31 Ağustos 2018 Cuma

Kitap Değerlendirmeleri

En başta yazmak gerekir ki, bu bir duyuru yazısıdır. Blogda oluşturduğum yeni bir kategoride, okuduğum kitapların değerlendirmelerini bulundurmak istiyorum. Bu yazı da, işte bu kategoriyi haber veren duyuru metnidir.

Yine bu blogda yer alan Okumak ama neden? başlıklı yazımda, "okumak" fiiline olan bakışımı anlatmıştım. İşte kitap değerlendirmeleri de, doğal olarak yine aynı bu anlayışla ele alınacak. Kitap türlerini merak edecek olursanız, burada geniş bir perspektif olacağının garantisini verebilirim. Yani sürekli tarih, sürekli felsefe veya sürekli edebiyat kitaplarını incelemeyeceğimi peşinen söylemek isterim.

Aslında bu tarihi pek sevmeyenlerin hoşuna gitmese de, ben tüm okumalarımı tarihe dayandırıyorum. Bu "tarihe dayandırma" da, durup durup tarihi kutsamayı değil, dünyayı anlamayı ifade ediyor aslında. En akıl kârı olan yaklaşımın bu olduğunu düşünüyorum.

Örneğin Nietzsche ve Schopenhauer aralarında etkileşim bulunan 19. yüzyıl filozoflarıdır. Hem felsefenin kümülatif bir alan olması sebebiyle öncül isimlerden ve ekollerden, hem de her türlü parametresiyle 19. yüzyıldan bağımsız olarak okunmaları mümkün değildir. Yani bu sebeple elementer kültür bilgisi olmadan veya entellektüel namusu denilebilecek başlangıç birikimine sahip olmadan anlaşılmaları mümkün değildir. Bu temel gereklilikler olmadan da tabii ki okumalar yapılabilir. Ancak bunların ne kadar dikkate değer sonuçlar getireceği tartışmalıdır ve teoriden pratiğe, sessiz sedasız ilerleyen akışı takip etmeleri mümkün değildir. Marks'ın Stalin'e olan etkisi gibi, pek bilinmese ve o kadar doğrusal olmasa da Nietzsche'nin Hitler'e olan etkisi bahsettiğim temel gereklilikler olmadan kavranamaz. Düşünce dünyasının 19. yüzyıldaki bu iki büyük isminin, 20. yüzyılın katı ve acımasız iki lideriyle olan alakası anlaşılamaz.

Tabii ki herkes bu farklı etkileşimleri irdelemek istemeyebilir. Bu anlayışı kabul etmeyebilir. Böyle bir zorunluluk da yoktur. Ancak benim "dünyayı anlama" şeklinde iki kelimeyle özetlediğim bilgisel gelişim, bu anlayışla mümkündür.

Aynı şekilde Reşat Nuri Güntekin'in meşhur Çalıkuşu romanı, eğer esaslı bir kavramayla okunmak isteniyorsa, Osmanlı son dönemi tarihine vakıf olmak, romandaki değerli -ve açıkçası sınırlı yerde bulunabilecek- sosyolojik verinin layıkıyla alınmasında olmazsa olmazdır. Bunun dışında bir okuma çok da katı olmayan bir değerlendirmeyle dahi "Feride'yle Kâmuran'ın aşk hikayesi" tadında vasat ve kısır bir çıkarıma varmaya sebep olacaktır.

Yine dünya tarihi, dünyayı dönüştüren devrimler tarihi, Fransız Devrimi, Napolyon'un hem biyografi bilgisi, hem de yaşadığı döneme olan etkileri, Napolyon Savaşları şeklinde alt gruplara doğru ilerlerken, bu matruşkavari kümelerle ilgili temel seviyede de olsa bilgi sahibi olmak, Tolstoy'un Savaş ve Barış'ını bizim için tamamlayıcı bir bilgi kaynağı haline getirecektir.

Sadece tarih, sosyoloji ve edebiyat bütünleşmesi olarak da değil, zamanın yani yine tarihin basamaklarında çok projektörlü bir çözümlemeden bahsediyorum. Marksist literatürü okurken, bir yandan da, Émile Zola ve Maksim Gorki'yi okumak gibi.

İşte bu çerçevede kaleme almaya gayret edeceğim kitap yazıları, önemli geniş özetler şeklinde veya kısa kitap tanıtımları şeklinde değil, o zamanki imkanlara da bağlı olarak değişen derinliklerde ve özgün bir şekilde yazacağım.

Bu safhada, sadece şimdiden sonra okuyacaklarım değil, bugüne kadar okuduğum ve -dikkate değer görerek- hakkında notlar alıp, fizikî olarak dosyaladığım 200 kadar kitap raporum da büyük kolaylık sağlayacak.

Umarım bilgi kalabalığı ve kirliğinin giderek arttığı günümüzde, bu kategori bana ve takip eden herkese faydalı olur.

28 Ağustos 2018 Salı

Atatürk'e Genel Bir Bakış

Bir süredir böyle bir yazı yazmayı düşünüyordum. Atatürk'le ilgili naçizane okuma ve araştırmalarım oldu. Bu kapsamda da bildiğim kadarıyla, bu kısa tutmaya çalışacağım yazıyı yazmak istedim. Elbette ki çok daha geniş kapsamlı yazılar da yazacağım. Ama hem bunun vakti var; hem de insanların geneli açısından, bu tür yazıların daha ilgi çekici ve verimli olduğunu düşünüyorum.
Atatürk'le ilgili konuşulacaksa, en başta şunu belirtmek gerektiğine inanıyorum; Atatürk anlaşılması en zor tarihi karakterlerden, liderlerden birisidir. Bunu laf olsun diye veya Atatürk'ü övmek için söylemiyorum. Yazı boyunca böyle bir derdim olmadığını da göreceksiniz. Ancak olgu olarak Atatürk, günümüzde bile yetişmesi pek mümkün olmayan bir karakter, bir kurmaydır. Hayatına pek çok farklı ögeyi sığdırabilmiş bir insandır. Bu sebeple de anlaşılması pek kolay değildir. Sadece Atatürk'ün okuduğu kitapları, bunlarla ilgili tuttuğu notları derleyip toparlamak ve bir sonuca varmak, başlı başına ciddi bir akademik çalışma ortaya koymak demektir. Kaldı ki; onun katıldığı savaşlar, inisiyatif kullanmaktan çekinmediği tarihi noktalar, örgütlediği ve yönettiği Milli Mücadele, devrimler, dünya siyasetini algılaması, birbirinden ciddi ana başlıklar olarak bize göz kırpmaktadır. Bu bağlamda Atatürk ciddiyetle öğretilmesi ve öğrenilmesi gereken, evrensel boyutları olan bir liderdir. Alelacele ve maksatlı çıkarımlar muhakkak bir yere kadar gelecek ve doyurucu olmayacaktır.

Atatürk'le ilgili okumalar yaparken en çok şaşırdığım konulardan birisi, önceden zannettiğim kadar bilinmeyeni olmayan bir karakterle karşı karşıya kalmaktı. Kültürel bir eğilim olarak, ilgilendiğimiz şeyleri bilinmezleştirmeyi pek seviyoruz. Atatürk'le ilgili de bunun yoğunlukla yapıldığını gördüm. Yani o durup durup birbirimize sorduğumuz; "Acaba Atatürk olsa bu konuda ne derdi?", "Atatürk'ün tepkisi ne olurdu?", "Şunu sever miydi?", "Buna kızar mıydı?" diye düşündüğümüz ve tutarsız tahminlerle cevaplamaya çalıştığımız güncel soruların çoğunun cevaplarının zaten bir yerlerde yazılı olduğunu gördüm. Bize kalan sadece okumaktı. Yani anladım ki Atatürk'le ilgili fazlasıyla veri vardı. Her konuda bu verilere ulaşılabilirdi. Ancak az önce de bahsettiğim üzere, tamamının bir araya getirilerek okunması ve sentezlenmesi gerçekten zor görünüyordu. Burada hemen eklemek isterim ki; okurken Atatürk ve Çankaya eşrafına en yakın hissettiğim, bir yönüyle o günleri yaşadığım kitap, Kılıç Ali'nin Anıları'ydı. Yine sanki önemli konularda direkt olarak Atatürk'ten kendi fikirlerini dinliyormuş hissi veren özel bir kitap da Medeni Bilgiler'di. Bu kitapları okumak güncel siyasette Atatürk değinmecelerine olan yaklaşımımı hayli değiştirdi diyebilirim. Atatürk'ün hakiki fikirlerinden haberdar olduktan sonra, Atatürk'le pek de gönül bağı olmadığı halde onun manevi varlığı üzerinden siyasi erk devşirmek maksadıyla, ona atıfta bulunanlara iyiden iyiye sinir olmuştum. Hala da olurum.

(Atatürk'ün ağzından ve kaleminden çıkmış her şeyin, Kaynak Yayınları tarafından büyük bir uğraş ve özveriyle bir araya getirildiği yer; Atatürk'ün Bütün Eserleri'dir. Bu konuda daha kapsamlı okumalar yapmak isteyene bu 30 ciltlik külliyatı incelemeyi tavsiye ederim.)

Ben hiç kimseye göndermede bulunmadan, Atatürk'ün düşüncelerinden temel ölçekte bahsetmeye çalışayım.

Her şeyden önce Atatürk, büyük kalem Şevket Süreyya Aydemir'in, meşhur Tek Adam'ında vurguladığı üzere, bir doktrin adamı değildir. Yani salt bir ideolojinin temsilcisi, uygulayıcısı veya geliştiricisi değildir. İhtiyaçlara göre, elindekilere göre ve akıllıca hareket etmek, gerçekçi olmak Atatürk'ün temel özelliklerindendir. Böyle söyleyince ideoloji müptelası arkadaşlar kızıyorlar. "Akıl ve bilimi rehber edinmek" lafını muğlak ve anlaşılmaz buluyorlar. Onları da anlıyorum, bu kısma detaylı olarak tekrar döneceğiz. Şimdi devam edelim.

Atatürk'e -CHP'yi kastederek- merak eder bir biçimde "bu partinin bir doktrini yok" diyen Yakup Kadri, Atatürk'ten "doktrine gidersek donar kalırız" cevabını almıştır. Atatürk aynı meseleye Nutuk'ta da değinirken "biz de uygulaması imkansız birtakım nazariyeleri (kuramları) yaldızlayarak bir kitap yazabilirdik, lakin öyle yapmadık" der. Burada Atatürk'ün Marksist literatürden başka neyi kastediyor olabileceği merak konusudur. Sadece buradaki mantık yürütmenin de haricinde, yukarıda da bahsettiğim gibi çok daha açık cevaplara ulaşmak mümkün. Tabii ki gerçekten merak edenler için!

Özellikle Atatürk'ün bir kısmını direkt kendi eliyle yazdığı, bir kısmınıysa Afet İnan'a dikte ettirdiği Medeni Bilgiler kitabında, Atatürk'ün toplum-siyaset-ideoloji bağlamındaki en açık yaklaşımlarını ilk ağızdan bulmanız mümkündür. Atatürk orada özellikle Sovyetler'deki şekliyle sosyalizmi gayet ağır eleştirir. Ben bu kitaptan da yararlanarak naçizane, Atatürk ve Sol başlıklı bir yazı yazmıştım. Merak edenler bu yazıyı da okuyabilirler.

Atatürk'te izlerine rastlayabileceğimiz dünyaca ünlü bir fenomen merak ediliyorsa, bu Durkheim'dır diyebiliriz. Durkheim'ın görüşünde toplum birbirine uyumlu bir organizma gibi çalışır. Bireyin devlete, devletin bireye karşı yükümlülükleri vardır. Bireyin özgürlüğü ön plandadır. Toplum sınıflarla değil, tam aksine kaynaşmış sınıfsız bir yapı olarak ele alınır. Durkheim'ı Türkçe'ye taşıyan kişi de yine bilindiği gibi Ziya Gökalp'tir. Burada önemli bir düşünce aktarımı olduğu açıktır. Ancak buradan hareketle Atatürk'e ait olduğu söylenen "Fikirlerimin babası Ziya Gökalp'tir." sözüne de dört elle sarılmamak gerekir. Zira hem bu sözün kaynağı pek güvenilir yerlere dayanmaz, hem Atatürk gibi pek çok kaynaktan beslenmiş bir insan tek bir kişinin takipçisi olamaz, hem de pratiğe bakıldığında da Gökalp'le bariz ayrılıklar görülür. Tabi Gökalp'in önemli dönemsel geçişleri olduğundan, hangi dönemde ne dediği, son kanaatinin ne olduğu ayrıca bilinmelidir. Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir isim de Yusuf Akçura'dır. Yusuf Akçura'nın kesinlikle daha çok bilinmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Bu bahisle ilgili KEMALİZM başlıklı bir yazımda bir alt başlık ayırmıştım, merak edenler oraya da bakabilirler. 

Tekrar Durkheim çizgisindeki düşünceye gelecek olursak; aslında cumhuriyetin ana kavgası budur. Hür vatandaşlar, eşit yurttaşlar yaratmak! Çeşitli düzenlemeler, kadın hakları, toprak reformu tartışmaları hep bununla ilgilidir. Şeyhin, ağanın, kanaat önderinin, mafyanın değil, yurttaşların eşit bir şekilde söz sahibi olduğu bir memleket hedefi vardır. Daha da geriye gidecek olursak, Osmanlı'nın çöküşünde de, yerel otoritelerin birer çıbanbaşı gibi büyüyerek her birisinin söz sahibi olmak istemesinin rolü büyüktür. Bu kapsamda daha detaylı bir okuma için Türkiye'ye Genel Bir Bakış adlı yazımı okuyabilirsiniz.

Sözün özü Atatürk, günümüzde kendisinde köklendirilmeye, kendisine dayandırılmaya çalışılan sosyalist çizgiyle de, buna mukabil 1940'larda parlamış olan radikal milliyetçi çizgiyle de asla bağdaşmaz.

Evet Atatürk'ün Altı Ok'undan birisi halkçılık, birisi de milliyetçiliktir. Ancak halk bilindiği üzere, kaynaşmış sınıfsız bir kitle olarak kabul edilmiştir. Sınıflı bir toplum okuması katiyen yoktur. Aynı şekilde Türk milleti de, bağımsızlık savaşını veren ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran halk şeklinde tanımlanmıştır. Yani kan-ilik-kemik inceleyecek bir milliyetçilik asla değildir.

