TARİH etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TARİH etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2018 Pazar

Az Bilinen Bir Kahraman: Müşir Deli Fuad Paşa



Köklü bir tarihe sahip olmak son derece güzel bir zenginlikken bazı dezavantajları da beraberinde getiriyor. Örneğin bizimki gibi gayet derinlikli bir tarihe sahip milletler için, tarihi genel hatlarıyla kavramak bile ciddi bir işken, hayatî roller üstlenmiş mühim karakterlerin tamamını da bilmek veya hatırlamak her zaman mümkün olmuyor. Müşir Deli Fuad Paşa da bu mühim karakterlerden birisidir. 


Çerkes asıllı olan Fuad Paşa, 1835 yılında babası Müşir Hasan Paşa'nın görevli olduğu Kahire'de doğdu. Fuad Paşa, çocukluğunda bir dönem İstanbul'da bulundu ve eğitim gördü, ardından Mısır'daki Abbasiye Mektebi'nde eğitimine devam etti ve sonra da burada hoca oldu. Daha sonra 1872 yılında, İstanbul'da Dâr-ı Şûra-yı Askerî bünyesinde çalışırken aşiret isyanlarını bastırmak maksadıyla albay rütbesiyle Kerkük'e gönderildi. 1876'da Karadağ savaşlarındaki başarıları sebebiyle Tuna ordusunda tümgeneral olarak görev aldı. Halk arasında 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Elena'da Rusları bozguna uğratarak müşir (mareşal) unvanını kazandı. Bu bozgun Plevne kuşatmasını kaldırmaya yetmese de, Çarlık ordusuna ağır bir darbe vurarak, bazı önemli teçhizatları ele geçirmeye yaradı. Buradan itibaren sırasıyla padişah (II. Abdülhamid) yaverliği yaptı ve sonrasında 1894 itibariyle Avusturya ve Rusya'da elçi olarak bulundu. Padişah dahil lafını kimseden esirgemediği için "deli" lakabını aldı. 1902'de padişaha karşı bir faaliyet içinde olduğu iddiasıyla evini basan Fehim Paşa ve beraberindekilerle çatıştı, rütbeleri sökülerek Şam'a sürüldü. Sadrazam olan damadı Salih Hulûsi Paşa da bu olayın etkisiyle görevden alınarak önce Diyarbakır'a sonrasında Sivas'a sürüldü. 1908 yılına gelindiğinde II. Meşrutiyet'in ilân edilmesiyle sürgün hayatı bitti ve İstanbul'a döndü, Âyan meclisine katıldı, Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın kurucularından oldu, fırkanın reisliğinden Damat Ferit'in çekilmesiyle başa geçti, kısa bir süre sonra fırkadan ayrıldı. 1912 yılında Balkan Harbi patlak verdiğinde Sazlıdere'de bir savunma hattı kurdu. Sonraki yıllarda ilerlemiş yaşına rağmen Millî Mücadele'yi destekledi. İstanbul'da, Ankara lehine faaliyet yürüttü. Sivas Kongresi sonrasında Damat Ferit hükûmetinin düşürülmesinde önemli rol oynadı. Ayrıca Paşa'nın iki oğlunun Balkan Harbi'nde, bir oğlunun Çanakkale Cephesi'nde şehit olduğu da bilinmektedir. Müşir Deli Fuad Paşa 1931 yılına gelindiğinde 96 yaşında İstanbul'da hayata gözlerini yumdu. İşte adına müstakil olarak yayınlanmış bir esere rastlayamadığım bu tılsımlı ve asil adamın pek çok farklı yerde son derece sınırlı olarak bahsedilmiş biyografisi kısaca bu şekildedir.



Kurtuluş Savaşı döneminde, İngilizlerin hem tampon bölge oluşturma, hem de kontrolü sürekli hale getirebilme bağlamında Batı Anadolu'da oluşturmak istedikleri özerk Çerkes devleti için toplanan ayrılıkçı kongreye karşılık, Mareşal Fuad Paşa'nın da bir kongre topladığı ve Mustafa Kemal'e, Ankara'ya bağlılıklarını bildirdikleri de bilinmektedir. Fuad Paşa'nın bu gibi kahraman tutum ve davranışları, Çerkeslerin yakın tarihteki varlıklarının Anzavur Ahmed ve Çerkes Ethem arasına veya "Ethem hain miydi?" bahsine sıkıştırılmaması açısından da ayrıca önemlidir.

