden beri ses getiren çalışmalara imza atan, üstün yeteneklerinden kimsenin şüphe edemeyeceği, sadece Türkiye özelinde geliştirdiği “Devalüasyon Yasası”2 ile bile adından söz edilmesini hak eden Yalçın Küçük, bir tür “Don Kişot”a evrilmiş oluyor.

Büyü bozmanın büyüsüne kapılmaktan sonra ikinci bir temel problem ise dağılmaktır. Yalçın Küçük’ün yaptıklarını yapabilmek için takdir edersiniz ki; iktisat, sosyoloji, psikoloji, tıp, tarih ve siyâset bilimi bilmeye ek olarak; Türkçe, eski Türkçe (Osmanlıca), Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, Rusça, Latince, İbranice, Kürtçe dillerine hâkim olmak gerekiyor. Tüm bunların da ötesinde; net bir alanın olmadığı, her an her alanda bir “büyü bozmanın” söz konusu olduğu ve başka başka işlere sıçramanın olasılığı düşünülürse, basit ve teknik hatalar yapmak işten bile olmuyor.

Yalçın Küçük’ün yine kel alaka bir şekilde el attığı ve popülerleştirdiği şey onomastiktir. Onomastik, dilbiliminin özel adlarla ilgilenen koludur. Küçük, bunu özel yorumuyla bir dönme dedektörüne dönüştürerek herkesi Yahudi dönmesi olarak saptadı. Son derece yüzeysel yöntemlerle bazen ad-soyad, bazen de buna ek olarak doğum yeri ve aile bilgileriyle kişilerin kökü ta Sabetay Sevi’ye uzanan dönmeliklerini ilân etti. Üstüne üstlük bir de bunun bilim olduğunu öne sürdü.

Daha sonra da bu mantık üzerinden yaptığı tarih okumalarıyla birbirinden fantastik saptamalarda bulundu.

Bunlardan birisi şöyledir:

20. yüzyılda Yahudiler iki devlet kurdu, bunlardan ikincisi İsrâil’dir.

(Bilindiği üzere İsrâil 1948 yılında kurulmuştur)

Yine aynı bağlamda en az bu kadar garip ve iç gıcıklayıcı diğer bir sözü şu şekildedir:

Türkiye ve İsrâil tek devlettir, karı-koca ilişkisi vardır ama koca kimdir?

Yalçın Küçük’ün bu ilginç ve gerçeklerle bağdaşması mümkün olmayan çıkışları, Türkiye’de düşünen, araştıran kitlelere bir ışık tutmadığı gibi, gerici çevrelere “adamın gol diyor” kabilinden referanslar sağladı.

Bu dönemi; bitmek tükenmek bilmeyen soy ağaçları ve onlar üzerinden yapılan manipülasyonlar, iddialar ve dedikodular izledi. Onomastik, İsrâiliyat, dönmelik, sabetaycılık konularında Yalçın Küçük’ün en büyük takipçisi Soner Yalçın’dı.

Yalçın 2004 ve 2006’da sırasıyla; Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı, Efendi-2: Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı kitaplarını yazdı. Bu kitaplarla iki ayrı çevrenin oluşumunu ve bunun temelindeki ailesel, sabetaycı bağları açıklama iddiasındaydı. Sonuç olarak elde; bitmek tükenmek bilmeyen isimler, aileler, karmakarışık bir anlatım, bazı ilginç iddialar ve imâlar kaldı.

Soner Yalçın’ın güncel ikili kitabı ise temelde “Efendi” kitaplarından farklı olmayan, girişte de bahsettiğim üzere Saklı Seçilmişler ve Kara Kutu kitaplarıdır.
Kitaplar sırasıyla gıda endüstrisinin ve ilaç endüstrisinin insanlığı nasıl hasta ederek ve de öldürerek sömürdüğünü anlatıyor. Gerçekten de büyük gıda şirketlerinin ve ilaç şirketlerinin sahiplerinin aynı olduğunu çoğumuz duymuşuzdur. Buradaki pek çok iddianın da haklılık/doğruluk payı vardır.

Tabii mesele bununla bitmiyor. Bir kitabın olumsuz anlamda eleştirilmesi için baştan aşağı yanlış bilgilere sahip olması gibi bir şart yok. Zaten muhtemelen tüm içeriği baştan aşağı yanlış olan bir kitap da yoktur. Ancak bazı noktalar var ki, eleştiriyi hak etmek için fazlaca yeterlilik sağlayabiliyor.

Soner Yalçın, Kara Kutu’da ilaçlara ve tümden bir ilaç endüstrine olumsuz yaklaştığı için büyük bir toplumsal tehlikeye kapı aralıyor. Geniş kitlelere, tek bir yayınla, bir konuşmayla, bir kitapla detaylı meseleleri anlatmak mümkün değildir. Hele sağlık alanında bunu yapmak hepten imkânsızdır. Bu sebeple de sağlıkla ilgili her ifadenin/iddianın peşi sıra “doktorunuza danışınız” türünden uyarılar gelir. Bu kitabın yayılmasını takiben, internette bu kitabı okuyarak ilacını bırakan ve durumu çok kötüye giden hastaların olduğuna dair iddialar dolaşmaya başladı. Soner Yalçın doğrudan “ilaçlarınızı bırakın” gibi bir tavsiyede bulunmasa bile -ki buna yakın bir çizgide olduğu anlaşılıyor- insanlar bu anlamı çıkararak kendi felaketlerine sebep olabilirler.

Diğer bir problem de Soner Yalçın’ın profesyonel bir tıp donanımı olmaksızın ve de bu anlamda profesyonel bir danışmanlık almaksızın bu kitabı yazmış olmasıdır. Soner Yalçın sayısız araştırmaya imza atmış, mühim bir gazeteci olabilir. Ancak tıp bambaşka ve çok ciddi bir alandır. Bu alanda herhangi bir titre sahip olmadan, bir fikre yöneltme ihtimali olan eser yazmak, sadece okur-yazarlığı olan bir sade vatandaşın 4-5 yıl yoğun emek vererek roman yazmasına benzer. Bu romanın edebî değeri ne olabilir? Şüpheli. Tabii kimseyi tehlikeli hayatî hatalara sevk etmeyeceğinden daha az zararlı olacağı muhakkaktır!