Burada her türlü milliyetçiliğe karşı alerjik reaksiyon geliştiren Türk solunun düşüncesini de açıkçası pek sağlıklı bulmuyorum. Gerçek bir anti-emperyalist anlayışa sahip Yeni Milliyetçilik, emperyalist faaliyetleri, sömürgeciliği reddeden tarihi bir duruştur. Sevr'in yırtılması da tam olarak bunun tezahürüdür.

Kendi görüşlerini Atatürk üzerinden sunma samimiyetsizliğinin haricinde son yıllarda aşikare atağa kalkan bir akım da Atatürk düşmanlığıdır. "Karşıtlığı" veya "muhalifliği" diye inceltmek istemiyorum zira bu yapılanlar açıkça düşmanlıktır. Sahte belge üretmek, yalan ve iftira atmak, tarihi gerçeklerden de dayanak bulacak şekilde sahte kurgular yapmak ve bunların tümünü Atatürk'e karşı yeni (veya paralel) bir tarih inşa etmede kullanmak açıkça Atatürk düşmanlığıdır. Dürüst olmak gerekirse, bu yönüyle gerek medya, gerek kitap basımı olarak bir "lağım" dönemini geride bıraktığımız ve günümüzde bu Atatürk düşmanlığının daha alt seviyelerde seyrettiğini de söylemek gerekir.

Tarih kitabı olduğu söylenen ucube ciltlerin basıldığı, her gece ekranlarda Fethullahçı, Apocu ve her dönemin adamı liboşların saatlerce konuştuğu lağım dönemi -kalıntıları sürmekle beraber- büyük ölçüde geride kaldı diyebiliriz. Ancak zihinlerde oluşturulan tahribatların ne ölçüde giderilebildiği ayrı bir soru ve sorundur. Bu dönemin sonlanışı da önemlidir. Zira bu tipler iddia ettikleri üzere "Kemalist bir gazapla" falan karşılaşmadıkları halde, konjonktür, siyasi zemin gayet de kendilerinden yana göründüğü halde, Türkiye Cumhuriyeti'nin güvenlik sınırlarını aşındırmaları sebebiyle kendi kendilerini imha etmişlerdir. Günümüzde bunun sıcaklığıyla bunu net olarak göremiyor olsak da, ileride ilgili alanlarda çalışacak kişiler bununla ilgili önemli çıkarımlarda bulunacaklardır.

Yukarıda saydığım üç ayrı gruptan; Fethullahçılar, 15 Temmuz'a kadar getirdikleri ihanet kronolojisiyle, Apocular, her türlü durumu suistimal ederek şehirlerde bomba yığınakları ve hendekler oluşturmalarıyla, bu ülkenin legal ve temiz sınırları içerisinde kendilerine yer olmadığını bizatihi ispatlamışlardır. Liboşlardan bahsetmeye gerek olduğunu düşünmüyorum, onlar her zaman olduğu gibi yine yollarını bulmuşlardır.

Ne yazık ki, düz ve dolaysız eğitimin verildiği bu yönde okumaların yapıldığı tarihi konularda, sermayeyle ve hususi sponsorlukla çalışan tarafa karşı en berrak doğruları da savunsanız, sınırlı olarak başarılı oluyorsunuz. Bunun dünyadaki örneği "Ermeni Soykırımı" iddialarıdır. Her türlü tarihi gerçekler lehimizde olmasına karşın, ücretli ve güdümlü kara propagandaya karşı ne derece başarılı bir mücadele verdiğimiz şüphelidir. Bunun Türkiye özelindeki karşılığı da Atatürk tartışmalarıdır. Atatürk'ü kötülemek üzerine hususi olarak çalışan takımla, başka işlerle meşgul olurken bir yandan da onlara cevap veren kişilerin mücadele etmesi mümkün değildir.

Okullardaki tarih eğitiminin niteliği de ne yazık ki, gençlerimizi bu akımlardan korumada yeterli olacak ölçüde değil. Sadece Atatürk bağlamında da söylemiyorum, gençlere verilen eğitim, onlara aynı zamanda ideolojik bir bilinç ve zırh da edindirmelidir. Aksi takdirde manipülasyona açık, basit retoriklerle terör örgütlerine katılım sağlamaya kadar giden bir süreç kaçınılmaz olacaktır. Belki de bu manzara size bir yerlerden tanıdık gelmiştir!

Özetle Atatürk'ün çizgisinde olma iddiasındaki farklı siyasi ekoller ve Atatürk'e karşı yeni bir tarih inşa etme niyetinde olanlar, Atatürk'ün doğru anlaşılmasındaki önemli engellerdendir.

Yine özellikle bu bahsettiğim kötü süreçte iması yapılan veya açıkça söylenen bir yakıştırma, Atatürk'ün; militarist, despot, diktatörler devrinde yaşamış bir lider olarak, çağdaşlarıyla fazlaca benzeşme içerisinde olduğudur. Yani Atatürk; Mussolini, Hitler, Stalin gibi isimlerle özdeştir, denir.

Ben bu iddia üzerinden ilerlemek, prim yapmak isteyenlere daha da açık bir şey söyleyeyim o halde. Hitler hiç tartışmasız bir Atatürk hayranıdır! Weimar Cumhuriyeti medyasında sık sık Atatürk'ün yüceltildiği görülür. Almanya'daki Atatürk hitabı çoğu kez de "Türk Führer"dir. Bunun da ötesinde direkt Hitler'in Atatürk'ten övgüyle bahsettiği yerler de vardır. Örneğin bir Türk heyetiyle yaptığı görüşmede; "Atatürk bir ulusun kaybettiği tüm kaynakları yeniden diriltmenin mümkün olduğunu gösteren ilk kişiydi. Bu bağlamda onun ilk öğrencisi Mussolini, ikinci öğrencisi ise benimdir." dediği bilinir. Dileyenler daha detaylı bilgiye Stefan Ihrig'in Türkçe'ye Naziler ve Atatürk adıyla kazandırılan kitabını okuyarak ulaşabilirler.

Peki şimdi bundan ne sonuç çıkaracağız? Nasıl bir bütüne ulaşacağız?

Söyleyeyim.

Hitler en hafif tabirle bir canavardır. İnsanlığın görüp görebileceği muhtemelen en acımasız kişidir. Bu gibi abartısız ve gerçeği yansıtan nitelemelerle sabaha kadar Hitler'i kötüleyebiliriz. Peki bundan ne sonuç çıkar? Hiçbir sonuç çıkmaz. Odaklanmamız gereken yer bu değildir çünkü. Odaklanmamız gereken yer Hitler gibi bir canavarı neyin doğurduğudur. Rahatlıkla söylenebilir ki, Hitler'i Batı'nın vicdansız açgözlülüğü doğurmuştur. I. Dünya Savaşı sonrasında mağlup devletlere dayatılan "barış" antlaşmaları her türlü insani duyguya çok uzak metinlerdir. Öyle ki İngiltere adına konferansta bulunan Keynes bile, Almanya'ya reva görülen Versay'ın hiperenflasyona yol açacağını, müthiş bir fakirleşme getireceğini söyleyerek tepkisini dile getirmiştir.

İşte Hitler bu yüzden; Versay'ı yırtma vaadiyle yola çıkan, örgütlenen, geniş kitlelere ulaşan bir liderdir. Hitler ezilmiş ve gururu kırılmış Almanya'nın dışa vurumu, İtilaf Devletleri'nin kan emiciliğinin kaçınılmaz sonucudur! Atatürk'e olan hayranlığı da bu "barış" antlaşmalarından en fenası olan Sevr'i yırtıp atması sebebiyledir.

Şimdi bu kısa hafıza tazelemeden sonra, Atatürk'ün zamanın üniformalı despot diktatörleriyle yan yana anılmasının vicdanları kanatan tarafına gelelim.

Bu militarist diktatörlerin hiçbirisi asker kökenli değildir ve siyasetin kaypak-liyakatsiz kanallarıyla gücü ele geçirdikten sonra üniforma giymeyi pek sevmişlerdir.

Atatürk ise gerçek bir kurmay subay, hakiki mareşal olmasına rağmen, devlet reisi olduktan sonra asla üniformayla gözükmek istememiş, daima sivil bir imajı tercih etmiştir.

Bu bağlamda;

Atatürk, henüz bir askeri lise öğrencisi olarak 1897'de Osmanlı-Yunan Savaşı'na gönüllü olarak katılmak istemiş ve son anda engellenmiş, okuluna döndürülmüşken, onu 1902'de askerden kaçmak için İsviçre'ye giden Mussolini'yle karşılaştırmak,

Atatürk, I. Dünya Savaşı'nda pek çok cephede kahraman bir kumandan olarak çarpışmış, generalliğe terfi etmişken, onu yine I. Dünya Savaşı'nda onbaşı olarak istihdam edilmiş Hitler'le yan yana anmak,

Atatürk, askeri hayatının zirvesindeyken, Samsun'dan Ankara'ya kadar ilmek ilmek ördüğü Milli Mücadele'nin hem liyakat ve konum, hem de liderlik vasfı olarak doğal bir öncüsüyken, onu çeşitli mücadeleler sonrasında, Kızıl Ordu'nun ve bolşevik hareketin en önde gelen isimlerini çeşitli komplo ve suikastlarla ortadan kaldırarak liderliğe yükselen, sürgündeki Troçki'yi buz baltasıyla öldürten Stalin'le aynı kefeye koymak, vicdanın kabul edeceği bir mukayese değildir.

"Atatürk'ün askeri yönü, devlet adamlığı, ileri görüşlülüğü" şeklinde okullarda öğrendiğimiz altı boş kalan övücü cümleler sebebiyle, özel bir merak olmadan bilinmesine imkan olmayan, Atatürk'ün askeri alandaki eserleri şunlardır;

- Takımın Muharebe Eğitimi (1908)

- Cumalı Ordugahı (1909)
- Birinci Tabiye Meselesinin Halli (1911)
- Taktik Tatbikat Gezisi (1911)
- Taktik Meselesinin Çözümü ve Emirlerin Yazılmasına İlişkin Öğütler (1916)
- Talim ve Terbiye-i Askeriyye Hakkında Nokta-i Nazarlar (1916)
- Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (1918)

Bunlar Atatürk'ün meşhur; Nutuk, Medeni Bilgiler ve Geometri kitaplarının dışında kalan askeri eserleridir. Aralarında çeviri de vardır. Örneğin Zabit ve Kumandan ile Hasbihal de Nuri Conker'in Zabit ve Kumandan adlı eserine takviye yaparak ortaya çıkmıştır.

İşte tüm bu eserler, bilindiği gibi onca savaş, belirsizlik ve yıkım sürecinde meydana gelmiştir. "Atatürk'ün askeri yönü" diye söyleyip geçtiğimiz "yön" işte bu kadar doludur. Tüm bunlara rağmen Atatürk, devlet yönetiminde sivil idare ve askeriyenin birbirinden ayrılması gerektiğini defaatle belirtmiştir. Sakarya Meydan Muharebesi'nde, o güne kadar uygulanmamış ve de teoride yeri olmayan yeni yöntemlerle Yunanları mağlup edebilecek yetenekte bir komutan olarak da bu görüşünü sürdürmüştür.

1909 Eylül'ünde yapılan bir İttihat Terakki toplantısında askeriye ve siyasetin birbirinden ayrı olması gerektiğini savunduğunda Atatürk, bir yandan birkaç yıl sonra yaşanacak Balkan Bozgunu'nun alarmını verirken, bir yandan da pek çoklarının kendisine cephe almasına sebep olmuştur. Bu görüşünü Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra da sürdürmüş, cumhuriyetin ilk yıllarında hem mecliste görevi olan hem de orduda üst düzey kademelerde yer alan arkadaşlarına tercih yapmaları için sıklıkla hatırlatmalarda bulunmuştur.

İşte böyle bir hakiki kumandanın tüm bu sebeplerden dolayı, siyasi üniforma giyen diktatörlerle birlikte anılmak istenmesi ya kasıtlı bir çarpıtmanın, yada cehaletin ifadesidir. Tarihin vicdanını yaralar.

Yine 20. yüzyıla iyi veya kötü adını yazdırmış liderlerle Atatürk'ün mukayesesini, mühim bir bilim adamı kimliğiyle yapan Celal Şengör, diğer tüm liderlerin henüz hiçbir şey yapmadan önce kitap yazdığını, Atatürk'ün ise asıl yapacaklarını bitirdikten sonra (1927) Nutuk'u yazarak bunu bilimsel bir deneyin protokolünü sunarmışçasına takdim ettiğini ifade etmektedir.

Bilim demişken, şimdi isterseniz Atatürk'ün doktrin adamı olmadığı, akıl ve bilimi rehber edindiği bahsine geri dönelim.

Çin'in meşhur lideri Mao Zedong, bir dizi mücadele sonucunda Çin'in başına gelmiş, 1949 itibariyle Çin Demokratik Halk Cumhuriyeti'ni kurmuştur. Tam bir doktrin adamı olan Mao, Marksizm'in bir tür yorumu olarak Maoizm'i geliştirmiştir. Mao'nun mücadelesinde samimi ve iyi niyetli bir lider olduğuna hiç şüphe yok. Ancak doktriner reflekslerle hareket eden bu adam, giriştiği endüstri hamlesiyle de (1958), kültür ihtilali hamlesiyle de (1966) Çin toplumunda onulmaz yıkımlara sebep olmuştur. Sonradan özeleştiri de yapan Mao'nun yönetiminde, uzunca bir dönem Maocu gençler erki ele geçirmiş, üniversite hocaları dahil pek çok yetişmiş kişiyi aşağılamışlardır. Bu dönemde sokakta Mao'nun Kırmızı Kitabı'yla ilgili sorulara doğru cevabı verememek, Mao'nun sözlerini bilmemek dahi cezalandırılma sebebi olacak suçlar arasındadır.

Endüstri hamlesinde herkesin evinin arka bahçesinde demir çelik üretimine yönelik çalışmalara girişmesi, patlamalar ve ölümlerle sonuçlanmıştır. Yine tarımda verimi arttırmak amacıyla, tahılları koruyabilmek için başlatılan büyük serçe katliamı, serçe ve benzeri kuşların herkesçe öldürülmesi veya çeşitli tuzaklarla etkisiz hale getirilmesi, ekolojik dengenin bozulması ve tahılların inanılmaz büyüklükteki, çekirge ve diğer böcek sürülerince talan edilmesiyle akabinde de kıtlıklarla sonuçlanmıştır.