Yararlandığım bağlantılar;

http://www.islamansiklopedisi.info/dia/pdf/c18/c180305.pdf
https://www.aydinlik.com.tr/deli-fuat-pasa-yi-taniyor-musunuz-dogu-perincek-kose-yazilari-eylul-2017
http://tarihtenanekdotlar.blogspot.com.tr/2014/06/501-ilginc-bir-osmanli-pasasi-deli-fuat.html
http://www.biyografya.com/biyografi/1379
http://tilahan.org/bu-oyun-o-eski-oyun/
https://www.jinepsgazetesi.com/makale/basinda-izmir-cerkes-kongresi-1283

29 Kasım 2017 Çarşamba

24 Kasım'ın Hatırlattıkları



Bilindiği üzere; 1 Kasım 1928'de Osmanlı elifbasının kullanımı bırakılarak Latin harflerine geçiş yapılmış, Harf İnkılâbı gerçekleştirilmiştir. Birçok farklı açıdan yarar sağlayacak olan bu devrimin halka nüfuz etmesinin önünü açmak için aynı yılın Ağustos ayı itibariyle kurulmaya başlanan Millet Mektepleri'yle ilgili olarak 24 Kasım'da Atatürk'e "Başöğretmen" unvanı verilmiş, yine 24 Kasım 1934'te de meclis oy birliğiyle Ulu Önderimize "Atatürk" soyadını vermiştir. 1981 yılından itibaren ise bu değerli günün "Öğretmenler Günü" olarak kutlanmasına karar verilmiştir. 24 Kasım'ın tarihçesi kısaca bu şekildedir.

Hayatı boyunca tarihte eşine az rastlanır başarılara imza atan Atatürk, her fırsatta eğitimin önemine ve başarıya giden yolda oynadığı kilit role atıfta bulunmuştur. Bu sadece Atatürk'ün fikri ve beyanı olmayıp, bir tarihî gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. Zira  kendisi öğrencilik dönemi süresince aldığı eğitimle son derece önemli vasıflar ve dahi "Kemal" adını kazanmıştır, bu vasıflar da sonraları ülkemizin selameti adına başat rol oynamışlardır.

Biraz daha geriye giderek, tarih derslerimizin detayları arasında kaybolup giden, Atatürk'ün hayatında son derece önemli bir yeri olan, idealist öğretmen Şemsi Efendi'yi hatırlamak ve hatırlatmak isterim.

1852 yılında, Abdi Efendi ve Rabia Hanım'ın evliliğinin ilk meyvesi olarak hayata gözlerini açan küçük Şemsi, 1867'de Tanzimat Dönemi'nin bir ürünü olan Selanik Rüştiyesi'nden mezun olmuş, Selanik'te rüştiyede okumakta olan öğrencilere özel ders vermeye başlamıştır. Öğrenme ve öğretme şevkiyle dolu bu genç adamın Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendiği de bilinmektedir.


Genç Şemsi, 1869-71 yılları arasında Aynaroz'da Gümrük İdaresi'nde kâtip olarak çalışmış, 1871'den itibaren de, Selanik'te yeni açılan bir yabancı özel okulda Türkçe öğretmenliği yapmaya başlamıştır. Çalışma hayatındaki bu dönem, onun öğretici tarafının iyice gelişmesini sağlamış, buna da ek olarak buradaki deneyimi ve gözlemleriyle bir okulun nasıl işlediğini kavramış ve örneğine pek rastlanmadığı üzere bu şekilde çalışacak modern eğitim veren bir Türk okulu açmayı düşünmeye başlamıştır. Hayalindeki okulu açmaya yönelik ilk girişiminde öğrenci velilerinin ve Selanik Maarif Müdürü Radoviçli Mustafa Bey'in büyük desteklerini görmüştür. 1872'de Selanik'in Sabri Paşa caddesinde açtığı okulunu çeşitli sebeplerle kapatmak zorunda kalan Şemsi Efendi, sayısız girişimde bulunmuş ve gerek maddi gerek çevresel şartlardan ötürü başarısız olmuştur. Tıpkı Edison'un ampulü icad etmedeki azmi ve ısrarı gibi kendisi de hiçbir zaman yılmamış, kapanan her okulunu farklı bir yerde açılan ve eğitim veren bir yenisi izlemiştir.