Tıp alanında ihtisas yapmadan ciddî iddialarda bulunmaya yine Yalçın Küçük’ten de aşinayız. Küçük 2009 sonlarında bir kitabında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a epilepsi (halk dilindeki adıyla sara) teşhisi koyduğunu iddia etmiş ve bu teşhisi korkudan dolayı yapmadığını düşündüğü doktorları sert bir dille kınayarak, bunun için bizzat tıp çalıştığını öne sürmüştü.

Konumuza dönecek olursak, Soner Yalçın kendisine profesyonel tıp bilgisi olmadan ahkâm kestiği için kızan doktorlara dahiyane bir karşı atak yapıyor. “Ben sizin direkt yetiştiğiniz ekolü eleştiriyorum, siz doğal olarak bu ekol dışında bir alternatife sıcak bakmazsınız.” diyor. Bu gerçekten de çok akıllıca bir savunma. Ancak ilerisi pek de öyle değil.

Zira Yalçın, üstüne basa basa değindiği “kapitalist tıp anlayışını” insanları öldürmekle suçluyor. Oysa ki en basit bir internet araştırmasıyla dahi, 1700’lerde ortalama insan ömrünün -bugün bize inanması güç geleceği üzere- 40’lı, 30’lu, hattâ 20’li yaşlarda olduğunu, tam da “kapitalist tıp anlayışının” geliştiği ve yayıldığı aralıkta artarak bugün 70-80 yıl bandına geldiğini görebiliriz.3

Peki Soner Yalçın, bütünleyici-tamamlayıcı tıp dediği “sosyalist tıp anlayışıyla” neyi kastediyor?

Yine herhangi bir tıbbî bilgisi söz konusu dahi olmayan Mao Zedong’un emriyle, Çinli doktorların kırsaldaki kocakarı ilaçlarıyla, modern tıbbı entegre etme girişimini ve her ülkedeki diğer geleneksel yöntemleri.

En başta söylemek gerekir ki; tıp alanında geleneksel yöntemlerle, modern yöntemlerin mukayesesini dahi yapmak abesle iştigaldir. Doğada ham hâlde bulunan pek çok bitki veya diğer çeşitli maddeler, genelde bir yönde basit etkilere sahiptirler. Örneğin ahududu kalbe yararlı olabilir. Hâlihazırda sağlıklı biri olarak ahududu yiyerek kalp sağlığınızın korunmasına yardımcı olabilirsiniz. Ancak bir kalp hastasının, ilaçlarını bırakıp ahududu yiyerek tedavi olması veya ilaç kullandığı şekliyle sağlık düzeyini koruması mümkün değildir.

Ancak gerçekten de Türkiye’de eksikliği sık sık hissedilen koruyucu/önleyici tıp anlayışıyla sağlıklı kalabilmek çoğu kez mümkündür. Bu da sağlıksız pek çok şeyden kaçınmak ve sağlıklı doğal ürünleri kullanmak olarak kısaca özetlenebilecek yüzeysel bir konudur. Sosyalizmle falan pek ilgisi yoktur. Bunun da ötesinde yukarıdaki “sosyalist tıp anlayışının” Soner Yalçın’dan başka kimin bu şekilde nitelediği de şüphelidir.

Günümüzde çoktan ispatlandığı üzere bilim tektir. Bilimin sosyalisti, kapitalisti olmaz. Sadece bilimden veya onun yarattığı imkânlardan insanların yararlanması konusunda sosyalizm-kapitalizm ayrımı yapılabilir. Kendisi de mühendis olan merhum Süleyman Demirel’in dediği üzere; elektriğin komünisti olmaz!

Örneğin her türlü gelişmiş tıbbî imkâna ve ilaçlara ulaşım, sosyal devlet anlayışının hâkim olduğu bir sistemle vatandaşa çeşitli kolaylıklar sunularak yapılıyorsa, ücretsiz devlet hastaneleri varsa, bu sosyalist anlayışa uygundur. Aynı imkânların tamamı “parayı verenin düdüğü çaldığı”, diğerlerininse ölümle yüz yüze olduğu, özel hastanelerin hüküm sürdüğü bir sistemle kişilere ulaştırılıyorsa bu da kapitalist anlayışa uygundur.

Dolayısıyla “neo-liberal tıp anlayışına” hücum edip, sol ve sosyalist çevrelerden destek bulamadığı, aksine yoğun eleştiriler aldığı için hayıflanan Yalçın’ın bu sitemi de boşunadır.

Yukarıda verdiğim sosyalist-kapitalist anlayışların haricinde Türkiye özelinde bazı bozukluklar da vardır. Örneğin bizde gereksiz ilaç kullanımı, gereksiz tıbbî cihaz kullanımı söz konusudur. Sadece İstanbul’daki toplam MR cihazlarının, tüm Avrupa’dakinden daha fazla olduğu söylenmektedir.4 Bu tek kelimeyle bir millî felaket, bir faciadır! Peki bunun sebebi uluslararası karteller, dünyayı yöneten aileler, gizli kuruluşlar falan mıdır? Tabii ki hayır, bunun sebebi düpedüz bizim avanaklığımızdır!

Yine kitabın önermelerinden belki de en kritiği aşı meselesindedir. Aşıya karşı herhangi bir eleştiri, bir parça geçerli dahi olsa -ki değil- toplum sağlığı açısından son derece büyük bir risktir. Zira Türkiye’de aşılanmayan çocuk oranı git gide artmakta ve bu ilerisi için son derece karanlık bir senaryo oluşturmaktadır.

Soner Yalçın aşı gibi hayatî bir konuya cepheden karşı çıkamayınca, “ben sadece tartışılsın, direkt kabul edilmesin diyorum” gibi daha pasif bir yapıya bürünüyor ve aşıyı çevresel şartlarla bağdaştırarak, “Nişantaşı’nda yaşayan çocukla, Hakkâri’de yaşayan çocuğa aynı aşılar yapılmamalı” gibi bir iddiada bulunuyor. Bir de aşıyla bir hastalığa karşı önlem alınırken, diğer hastalıklara karşı “defansın boş kaldığı” gibi dümdüz bir mantık yürütme yapıyor.