İşte bu hamlelerin hiçbirisi "akıl ve bilimin rehberliğinde" değil, düz mantık ve doktrinin rehberliğinde gerçekleştirilmiştir. Her ne kadar bir devrimci olarak Mao'nun Atatürk'e pozitif yaklaşımı olsa da, bunları da görmeyecek değiliz. Yine her türlü olumlu tarafına rağmen "İnsanlar ya burjuva ideolojisini ya da sosyalizmi seçecek, bir üçüncü yol yoktur." diyen Lenin de doktrin adamıdır. Zaten Lenin'in ana vasfı, daha serbest ve karmaşık haldeki Marksizm'i, tam bir doktrin haline getirerek halka indirgemek, yani Leninizm'i geliştirmek olmuştur.

9 Eylül 1976 tarihinde Mao'nun ölmesiyle Çin'de bir devir kapanmıştır. Komünist Parti'nin önemli isimlerinden Deng Şaoping iş başına gelmiş ve Mao'ya da saygılı, ancak akıl ve bilimsel düşünceye daha çok eğilen, katı doktriner olmayan, pragmatik bir yol izlemiştir. Dünya gerçeklerine aldırış etmeden Maoizm tatbikinden vazgeçilmiş ve karma ekonomi modeliyle Çin yükseliş devrine girmiştir. Çin'in bugünkü süper güç adaylığının kökeninde de, kendi iç dinamikleri ve özgünlükleriyle her alanda örnek olmasa da, bu vardır. Bu konuda daha detaylı bir okuma için Metin Aydoğan'ın Çin ve Kemalist Kalkınma yazısını inceleyebilirsiniz.

Bu eğilim Çin'e özgü de değildir. Çin'in 1970'ler itibariyle karma ekonomi benzeri bir yola girilmesi, ABD'de evsizlere verilen sosyal haklar, Avrupa'da işçi hakları ve sendikaların önem kazanması aynı dönemde gerçekleşen olaylardır. Bu Yakınlaşma Teorisi olarak adlandırılır ve Atatürk'ten yıllar sonra yapılmış bir tanımlamadır. Umarım şimdi doktrinde donup kalmak ve aklı-bilimi rehber edinerek, mevcut duruma göre hareket etmenin farkını daha iyi anlatabilmiş, muğlaklığı giderebilmişimdir.

Tarih pek çok detay ve manipüle edilme potansiyeli olan tuzak noktalarla doludur. Bizdeki tarih eğitiminin de, mevcut tarih bilincinin de bunun üstesinden gelmesinin imkanı yoktur. Zaten günümüzde yaşadığımız pek çok şey de bu iddianın sağlaması niteliğindedir. Atatürk'ün Samsun'a çıkışı öncesinde, Bandırma Vapuru'nun İngiliz subaylarınca Karadeniz'de durdurularak kontrol edilmesi ve vize verilerek vapurun geçişinin onaylanması meselesi, bu konuda iyi bir örnektir. Bu mesele "İngilizler'den pasaport alma" hatta "danışıklı dövüş" iddia veya imalarıyla, Atatürk düşmanlarınca çoğu kez dile getirilmiştir. Yukarıda da bahsettiğim gibi; milli eğitimin "bata çıka Karadeniz'de yol alan pusulasız bir taka" ezberi, bu gibi profesyonel saldırılarla başa çıkmada birkaç gömlek altta kalmaktadır. Zaten her konuda olduğu gibi, tarihte de nitelikli bilgi sahibi olmadan yetişen gençlerimiz bu sebeple ciddi bir zihinsel saldırı altındadır.

Oysa ki Mondros Ateşkesi sonrası, İstanbul'un dahi fiilen işgal altında olduğu, İtilaf Donanması'nın her yerde hakimiyeti sağladığı bir ortamda, Karadeniz'de İngilizlerin kontrolünden kaçmak imkansızdır. Olayın direkt canlı şahidi olan İngiliz Yüzbaşı John Godolphin Bennett'in de sonradan teyit edeceği üzere, 3-4 kişi yerine 30'dan fazla kişinin nakline şaşıran İngilizler, kendi aralarında bir dizi telefonlaşmadan sonra Vahdettin'in de onayıyla vizeyi vermişlerdir.

Dikkat ederseniz buradan itibaren de "Milli Mücadele'yi Vahdettin'in başlatmış olduğu" gibi bir tezin önü açılıyor. O meşhur "paşa paşa memleketi kurtarabilirsin" sözüyle de harmanlanarak, ilk atılan danışıklı dövüş yalanı tutmayınca, buradan tutunulmaya çalışılıyor. Oysa ki Vahdettin'in, Atatürk'ü Samsun'a gönderme sebebi, İngilizlerin kendi askerlerini kullanmaktan imtina ettikleri görevlerden birisi olarak, yerel milli direnişçilerin bastırılması amacıyladır. Ayriyeten bu meseleyi daha etraflı alıntılarla, Can Dündar'ın o facia filmine cevap olarak, Paralel Tarih Yazımı-II adlı yazımda ele almıştım, isteyen oraya da bakabilir.

İşte gördüğünüz gibi, Atatürk'ü anlatmak niyetiyle başladığım bu yazıda dahi konu, laf lafı açarak kökü dışarıda olanların yalan tezleriyle mücadeleye geliyor. Ama her ne kadar can sıkıcı olsa da bu mücadelenin yapılması gerekiyor. Aksi takdirde her geçen gün, genel atmosferi de belirleyen, sizi tarihle ilgili en net gerçekleri dahi söylemeye çekinir hale getirecek bir konjonktür oluşturuluyor. 

Örneğin İngilizlerin hilafetin kaldırılmasından şikayetçi olduğu gerçeği gibi. Evet yanlış okumadınız, İngilizler hilafetin kaldırılmasından rahatsız olanlar arasında başı çekmişlerdir. Mondros'ta hilafetle ilgili bir kısıtlama yoktur. Sevr'de Türklere hiçbir egemenlik hakkı tanımayan hükümler arasında hilafetin kaldırılmasına yönelik hiçbir şey yoktur. Bunların dışında bu şekilde bir baskı da yoktur. Zira I. Dünya Savaşı'nda, diğer Müslüman ülkelerden destek bulmak amacıyla, Mehmet Reşat'ın ilan ettirdiği Cihad-ı Ekber, asla beklenen karşılığı bulmamıştır. Aksine peşine karşı cihat ilan edilmiştir. Hilafetin birtakım çevrelerce pek heveslenildiği üzere, askeri dayanışma yönü yoktur ve hiç olmamıştır. Hilafet makamının güçlü olması, Osmanlı Devleti'nin güçlü olduğu dönemlerde mümkün olmuştur.

Dediğim gibi, ilgili güruhun iddialarının tam zıddı olarak İngilizler, hilafetin mevcudiyetini istemişlerdir. Zira o tarihlerde İngiliz sömürgesi olarak yaşayan Müslümanların ayaklanmasından korkmuşlardır. Nitekim gerçekten Hint Müslümanları birtakım isyanlar başlatmış ve kontrolleri zorlaşmıştır. Yıllar sonra da malum Hindistan-Pakistan ayrılığı meydana gelmiştir.

İngilizlerin hilafeti istediği gibi, CIA şefi Graham E. Fuller de Yeni Türkiye Cumhuriyeti kitabında Türkiye'de ılımlı bir halife olması gerektiğini açıkça belirtmektedir. Yine ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın, 2004'teki 'Türkiye İslam Cumhuriyeti' "gaf"ı pek meşhurdur. Batı'nın her devirde, Müslümanları daha kolay yönetmek amacıyla, hilafete sıcak baktıkları açıktır.

Tarih, özellikle bizim gibi ülkelerde; hem herkesçe bilinmesi, derinliklerinin kavranması gereken, hem karmaşık, hem manipülasyona açık, hem bilinmeyen, hem de üzerine konuşulan yorucu bir disiplindir. Örneğin gelişigüzel bir biçimde Lozan'da kapitülasyonların kaldırıldığı söylenir. Ancak antlaşma gereği bunun yürürlüğe girmesi imzadan 6 yıl sonra mümkün olacaktır. Yani böylelikle Türkiye'de 1929 yılına kadar kapitülasyonların geçerliliği söz konusudur. 1929 da aynı zamanda dünyanın gördüğü en büyük ekonomik krizin patlak verdiği, borsaların birbiri ardına çöktüğü bir yıldır. Dünyada ekonomik alanda olağanüstü güvensiz bir hava oluşmuştur. Henüz 6 yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti, işte bu atmosferde atılımlarını gerçekleştirmiş ve büyümeyi sürdürmüştür. Buradan da anlaşılacağı üzere önü arkası bilinmeyen bilgi de son derece yanıltıcıdır. Yani 1923'te kapitülasyonların kaldırılmış olması -genel algı bu yönde olmasına rağmen- üzerine bina edilecek her türlü anlatım güdük kalacaktır.

İnsanlardaki en temel, iç güdüsel ideolojik bilincin, yaşam tarzı üzerinden geliştiğini düşünüyorum. Bu bağlamda kişiler hangi tipte bir yaşam sürerse sürsünler, kendi rızaları dışında yaşam tarzlarının değiştirilecek olmasına var güçleriyle karşı çıkarlar. Yaşam tarzlarını sürdürme isteği, bağlı bulunulan çevreyle ortak olarak geliştirilmiş hayat görüşünü koruma eğilimi, nihayetinde kendisine yakın veya uzak geçmişten semboller de edinerek, esaslı bir mücadeleyi ateşleyecek motivasyonu yaratır. Bizde de sık rastlanan; dinci-laikçi, ayrılıkçı-milliyetçi tartışmaları Atatürk'ün de dahil edilmesiyle çözülmez bir sarmal haline gelmiş durumdadır.

Benim burada duyduğum rahatsızlık, sahip olduğumuz niteliksiz bilgiyle Atatürk'ü de bu sığ tartışmalara hapsetmemizden dolayıdır. Zira o, dünya arenasındaki meseleleri nereden okursak okuyalım, referansı olan dahi bir liderdir.

Kurtuluş Savaşı'nın zaferi kesinleştiğinde Gandi, İngilizlere hitaben;

"Haydi beni bir daha tutuklayın İngilizler! Ama görüldü ki tutuklama ve öldürmeyle iş bitmiyor! İşte Türkler, kendi cenaze merasimi için hazırlanan tabutlarını, sahiplerinin başlarına geçirdiler!" demiştir.

Bize yıllar sonra, Kurtuluş Savaşı'nın gerçekten olup olmadığı tartıştırılırken; Milli Mücadelemiz, Sevr'in reddedilmesi ve bunların öncüsü olan Atatürk, Hitler gibi en saldırgan diktatörden, Gandi gibi bir barış elçisine kadar övgüye mazhar olmuştur.

Günümüzde de; yapacağımız takdir edilesi işlerde Atatürk'te bir ilham noktası bulacağımız gibi, onun takip ettiği ve bize de takip etmemizi öğütlediği akıl ve bilim yolundan ayrıldığımızda, yakın tarihlerde de görüldüğü üzere başımıza türlü felaketlerin geleceği son derece açıktır.

27 Ağustos 2018 Pazartesi

Okumak ama neden?


Bu blogun ilk yazısı "Yazmak ama neden?" idi. Bu yazıyı da ilk yazının bir tamamlayıcısı olarak yazıyorum. "Okumak" her ne kadar hakkında bir şeyler söyleyip geçsek de, özellikle üzerinde durmamız gereken en önemli eylemlerden birisidir.

Günümüzde okumanın aşırı derecede kutsandığı ve hemen hemen hiç kimsenin de kayda değer bir şeyler okumadığı, ilginç bir atmosferde yaşıyoruz. Meşhur, kitap-kahve-çikolata üçlüsünün fotoğraflanıp paylaşılarak bu fantastik kutsamanın icrasına çoğu kez şahit olmuşsunuzdur.

Sizi şaşırtabilirim, ancak ben okumayı kutsayanlardan değilim. Okumak; gözün "harf" denen sembolleri hızlıca tarayıp, onların temsil ettiği sesleri birbirine ekleyerek anlama ulaşmaktır. Yani anlamı, bilgiyi alma şekillerinden birisidir.

Bilgiyi, tıpkı görme engellilerin yaptığı gibi, dokunarak kabartma yazılardan da alabiliriz. Veya belgesel izleyerek, podcast dinleyerek de, yani okumanın özel bir kutsiyeti yoktur. Kutsanması da kötü sonuçlar doğurur. Burada şart olmamakla beraber kutsanacak şey, bilgi ve hatta bilginin niteliğidir. Yani okuduğunuz şey size bir şeyler öğretmelidir. Bu da yetmez, öğrendiğiniz şeylerin bir niteliği olmalıdır.

Bizim algımızda hep zor ve sıkıcı işlerin, angaryanın değerli olduğu gibi bir inanç vardır. Aslında bu da sosyal hafıza kapsamında apayrı bir araştırma konusu olabilir. Ağırlık antrenmanları yaptığım dönemde sıklıkla şahit olduğum bir mesele; daha zor, yorucu, hatta sağlıksız ve sakatlanmaya mahal verebilecek hareketlerin "asıl" ve "harbi" olduğuna inanılmasıydı. Bu tip hareketlerin bedeni forma sokacağına, kas kütlesini arttıracağına, gerçekten güç kazandıracağına inananlar hayli fazlaydı.

Yine dağda bir kayanın dibinde çıkmış, bizim yediğimiz herhangi bir meyvenin doğada kendi kendine yaban olarak yetişmiş versiyonuna, her ne kadar; tatsız-tuzsuz, ekşi, sert ve etli kısmı az olsa da pek bir bayılır methederiz. Onun en doğal ve sağlıklı olan falan olduğunu düşünürüz. Ne de olsa bizim satın aldıklarımız, ulaşabildiklerimiz hormonlu ve GDO'ludur! Yine eskiden direkt olarak doğada yaşayan ilkel insanların, bizden çok daha sağlıklı ve dayanıklı olduklarına inanmak isteriz. Oysa ki asla böyle bir şey yoktur. Bunun aynısını hayvancılıkta da yaparız. O nesiller boyunca ıslah edilmiş gürbüz, Batı menşeli büyükbaş hayvanları, biyokimyasal müdahalelerle falan yetiştirilmiş olarak görmek isteriz.