(Şemsi Efendi İlkokulu günümüzden bir kare/ kaynak: hurriyet.com.tr)

Şemsi Efendi 1880 yılına gelindiğinde İstanbul'a bir özel okulu idare etmek için çağırılmış, bu görevi ifa etmek için bir süre İstanbul'da bulunsa da hem idealleri, hem de Selanik'e olan sevgisiyle geri dönmüş 1887'de yeni bir okul açmıştır. Atatürk'ün dinî eğitim veren mahalle mektebinden sonra  gideceği Şemsi Efendi İlkokulu da işte burası olmuştur. Şemsi Efendi mahalle mekteplerinin çok ötesinde olarak okullarında; sıra, masa, öğretmen masası, kara tahta, tebeşir gibi modern araç gereçlerin kullanımını başlatmış, ders saatlerini tıpkı günümüzdeki gibi tenefüs vakitleriyle ayırmış, tenefüslerde çocuklara jimnastik hareketleri yaptırmıştır. Tüm bu yenilikler sebebiyle, Şemsi Efendi'nin okulları çoğu kez dönemin yobaz kesiminin hedefinde olmuştur. Bir defaya mahsus olmayarak Şemsi Efendi'nin okullarına saldırılmış, camları kırılmış, sınıf araç gereçleri tahrip edilmiştir. Selanik'te bu gibi saldırılara Kerim Hafız adında bir gericinin öncülük ettiği bilinmektedir. Her türlü zorluğa rağmen eğitim aşkıyla hareket eden Şemsi Efendi kız çocukların öğrenimine verdiği önemle bir anlamda kadının toplumdaki yerinin iyileşmesine, kadın haklarına ve cinsiyetler arası fırsat eşitliğine de büyük katkıda bulunmuştur.


Şemsi Efendi, II. Meşrutiyet'in İlânı (23 Temmuz 1909) sebebiyle düzenlenen mitinglere öğrencilerini de götürmüş, onların derslerin dışında aynı zamanda siyasî bilinç kazanmalarına da katkıda bulunmuştur. Balkan Harbi'ne kadar Selanik'te büyük bir tutkuyla görevini sürdüren Şemsi Efendi 8 Kasım 1912'de şehri Yunan kuvvetlerinin işgal etmesi üzerine mecburen İstanbul'a gitmiş, burada da Selanik'e duyduğu büyük bir özlemle 1917 yılında hayata veda etmiş ve Üsküdar'da Bülbülderesi mezarlığına defnedilmiştir.


Başta da anlatmaya çalıştığım şekilde başarıya ve aydınlığa giden yol muhakkak eğitimden geçmektedir ve bu sadece Atatürk'ün görüşü değil bir tarihî gerçekliktir. Zira görüldüğü üzere Tanzimat Dönemi'nin bir getirisi olarak uygulamaya konan usul-i cedid (bir eğitim programı) ile 1860'larda ilkokullar çoğalmış, bu okullardan birinde yetişen Şemsi Efendi büyük bir eğitimci olarak Atatürk'ün ilk öğretmeni olmuş, Atatürk ise diğer alanlarda olduğu gibi eğitim alanında da yaptığı devrimlerle bir ulusun Başöğretmeni olmuştur.

Yararlandığım Kaynak ve Bağlantılar;

Atatürk'ün İlk Öğretmeni ŞEMSİ EFENDİ/ Azmi Koçak
atam.gov.tr/dergi/sayi-20/ataturkun-ilk-ogretmeni-semsi-efendi-1852-1917
ansiklopedi.biz/tarih/usul-i-cedid-hareketi-nedir

24 Haziran 2017 Cumartesi

Bilinmeyen Tarih

Tarihi bilmek insanlığın serüvenini anlamak ve çıkarım yapabilmek için en büyük gerekliliktir. Ancak bu "anlama ve çıkarım yapma"nın tam olarak ne olduğu da çok önemlidir. Tarihi yazılı olduğu kaynaklardan ve belgelerden eksiksiz öğrenmek mümkün olsa da o kaynak ve belgelerin eksiksiz olması mümkün değildir. Yani en başta elimizdeki tarih bilgisi eksik ve parçalıdır. Bunun yanı sıra tarihte de diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi tüm hesapları boşa çıkarabilecek bir insan faktörü vardır. İlgilenilen şey bir ordu, halk, devlet veya herhangi bir topluluk olabilir, temelinde daima insan vardır. İnsan da doğası itibariyle çoğu kez öngörülemez bir yapıdadır.