Günümüzde insanların ve dolayısıyla mikropların ne derece mobilize olduğu ve belirlenen aşı listesiyle, takvimiyle en önemli hastalıklara topluca ön alındığı düşünülürse bu iddialar da çürüyüp gidiyor.

Son olarak sadece ucu aynı kapıya çıkan gıda ve ilaç şirketlerinin, dini-imanı para olan neo-liberal yapıların, servetlerini katlayacak hareketlerden kaçınmayacakları fikrine hak verilebilir. Bunun ötesinde bu durum direkt ispatlanabilir de; ancak ne bu konuda mücadele vermek, yani dünyanın problemini sırtlamak bizim işimizdir, ne de bunun yöntemi bu kitabı yazmaktır.

Bugün dünyada ana problem kontrolsüz nüfus ve bunun dizginlenmesini imkânsızlaştıran şartlardır. Günümüzde 8 milyarı bulan dünya nüfusunu, ne zararlı olduğu gibi ürün miktarını arttıran GDO adlı müdahale olmadan beslemek mümkündür; ne de bu gibi pek çok zararlı yöntemin sonuçlarını yine çeşitli zararları olan modern ilaçları kullanmadan tolere etmek mümkündür.

Soner Yalçın, kitabına gelen haksız eleştirilerden yakınmakla birlikte, gayet haklı eleştirilerin sahiplerini de uluslararası tekellerin kalemi olmakla itham ediyor. Tartışmanın şiddeti ve kendisindeki geleneksel tıp merakı ne yazık ki kendisini hacamatçı, sülükçü, gerici tayfayla dirsek temasına itiyor.

Tıpkı Yalçın Küçük gibi büyük bir hırsla “yel değirmenlerine” karşı taarruz ederken, yine tıpkı onun yaptığı gibi gerici cenâhın ekmeğine yağ sürüyor!

Soner Yalçın, kendisine Yalçın Küçük’ten geçen “genetik” hastalık yüzünden asla gerçeklerle yetinmiyor. Daima gerçeklerin ötesinde bir “gerçek” arıyor! Bu “post-truth” toplumda ciddi alıcı bulsa da gerçekte hiçbir işimize yaramıyor ve hep olduğu gibi Türkiye’de esaslı, rasyonel bir siyâsî mücadelenin de önünü tıkıyor.

Bunların da ötesinde bu iki örnek (Soner Yalçın ve Yalçın Küçük) “büyü bozmanın” büyüsüne kapılmanın yanı sıra, birer entellektüel dağılmışlığın örneği olarak karşımızda ciddî birer ibret vesikası olarak duruyor.

Zihnim beni yanıltmıyorsa, büyük tarihçimiz merhum Halil İnalcık, bir mülakatında gençlere veya genç akademisyenlere mühim bir tavsiye olarak “dağılmamayı” öğütlüyordu. “Her şeyi okuyun ama bir alanınız/branşınız olsun, dağılıp gitmeyin.” minvalinde bir şey diyordu. Şimdi anlıyorum, bu alelade bir tavsiye değil, meğer son derece ciddî, hayatî bir reçeteymiş…

1 Yalçın Küçük, Sırlar, s. 14

2 Yalçın Küçük, Tekeliyet, c. 1, s. 363





SALVO


(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Siyâsetimizdeki saplanmışlığın artık iktidar problemi olduğu kadar, aynı zamanda muhâlefet problemi de olduğu bir sır değil. Hattâ geldiğimiz noktada bu mâlûmat da eskidi. Hemen herkesin kanıksadığı bir hâle, genel geçer bir çizgiye geldi. Bu sebeple de yapmamız gerekenin (iktidara yönelik) “eleştiri” olduğu kadar, “eleştirinin eleştirisi” ve dahi onun da eleştirisi olduğu, gayet açık. Ben de kendi adıma, bir ölçüde, nâçizâne bunu yapmak için buradayım…

Muhâlefet problemi birkaç ana kısımdan oluşuyor. Bunlardan en önemlileri örgütlenme ve liderlik. Liderlikten kastım elbette ki kurtarıcı/Mesih beklemek falan değil. Öncü bir kadro, enerji dolu vagonları harekete geçirecek bir lokomotif!

Geniş kitlelerin örgütlenmesi ve tepki koyması hususunda tarih boyunca en ileri millet falan olmasak da fena bir karnemiz yok. Klasik bir imparatorluk tebaasının devamı ölçüsünce gayet iyi de sayılabiliriz.

Sözleri Plevne Marşı’na uyarlanan, “Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu?” şeklinde söylenen öğrenci marşı da (ki bu marşı öğrenciler üzerlerine gönderilen askerlere karşı söylemiş ve sonra öğrencilerle askerler hep birlikte söylemeye başlamışlardır), 555K da, 1977’nin kıyımla biten 1 Mayıs’ı da bizim hânemizde yazılıdır!

Açıkçası bu örgütlülük, bu toplumsal omurga, bu sosyal bilinç, NATO orijinli 12 Mart ve 12 Eylül hamleleriyle kırıldı. Hem de öyle fecî kırıldı ki, günümüzde hâlâ “örgüt”, “örgütlülük” gibi kelimeler çoğunun tüylerini diken diken eder. Yasadışılığı çağrıştırır. “Aman başımıza iş almayalım Ali Rıza Bey” kaygısını uyandırır.

Bir de bazı işgüzarlar bunu “apolitizm” diye överler. Oysa ki apolitizm, bilinçli bir tercihtir. Pek çok şeye ek olarak bir ölçüde siyâseti de bilip, pek karışmamak veya umûma açık olarak fikir beyân etmemektir. Dünyadan ve de kendi memleketinden bîhaber olup, her şeyden dert yanmak, aciz ve atıl olmak demek değildir yani…

Bu hususta eklemek gerekir ki, hakkındaki söz konusu “apolitizm” övgülerine birtakım “pasif”, “batı özentisi” gibi yergilerin de karıştığı yeni nesil, bu değerlendirmeleri Gezi Parkı protestolarıyla darmaduman etti ve hepsi fena hâlde ters köşe oldu! Bu aynı zamanda 12 Mart ve 12 Eylül’ün bazı genetik kodları tam anlamıyla sıfırlayamadığının açık bir emâresiydi!