Filmlerde devasa boyutlardaki adamın, küçük ve "harbi" adamdan efsane bir dayak yemesini görmek isteriz. Bu misaller fazlaca uzatılabilir. Özetle güdük, kaba veya zor olan şeyleri yüceltme eğilimindeyizdir. Belki de bir kişiyi yüceltirkenki "içimizden biri" yaklaşımı da bu bapta bir özgüven eksikliğinin dışa vurumudur.

Buradan hareketle her hafta aynı saatte ekranda olan berbat dizilerimizi düşünün. Bu dizileri takip ediyor olmak çoğuz kez dalga geçilmeye müsait bir durum olarak karşılanır. İçeriğin ne kadar vasat ve gayriahlaki olduğu, seyircilerine en ufak bir şey katmadığı herkesin malumudur. Şimdi de her hafta ekrana gelen ve her bölümü 2 saat ve üzeri gibi fazla müddetler süren bu dizilerin tüm içeriğinin herhangi bir sanal mecrada yazılı olduğunu düşünün. Yada kitap olarak basıldığını! Bunu takip etmek ne kadar zor olurdu değil mi? Emin olun o zaman bu yapımları takip etmek az önce bahsettiğim kadar dalga geçilecek bir durum olmazdı. Hatta büyük bir çevre "koca koca kitaplar okumak" olarak adlandıracağı bu eylemi yüceltirdi.

Zaten en başında; yüceltmek ve kutsamak eylemlerini sorgulamalıyız. Zira bunlar aklı mantığı devre dışı bırakan şeylerdir. Dünyadaki gidişat için de hem bireysel hem toplumsal olarak çok zararlıdırlar.

Örneğin demokrasi gibi hoş bir kavramı düşünün. "Demokrasi kötüdür" diyebilir miyiz? Hiç sanmıyorum. Hele ki bizdeki gibi demokrasiyi sorgulayacak olduğunuzda yerine ellerini ovuşturan bir teokratik monarşinin hazır beklediği yerlerde! Ancak hal böyleyken dahi demokrasiyi körü körüne yüceltmek aslında bilgisel olarak ondan uzaklaşmayı, onun neden önemli olduğunu unutmayı getirir. Tek bir gerçek(!) vardır; o da demokrasinin çok güzel ve iyi olduğu! Bu her konuda bu şekildedir. İflas etmesi kaçınılmaz bir davranıştır. Çünkü Nazi Almanyası başta olmak üzere, demokrasi fanatizminin felaketle sonuçlandığı durumlar da, demokrasinin beşiği olarak nitelendirilen İngiltere'de sembolik olarak da olsa monarşinin sürdüğünü de görürüz.

Bu her konuda böyledir. Ben buna rasyonel temellendirme diyorum. Sevdiğimiz ve sevmediğimiz şeylerin, kutsanmadan veya lanetlenmeden sürekli güncel olacak şekilde; neden iyi ve gerekli olduklarını veya neden kötü ve gereksiz olduklarını bilmek olarak da açabiliriz.

Rasyonel temellendirme son derece eksik bir yönümüzdür. Buna pratik olarak; Atatürk'ü sevdiğimiz halde Nutuk'u okumamış olmayı, Mehmet Akif'i sevdiğimiz halde Safahat'i okumamış olmayı, Mevlana'yı sevdiğimiz halde Mesnevi'yi okumamış olmayı örnek verebilirim. Hiç şüphesiz bu örnekler de fazlaca çoğaltılabilir.

Atatürk'ü sevmek veya sevmemek şeklinde, topluma çocukça tartıştırılan meselelerde de rasyonel temellendirmeyle aşılabilecek konulardır. Türkiye'de bazı değişiklikleri gerçekleştirmek isteyenler, Türkiye'ye kastı olanlar, uzun yıllardır kademeli olarak; önce İnönü'ye, sonra CHP'nin kurumsal kimliğine, çoğu kez İttihat ve Terakki'ye saldırmışlar, son yıllarda niyetlerini açıkça ortaya koyarak Atatürk'e dil uzatmaya başlamışlardır. Burada Atatürk'ü gerçekten anlamak ve anlatmak, rasyonel temellendirmeyle mümkündür. Tarihte yüzlercesi olan irili ufaklı çarpıtmaya meyilli noktalar kullanılarak, ağzından salyalar saçarak yeni sahte bir tarih inşa etmek isteyenlere karşı; "sevgi"yle, marş okuyarak, slogan atarak mücadele verilemeyeceği görülmüştür! Bu rasyonel temellendirme de diğer kanallarla da desteklenen, kontrollü, bilinçli okumalarla oluşturulacaktır.

Şimdi gelelim başladığımız yere. Okumak güzel ve her ne olursa olsun övülecek bir eylem olsaydı, gerçekten bu dizilerin senaryolarının ciltlenmiş hallerini okuyan kişilere büyük bir saygı duymamız gerekmez miydi? Eğer cevabınız "evet" ise o dizileri izleyen kişilere de büyük saygı duymalısınız. Zira her iki farklı yolla da alınan bilgi tamamen aynıdır.

Şimdi de bilginin niteliğine gelelim. Bilgi de daima yüceltilen bir kavram olmamalıdır. Zira dedikodu yapan iki kişi birbirine sürekli farklı özel bilgiler aktarıyorlardır. Ancak bu dünyanın neresine giderseniz gidin, onursuz ve utanılası bir eylemdir. Her yerde böyle olmasını da referans almayalım ben söyleyeyim, evet dedikodu yapmak utanılası ve berbat bir fiildir!

Bilimsel bilgi, entellektüel bilgi, teknik bilgi, basit bilgi gibi çeşitleriyle bilgi dediğimiz kavram hayatımızın odak noktasındaki kavramlardan birisidir. Ancak bir köyde kimin kimle husumeti olduğu veya kimin ne kadar mal varlığı olduğu bilgisi, beyaz eşyaların standart ölçülerinin bilgisi, bir göletteki balıklarının sayısının bilgisi evrensel niteliği ve önemi olmayan "çöp" bilgilerdir. Bu sebeple, bu ve benzeri bilgiler içeren herhangi bir dökümanın, dosyanın, kitabın kendisi de okunması da değerli ve önemli değildir.

Eğer sadece bir eylem olarak okumanın, yine bir kavram olarak bilginin yüce şeyler olmadıklarına ikna olduysanız. Şimdi de dikkate değer şeyler içeren metinlerin okunmasının gerekliliğini konuşalım. Schopenhauer ve Nietzsche'nin başı çektiği önemli bir görüş -ki buna çok eski kökler de bulunabilir- çoğu kez kitap okumayı yeren, düşünmeyi ve özgün düşünceyi ön plana çıkaran sözler söylemişlerdir. Yani kısaca; herhangi bir metin okuyor olmayı, o metni oluşturan kişinin beyniyle düşünmek ve zamanla da bunu içselleştirerek bir anlamda kendi zihninizin, kendi yaratıcılığınızın ölümüne sebep olmak olarak nitelemişlerdir. Felsefede veya başka disiplinlerde -sosyoloji ve ideolojide de- okuyan uslu çocuklar, bağlı bulundukları ekolleri geliştiren ve daha az bilinen, düşünce varisi kişilerdir. Oysa ki okuduğundan fazla düşünen asi çocuklar, bağlı bulundukları ekolü yıkar vaziyette yeni bir ekol oluştururlar. İşte bu da okumak-düşünmek ikilisini kavramada, özgün düşüncenin niteliğini anlamada önemli bir noktadır.

Tabi bu görüş de günümüzde ancak felsefeyle, hatta felsefenin dahi sadece belli bir alanıyla sınırlandırılabilir. Zira 21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirmeye doğru ilerlediğimiz şu günlerde, herkesin, özellikle bizim ülkemiz gibi bir ülkede yaşayan insanların, analitik düşünmeye, çapraz okumaya, mukayeseli tarih okumalarına, günümüze gelinene kadarki süreci nitelikli olarak takip etmeye son derece ihtiyacı vardır.

Özellikle Ortadoğu'yla herhangi bir ilişiği olan ülkelerin -ki biz tam olarak içerisindeyiz- halkları son derece uyanık olmalıdırlar. İşte burada yine okumak ve okumamak haricinde, okuyarak yerinde saymak gibi tehlikeler söz konusudur.

Yukarıda verdiğim dizi senaryolarının basılı olduğu ciltler örneğindeki gibi, günümüzde okuma artmakla beraber, gençlerimizi hiçbir niteliği olmayan, kötü Türkçe içeren, çöp kitaplar esir almış durumdadır. Bu sebeple baktığımızda; hem okumamak, hem çöp içerik takip etmek, hem de hiç okumayıp düşünmek ve sadece özgün düşünce üretmek seçenekleri hurdaya çıkıyor. Hepsinin dışında ve üstünde olarak, farklı kanallardan beslenen, düşünen, tartışan, dinamik bir kitleye ihtiyacımız var. Bu öyle sıradan bir ihtiyaç falan da değil üstelik, bundan daha fazla ihtiyacımızın olduğu bir şey düşünemiyorum.

Yani sözün özü; okuyup okumadığınız önemlidir, ama ne okuduğunuz ve nasıl okuduğunuz daha da önemlidir! Evet, hiç şüphesiz okumak günümüzde büyük bir gerekliliktir. Ancak çöp kitap, çöp edebiyat sarmalına düşmeden, bilerek ve düşünerek okumak her şeyin üstündedir.

24 Ağustos 2018 Cuma

Türk-Yunan İlişkilerinin Tarihine Genel Bir Bakış-III

Osmanlı için I. Dünya Savaşı'nın sonu anlamına gelen Mondros Ateşkes Antlaşması 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanmıştır. Osmanlı'yı temsilen Bahriye Nazırı H. Rauf Bey'in imzaladığı bu antlaşmadaki 7. maddeyi kendilerine dayanak edinen İngiliz ve Fransızlar, sıcak çatışmaların sonlandığı yerlerden daha ileri giderek bir dizi işgale girişmişlerdir.

(Mondros Ateşkes Antlaşması'nın 7. maddesi;

-Müttefikler kendi emniyetlerini tehdit edecek vaziyet zuhurunda herhangi sevkulceyşi noktasını işgal hakkını haiz olacaklardır.

Görüldüğü gibi 7. maddeyle İtilaf Devletleri, kendilerine herhangi bir tehdit hissettikleri yerlerde, stratejik noktaları işgal etme hakkına son derece ucu açık ve tehlikeli olarak sahip oluyorlar.1)
Hüseyin Rauf Bey
Bu bağlamda İngilizler; 13 Kasım 1918'de İstanbul'u (fiilen), 15 Kasım 1918'de Musul'u, 6 Aralık 1918'de İskenderun ve Kilis'i, 17 Aralık 1918'de Antep'i, 22 Şubat 1919'da Maraş'ı, 24 Mart 1919'da Urfa'yı işgal etmişlerdir. Fransızlar ise 21 Ocak 1919'da Mersin, Osmaniye ve Adana'yı işgale girişmişlerdir. Yine Antalya ve Muğla'yı içine alan bölgede İtalyan işgali görülmüştür. Ne var ki İtalyanlar, İngilizler'in Yunanlılar'a imtiyazlı davrandığını düşünerek işgali sürdürmekte pek gönüllü olmamışlardır. Yani Anadolu'nun güneyinde; İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri işgal amaçlı bulunmuş, bu yerler Kurtuluş Savaşı'nda Güney Cephesi'ni oluşturmuştur.2

Doğuda çeşitli yerlerde İtilaf Devleri ayrılıkçı Ermenileri kışkırtarak, onları yerel bir unsur olarak kullanmayı denemişlerdir. Ayrıca Mondros Ateşkes Antlaşması'nın da 24. maddesiyle belirlenen altı ilimiz (Sivas, Elazığ, Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır), Ermeni bölgesi olarak ilan edilmiştir. Buralarda da aksi yönde bir karışıklık çıkması durumunda, İtilaf Devletleri müdahale hakkı iddia etmişlerdir.

Bu atmosferde Yunan askeri; I. Dünya Savaşı'nın ilk aylarından itibaren kendisine vadedilen bir yer olan ve de Megali İdea'nın önemli bir adımı olarak Batı Anadolu'yu ele geçirmek için, İtilaf Devletleri korumasında 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkmıştır. Yunan askerinin İzmir'de yerli Rumlarca büyük coşkuyla karşılandığı ve ilk günden itibaren Türklere insanlık dışı muamelede bulundukları tarihî bir olgudur. Burada genç ve idealist gazeteci Hasan Tahsin 15 Mayıs sabahı Yunan'a ilk kurşunu sıkmış, ardından da şehit düşerek bütün bir Anadolu direnişine feyiz veren bir sembol isim haline gelmiştir.3

Hasan Tahsin
İşgalde yaklaşık 12.000 Yunan askerinin İzmir'e çıktığı bilinmektedir. 15 Mayıs sonrasında İzmir'in içlerine doğru ilerleyen ve işgali yaymaya çalışan Yunanlar; 27 Mayıs'ta Aydın'ı, 31 Mayıs'ta Manisa'yı, 4 Haziran'da Nazilli'yi ele geçirip bölgedeki hatlarını genişletmek üzerine yoğunlaşmışlardır. Kuvayı Milliye birliklerinin direnişiyle karşılaşmak Yunanları inanılmaz ölçüde sinirlendirmiştir. 1919 Haziran'ında Kuvayı Milliye önemli hamlelerle Aydın'ı geri almış ve bunun karşılığında Yunanlar; sivil halka kötü muameleyi, cinayetleri, mezalimi, kundaklamayı, yağmalamayı arttırmışlardır. Bir aralık Kuvvacıların Aydın'da kontrolü sağlaması sonrası Yunan askeri Aydın'ı 4 Temmuz'da tekrar ele geçirmiştir. Yunanlar askeri olarak saldırının yanı sıra İzmir merkezli yalan haberleriyle de zulümlerini aklama çabasına girişmişlerdir.