Hem elimizdeki bilginin eksik ve parçalı olması, hem de insan faktöründen dolayı sosyal bilimlerde, doğa bilimlerinde olduğu şekilde kesin yargıya varmak ve teori geliştirmek mümkün değildir. Bu namümkünlük önemli bir noktadır. Marx ve Engels tarihsel materyalizm üzerinde çalışmışlardır bu sebeple de ideolojiler arasında temel bir ayrım noktası oluşmuştur. Tarihin bir bölümünde sınıf savaşımı incelenecek olsa bile tarihin tamamını sınıf savaşımıyla açıklamak ve bunu mutlak doğru kabul edip üzerine bazı öngörüler geliştirmek hiç şüphesiz akıl ve bilim sınırları dahilinde değildir. Nitekim insanlığın son dönemi bir deney olarak kabul edilecek olursa, bu deney de bunu doğrulayacak niteliktedir.

Tarihi bilmekten devam edecek olursak, tarih; insanlığın serüveninin kayıt altına alınabilmiş kısmıdır. Bu kayıt altına alınmış kısmın incelenmesi akademik manada mümkündür ancak yine de eksiği bol bir bilgi yığınının incelendiği unutulmamalıdır. Popüler olarak bakıldığındaysa da daha farklı bir yönelim söz konusudur. Katı akademik araştırmaların birkaç gömlek altında kalan popüler yazımlar da toplumun genelinin belleğini oluşturur veya oluşmuş belleğin talep edeceği doğrultudaki konulara yönelmiş durumdadır. Örneğin bir Fransız İhtilali, Napolyon, Bolşevik İhtilali, Soğuk Savaş gibi kişi ve kavramlar son derece bilinirliği yüksek durumdayken onların çağdaşı olan diğer kişi ve kavramlar için aynı şeyi söylemek katiyen mümkün değildir. Fransız İhtilali süresince Çin'de neler olduğu, İran'ın neyi yaşadığı ve Japonya'nın durumu toplumların geniş kitlelerince asla bilinmemektedir. Yine aynı şekilde çoğu insan Fransız edebiyatını zevkle neşrederken, Japon edebiyatıyla ilgili en ufak bir fikri yoktur.


Tarih içinde bilinirliği yüksek kişi ve kavramların bilinmeyen kısımları da çoğu kez ilginç veya ironik bağlantıları açığa çıkarmaktadır.


Genç Topçu Subayı

Napolyon Bonapart, dünyaya gözlerini açtığı Korsika adasında, 15 Ağustos 1769'da doğduğunu söylemiştir. 15 Ağustos 1768'de doğmuş olsa Cenevizli olacak olan Napolyon, daha sonra Korsika'yı Fransa ilhak ettiği için bu bir yıllık ufak değişiklikle Fransız olmuş oluyor. Ailesinin Toscana'dan göç eden İtalyan menşeili soylu bir aile olduğu da ayrıca bilinmektedir. 10 yaşından itibaren askeri okulda öğrenim gören Napolyon özellikle tarih, coğrafya ve matematik derslerindeki başarısını kısa sürede belli etmiştir. Brienne'de 5 yıllık harp okulunu bitirmiş ve ardından Paris'te harp akademisinde devam edip, 1 Eylül 1785'te 58 kişilik sınıftan 42. olarak mezun olmuştur. La Fere Alayı'nda topçu teğmen olarak göreve başlamıştır.

Velhasıl Fransa'nın ve modern tarihin çok önemli bir dönüm noktası olan Fransız İhtilali (1789) cereyan ettiğinde, yine Fransa'nın ve modern tarihin çok önemli bir şahsiyeti, genç ve pek de önemli olmayan bir topçu subayıydı.


Genç Kurmay Başkanı

II. Meşrutiyet'in ilanına karşın bir gerici tepki olarak 13 Nisan 1909 tarihinde küçük çaplı bir ayaklanma meydana gelmiş ve bu olay -takvim farkından kaynaklı olarak- 31 Mart Vakası olarak anılmıştır. Ayaklanmanın bastırılması için görevlendirilen Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu'nun Kurmay Başkanlığını Kolağası Mustafa Kemal üstlenmiştir. Atatürk'ün tarih sahnesine çıkışı her ne kadar Çanakkale muharebeleri veya Trablusgarp olarak kabul edilse de Hareket Ordusu'nun Kurmay Başkanlığını yürütmesi, hem de bu yürütmeyi inisiyatif kullanma ve kararlılık çerçevesinde gerçekleştirmesi dikkatlerden kaçmaması gereken önemli bir başlangıç noktasıdır.