Liderlik veya öncü kadro bahsine geri dönecek olursak, “ana muhâlefet” CHP’yi konuşmamız gerektiği gibi, meseleyi “eskinin iktidarı” CHP’den almamız da gerekir. Bu “eskinin iktidarı” söylemi çoğu kez yeni moda bir saptırma, ideolojik bir lâftan ibaret tabii… En yüz bulduğu ortamda, 1923-2002 aralığını direkt -özellikle de günâhlarıyla- CHP’ye mâl eden bir yaklaşım. Tamamen propagandif.
Gerçek anlamda eskinin iktidarı olan CHP’den bahsetmek, neredeyse tamamen tek parti dönemini ele almak demek olur. Burada açıkça söylemek gerekir ki, CHP kendi bünyesinde fikir üretecek öncü takımı yetiştiremedi. Öncü takım bir yana, fikirsel öncülerden numunelik olarak bahsetmek bile son derece zor.

Üstelik bu benim tespitim de değil. Büyük kalem Şevket Süreyya Aydemir’in tespiti. Aydemir 1965’te tamamladığı ölümsüz eseri Tek Adam’ın son cildinde buna değiniyor ve şöyle diyor:

Halk Partisi bütün iktidar devrinde ve onu izleyen yıllarda nazariyeci (teorisyen), yorumcu (tefsirci) yetiştirememiştir. Partinin tarihi ise yazılmamıştır. Onun için, bu doğuş ve kuruluş devrinin teorik ve fikrî gelişmeleri henüz incelenmemiştir.1
Öncü kadronun oluşturulması yönündeki en büyük girişim, hiç şüphe yok ki ismiyle müsemma Kadro Hareketi ve Kadro dergisiydi. Derginin ömrü 1932 yılının başından, 1934 yılının sonuna kadar pek kısa oldu. Devrimin ideolojisini belirlemek amacıyla kurulan Kadro, bir ara İsmet İnönü’nün de makale yazdığı bir yayın olarak makbul görülse de sağ kanadın radikal ismi, CHP Genel Sekreteri Recep Peker’in aşırı karşıtlığıyla kapandı.

Kaderin bir cilvesi gibi, kısa bir süre sonra, 1935’te CHP’nin IV. Kurultay’ına yetişmek üzere faşist rejimle ilgili fikir edinmek için bir İtalya turuna çıkan Peker, “Faşist Konsey” kurmayı öneren bir raporla geri döndü. Rapor Atatürk tarafından kesin olarak reddedildi. 1935 Mayıs’ında yeniden parti genel sekreterliğine seçilen Peker, bir yıl sonra 15 Haziran 1936’da bu görevinden alındı.

Bu durumun daha da beteri olarak, adeta bir fecâat örneği olarak Falih Rıfkı Atay’ın aktardıkları da çok mühim.
Atay, Atatürk’ün vefâtı sonrası genel atmosferi şöyle anlatır:

Atatürk öldükten sonra CHP merkezi ve Çankaya çevresini, Atatürk'ün yaptıklarına daha o sağ iken inanmamış olanlar sarmıştı. Kurultaylarda pek nüfûzlu kimseler tarafından, Kemâlizm ve laîsizm deyimlerinin tüzükten çıkarılması istenmişti.2

Demek oluyor ki, Aydemir’in belirttiği daha masumane bir kavrayamayış veya fikir kabızlığından da öte, ikiyüzlü, lümpen dalkavukların parti içindeki varlığı, devrimin kalesinde karşı-devrimcilerin cirit attığı bir durum söz konusu!
Yani bugün bizim Kemâlizm’e dair konuşurken sözünü ettiğimiz paradigmanın iflâsı, çöküşü veya eskimesi bahsi, ta buralardan itibaren ele alınmalı. Hattâ önce ortada bir paradigma olup olmadığı tartışılmalı. Ancak bu şekilde sağlıklı bir saptama yapılabilir.

Atatürk çoğu kez, özellikle fikirsel bağlamda yalnız ve anlaşılamamış bir adamdı. Her ne kadar bazı uzman saptırıcılar “diktatör” anlamı yüklemeye çalışsalar da Şevket Süreyya, Atatürk’ü anlatan eserinin adını bu yalnızlığa istinaden “Tek Adam” olarak belirledi. Eserin sonunda da bundan açıkça bahseder.
“Eskinin iktidarı” olarak CHP bahsini gereğinden fazla uzatmadığımı ve meramımı anlatabildiğimi umuyorum.

Peki ya “ortanın solu” ile başlayan, sonra da mal bulmuş Mağribî gibi sosyal demokratlığa dört elle sarılan, Kemâlizm’i geliştirilmesi, genişletilmesi gereken bir miras olarak görmek şöyle dursun, ona dışlayıcı bir dille yaklaşan CHP’de esaslı bir liderlik ve kitleleri örgütleme işlevi görebiliyor muyuz?

Cevap: Hayır!

Türkiye’de her kesimin temsilcisiyle ilgili daima iyi konuşmayı, bir tür pembe sis oluşturmayı pek severiz. Bu da “bugünlere nasıl geldik?” sorusunu ebedî olarak cevapsız bırakacak kadar ileriye atar. Falih Rıfkı Atay’la, Bülent Ecevit’in, tek parti CHP’si ve orman politikası kavgasını hiç bilmeyiz mesela…

Bu kavgada Ecevit, tek parti döneminin orman politikasını eleştirir. Atay’ı kastederek “bunları içimizden safra atar gibi attık” ifadesini kullanır. Atay’dan aldığı çok daha ağır bir karşılık söz konusudur. Bunlar niyeyse pek bilinmez.