Yunan askeri Batı Anadolu'da Türkleri farklı yerlere göçe zorlamış, Venizelos'un Paris'te sunduğu gerçek dışı nüfus istatistiklerini zorla gerçekleştirebilmek üzere Türkler yıldırılmaya ve göçe mecbur bırakılmaya çalışılmıştır. Yunan işgalinin yaşandığı bölgelerden göç edip, ailelerini güvenli bir yere yerleştiren eli silah tutar vaziyetteki kişilerin ekseriyeti geri dönüp Kuvayı Milliye saflarına katılarak mücadeleye katkıda bulunmuştur.3

Bilindiği üzere İzmir'e Yunanların çıktığı gün, yani 15 Mayıs'ta son kez Padişah Vahdettin'le görüşen Mustafa Kemal Paşa, 16 Mayıs'ta beraberindekilerle Bandırma Vapuru'na binerek Anadolu'ya geçmek üzere yola çıkmış, 19 Mayıs 1919 günü Samsun'a ayak basmıştır. Vahdettin ve İstanbul Hükumeti'ne başlarda niyetini belli etmeyen Mustafa Kemal Paşa, yayımladığı Havza ve Amasya genelgeleriyle millî bir mücadele verileceğini ilan etmiş ve bu sebeple İstanbul'a geri çağrılmıştır. Mustafa Kemal Paşa kararlılığından taviz vermemiş ve 7 Temmuz'da 9. Ordu Müfettişliği görevinden, 8 Temmuz'da ordudan istifa ettiğini bildirmiştir. Erzurum ve Sivas kongreleriyle Millî Mücadele büyük ölçüde merkezi bir yönetime kavuşmuştur. Tüm millî cemiyetler Sivas Kongresi sonrasında "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirilmiştir. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, bir hükumet görevi gören Heyet-i Temsiliye ile yönetilmiş ve bu durum 23 Nisan 1920'de TBMM açılana dek sürmüştür.

19-26 Nisan günleri arasında İtalya'nın San Remo kentinde toplanan ve bu adla anılan konferansta I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı topraklarının bölüşümü üzerine konuşulmuş ve anlaşılmıştır. San Remo Konferansı'na; İngiltere adına Başbakan Lloyd George, Fransa adına Başbakan Millerand ve Mareşal Ferdinand Forch, İtalya adına Başbakan Francesco Nitti, Yunanistan adına Başbakan Eleftherios Venizelos katılmıştır. Konferansta Osmanlı Devleti'nin bölüşülmesini akdeden belge, yani meşhur Sevr Antlaşması belirlenmiştir. 433 maddeden meydana gelen Sevr Antlaşması, I. Dünya Savaşı'nın mağlup devletlerine dayatılan antlaşmalar içerisinde en ağır olanıdır.

Temaslar sürerken, Osmanlı'yı ve yetkili delegasyonunu antlaşmayı imzalamaya ikna etme amacıyla hareket eden İngiltere ve Yunanistan, Haziran-Temmuz aylarında yeni işgallerde bulunmuşlardır. Yunanistan; Edirne, Balıkesir ve Bursa'yı işgal ederken, İngiltere; Mudanya ve Bandırma'ya asker çıkarmıştır. Bunun sonucunda; Reşat Halis Bey, Rıza Tevfik Bey ve Hadi Paşa'dan oluşan Osmanlı delegasyonu, 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması'nı imzalamışlardır. Sevr'den sonra yaşanan önemli gelişmelerden birisi de, Yunan askerinin Anadolu'daki varlığının, yani Küçük Asya Ordusu'nun başına Leonidas Paraskevopulos'un getirilmesi olmuştur. Paraskevopulos bu ordunun ilk başkomutanıdır.

Leonidas Paraskevopoulos
(Kurtuluş Savaşı; Güney, Doğu ve Batı olmak üzere üç ana cephede ele alınabilir. Erzurum ve Sivas kongreleriyle yönetim merkezi hale getirilmiştir. 12 Ocak 1920'de Mebusan Meclisi'nde gizli oturumda Misak-ı Millî kabul edilmiş, I. Dünya Savaşı sonundaki sınırların asgari sınırlar olduğu belirtilmiştir. 17 Şubat'ta bu bildirinin halkla paylaşılması, 20 Mart'ta fiilen zaten işgal altında bulunan İstanbul'un resmen işgaline sebep olmuştur. 11 Nisan'da İstanbul'daki meclisin kapatılmasıyla da Anadolu'daki hareketin önü açılmıştır. Nihayetinde Ankara'da 23 Nisan'da TBMM'nin açılmasıyla da merkezi yönetim kurumsallaşmıştır.
Kazım Karabekir
Kazım Karabekir komutasındaki 15. Kolordu'yla, Doğu Cephesi'nde Ermenilere karşı kesin zafer kazanılmış, 1920 sonlarında Gümrü ve Kars Antlaşması imzalanarak Mondros'la hapsedildiğimiz sınırlar reddedilmiş, ilk kez Sevr Antlaşması delinmiştir. 18 Mart 1921'de imzalanan Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması, İtilaf Devletleri'ne birlik mesajı ve hatta bir tepki vermek maksadıyla 16 Mart tarihli olarak kabul edilmiş, tam bir yıl önceki İstanbul işgali protesto edilmiştir.

Güney Cephesi'nde Fransız askerlerine karşı beliren halk hareketi, önce Heyet-i Temsiliye sonra da TBMM tarafından desteklenmiş ve örgütlü hale getirilmiştir. Pek çok yerinde başarılı olunan Güney Cephesi'nde, Batı Cephesi'nden gelen iyi haberler ve 21 Ekim 1921'de Ankara Antlaşması'nın imzalanmasıyla Fransız askerinin geri çekilmek zorunda kalmasıyla işgal sonlanmıştır.

Savaş buradan itibaren Batı Cephesi'nde Türk-Yunan savaşı olarak devam etse de, başta İstanbul olmak üzere, Çanakkale ve bilumum yerdeki İngiliz varlığı olgusal bir durumdur.)

Sevr'in imzalanması Ankara'da büyük bir öfkeyle karşılanmıştır. 19 Ağustos 1920'de TBMM tarafından imzacılar vatan haini ilan edilmişlerdir. Sevr'in imzalanmasıyla özgüveni artan Venizelos, 14 Kasım 1920'de ülke seçimlerinde sürpriz bir sonuçla karşılaşmış ve iktidarı kaybetmiştir. 17 Kasım'da mecburen yönetimden çekilen Venizelos'un yerine Gounaris seçilse de, Gounaris işgalci düşünceye uzak olduğundan, Venizelist politikanın sürmesi için İngilizler Rhallys'i başbakan yapmıştır.5

Yunanistan'da yakın tarihlerde bir değişiklik de tahtta yaşanmıştır. Kral I. Konstan'in tahtı kendisine bırakarak sürgüne gittiği oğlu Aleksandr evcil maymun tarafından ısırılması ve enfeksiyon kapması sonucunda 25 Ekim 1920'de ölmüş, yine İngiliz direktiflerine boyun eğmek şartıyla I. Konstantin, halkının da isteğiyle tahta geri dönmüştür. Bu durumda Yunanistan'da, kendisi iktidardan düşen Venizelos'un fikirlerinin iktidarda olduğu ilginç bir manzara meydana gelmiştir.6

D. Lloyd George
5 Şubat 1921'de çekilen Rhallys sonrası başbakanlık koltuğunda Nicholas Kaloguyeropoulos 7 Nisan'a kadar oturmuş, neden sonra Lloyd George'a boyun eğen Gounaris başbakan olabilmiştir. Gounaris öteden beri, tıpkı komutan Metaksas gibi Anadolu işgalinin başarısız olacağını, Türklerin kısa sürede güçlü ordu toplayarak ciddi bir mukavemet göstereceklerini öngören birisi olmuştur. Ancak ne var ki; halkının kendisini seçtiği makama gelebilmek için, Lloyd George'un ve Venizelos'un çizgisini takip etmeye mecbur kalmıştır.

Batı Anadolu'da Yunan işgalinin başladığı günlerden itibaren kitlesel tepkiler artmış, 1919 Ağustos'unda yapılan Balıkesir ve Alaşehir kongreleriyle, Yunanlara karşı bir Batı Cephesi'nin kurulması/örgütlenmesi kararlaştırılmıştır. Sivas Kongresi sonrasında Batı Cephesi Komutanı olarak Ali Fuat Paşa yetkilendirilmiştir. Ali Fuat Paşa 24 Ekim 1920'de, TBMM ile tam mutabakat sağlamadan, emrindeki askerlerle ve Çerkes Ethem'in desteğiyle 24 Ekim 1920'de Gediz Taarruzu'nu başlatmış ve bu harekat sonucunda başarısız olmuştur. Bu olay sonrasında TBMM tarafından düzenli birliklere karşı, tamamıyla düzenli orduya geçilmesinin gerekliliği anlaşılmıştır. Ali Fuat Paşa diplomatik görevle Moskova'ya gönderilmiş, Batı Cephesi Kumandanlığı güney ve kuzey olarak ikiye ayrılmış, güneyde komuta Refet Bey'e, kuzeyde İsmet Bey'e verilmiştir. Düzenli orduya geçmek istemeyen serbest kuvvetlere komuta eden Çerkes Ethem ve Demirci Mehmet Efe gibi isimler de bu noktadan itibaren TBMM ile ters düşmüşler ve yollarını ayırmışlardır. Yine yakın tarihlerde önemli bir gelişme olarak; Kasım 1920'de, Küçük Asya Ordusu başkomutanlığına Leonidas Paraskevopulos'un yerine, Kral I. Konstantin'e yakınlığı olan Anastasios Papulas getirilmiştir.7

Anastasios Papulas
(Millî Mücadele ile ilgili tartışmaların önemli bir kısmını tek başına Çerkes Ethem oluşturmaktadır. Benim bu yazıda irdelediğim alanın dışında kaldığı için pek değinemesem de, Ethem düzenli birliklere geçilinceye kadar epey yarar sağlamıştır. Damat Ferit'in kurdurduğu çakma hilafet ordusuyla ve Ferit'in yaptığı tüm Millî Mücadele karşıtı hainliklerle, Anzavur Ahmet'in serserileriyle önemli mücadeleleri söz konusudur.

Babası Ali Bey, Ethem'in tüm ısrarına rağmen Ethem'i ağabeyleri gibi subay okuluna yollamamıştır. Kardeşlerinin en küçüğü olan Ethem'e ayrı bir ilgisi olan babası Ethem'i pek yanından ayırmak istemiştir. Yaşı geçtikten sonra daha alt kademedeki bir askerî okulu bitiren Ethem mektepli değil alaylı bir asker olmuştur. Ethem'in iki ağabeyi Nuri ve İlyas Rumlarla yapılan mücadelelerde şehit olmuşlar, diğer iki ağabeyi Tevfik ve Reşit ise subay veya mebus olarak Ethem'le aynı dönemde yaşamışlardır.

Çerkes Ethem
Subay olmalarına rağmen Ethem'deki doğal liderlik ve gözü pekliğe sahip olmayan ağabeylerinin sürekli olarak Ethem'e akıl vererek onu daha iyi mevkiler için kışkırttıkları ve Ethem'in de bu çizgide hareket ederek düzenli birliklere geçmeyi reddettiği söylenebilir. Özellikle Yozgat valisiyle ilgili meselede Mustafa Kemal Paşa'ya karşı olan ölçüsüz ve saygısız söylemlerinde bu ihtirası görmek mümkündür.)

Yunan askerleri 6 Ocak 1921'de; Bursa'dan Eskişehir'e, Uşak'tan Afyon yönüne iki koldan ilerlemeye başlamışlardır. 9 Ocak'ta İnönü dolaylarına ulaşan Yunan askeri, ilk kez düzenli TBMM güçleriyle karşılaşmıştır. 10 Ocak'ta taarruza kalkan Yunanlar, 11 Ocak'ta geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu zafer Mustafa Kemal Paşa'nın da deyimiyle; askeri olarak küçük olsa da, moral açıdan çok büyüktür ve topluma umut aşılamıştır.

I. İnönü Zaferi sonrasında; Teşkilat-ı Esasiye (bir çerçeve anayasası olarak) kabul edilmiş, İstiklal Marşı kabul edilmiş, Afganistan'la dostluk antlaşması imzalanmış, ve -yukarıda da tarih olarak belirtildiği üzere- Moskova Antlaşması (kabul tarihi olarak 16 Mart 1921'de) imzalanmıştır.

Bunlara ek olarak yeni bir müzakere alanı olarak toplanan Londra Konferansı'na TBMM adına da temsilci davet edilmiş, böylelikle ilk kez Batı TBMM'yi tanımak durumunda kalmıştır. TBMM'nin bu davete sonuç alınamayacağını bile bile iştirak etmesinin sebebi "uzlaşmaz barbar Türkler barış istemiyor" propagandasına fırsat vermemektir. Beklendiği gibi de olmuştur. Sevr Antlaşması'nda birkaç değişiklik yapmak suretiyle yeni "barış" antlaşması dayatılmıştır.

12 Mart 1921'de konferans sonlanmış, 23 Mart'ta Yunan taarruzu başlamıştır. 27 Mart'a kadar süren ve 28 Mart'ta Metristepe ve Kanlısırt'ın Yunanların elin geçmesiyle neticelenen saldırılar, 30 Mart'ta İsmet Paşa'nın harekete geçmesiyle 1 Nisan'da bastırılmış, öngörüyle yapılan hazırlıklar sonuç vermiştir. İşte Mustafa Kemal Paşa, o meşhur "Siz burada yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de yendiniz!" sözlerini İsmet Paşa'ya çektiği bir telgrafta ifade etmiştir. Kaynaklarda pek geçmese de II. İnönü Zaferi sonrasında yine birtakım muharebeler olmuş ve bunlar da Türkler lehine sonuçlanmıştır.

Anastasios Papulas, üst üste gelen yenilgiler sonrası her türlü takviyeyi arttırarak kuvvetlerini güçlendirmiştir. Yunanların bu kuvvetleri karşısında, henüz II. İnönü Savaşı'nın yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışan TBMM kuvvetleri, Eskişehir-Kütahya Savaşları'nda mağlup olmuşlardır. 10 Temmuz'da başlayan Yunan taarruzu 24 Temmuz'a kadar sürmüştür. İşgal edilen Eskişehir aylarca çeşitli zulümlere ve ihanete maruz kalacaktır. Öyle ki, Yunan Kralı I. Konstantin dahi buraya gelecek ve çeşitli teftişlerde bulunacaktır. Bu sırada tablo o kadar iç karartıcıdır ki, İsmet Paşa'nın dahi karamsarlığa kapıldığı söylenir. Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa'ya askerleri Sakarya Nehri'nin doğusuna kadar çekmesini tavsiye etmiştir. Bu mesafe yaklaşık 100 kilometre kadardır. Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa'ya "düşmanı vatanın harim-i ismetinde boğacağız" demiştir. İsmet Paşa tavsiyeye uyarak askeri Sakarya Nehri'nin doğusuna kadar çekmiştir.