Yaralı Onbaşı

I. Dünya Savaşı'nın son günlerine gelindiğinde, Fransa'nın kuzeyinde yaşanan muharebelerde bir İngiliz askeri olan er Hanry Tandy, yaralı bir Alman onbaşısını fark edip, her nedense ona merhamet etmiş ve öldürmekten vazgeçmiştir. Buna istinaden onbaşı da teşekkür mahiyetinde başını eğmiş ve olabildiğince hızlı bir şekilde oradan uzaklaşmıştır. Yıllar sonra bu insani hareketi için belki de memnuniyet duyduğu sıralarda Henry, hayatını bağışladığı kişinin Adolf Hitler olduğunu anladığında yoğun bir pişmanlık ve suçluluk duygusu hissetmiştir.


Demirkırat'ın Süvarisi

Başka bir çok partili düzene geçiş denemesi olarak Atatürk tarafından Ali Fethi Bey'e kurdurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası, kısa sürede rejim muhaliflerinin yoğun ilgisi ve büyük taşkınlıkları, özellikle İzmir'de yaşanan olaylar sebebiyle kapatılmıştır. Partinin açık kaldığı müddetçe, yerel örgütlerini kurmaya çalışan Ali Fethi Bey Aydın'a geldiğinde kendisine ısrarla tavsiye edilen isim Çakırbeyli Çiftliği'nin genç beyi Adnan Menderes, yapılan görüşmeler sonucu SCF Aydın il başkanı olmayı kabul etmiştir. SCF kapatıldıktan sonra ya siyaseti bırakmak yada yuvaya dönmek seçenekleriyle karşılaşan her SCF'li gibi Adnan Menderes'te bu iki yoldan birisini seçerek CHP Aydın il başkanlığı görevini üstlenmiştir.

3 Şubat 1931'de Atatürk'ün Aydın gezisinde Menderes'le 5 dakikalık ayaküstü sohbeti laf lafı açtığından yaklaşık 4 saati bulmuş ve bu görüşme dahilinde tarımda modernleşmeden, ekonomiye, oradan siyasete pek çok konu konuşulmuş, bu konuşma ile ilgili Atatürk, Menderes'ten bir de rapor istemiştir. Sonrasında da "bugün tanıştığım genç adam dikkate değer birisiydi" demiştir. Seçim zamanı yaklaştığında da milletvekili adayı olarak Menderes kendi arzusu dışında belirlenmiş ve CHP milletvekili olarak siyaset hayatına başlamıştır.

12 Haziran 1945'e gelindiğinde CHP grup toplantısında, özellikle iktisadi konulardaki görüş ayrılıklarından hareketle parti yönetimine ve hatta temel işleyişe 4 kişi kazan kaldırmış, bu olay tarihe "dörtlü takrir" adıyla geçmiştir. Olayın baş kahramanları olan; Celal Bayar, Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuat Köprülü 1946'da Demokrat Parti'yi kurmuşlar, 1950'de iktidar olup 27 Mayıs 1960 İhtilali'ne kadar da DP olarak ülkeyi yönetmişlerdir. (iç cephede bazı ayrılıklar çok önceden yaşanıyor) 27 Mayıs sonrası yapılan yargılamalarda idam edilen Menderes, SCF ile başladığı siyaset serüveninde önce dolaylı, sonra doğrudan olarak Atatürk tarafından Türk siyasetine kazandırılmış bir isimdir. Şimdilerde zannedilen tarihteki mutlak CHP-DP düşmanlığının aksine birbirini doğuran farklı anlayışların trajik bir örneğidir.


Cemal Aga

Cemal Gürsel her ne kadar günümüz popüler tarihinin 27 Mayıs İhtilali ile sınırlı görmek istediği bir karakter olsa da; nam-ı diğer Cemal Aga I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı'nda çarpışmış bir askerdir.  1895'te Erzurum'da doğan Gürsel, ilköğrenimini Ordu'da tamamlamış sonraları Erzincan ve İstanbul'da askeri öğrenci olarak bulunmuştur.