Kemâlizm bayrağını devralanlar ilginç bir biçimde bazen partiyle hiçbir ilişiği olmayan, bazen de dönemsel olarak bağları olan aydınlardır. Doğan Avcıoğlu’nun öncülüğünü yaptığı sol-Kemâlizm akımına tâbi olduklarını söyleyebileceğimiz bu kişilerin bir ortak özellikleri de ne yazık ki suikast sonucu öldürülmeleridir.

Uğur Mumcu’nun katledilişinden iki gün evvel, 22 Ocak 1993’te Cumhuriyet gazetesinde yazdığı “İmam-Subay” başlıklı köşe yazısında, İmam Hatip lisesi mezunlarının; hâkim, savcı, emniyet müdürü olmasına yönelik düzenlemeye, CHP’nin de bir kısmıyla olur vermesine tepki koyarak, şu ifadeleri kullandığı görülür:

1983 yılında Milli Eğitim Temel Yasası'nı değiştirdiler, bugün Harp Okulu Yasası'nı...

"İmam-hatiplilerin harp okullarına girmelerini isteyen" Atatürk'ün partisi CHP'nin Genel Sekreteri başta olmak üzere bu uğurda çaba gösterenler doğrusu büyük başarı elde ettiler.

Yaşa var ol Harbiye

Selamünaleyküm sivil toplum

Maşallah ikinci cumhuriyet

Ruhuna el Fatiha laiklik...3

Biraz daha günümüze gelirsek, tarihî kumpas davalarına karşı “avukatlık” iddiasıyla, bir ara “acaba mı?” dedirten CHP, sonra aynı şüpheli rolüne geri döner. Zaman geçtikçe daha iyi görülmeye başlayan özellikle 2002’ye dair birtakım mutabakatlar da herhalde ilerleyen dönemlerde tüm açıklığıyla yazılacaktır!

Son gelinen noktadaysa, bir çekiniklik, pasiflik, sessizlik falan da değil, tersine aktiflik söz konusu! Ilıcak ve Altan kardeşlerin adlarını meydanlarda haykırmak, onları açıkça savunmak da herhalde bunun en açık örneğidir!
Temelde siyâsî tıkanıklığın giderilmesi, bunun için muhâlefet ve muhâlefet probleminin teşhisi, bunun giderilmesi için de örgütlülük-liderlik-öncülük bahsinin böylelikle sonuna geliyoruz.

Son olarak şunu açıkça söylemek isterim:

CHP’yi daima Kemâlist sananların yahut ele gelir bir Kemâlist paradigmanın varlığına inananların suçuna katılmıyorum!
Eleştirinin eleştirisi faslı da yaklaşık olarak bu kadar. Şimdi onun da eleştirisine geçelim…

Einstein’ın meşhur delilik tarifi, “hep aynı şeyi deneyip, farklı sonuç almayı beklemek” şeklinde. Bu haklı da bir tanımlama. Türkiye’de samimi olarak değişimi isteyen örgütsüz geniş kitleler, tam olarak bu delilik noktasındalar.

O muhâlif gazetelerindeki köşelerinde memleket kurtaranlar, kırmızı fonlu kanallarda espriyle, şamatayla, kendi aralarında top çevirenler, “yine İzmir’deyiz pek güzeliz” pozu verenler, sosyal medyada iktidara laf sokup on binlerce etkileşime yürüyenler, aynı metotlarla farklı sonuç alma deliliğine saplandılar!

Yahut da bu aynı metotlarla artık sonucu bile umursamayıp, tarihte eşi görülmemiş bir mastürbasyon çukuruna düştüler. Bu kişiler ülke siyâsetinin de saplanıp kalmasında büyük pay sahibiler! Buradan çıkmak için hepsinin aşılması, bu setin yıkılması gerekir! Bu bıçak artık her tarafa keser!

Hemen buna diğer bir tespiti eklemlemek isterim. Siyâsî çizgisine epey uzak olsam da Ruşen Çakır, Türkiye’de iktidarın kaybettiğini, tükendiğini ama kazanan veya kazanmaya aday durumda bir muhâlefetin de bulunmadığını öne sürüyor. Bu son derece geçerli bir tespit.

Muhâlefete muhâlefetin önemli öncülerinden birisi hiç şüphesiz Yılmaz Özdil’dir. O vurucu ve karakteristik yazılarıyla sık sık hafıza tazeler. İsim koymakta, lâkap takmakta Özdil’in üzerine yok. Tıpkı “asrın liderimiz” gibi “guguk kuşu”yla hafızalara kazınan bir yazı yazdı, yeni-CHP’nin en iyi portresini çizdi.

Yakın zamanda Yılmaz Özdil sağlam bir sanal linçten geçti. Lincin sebebi yazdığı Mustafa Kemal kitabıydı. Bu popüler kitap, aynı köşe yazısı üslûbu muhâfaza edilmiş yapısıyla, yaklaşık beş yüz sayfadan oluşan ve ortalama bir okurun dahi bir çırpıda bitirebildiği akıcılığıyla pek tutuldu.

Buna karşı, kitabın dipnot ve hattâ en basit bir kaynakça bile içermemesi söz konusu linci meydana getirdi. Dinci takımın sattığı “kutsal terlik” benzetmeleri, Atatürk istismarı ithamları gırla gitti!

Ben asıl kızılacak noktanın bu olduğunu hiç düşünmedim. Zira öyle veya böyle kitlelerde bir bilinci tazeleyecek, artı bir bilgi katacak her şey olumlu görülmeliydi. Yoksa kimsenin öyle bir akademik titizlikle, özgün bir eleştiri yaptığı falan da yoktu. Dilden dile yayılan “dipnotu yok!” lafı tam bir delinin kuyuya attığı taştı.

Kitap meselesi dahilinde yine tepki çeken ancak sonra çabuk unutulan bir nokta, asıl problemin önemli bir emâresiydi. Yılmaz Özdil’e kitaptaki bir yanlışla ilgili son derece de saygılı bir üslûpla e-posta gönderen bir gencin, cevap olarak bir dayak yemediği kalmıştı!