Bu esnada mecliste homurdanmalar duyulur, kimi muhalifler "elbet bu durumun da bir sorumlusu vardır, hesabını verir" minvalinde konuşmaya başlamıştır. Kimileri de güvenlik açısından meclisi Ankara'dan Kayseri'ye taşımayı düşünmektedir. Tam da bu esnada Mustafa Kemal Paşa kendisinden bekleneceği üzere sorumluluk almış ve 5 Ağustos 1921 tarihi itibariyle 3 aylığına başkomutan olarak seçilmiştir. Bu sayede meclisin tüm yetkisini üzerine almış ve ordu adına son derece yetkili ve hızlı karar alabilen bir duruma gelmiştir. Mustafa Kemal Paşa ilk iş olarak 7-8 Ağustos'da meşhur Tekalif-i Milliye emirlerini yayınlamış ve ordunun eksiklerini giderme yoluna gitmiştir.

Türk ordusu hazır ve nazır bir biçimde Sakarya Nehri gerisinde beklerken Yunan askerleri 22 Ağustos'ta nehri aşarak saldırıya geçmişlerdir. 23 Ağustos'tan 13 Eylül'e 1921'e kadar 22 gün, 22 gece süren Sakarya Meydan Muharebesi'nde Mustafa Kemal Paşa, önemli ölçüde asker kaçağı olmasına rağmen, Mehmetçiğin ve özellikle de rütbeli askerlerin üstün özverisiyle Yunanları mağlup etmiştir. Bu ağır mağlubiyet sonrasında Küçük Asya Ordusu Başkomutanı General Papulas görevinden istifa etmiştir.

Sakarya'daki zaferle 1683 Viyana bozgunundan  beri süren gerileyiş durmuş, Batı Cephesi'nde savunmadan saldırıya geçilmiştir. II. İnönü Zaferi'nden itibaren çekilmeyi sürdüren İtalyanlar, Anadolu'dan tamamen ayrılmış, Fransızlarla 20 Ekim'de Ankara Antlaşması imzalanarak barış yapılmıştır. Daha da önemlisi tüm bu girişimlerin başarıya varmasını imkanlı görmeyen İngilizler Yunanları desteklemeyi bırakmışlardır. TBMM ile görüşmek ve barış antlaşması imzalamak konuşmaları Batı'da tekrar gündem gelmiştir. 22 Mart 1922'de İtilaf Devletleri, Yunanistan ve Türkiye arasında karşılıklı ateşkes içeren bir antlaşma önermiştir. Bu antlaşmaya sıcak bakan Yunanların aksine TBMM tarafı barışın topraklarımızın terk edilmesiyle mümkün olacağını vurgulayarak teklifi reddetmiştir.

Georgios Hatzianestis
Mayıs 1922'de Küçük Asya Ordusu'nun başına Georgios Hatzianestis getirilmiş, Hatzianestis 4 Haziran'da İzmir'e gelmiştir. İzmir'de bulunduğu sırada, Hatzianestis'in gazetecilere küstah bir tavırla "cephede Mustafa Kemal diye birini görmedim" dediği bilinmektedir.

Bu ortamda Mustafa Kemal Paşa büyük ve ani bir saldırı için ordunun hazırlıklarına başlamıştır. 17-18 Ağustos'ta Konya'ya hareket eden Paşa, bu gidişini geçici göstermek amacıyla 21 Ağustos günü Çankaya'da bir çay partisi düzenlediğini duyurmuş, şüpheleri gidermiştir. Bir yandan da 26 Ağustos'da taarruza geçileceği bilgisini cephedeki komutanlara iletmiştir. Büyük Taarruz 26-30 Ağustos tarihlerinde yapılmış, 30 Ağustos gününde ise Başkomutanlık Meydan Muharebesi yapılmış ve zaferle neticelenmiştir. Henüz Büyük Taarruz'un ikinci gününde, yani 28 Ağustos'da Hatzianestis görevden alınmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Hatzianestis'in küstahlığının cevabını işte burada, ordularının hücumunu izlerken vermiş, "Hatzianestis mağrur kumandan! Gel de ordularını kurtar!" demiştir. Yunan kuvvetleri için artık yenilgi kesinleşmişken, işte tam da bu esnada Mustafa Kemal Paşa -1 Eylül tarihinde- "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir ileri!" emrini vermiştir.

Yunanların Anadolu'daki kuvvetlerinin son başkomutanı olarak atanan General Nikolas Trikupis, bunu 2 Eylül tarihinde Türklerin elinde esirken öğrenmiştir. 

Nicholas Trikupis
Türk askeri böylelikle; 6 Eylül'de Balıkesir'e, 8 Eylül'de Manisa'ya, 9 Eylül'de İzmir'e girmiştir. 18 Eylül itibariyle Anadolu'da hiçbir Yunan kuvveti kalmamıştır. Ancak İstanbul işgal altında olduğu gibi, Çanakkale ve İzmit'te de İngiliz askerleri vardır ve bu birtakım gerilimlere sebep olmuştur.

Kurtuluş Savaşı, nasıl bizim kuruluşumuzu ve kurtuluşumuzu getiren hayatî-millî bir refleks ise, Yunanlar için de o denli büyük bir felaket olmuştur. Küçük Asya Felaketi olarak niteledikleri bu müthiş yenilgi, Yunanlar için son derece onur kırıcı ve kullanılmış hissetmelerine yol açan bir durumdur. Bu sebeple de hızla bu felaketin müsebbiplerini cezalandırmak ihtiyacı duymuşlardır. Ancak bu işgal girişiminde bulunan yönetim, girişim sürmekteyken tasfiye olduğu için, tüm bu olayların asıl kurgulayıcıları yerine başkaları cezalandırılacaktır.

26 Eylül 1922'de, Yunanistan; Gonatas, Plastiros, Fokas komutasındaki askeri darbe başarılı olmuştur. Sabah uçaklardan atılan bildiriler darbeyi duyurmuştur. İlk iş olarak bakanlar tutuklanmış ve Kral sürgüne gönderilmiştir. Yönetime sivil bir görünüm verilmek istendiği için başbakanlığa Zaimis getirildiyse de, asıl güç yine bu üçlü cuntada olmuştur. 27 Eylül'de askeri yönetimin tazyikiyle Kral I. Konstantin tahttan ikinci kez çekilerek tahtı oğlu II. Georgios'a bırakmıştır.8

3 Ekim 1922'de Mudanya'da ateşkesin şartlarını konuşmak için toplanan temsilciler 11 Ekim'de Mudanya Ateşkes Antlaşması'nı imzalamışlardır. Mudanya'daki görüşmelerde; Türkiye'yi İsmet Paşa, İngiltere'yi General Harington, Fransa'yı General Charpy, İtalya'yı General Mombelli, Yunanistan'ı ise General Mazarakis'in temsil etmesi söz konusudur. Ancak Yunan temsilci Mazarakis açıkta bir İngiliz gemisinde beklemiş, karaya çıkamamıştır.

Mudanya Mütarekesi'yle savaşın silahlı ve sıcak safhası sona ermiş, diplomatik safhası başlamıştır. I. Dünya Savaşı sonrası girişilen emperyalist işgal planının, Millî Mücadeleyle reddedilmesi ve Türklüğün idam fermanı olan Sevr'in bir paçavra gibi yırtılıp atılmasıyla yeni bir barış konferansının toplanması ihtiyacı doğmuştur.

28 Ekim 1922'de hem İstanbul Hükumeti, hem de Ankara hükumeti Lozan'da yapılacak barış konferansına davet edilmişlerdir. Mustafa Kemal Paşa, son derece akıllıca ve net bir tavırla 1 Kasım itibariyle saltanatı kaldırmış ve İstanbul Hükumeti'ni dayanaksız bırakmıştır. Açık olarak da İstanbul'un bir temsil yetkisinin bulunmadığı vurgulanmıştır. Türkiye'yi; Hariciye Vekili İsmet Paşa, Sıhhiye Vekili Rıza Nur Bey ve Maliye Vekili Hasan Bey'in temsil etmesi kararlaştırılmıştır. Rauf Bey'in görüşmelerde baş delege olma arzusu açıktır. Ne var ki; peşinden Sevr'i getirecek olan Mondros Ateşkesi'ni imzalamış birisi yerine, Millî Mücadele sonucunda Mudanya Ateşkesi'ni imzalamış İsmet Paşa'nın baş delege olması son derece isabetlidir. Ayrıca, İsmet Paşa'nın diplomasiye pek sıcak bakmadığı ve Mustafa Kemal Paşa'nın ısrarıyla bu görevi kabul ettiği tarihî bir olgudur.9

3 Kasım 1922'de Yunanistan'da başkanlığını General Athonatias'ın yaptığı askeri bir mahkeme, Küçük Asya Felaketi'nin suçlularını cezalandırmak amacıyla toplanmıştır. General Xenophon Stratizos ve Amiral Michael Goudas'a müebbet hapis cezası verilirken; Demetrios Gounaris, Nicholas Stratos, Petros Protopapadakis, George Baltadjis, Nicholas Theotokis ve General Hatzianestis idama mahkum edilmişler ve 27 Kasım'da kurşuna dizilerek infaz edilmişlerdir. Venizelos'un siyasetinin bedelini, çoğunlukla o çizgide olmayan kişiler canlarıyla ödemişlerdir. Bu infazların gerçekleştirilmesine başından beri karşı tavır takınıyor gibi görünen İngiltere, idam mahkumlarının Yunanistan'a bir daha ayak basmayacak şekilde sürgün edilmelerinin kendi garantisinde olmasına yanaşmamıştır. Yani idamları engellemeye çalışır görünen İngilizler aslında bu kişileri gerçekten savunmamışlar, basit bir anlaşmayla bu altı kişinin hayatlarını kurtarmamışlardır.

Aynı tarihlerde dünya genelinin gündemi Lozan Barış Konferansı'nın toplanmasıdır. Lozan Barış Konferansı'na; Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Japonya, Romanya ve Yugoslavya devletleri katılmışlardır. Sovyetler ve Bulgaristan boğazlarla ilgili oturumlara katılmışlardır. ABD ise bir gözlemci bulundurmuştur.10

20 Kasım 1922'de Lozan'da başlayan görüşmeler yer yer tansiyonun yükselmesi ve Türkiye'nin kırmızı çizgisi olan Anadolu'da Ermenistan ve kapitülasyonlar meselelerinin dayatılmasıyla 4 Şubat 1923'te kesilmiştir. Yeniden sıcak savaşın dahi gündeme geldiği bu aralıkta, Batı milletlerinin emperyalist talan savaşlarından sıkılmaları ve hükumetlerini de sıkıştırmaları sebebiyle barış konferansının devamı kaçınılmaz hale gelmiş, 23 Nisan 1923'te görüşmeler yeniden başlamıştır.

24 Temmuz 1923'te pek çok problem çözülerek ve bir uzlaşıyla antlaşma imzalanmıştır. Antlaşma içeriğiyle ilgili kısaca belirtmek gerekirse; Suriye sınırı Ankara Antlaşması'yla belirlenen sınır olarak netleştirilmiş, Irak sınırı ve Musul'un durumu sonraya bırakılmış, Yunanistan'ın Karaağaç'ı savaş tazminatı olarak vermesi kabul edilmiş, yabancı okullar çözülmüş, boğazlar meselesi idareten de olsa halledilmiş, Anadolu'da Ermenistan kurulması ve kapitülasyonlar meselesi kesinlikle reddedilmiştir.

Bir konu olarak Lozan Antlaşması'yla ilgili genel anlatım bu şekildeyken, görüşmeler boyunca ve de sonrasında İnönü-Venizelos diyalogları o zamanın derinliğini kavramada son derece önemlidir.

İsmet Paşa'nın hatıralarında belirttiğine göre Venizelos, Lozan görüşmelerinin başında pek sakin değildir ve açıkça İtilaf Devletleri'ne bu kadar hizmette bulunduktan sonra savaşın tüm bedelinin Yunanistan'ın üzerine yıkılmasının adaletli olmayacağını anlatmaya çalışmıştır. Kullanılmışlık ve pişmanlık hisleri Venizelos'a daha o tarihlerde hakim olmuştur.

İsmet Paşa'nın anlattıklarına göre Lozan'da İngiliz delegesi Lord Curzon'dan istediği desteği alamayan Venizelos, şu sözlerle isyan etmiştir; 

Bu söylediklerinizi konferansta anlatacağım. Sizin yüzünüzden fela­kete uğradık. Bu felaketi beraber tamir etmeliyiz. Hakkımızdır, bunu iste­yeceğim. Görüyorum ki, siz kabul etmeyeceksiniz, size bu haklı talebimizi aleni olarak reddettireceğim. Ta ki, İngilizlerle ittifak yapıp yola çıkmanın nasıl bir felaketle neticelendiğini bütün dünyaya göstermiş ve ispat etmiş olayım.11


İngiltere'den sonra Fransa'yla da aynı konuları konuşmak isteyen Venizelos, Fransa'ya giderek ulaştığı Mösyö Poincaré ile girdiği diyalogda, aynı konularda yardım istediğini ve benzer cevapları aldığını söylemiş, bu duruma sinirlenerek İnönü'ye laf arasında şunları anlatmıştır;

Bunlar İzmir’e çıkmamız için rica ettiler, yalvardılar, biz öyle çıktık. Şimdi gelmişler, hepsini inkâr ediyorlar. Bizi yalnız bırakıyor­lar. Kendilerinden bu şekilde şikâyet ettim.12

Venizelos'un sonunda geldiği noktayı, savaşı kucağında bulanlardan, hatta idam edilen altı kişiden birisi olan Hatzianestis, savaşın sonuna doğru 9 Ocak 1922'de yine yeğenine yazdığı bir mektubunda şöyle demiştir;


Benim görüşüme göre bugün, geçen Şubat ayına göre çok daha kötü durumdayız. Milyarlarca değilse de milyonlarca masraf ve binlerce sağlıklı, yetenekli can kaybetmek pahasına da olsa bu şarlatanların elinde oyuncak olmaktan kurtulamıyoruz.13


Yunanların Anadolu'daki işgal ordusunun son başkomutanı olan ve esir düşen Nicholas Trikupis, son derece askerce bir tavırla misafir edilmiş, bir müddet Yunanistan'a teslim edilmemiş, böylelikle idam edilmesinin önüne geçilmiştir. Yaklaşık olarak 1953 yılında gazeteci-yazar Hıfzı Topuz'un kendisiyle yaptığı meşhur röportajda, Küçük Asya Felaketi'ni Trikupis şöyle değerlendirmiştir;