1915-1917 yılları arasında Çanakkale'de ve Suriye- Filistin cephesinde topçu subayı olarak görev almış, ardından Kurtuluş Savaşı'nda batı cephesinde gerçekleşen her muharebeye katılmıştır. 27 Mayıs'ın organize edilmesinde bir katkısı bulunmayan Gürsel, rütbesinin büyüklüğü ve fikrî yönelimi sebebiyle inzivada bulunduğu İzmir'den Cemal Madanoğlu tarafından davet edilip MBK'nın başına getirilmiştir. "Devrim" adıyla tanınan yerli araba üretim projesi de kendisinin hususi ilgi ve teşviğiyle yürütülmüştür. 27 Mayıs sonrası yüklendiği; devlet ve hükümet başkanlığı, TSK Başkomutanlığı ve savunma bakanlığı yetkileri ve ardından 10 Ekim 1961'de gelen Cumhurbaşkanlığı yetkisinin yıprattığı Gürsel'in sağlık durumu yoğun stres altında günden güne kötüye gitmiş, tedavi için ABD'ye gittiyse de sonuç alınamamış ve 14 Eylül 1966'da hayatını kaybetmiştir.

Ne var ki Cemal Gürsel ve Cemal Madanoğlu'nun başrollerinde bulunduğu 27 Mayıs yönetimi ve MBK'yı bir yandan garipserken, bir yandan da elde ettikleri güce imrendiğini sonradan dile getirecek olan genç subay Kenan Evren, 20 yıl kadar sonra başka bir askeri diktanın başı olacak ve tarih örgüsü ürpertici bir biçimde örülmeye devam edecektir.


İki Karşılaşma

1965'in Ekim'ine gelindiğinde cumhuriyet çocuklarının ilk temsilcilerinden Süleyman Demirel başbakan seçilmiş ve eski milli kahramanlar, son Osmanlılar tarihte bir devir olarak yerini almış bulunuyordu. İsmet İnönü de kendi verdiği tüyoyla demokratik bir şekilde yerini devrettiği bu genç adamla aslında ikinci kez karşılaşıyordu. İlk karşılaşma İnönü'nün yine başbakan olduğu 1936 yılının 25 Mart'ında demiryolu açılışı için gittiği Demirel'in memleketi Isparta'da gerçekleşmiştir. Tabi o zamanlar küçük Süleyman ortaokul 1. sınıf öğrencisidir ve kalabalığın içinden merak dolu gözlerle başbakan İsmet İnönü'yü izlemiştir, tam 27 sene sonra da o gün hayranlıkla izlediği başbakanı devirmiş ve yerini almıştır.


Bu gibi olaylar bize tarih örgüsünün gerçek dokusuna temas edebilmede birkaç küçük fırsattır. Tüm tarihi anlayıp(!) onun üzerine bazı katı düşünceler oluşturmak ve de bunu dogmalaştırmak bizleri falcılıktan ve ezbercilikten öte bir yere taşımayacaktır.

Yararlandığım kaynak ve bağlantılar;

Napolyon/ Robert Matteson Johnston

tccb.gov.tr/cumhurbaskanlarimiz/cemal_gursel/

ntv.com.tr/galeri/dunya/hitleri-bagislayan-adam,l5ZGGxDYgUWR_YA2RyZ9mw

İhtilalin Pençesinde Demokrasi/ 32. Gün (belgesel) 

11 Mayıs 2017 Perşembe

Türk Parlamento Tarihi


Kelime anlamı olarak TDK'da "Başlıca görevi yasama, devlet bütçesini çıkarma, hükümeti denetleme olan ve üyeleri halkoyu ile belirli bir süre için seçilen meclis veya meclisler, yasama kurulu, yasama meclisi, yasama organı."1 şeklinde ifade edilmiş olan "parlamento", yaygın kanının aksine İtalyanca değil, Fransızca kökenli bir kelimedir.2


Türk tarihine bakıldığında, belki devlet kurma ve yönetme kabiliyetinin bir getirisi, belki de doğrudan sağlayıcısı olarak ortak akıl da diyebileceğimiz bir devlet aklının, istişarenin ön plana çıktığını görürüz. Yönetimde bu tarz bir yönelimi saptayıp, tarihteki genel ve köklü varlığımızı buna dayandırmanın veya en azından bir pay belirlemenin çok da zorlama bir tespit olmayacağını düşünüyorum. Bu düşüncemin sebebi niteliğindeki o tarihsel akışın günümüzdeki durağı yine hiç şüphesiz ana eksende "parlamento" kavramıdır. Parlamento aracılığıyla mevzubahis ortak akıl, seçimler vasıtasıyla her yetişkin vatandaşın kararıyla tahakkuk etmektedir. Burada yine gözden kaçırılmaması gereken önemli noktalar da; temsilin olabildiğince orantılı olarak sağlanması ve seçim barajı meseleleridir.