İşte bu küçük ama fikir veren davranış, bütün bir muhâlefetin (“eser” miktardaki birtakım aydın haricinde), öncü(!) kitlenin gençliğe ve dahi geniş kitlelere bakışıdır! Bu sadece Özdil için de değil, tümden bu söz konusu muhâlif cephe için geçerli.

Yılmaz Özdil’in yanlışları bununla da sınırlı değil. Y-CHP’nin en çarpıcı tasvirlerini yapan Özdil, tam bu formatın ürünü olan, guguk kuşunun yumurtasından çıkan Canan Kaftancıoğlu’nun en başat savunucusu oluverdi!

Hep derim, insanlar nefes aldıkları müddetçe müthiş bir öngörülemezlikleri vardır. Ne yazık ki de her şey mümkündür. Yine de Özdil’i bu çizgiye getiren ne olabilir diye düşünüyorum. Aklıma pek bir şey gelmiyor. Ama galiba zafere susamışlık etkili oldu. İktidarın tüm kayıplarına rağmen zorla gelen büyükşehir zaferleri, bu zoraki doğumlar belki pay sahibi…
Belki de sayın Özdil kendi kendisine şöyle dedi:

-Anlaşıldı! Kaftancıoğlu hapis cezası alıyor, hem de işin içinde şiir falan da var. Belli ki müesses nizam oluru vermiş, bir yirmi yıl da bunlar gelip gitmeyecek! Daha bu kadar mı yaşayacağız, biraz da biz geçelim bu tarafa!

Kim bilir…

Hadi o öyle, peki ya diğerlerini nasıl açıklayacağız?

Necip Hablemitoğlu’na, 1999’da katıldığı 32. Gün programında envai çeşit hakaret eden Nevval Sevindi’yi tekrar tekrar ağırlayan, Ahmet Altan’ın özgürlüğünün talep edildiği pek çok yayın yapan Halk TV ile esaslı bir çıkışa gitmek mümkün mü?

Peki ya iyice haşır neşir oldukları diyalektiğin etkisiyle midir bilinmez, muhâlefete muhâlefet ederken “tersinin tersi kendisidir” gibi bir mantıkla direkt iktidar olanlara, “sol kanattan” yer kapanlara ne demeli?

Bunlarla varabileceğimiz herhangi bir hedef olmadığı gibi, ortak bir yanımızın kalmadığı da gayet açıktır!

Bunlar ki kitlelerin, özellikle de gençliğin hakkını veremeyenlerdir!

Bunlar; karşı taraf üç tane üfürükten düşünürü, bir tane karşı-devrimci, kumarbaz şairiyle, organizasyondan organizasyona, yarışmadan yarışmaya koşturduğu gençlerini yetiştirip ve dahi kendi çöl iklimindeki düşün dünyasını yeşertmeye çalışırken, sayısız öncünün, aydının, vatanseverin mirasına sahip çıkamayan, gençlerini başı boş bırakanlardır!

Bunlar, en ufak bir ulaşılma çabasında telefonu “aradığınız vatan kurtarıcıya(!) şu anda ulaşılamıyor” çalanlardır!

Bunlar; KPSS kuyruğunda ömrü geçenlere, ilk fırsatta memleketi terk etmek isteyenlere, işsizliği dâimî hâle gelenlere, günlük hayatta her taraftan preslenenlere, aile boyu siyanürle ölenlere verecek umudu olmayanlardır!
Bunlar; şirketleşen özel okullara, özel hastanelere, berbat çalışma şartlarına, iş cinayetlerine, kadın cinayetlerine, bir çıkar yolu, bir alternatifi olmayanlardır!
Bunlarla gidilecek yol kalmamıştır!

Yazımı bitirirken, şu genç yaşıma rağmen sayın İmamoğlu gibi ağzım kulaklarımda “gençliğimiz var!” diyecek kadar pozitif değilim…

Ancak şunu söyleyebilirim:

Hararetimiz var!


1 Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, c.3, s. 417

2 Falih Rıfkı Atay, Atatürkçülük Nedir?, s. 49

3 “İmam-Subay”, Uğur Mumcu, Cumhuriyet 22.01.1993


HARARET


En başta belirteyim bu küçük bir duyuru metnidir...

1 Kasım 2019 itibarıyla, yeni bir internet sitesi doğdu, adı da Hararet!

En belirleyici ve öncelikli nitelemesi "eleştiri mekânı" olan bu mecrada ben de konuk yazar olarak bulunacağım. Orada yazdığım yazıları burada, blogumda yine "hararet" başlığı/sekmesi altında toplayacağım.

İlgilenen herkese keyifli okumalar dilerim.

17 Kasım 2019 Pazar

TRAVMA


Günlük hayatta da pek sık kullandığımız bir kelime olarak "travma", genel anlamda yaralanmayı, yapısal bir zedelenişi ifade eder. Fransızca kökenli (trauma) bu sözcük, TDK tarafından şöyle tanımlanır:

1. isim, ruh bilimi Sarsıntı.

2. isim, tıp Bir doku veya organın yapısını, biçimini bozan ve dıştan mekanik bir tepki sonucu oluşan yerel yara, örselenme.

Travmayı özellikle psikolojik, ruhsal mânâda düşündüğümüzde önemli bir tespitin eşiğine ulaştığımızı düşünüyorum. Travmalar, son derece muğlak bir alan olarak iyilik-kötülük kavramlarının devamında, ideolojik eğilimlerde, kişisel davranış ve alışkanlıklarda önemli bir süreklilik mekanizmasını meydana getiriyor. Eşsiz bir belleği, izi sürülemez uzunlukta bir devamlılığı ortaya koyuyor.

Çoğu kez kötülüğün iyiliğe göre çok daha doğurgan olduğunun, iyiliğin nispeten kısır olduğunun söylendiğini duymuşuzdur. İşte kötülüğün dalga dalga yayılmasındaki ana mekanizmalardan birisi, hiç şüphesiz travmadır!

Örneğin; şiddet, suç, yokluk, kötülük, aşırılık, sapkınlık sonucu küçük ve masum bir çocukta oluşacak travma, ileride onun da başka kişilere (veya çocuklara) travma yaşatma ihtimalini hatırı sayılır bir ölçüde arttırıyor. Bunun neredeyse sonsuz tekrarının söz konusu olması, varsayılması, dediğim mekanizmanın en basit anlatımını ifade ediyor.