Bizim Anadolu'da işimiz neydi? Bizim menfaatimiz Balkanlar'da, Makedonya'da, Adalarda olabilir amma Anadolu'dan bize ne? Ne diye bizi oralara gönderdiler? Aradan bunca yıl geçti. Şimdi insan maziyi çok daha iyi görebiliyor. Çok daha sağlam hükümlere varabiliyor. Şimdi artık itiraf etmekten çekinmiyorum. Bizim Anadolu savaşında hiçbir menfaatimiz yoktu. Biz yabancı devletlere âlet olduk. Sizden de, bizden de bunca insan öldü. Bu kadar kayıp verdik Sonunda ne oldu? İşte bugün kardeşiz. Hata idi Anadolu harekâtı. Hem de muazzam bir hata...14


Yunanlar, başından beri emperyalist devletlerce Osmanlı'ya/Türklere karşı desteklenmiş ve kışkırtılmışlardır. Ötelerden beri; Ortodoks dayanışması, Helen kültürünün desteklenmesi, Yunan bağımsızlığının sağlanması gibi kılıflarla, Türkleri Anadolu'dan atmanın hesapları yapılmıştır. İngiltere Başbakanı William Ewart Gladstone'un, Yunanlar marifetiyle "Türkleri Küçük Asya'dan atmak" projesi Lloyd George tarafından uygulanmaya çalışılmıştır. Bu proje Mudanya Ateşkesi'yle kesin olarak iflas etmiştir. Lloyd George'un niyeti, aslında Yunan askeri Anadolu'dan sökülüp atıldığında dahi savaşı sürdürmek ve sömürgelerden yeni askerler toplayıp, Çanakkale'deki ve diğer bazı yerlerdeki mevcut İngiliz askerleriyle savaşı sürdürmektir. Ancak ne sömürgelerden asker gelmiş, ne de General Harington tüm bu saçmalıklara katlanarak onursuzca bu işgali sürdürmeyi kabul etmiştir. Bu atmosferde 19 Ekim 1922'de liberal Lloyd George iktidardan düşmüş, 23 Ekim'de muhafazakar Bonar Law hükumetini kurmuştur.15
Bonar Law
Böylelikle, Batı devletlerinden, daha kurumsal bir proje olarak Gladstone'dan beri süregelen Küçük Asya politikası iflas etmiş, Lloyd George'un da siyasî hayatı bitmiştir.

Tüm bu olanları ve kendi girişiminin bedelini ödeyen altı kişinin İngiltere tarafından nasıl önemsenmediğini gören Venizelos'un fikirleri buradan itibaren tamamen değişmiştir. Kendisinin gençliğinden beri inandığı Megalo İdea'nın, büyük devletlerin "idea"larına paravan olmaktan başka bir şey olmadığını, Yunanların da bu bağlamda basit bir taşeron olarak kullanıldığını anlamıştır. Lozan'da İsmet Paşa'yla başlayan yakınlaşması sürmüş, bölgenin güvenliği için birlikte çalışan ve Türk-Yunan dostluğunu güçlendirmeye çalışan bir çizgiye gelmiştir.

Öyle ki, son derece çalkantılı Yunanistan'da, kendisini bazen siyasetten uzaklaşmak zorunda kalmış olarak, bazen de siyasetin orta göbeğine gelmiş olarak bulan Venizelos, Türk dostu bir anlayışla çalışmıştır. 30 Ekim 1930 tarihine gelindiğinde Türk-Yunan Dostluk  ve Tarafsızlık Antlaşması imzalanmıştır. 1933'te; Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya gibi ülkeler arasında yakınlaşmalar görülmüş ve dostluk anlaşmaları imzalanmıştır. Yine 12 Ocak 1934'te Venizelos o meşhur jestini yaparak, Atatürk'ü Nobel Barış Ödülü'ne aday göstermiştir. 9 Şubat 1934'te ise Balkan Antantı imzalanmıştır.16
Türk-Yunan İlişkilerinin Tarihi kapsamında adım adım ilerlediğimiz yazı dizimizde, aslında tarih olarak bu yazının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Ancak tarihin tam da bu kesitinde, birbirinden fantastik anti-Kemalist tezler bulunmaktadır. İşte buradan sonraki kısımda bizim de yapacağımız bu tezlerin, buraya kadar yazdıklarımız ışığında ne kadar; temelsiz, taraflı ve kolay çürütülebilir olduğunu göstermek olacaktır.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir; Kurtuluş Savaşı'yla ilgili sayısız yabancı belgede, Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde vatan müdafaası yapan kişilere "Kemalist" denmiştir. Sonradan kavramsal olarak içi daha da doldurulacak olan Kemalizm'in doğuşu bu şekildedir. Bugün de aynı mücadelenin sürdüğünü söylemek pek zorlama olmayacaktır. Farklılık olarak günümüzde bu mücadele topla tüfekle değil; düşünmeyle, araştırmayla, yazmayla yani kalemle verilmektedir. İşte bu sebeple Kemalistler yine Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi öncülüğünde vatan müdafaası yapmakta, anti-Kemalistler ise aynı ilkesiz ve işbirlikçi tabiatlarıyla bunu kırmaya çalışmaktadırlar. Bu yazının kapsadığı tarihlerin sınırlarında kalan mevzuubahis tezlerle ilgili olarak "anti-Kemalist tezler" dememin sebebi de budur.
1. Anti-Kemalist Tez: Kurtuluş Savaşı basit bir Türk-Yunan savaşından ibarettir. Hiçbir anti-emperyalist tarafı yoktur.

Kurtuluş Savaşı, Yunanlarla savaşmaktan ibaret değildir. Doğu, Güney ve Batı cepheleri olarak üç ana cephede mücadele verilmiştir. Doğu'da Ermenilerle, Güney'de Fransızlarla, Batı'da Yunanlarla mücadele edilmiştir. Üstelik hem sahada hem de arka plan olarak tüm bu mücadeleler tesadüf değil, emperyalist planların tezahürüdür.

Bu dizinin ilk iki yazısında da gayet net olarak görüldüğü üzere Yunanlar; millî, dinî veya mezhepsel kılıflarla Osmanlı'ya karşı sürekli olarak kışkırtılmışlardır. Yunanlılar; bağımsızlık ve nüfuz arttırma aşamalarında açıkça desteklenmişlerdir. Bu destek I. Dünya Savaşı sonrasında, Gladstone'da temelleri net olarak atılan Türkleri Anadolu'dan gönderme planının taşeronu olarak, Lloyd George teşviğiyle sürmüş, İngilizler Çanakkale Savaşı'ndan beri bölgede kullanmak istedikleri Yunanları 15 Mayıs 1919 itibariyle İzmir'e çıkarmışlardır.

Bu tezde diretenlerin diğer bir argümanı; Yunanlara İngiliz desteğini kabul etmekle beraber, bu desteğin bir yere kadar sürdüğü ve kesilmesiyle bizim galip geldiğimiz üzerine kuruludur. Her şeyden önce, işgal eden ve işgal olunan iki devletle ilgili olarak; işgali teşvik ve takviye edenlerin işgal eden ve işgal edilen arasındaki tarafsızlığını kabul etmek ve buna inanmak pek mümkün değildir.

13 Mayıs ve 10 Ağustos 1921 tarihlerinde görünürde tarafsızlık ilan edilse de, özellikle İngiltere'nin desteği, Yunan ordusuna Sakarya Meydan Muharebesi'nde beli kırılana kadar sürmüştür. Buradan itibaren destek verip vermemenin ne derece önemli olduğu zaten tartışılır durumdadır. Desteği kesilmiş bir Yunan ordusunun Sakarya'da mağlup olmadığı, Sakarya'da mağlup olan bir Yunan ordusunun desteğinin kesildiği (veya azaltıldığı) iyi kavranmalıdır. İngiltere'nin devlet politikası olarak savaşan devletlere devlet olarak silah satmama kararı, daima özel şirketler aracılığıyla aşılabilir durumda olmuştur. Tümünün ötesinde yukarıda da anlatıldığı üzere Lloyd George, İzmir'in kurtuluşu sonrasında dahi Anadolu'ya asker çıkarmayı düşünmüş, Harington'un inisiyatifiyle bunu gerçekleştirememiştir.

10 Ağustos 1921'de Paris'te, 13 Mayıs'ta alınmış olan "tarafsızlık" kararının uygulanması kararlaştırıldıktan sonra, 30 Ağustos 1921'de Lloyd George, parlamentoda şu konuşmayı yapmıştır;

Aracılık zamanı henüz gelmiş değildir. Zamanı geldiğinde Sevr Antlaşması'nın düzeltileceğinden hiç kuşku duymuyorum. Savaşın tehlike ve felaketlerinden kaçınarak, isteklerinin tam gerçekleşmesini izlememeye eğilimi olan bir devleti tatmin edecek koşullarla başarılı bir savaş yapan bir milletin memnun edileceğine inanmıyorum. İnsan olmak hasebiyle Yunanlıların asla düşmanı olmadığımı kesinlikle saklamadım. Bulgarların 1913'te yanaşılmaz iddialar ve abartılı durumlar ileri sürerek ve bunların üzerinde ısrar ederek yaptıkları yanlışı Yunanlıların kesinlikle yapmayacaklarını içtenlikle ekleyebilirim.17

Konuşmada Lloyd George; Sevr Antlaşması'nda değişiklik yaparak kabul ettirme önerisini ve Yunan dostu olduğunu ifade etmiştir. Yunanların Bulgarlar gibi bir noktadan sonra kontrolden çıkmayacağını belirtip, onları savunma yoluna gitmiştir.

Bunların yanı sıra, I. Dünya Savaşı sonrası dayatılan antlaşmaların en ağırı olan Sevr'in yırtılıp atılması, herkesçe hayranlık uyandıran ve anti-emperyalist yeni milliyetçiliğin bayraktarlığını yapmayı ifade eden önemli bir tavırdır.


Hepsine ek olarak da, bu tezin savunucuları; I. İnönü Zaferi sonrasında, alelacele toplanmak istenen barış konferansının Londra'da yapılması, Yunan Anadolu'dan atıldıktan sonra Mudanya'daki görüşmelerde İsmet Paşa'nın İngiliz, Fransız, İtalyan temsilcilerle muhatap olması, "Türk-Yunan Savaşı" sonrası Lozan'da İtilaf Devletleri'yle muhatap olunması gibi durumları da açıklamakla yükümlüdürler!
2. Anti-Kemalist Tez: Yunan Kralı evcil maymunu tarafından ısırılması sonucu enfeksiyon kaparak ölmüş ve Yunan komutanları şahsî ikbal kaygısıyla Atina'ya dönmüşlerdir.

Kısaca ilgili aralığın Yunanistan kraliyet kronolojisini hatırlayacak olursak, önceki yazılarda da yazdığı üzere; 30 Mart 1863'ten beri tahtta bulunan Kral I. Georgios, 18 Mart 1913'te Selanik'te uğradığı bir suikast sonucu ölmüştür. Bu sebeple tahta geçen oğlu I. Konstantin yeni Kral olmuştur.18

I. Konstantin, Venizelos'un başbakan olduğunda aralarındaki fikir uyuşmazlığı ve Venizelos'un edindiği destek sebebiyle tahttan çekilmek durumunda kalmıştır. Bunun sonucunda yeni kral, adına "kukla kral" da denen I. Konstantin'in genç oğlu Aleksandr olmuştur.

Kral Aleksandr, 25 Ekim 1920 günü evcil maymunun ısırması sonucu kaptığı enfeksiyon sebebiyle ölmüştür. 1920 yılının sonuna doğru sürgündeki I. Konstantin tahta geri dönmüş ve savaş süresince tahtta kalmıştır.19

27 Eylül 1922'de yenilgi üzerine bir gün önce gerçekleştirilen darbe yöneticileri I. Konstantin'i yine sürgüne göndermişlerdir.

I. Konstantin yeniden sürgüne gidince yerine aynı gün (27 Eylül) diğer oğlu II. Georgios kral olmuştur. 25 Mart 1924'te yapılan monarşi karşıtı başka bir ihtilalle de II. Georgios devrilmiş, bu aralık için krallığa son verilmiştir.20

Şimdi bu nispeten sıkıcı ve kuru tarih bilgilerine niye değindiğimize gelelim. Ülkemizde; Atatürk'ün, Kemalizm'in, cumhuriyet kazanımlarının, devrimlerin sembolik ve uslanmaz düşmanı haline gelmiş kişiler başta olmak üzere, sayısı artan bir kesim en olmadık hikayelerle millî zihinleri zehirlemeye çalışmaktadırlar. Bu en olmadık hikayelerden birisi de bu maymun hikayesidir.

İddiaya göre Yunan askerinin Anadolu'ya odaklanmış olduğu bir esnada, takdir-i ilahi olarak kahraman bir maymun Yunan kralı Konstantin'i ısırmış ve kral kısa süre içerisinde ateşler içerisinde kıvranarak ölmüştür. Hem de bu kralın Küçük Asya Ordusu ziyareti sonrasında gerçekleşmiştir. Bunun üzerine de ülkede siyasî boşluk meydana gelmiş, tahta geçen genç ve tecrübesiz yeni krala karşı darbe yapılmıştır. Yunan komutanları arasında çıkan siyasî çekişmelerle de savaşı kaybetmelerinin önü açılmıştır. Yani sonuç olarak savaşın kazanılmasında en önemli etken küçük bir berberi şebeğidir! 

Herhangi bir siyasî-ideolojik yaklaşımdan da önce bu iddia bilgi bakımından o kadar yanlıştır ki, en ufak tarihî bir gerçeklikle bağdaşması mümkün değildir. Önce bu yanlışları ele alalım;

-Maymun ısırmasıyla ölen kral Konstantin değil oğlu Aleksandr'dır!

-Olayın gerçekleştiği tarih 1920 yılının Ekim ayıdır. Yani değil Yunan kralının Anadolu'daki askerlerini teftişe gelip gitmesi, henüz düzenli kuvvetlerle mücadele dahi başlamamıştır!

-Ölen kral, Aleksandr olduğu için ülkede siyasî bir boşluk meydana gelmemiş, babası Konstantin tahtına geri dönmüştür!