Bazen her ne kadar özeleştirinin dozu kaçırılsa da, Türk halkı olarak; ilk gelişmeleriyle birlikte 200 yıllık bir demokratikleşme, takribi 150 yıllık da bir anayasa ve parlamento geçmişine sahip olduğumuz tarihsel bir gerçektir. Bu tarihsel gerçeği basitçe şu şekilde ele alabiliriz: Tanzimat öncesi dönem (Sened-i İttifak sonrası), Tanzimat dönemi, Meşrutiyet dönemi ve Cumhuriyet dönemiyle günümüz.


Tarihte herhangi bir konuyu ele alırken çoğu kez net bir sınır belirlemek mümkün olmayıp, sürekli daha da geriye giden ve ele alınan konuyla ilgili silikleşen sayısız öncüle rastlanabiliyor. Tanzimat öncesindeki dönemi, özellikle parlamento ile ilgili bir anlatımda Sened-i İttifak ve doğal olarak II. Mahmud devriyle başlatmak isabetli olacaktır.


II. Mahmud ve Meclisler

II. Mahmud da tıpkı III. Selim gibi bedel ödemek pahasına yenilikler yapan bir padişahtır. I. Abdülhamid ve III. Selim dönemlerinde başvurulduğu gözlemlenen Meclis-i Meşveret'e (Meşveret Meclisi/Danışma Meclisi) II. Mahmud da itimat etmiş ve son derece yararlı bir şekilde kullanmıştır. Meşveret Meclisi, klasik danışma mercilerinden farklı olarak, değişik fikirlerin dile getirilip tartışılabilmesi bakımından da ayrı bir öneme sahiptir.3

II. Mahmud döneminde daha adaletli ve düzenli vergi toplamak amacıyla taşrada görev yapan Muhassıllık meclisleri kurulmuştur. Bu meclislerin üye seçiminde bölgenin büyüklüğüne göre; büyük şehirlerde 50, orta büyüklükteki yerlerde 30, küçük yerleşimlerde 20 seçmen, halk arasından kura yoluyla belirlenerek, bölgenin ileri gelenlerinden oluşan meclis üyeliği adayları arasından açık oylama yoluyla seçim yapmış ve böylelikle meclis üyeleri belirlenmiştir. Bu meclisler de her ne kadar devlet yönetiminde bir etkileri olmayıp yerel vergi işleriyle ilgilenseler de, bir seçim yapılması ve yerel bir iradenin tecelli etmesi bakımından büyük öneme sahiptirler.4

Yine II. Mahmud döneminde faaliyete geçen önemli bir parlamenter yapı Meclis-i Vâlâ'dır. Bu meclis 24 Mart 1838'de kurulup, 31 Mart 1838 itibariyle göreve başlamıştır. Başkanlığında eski seraskerlerden Koca Hüsrev Paşa bulunan Meclis-i Vâlâ, 5 üyeden oluşup, Gülhane Kâsrı'nda toplanmaktaydı. Meclis-i Vâlâ'da kanun ve nizamnameler hazırlanması (yasama görevi), düşüncelerin özgürce paylaşılması ve oy birliğiyle karar alınması öngörülmüştür.5


Sened-i İttifak: Anlaşma Belgesi

Adından da anlaşılacağı üzere "Sened-i İttifak", ittifakın senedi yani bir anlaşma belgesidir. Bu anlaşma, II. Mahmud ve âyanlar (âyan: Bulunduğu bölgede ekonomik veya askerî nüfuz elde etmiş bulunan, fiili yönetici/temsilci.) arasında yapılmıştır. 29 Eylül 1808 tarihinde âyanlar ve devletin ileri gelenleri arasında görüşülmüş ve  imzalanmış olup, 7 Ekim 1808'de II. Mahmud'un onayıyla Osmanlı'da padişahın resmi olarak yetkilerinin belirlendiği, bir anlamda kısıtlandığı ilk metin olmuştur.6 Bu metnin ortaya çıkışını sağlayan bir takım tarihsel olay da epey karmaşık ve iç içe geçmiş haldedir. Rumeli'den 7 Ekim 1808 tarihinde III. Selim'i kurtarmak amacıyla gelen Rusçuk Âyanı Alemdar Mustafa Paşa, IV. Mustafa cinayetine mani olamamış, ancak ne var ki Şehzade Mahmud'un hayatını kurtarıp, tahta geçmesini sağlamıştır.7

İçerik olarak bakıldığında Sened-i İttifak; giriş, 7 şart ve 1 zeylden oluşmaktadır.8

Giriş kısmında; devlet düzeninin bozulup, devlet otoritesinin sarsıldığı ifade edilmiş ve bunun sonucunda toplantılar düzenlenip, bu anlaşmanın akdolunduğu belirtilmiştir.