Son yılların beğenilen filmi Shutter Island'da (Zindan Adası), son kısma doğru Teddy Daniels ve Dr. Jeremiah Naehring karşılaşırlar ve aralarında şu diyalog geçer:

Dr. Jeremiah Naehring: Sen misin? Bir yere mi gidiyordun?

Teddy Daniels: Ben sadece feribota gidiyordum.

Dr. Jeremiah Naehring: Haa... Korkarım feribot diğer yönde!

Teddy Daniels: ...

Dr. Jeremiah Naehring: Eğer biraz beklersen seni rıhtıma götürecek birini bulabilirim. (cebindeki iğneye davranır, boğuşma başlar)

Teddy Daniels: Bu ne doktor ha ne bu!? (küçük bir mücadele sonucunda iğneyi kapmıştır)

Dr. Jeremiah Naehring: O sadece bir sakinleştirici, bir tedbir!

Teddy Daniels: Tedbir ha?!

Dr. Jeremiah Naehring: (güler) Ne yapacaksın yani, beni öldürecek misin, öldürecek misin?!

Teddy Daniels: Sence bunu hak ediyor musun?

Dr. Jeremiah Naehring: Ne için? Seni kışkırttığım için mi? Bağışla beni, seni ne kışkırtmaz ha?! Sözler mi, alıntılar mı?

Teddy Daniels: Naziler!

Dr. Jeremiah Naehring: O da var elbette. Anılar, rüyalar... "Travma" kelimesinin Yunanca "yara" kelimesinden geldiğini biliyor muydun? Peki rüyanın Almancası nedir? "Traum!", "ein traum!"... Yaralar canavarlar yaratabilir ve sen yaralısın! Herhalde bana katılırsın, bir canavar gördüğünde onu durdurman gerekir!

Teddy Daniels: Evet katılıyorum!

Dr. Jeremiah Naehring: Evet...

Teddy Daniels: Evet! (iğneyi doktorun sol omzuna şiddetle saplar ve doktor bayılır)

Yara, rüya ve travma... Günlük dilde bizler için bambaşka şeyleri ifade edebilecek bu kelimeler, uzunca bir tarihsel süreç izlendiğinde aynı köke gidiyor. Rüyalarımızın bir açıklaması da uykudayken, zihnimizin edindiği bilgileri, eski bilgilerle de karşılaştırarak, yerli yerine koyması sırasında yaşadığımız şeydir. Bir şekilde örtük belleğimizin, bilinçaltımızın bazı parçalarının su yüzüne çıkmasıdır.

Belleğimizi dolduran şeyler arasında en kalıcı izleri hattâ yara izleri bırakan şeyler nelerdir? Elbette ki travmalar... Tam da bu yüzden çoğu insan, en ufak bir bunalımda veya bazen de hiçbir kötü durum yokken, rüyasında en "yaralı" olduğu konuya dair şeyler görür.

Yine hakkını teslim etmek gerekir ki, tam da Dr. Jeremiah Naehring'in dediği üzere, yaralar canavarlar yaratabilir! Ailesel problemlerden tutun da, radikal siyasî yönelimlerin seyrine kadar, her ölçekte travmaların işleyişini görmek mümkündür.

Örneğin büyük "canavar" Hitler ve bütün bir Nazizm cereyanı... I. Dünya Savaşı sonrası son derece adaletsiz ve insanlık dışı bir şekilde yenik Almanya'ya imzalatılan Versay Barış Antlaşması'nın, Alman halkı üzerinde yarattığı; aşağılanma, ezilme, sömürülme ve bunlardan doğan bir travmanın şiddetle patlaması, dışa vurumu, sonucu değil midir?

Dediğim gibi bunu her ölçekte düşünebiliriz. Günümüzde psikoloji alanında popüler bir konu "daddy issues"dir. Düz bir tercümeyle bu "baba sorunları" daha yontulmuş hâliyle "babadan kaynaklanan sorunlar" olarak düşünülebilir. Bu yaklaşım kadınların ilişkilerinde meydana gelen problemlerin küçüklükten itibaren babalarıyla yaşadıkları problemlerden kaynaklandığını iddia eder.

Yani söz konusu kadının babası; ölmüştür, aileyi terk edip gitmiştir, bir şekilde yoktur veya vardır ama şiddet uyguluyordur, sorumsuzdur. Bu şekilde babasıyla sağlıklı bir ilişki kuramadan büyüyen kadın ondan nefret eder ve kaçmak ister.

Eş veya sevgili seçiminde babasının tam tersi istikametindeki özellikleri arar. İlişkisinde bir müddet sonra da belki kendisinin bile farkında olmadığı baba özlemi, onu babasının özelliklerine sahip erkeklere yönelmeye iter. Böylelikle de geçimsizlik, tutarsızlık ve hâttâ aldatma gibi durumlar meydana gelir. Muhtemelen ilişki sonlanır. Bu ilişkinin ağır çalkantılarından etkilenen küçük bir kız çocuğunun olduğunu var sayarsak, tüm senaryoyu başa sarabiliriz. İşte bu tam olarak travma mekanizmasının işleyiş biçimidir. Şiddet yarayı meydana getirir, yara hafızaya kazınır ve bu hafıza da şiddeti yeniden doğurur.

Bizim neslimiz muhtemelen pek tanımasa da on yıllar boyunca en çok yazı yazan köşe yazarlarından, Büyük Gözaltı'nın yazarı, meşhur Şeytanın Gör Dediği köşesinin sahibi Çetin Altan, tam da bu konu dahilinde ele alınması gereken önemli bir kişidir.

Şöyle biraz geçmişe gidelim... Tarih, 16 Mart 1964'tü. Kıbrıs'ta gerilim arttığından, TBMM oy birliğiyle hükumete Kıbrıs'a müdahale yetkisi verdi. Bu gelişmeyi meşhur Johnson mektubu izledi. Johnson özetle "harekatı yapmayın, zaten bizim size verdiğimiz silahları kullanamazsınız, diretirseniz de herhangi bir Sovyet saldırısında sizi korumayız" diyordu. İnönü resti gördü, "yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır!" diye dikti cevabı...