-Doğal olarak monarşi karşıtı bir ihtilal de meydana gelmemiş, I. Konstantin'in kral, Gounaris'in başbakan olduğu bir atmosferde savaş hiç etkilenmeden devam etmiştir!


Bu gibi uydurulmuş senaryoların, gerçekten yaşanmış olaylardan da numuneler alıp ilave ederek ortaya çıkarılmaya çalışılan alternatiflerin kabul görmesi, hem de hiçbir bilgisel derinliği olmayan kişilerce feyiz alınarak dinlenmesi matah bir şey değildir. Tarihî gerçekleri ortaya çıkarmak hiç değildir! Ancak genel zihinsel-bilgisel çöküntü ve tıkanmış sistemlerimiz buna ne yazık ki zemin hazırlamaktadır.


İşin daha iç burkan tarafıysa, bu aciz anlatımları reddedecek kalemlerin ve akabinde kitlelerin de son derece sığlaşmış olarak, bununla ilgilenemeyecek bir vaziyette olmalarıdır!
3. Anti-Kemalist Tez: Türk ordusunun yaklaşık güçteki Yunan ordusunu yenmesi övünülecek bir zafer değildir.

Bu iddia da maymun hikayecisi gerici güruhun liderlerince her fırsatta dile getirilmektedir. Bu tez, "sade bir Türk-Yunan Savaşı" tezinin devamı niteliğinde de okunabilir.

Özetle şunu söyler; 

"Osmanlı Devleti'nin tarihinde az kuvvetle çok kuvvete karşı kazanılmış zaferler vardır, bu sebeple de Kurtuluş Savaşı'nda hemen hemen eşit güçte olduğumuz ve 500 senedir bir valiyle idare ettiğimiz Yunanları yenmek marifet ve anmaya değer bir zafer değildir."

Öncelikle tam olarak Türk ve Yunan kuvvetlerinin yaklaşık güçte olup olmadığı meselesini açmadan ilerleyecek olursak;

-Yunanların 500 sene bir valiyle yönetilmesi tartışmalı olmakla beraber, o kadar da süt liman bir yönetim olmadığı açıktır. İlk isyanların izi 1600-1611'e kadar izlenebilmektedir. 1770'te Orlof İsyanı, 1821'de Mora İsyanı yaşanmıştır. Orlof İsyanı'ndan itibaren Yunanların dış destek bulmaları ve uzun yıllar sürecek bir ön cephe hatta maşa görevine talip olmaları da söylenebilir. Bu dizinin önceki iki yazısında da daha geniş şekilde değinildiği üzere, sürekli olarak dış destekli bir Yunan hareketi söz konusudur. Bağımsızlığı kazanmayla beraber sonraları Osmanlı'ya kafa tutan bir Yunanistan profili görülmektedir.

-1897 Osmanlı-Yunan Savaşı, Osmanlı'nın zaferiyle sonuçlansa da, anlaşma masasında işler Osmanlı'nın aleyhine gelişmiş, Batı, Yunanistan'ı desteklemiştir.

-Aynı Yunanistan bizden Girit başta olmak üzere pek çok yeri koparmıştır.

-Kaldı ki, 500 yıl boyunca halim selim yönetilmiş bir Yunanistan'la karşı karşıya kalmış olsak dahi gelinen yer itibariyle zafer hayatidir. Son derece de mühimdir. I. Dünya Savaşı'na son anda dahil olan bir Yunanistan'la birlikte onun hamilerine karşı koyan Türk devleti onlarca yıldır süren iç isyanlar, savaşlar ve ekonomik bozukluğun yanı sıra son olarak; Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı'nı geride bırakmış son derece yorgun bir biçimde mücadelesini sürdürmüştür.

-Sakarya Zaferi'yle, Osmanlı'nın 1683'ten beri süren dramı bıçak gibi kesilmiştir. Fatih'in fethettiği İstanbul bu mücadeleyle 6 Ekim 1923'te kurtarılmış, bir anlamda tekrar fethedilmiştir. Ancak tüm bunları "keşke Yunan galip gelseydi" diyebilen gayrimillî, anti-Kemalist kafaların anlamasına, yürekten kavramasına imkan yoktur.

Ayrıca açıkça söylemek gerekir ki; tarih sahnesindeki son ciddi önemli dönüm noktası olarak Kurtuluş Savaşı, başarıya ulaşmasıyla kendisinden önceki tüm tarihimizin konuşulabiliyor olmasını, tüm zaferlerimizin hala bir anlamı ve önemi olmasını mümkün kılmıştır.
4. Anti-Kemalist Tez: Venizelos'la samimi pozları bulunan İnönü ve İnönü'yle aynı tarafta olanlar Yunanlarla gerçek anlamda mücadele etmemişlerdir.

Fethullah Gülen'e bağlı organizasyonların hazırlayıp sunduğu Türkçe Olimpiyatları'nın nihayet sona ermesiyle kendisine meşgale arayan bazı Gülenist tarihçiler, anti-Kemalizm'in de önemli bir ekolünü oluşturarak, Atatürk'ün ve yakınındakilerin hayatlarında açık arama olimpiyatlarını başlatmışlardır.

Hep ve daima bir tarafı kötüleme, hep ve daima bir tarafı övme şeklinde çalışan bu kişiler, ellerine geçen; Venizelos-Atatürk, Venizelos-İnönü fotoğraflarını kullanarak kendilerince birtakım tezler geliştirmeye çalışmaktadırlar.

Bu kişiler Atatürk, İnönü veya diğer Türk devlet adamlarıyla samimi fotoğrafları olan Venizelos'la gerçek anlamda bir savaş yapılmadığını iddia veya ima etmektedirler.

Burada yine herhangi bir bilgiye dayanmadan önce mantıki olarak verilecek cevap şudur; bu fotoğraf kareleri, içerdiği kişilerin haberi olarak çekildiğine göre ve bir tür gizli çekim söz konusu olmadığına göre saklanacak sakıncalı bir durum da yok demektir. Bu zaten gizli olmayan fotoğrafları yayarak birtakım köylü kurnazlıklarına başvurmak da hem ahlakî değildir. Hem de nitelikli bir tarihçinin yapacağı iş değildir.

Bilgi içeren kısma gelecek olursak, kısaca durum şu şekildedir; Yunanistan'da I. Dünya Savaşı'ndan beri Venizelos savaş yanlısıdır ve İtilaf Devletleri tarafına meyletmektedir.

Yunanistan kraliyet ailesi ise akrabalık bağlarından dolayı Almanya'nın tarafına yani İttifak Devletleri'ne yakın hissetmekle beraber, Akdeniz'de İtilaf Devletleri güçlü olduğu için tarafsız kalmayı istemektedir.

Venizelos gençlik yıllarından beri sıkı bir Megalo İdea'cı olarak yaşamış ve başbakan olduğunda da büyük Yunanistan'ı kurmaya gidecek olan adımları atmaya çalışacaktır.

O tarihlerde bir siyasî bakış farkı sebebiyle veya düşünceleri akıl-mantık kapsamında olduğu için Megalo İdea karşıtı Yunanlar da vardır. Bunlar "küçük ama saygın Yunanistan" politikasını izlemeyi tercih ederler. Bir kısmı da hamasi duygulara yenik düşmeden, akıllıca düşünerek, Türklerin Anadolu'da hızla bir ordu toplayarak büyük bir kuvvet oluşturacağını öngörerek, Megalo İdea'nın bir ütopya olduğunu söylemişlerdir.

Ancak kaderin bir cilvesi olarak Venizelos ve diğer Megalo İdea'cıların çabasıyla girilen savaşı, önemli bir ölçüde Megalo İdea'yı benimsemeyen kişiler kucağında bulmuştur. Venizelos'un seçim kaybetmesi, genç kral Aleksandr'ın ölmesi gibi olaylarla, bulundukları makamlara zaten savaşı sürdürmek şartıyla gelebilen; Kral I. Konstantin, Başbakan Gounaris gibi "küçük ve saygın Yunanistan"cılar, İngiltere'nin desteğiyle savaşı sürdürmüşler ve başarısız olduklarında da, -I. Konstantin kral olması sebebiyle sadece sürgün edilerek- idam edilmişlerdir. İngiltere bu kişileri kurtarmayı pek de önemsememiştir.

İktidarda olmadığı halde tüm bunları gören ve sonuçta ihalenin Yunanistan'a kalacağını hisseden Venizelos, yukarıda da daha detaylı olarak verildiği gibi, Yunanların büyük devletlerce kullanıldığını anlamıştır.

Yine yukarıda belirtildiği gibi, bu konuda; Venizelos'un yanı sıra, Hatzianestis ve Trikupis'in de beyanları Yunanların kullanıldığı yönündedir.

Buradan itibaren yine bahsedildiği şekilde, karmakarışık Yunan siyasetinde gücü elinde bulundurduğu sürece bölge güvenliği ve Türk-Yunan dostluğu için çalışmıştır. Bu fotoğraflardaki samimiyet de bunu ifade etmektedir!


SONUÇ

Türk-Yunan İlişkilerinin Tarihine Genel Bir Bakış dizisinin bu yazısında, günümüz Türkiye'sini epeyce ilgilendiren, siyasî olarak çarpıtılmaya çalışılan noktalara da değinmiş olduk. Samimî olarak inandığı değerler istismar edilerek zihni karıştırılmış temiz insanların, kendilerine anlatılanları sorgulamasında bir nebze olsun etkim olursa kendimi başarılı sayacağım. Uzunca bir müddettir içerisinde bulunduğumuz kara propaganda devri, ne yazık ki taze zihinleri fitneye boğuyor. Açıkça görülüyor ki, ülkece; hem donanım olarak, hem de yüreklilik olarak bu ters propagandayı kırabilecek kitleler, anıt kişiler yetiştiremediğimiz gibi, olanları da yok etmişiz. Temel bilgiden yoksun kitlelerin karşısına geçerek, yığınla yalan ve çarpıtmayla yapılan anlatımların işe yaramasının başka bir açıklaması olamaz.

Her türlü sistemimizde olduğu gibi, eğitim sistemimizde de önemli aksaklıklar vardır. Basit anlatımlar ve biraz psikoloji bilgisiyle insanların özellikle de gençlerin fikrini değiştirilebilmesinin, hatta terör örgütlerine katılım sağlanabilmesinin sebebi de budur. Özensiz ve zorla dayatılan ezber bilgiler, biraz daha kompleks gözüken herhangi bir başka anlatımla yer değiştirmek için son derece uyumludurlar.

Yakın tarihimizle ilgili en temel bilgiden yoksun olan kişiler, elbette ki; Kurtuluş Savaşı'nın alelade bir Türk-Yunan savaşı olmadığı, geçerli bir zafer olduğu, anti-emperyalist boyutunun olduğu konularında herhangi bir açıklama yapamayacak, anlatılana ikna olacak veya susmak zorunda kalacaktır.

Dünyanın yakın tarihiyle ilgili en temel bilgiden yoksun olan kişiler, elbette ki; ülkemizin dünü denilebilecek tarihlerle, diğer ülkelerin ve dünya konjonktürünün mukayesesini yapamayacak, kendisine sunulana inanacaktır. Bir komşu ülkenin yakın tarihiyle ilgili, baştan aşağı yalan ve deli saçması iddiaları ağzı açık dinleyecektir.

Gayet doğal devlet ilişkilerini, diplomatik incelik ve gereklilikleri bilmeyen kişiler; çeşitli temas ve davetlerde çekilen, basına servis edilen fotoğrafları, gizli belge zannedecek, sadece kendisine verilmek isteneni alacaktır.

Nitekim günümüz Türkiyesi'nde de en ufak bir entellektüel kırıntı barındırmayan kültürel tartışmalarda ortaya çıkan manzara bu değindiğim noktalardan ibarettir.

Bu tartışmaların matematiksel karşılığı, negatif tarafla sıfır arasındaki çekişmeye benzer. İyi bir ihtimalle bu yoğun zihinsel zehirlenme karşısında yapabileceğiniz sadece mutlak olarak daha küçük bir negatif elde etmek olacaktır.

Oysa ki bizim ihtiyacımız olan, bir an önce sıfırı yakalamak ve pozitif kısma geçmektir!

Daha tarihî olguları yerli yerine koyamamışken, bunların geniş kitlelerce kavranıp, her alanda ilerleme kaydedilmesi şu anki durumumuza epey uzak bir noktadır. Açıkçası bu sebeple genel atmosferimiz pek de iç açıcı değildir.


DİPNOTLAR

1http://www.ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2016/11/7-Mondros.pdf

2https://www.kurtulussavasi.gen.tr/guney-cephesi.html

3www.researchgate.net/publication/322100478_Bati_Anadolu%27da_Yunan_Isgali_Ve_Aydin_Muhacirleri_1919-1920
/Sf.5

4https://www.biyografi.net.tr/hasan-tahsin-kimdir/

5http://ataturkilkeleri.deu.edu.tr/pdf/dergisayi3/c1_s3_secil_akgun.pdf /sf.4

6a.g.m. /aynı sayfa

7http://www.wikiwand.com/tr/Anastasios_Papulas

8http://ataturkilkeleri.deu.edu.tr/pdf/dergisayi3/c1_s3_secil_akgun.pdf /sf.7

9https://ismaildonmez.blogspot.com/2017/11/lozan-antlasmasnda-musul-sorunu.html

10http://www.ataturkinkilaplari.com/avea/94/lozan-konferansi%E2%80%99na-katilan-devletler-ve-turk-delegeleri.html

11http://www.ismetinonu.org.tr/lozan-antlasmasi.htm /Venizelos Beni Ziyarete Geldi

12http://www.ismetinonu.org.tr/lozan-antlasmasi.htm /Venizelos Müttefiklerden Şikayetçi

13http://ataturkilkeleri.deu.edu.tr/pdf/dergisayi3/c1_s3_secil_akgun.pdf /sf.5

14https://isteataturk.com/g/icerik/Yunan-Baskumandani-Trikopis-Anadolu-Savasini-ve-Nasil-Esir-Edildigini-Anlatiyor/414

15http://www.kultur.gov.tr/TR,96329/1922.html

16http://www.mmsrn.com/balkan-antanti-nedir-ve-ne-zaman-imzalanmistir/

17http://kitaplar.ankara.edu.tr/dosyalar/pdf/324.pdf /Sf.89

18http://www.wikiwand.com/tr/I._Konstantin_(Yunanistan)

19http://www.wikiwand.com/tr/Aleksandros_(Yunanistan_kral%C4%B1)

20http://www.wikiwand.com/tr/II._Georgios