Yeni bir dünya kurulmadı tabii ama Türkiye'nin bir parça değişmesine kurt siyasetçi İsmet Paşa olur verecekti. 1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi meclise giriverdi! Böylelikle TBMM tarihinde ilk defa sosyalist bir partiye ev sahipliği yapacaktı. TİP'in 15 milletvekilinden birisi de Çetin Altan'dı. Altan gerçekten de sosyalist bir dünya görüşünde olsa da meclise girmesindeki temel amaç, yazdığı siyasî yazılar sebebiyle maruz kaldığı suç duyuruları ve mahkeme süreçlerinden korunmak amacıyla dokunulmazlık elde etmekti.

Takvimler 19 Şubat 1968'i gösterdiğinde ve günün ilerleyen saatlerinde TBMM'de içişleri bakanlığı bütçesi konuşuluyordu. İçişleri Bakanı M. Faruk Sükan kürsüdeydi. TİP'e çattı ve Nazım Hikmet'le ilgili konuştu. Çetin Altan milletvekili sırasından ayağa kalktı ve Nazım Hikmet'in ülkenin en büyük şairi olduğunu haykırdı. Bunu der demez AP'li vekillerin üstüne çullanması ve sıradan bir dayaktan da öte kendisini linç girişimleri başladı. Çetin Altan öyle böyle bir darba maruz kalmamıştı. Ağır yaralanmış ve özellikle bir gözünde kalıcı hasar oluşacak şekilde dövülmüştü. Bu büyük rezalet, ülke ve meclis tarihimize koca bir kere leke olarak geçmekle kalmadı, Altan için büyük bir kırılma da yarattı. 1970'ler itibarıyla Altan, o zamana kadarkinden çok daha başka bir çizgiye kayacak,  Özal'la yakın ilişkiler kuracak, mevcut görüşlerini terk edecekti.

Çetin Altan kendisine saldıran AP'lilerin hamasî ve bayağı milliyetçi tavırlarını o kadar büyük bir nefretle karşıladı ki kendi eski görüşlerini terk etmekle beraber onlara da tam cepheden karşı çıkacak ve en gerekli milliyetçiliği dahi dışlayan bir çizgiye gelecekti.

Öyle ki 24 Kasım 2004'te katıldığı bir programda Altan, Çanakkale Savaşı'ndan şöyle söz edecekti:

-Al biz Çanakkale'yi müdafaa ettik de ne oldu? İstanbul işgal edilmedi mi? Mondros'u kim imzaladı? Kaldı ki sen saldırmışsın ve yenilmişsin, bunu da üstelik "biz yendik" gibi anlatırlar içeride...

(Bu konuşmaya en basit tarih bilgisi ve bir parça Türkiye perspektifinden bakışla pek çok cevap vermek mümkün olsa da konuyu daha fazla dağıtmayalım)

Yakın zamanların bir numaralı gündemi neydi? Nazlı Ilıcak ve Altan kardeşlerin (Çetin Altan'ın oğulları) tahliye edilmeleri... Peki niye içerideydiler? 15 Temmuz girişimini önceden bilmek ve o zamana kadarki süreçte bunun önünü açmaktan.

Gerçekten de liboş takımının öncülerinden Ilıcak ve Altan kardeşler, 14 Temmuz 2016'da birlikte katıldıkları bir televizyon programında darbeyle ilgili pek çok imada bulunmuşlardı. Uzun yıllar boyunca da Fethullah Gülen'e bağlı yayın organlarında tüm FETÖ girişimlerini destekler nitelikte çalıştıkları açıktır.

Bazı aptal veya aptal taklidi yapan insanlar, Ahmet Altan'ın ateist olduğunu, dolayısıyla İslâmcı ve de Gülenci olamayacağını, Taraf gazetesiyle de diğer yaptıklarıyla da sadece kendi inandığı doğrultuda bir liberalizm ve demokrasi mücadelesi verdiğini öne sürüyorlar. Bugüne kadarki sayısız kanıtın da ötesinde Ahmet Altan'ın tahliye olduktan hemen sonra yazdığı Kâğıttan flüt başlıklı köşe yazısına dikkat çekmek isterim.

Yazıda Altan özgürlüğüne kavuştuğuna pek sevinemediğini, zira içerideki bir tutuklunun ne denli mahzun, kimsesiz ve boynu bükük olduğunu duygu dolu bir biçimde anlatmıştı. Vaktini yaptığı kağıttan flüdü çalarak geçiren bu kişinin adı Selman'dı... Neden sonra soyadının da "Gülen" olduğu anlaşıldı!

Yani Ahmet Altan'ın ilk fırsatta yazdığı ve satırlar boyu acındırdığı bu kişi Fethullah Gülen'in yeğeninden başkası değildi. Yabancıların da dediği gibi uyuyor numarası yapan bir kimseyi uyandıramasak da belki sahiden uyuyanları uyandırabiliriz!

Tüm bunlardan sonra bir şeyi merak ediyor insan. Fethullah'ın gerçek kurtarıcı olduğuna inananlardan olmayan, küçüklükten itibaren beyni yıkananlardan olmayan, Müslüman bile olmayan Ahmet Altan, nasıl ısrarla Fethullah'a ve onun organizasyonuna bağlılığında ısrarcı olabiliyor?

Nasıl bu kadar; Enver Paşa'ya, İttihat ve Terakki'ye, kurumsal yapısı itibarıyla CHP'ye, Atatürk'e, Kemâlizm'e, Türkiye Cumhuriyeti'ne düşman olabiliyor?

Bunu hangi motivasyon sağlıyor?

Cevabı seslendirdiğinizi duyar gibiyim... Evet bunun yarım asır önce Çetin Altan'ın yediği dayaktan ve onun oluşturduğu travmadan bağımsız olması düşünülemez!

Konunun uzmanlarına sorulsa belki bu da bir tür "babadan kaynaklanan sorunlar" örneğidir.

Kim bilir...