Birinci şartta; âyanların, padişahı devletin temelinde gördüğü ve tanıdığı açık bir dille ifade edilmiştir.

İkinci şartta; toplanan askerlerin "devlet askeri" olacağı öngörülüp, herhangi bir karşıt harekatın, kalkışmanın el birliğiyle bastırılacağı taahhüt edilmiştir. (Bu şarttan aynı zamanda toplanacak askerlerin Ocak dışı bir formda yetiştirileceği ve belki de Nizam-ı Cedit veya ona yakın bir şekilde yapılandırılıp, eğitileceği de anlaşılmaktadır.)

Üçüncü şartta; toplanılacak vergilerin düzenli bir şekilde merkeze ulaştırılacağı taahhüt edilmiş, yine padişaha karşı herhangi bir itaatsizliğin el birliğiyle bastırılacağı güvencesi dile getirilmiştir.

Dördüncü şartta; sadrazamın her emrinin padişah emri addedileceği belirtilmiş, (Alemdar Mustafa Paşa'nın kendi yerini belirlediği görülüyor.) ancak sadrazamın da kanun dışı bir tavrı ve duruşu durumunda yine topluca üstüne gidilmesi ve yok edilmesi öngörülmüştür.

Beşinci şartta; âyanlardan herhangi birinin, devlete karşı açık bir karşıtlığı görülmeden yani kanunsuz bir şekilde üzerine gidilemeyeceğini öngörüp, aksi bir durumda diğer hanedanların da bu duruma karşı birleşecekleri belirtilmiştir. (Bu belki de en cüretkâr şarttır.)

Altıncı şartta; İstanbul'daki herhangi bir ayaklanma veya fesat çıkması durumunda, âyanların emir almaksızın derhal bunu bastırmak için harekete geçeceği belirtilmiştir. (Burada Ocaklara karşı tavır ve önlem alındığı çok açık, Vaka-yı Hayriye'nin dahi 18 yıl öncesinde bu tip bir maddenin bulunması durumun vahametini gözler önüne seriyor.)

Yedinci şartta; halktan alınacak verginin vükela ve hanedanlar arasında görüşülüp, alınan karara riayet edileceği taahhüt edilmiştir. Aksi durumda bir zulme sebep olunduğunda yine topluca bir müdahale söz konusu olacaktır.

Zeylde yani ekte ise "Bu belge, bundan sonra sadaret makamına gelen ve şeyhülislam olan herkesçe makama gelindiği gibi imzalanacak, ayrıyeten tüm şartların icrasına padişah bizzat nezaret edecektir." ifadesi belirlenerek tüm anlaşma garanti altına alınmaya çalışılmıştır.9

Her ne kadar şartlara bağlayıcılıklar yüklenip, tüm maddeler bir zeyl ile sürekli kılınmak istendiyse de, 15 Kasım 1808 tarihinde, bir Yeniçeri Ocağı isyanı sonucu köşkünde kıstırılan Alemdar Mustafa Paşa'nın destek kuvvet gel(e)memesi üzerine, çatısındaki baruthaneyi havaya uçurarak hayatını kaybetmesi -beraberinde 300 düşmanını da kendisiyle götürdüğü rivayet edilir- üzerine artık Sened-i İttifak pek anılan bir anlaşma olmamış ve zeylde (ekte) belirtildiği gibi sadaret ve şeyhülislam makamına gelen kimseler belgeyi güncel tutmak için yeniden imzalama kuralına uymamışlardır.

Sonuç olarak tüm bu maceralar silsilesi de genel tarihi incelemelerde sönük kalacak kadar etki ve önem kaybına uğramış, Alemdar Mustafa Paşa'nın ölümüyle bir anlamda Sened-i İttifak da ölmüştür. Bu şekilde bir dönem kapanırken, III. Selim döneminden de azımsanmayacak ölçüde tecrübe edinen II. Mahmud, çok daha temkinli ve radikal olmayan adımlarla yenilikçiliğe devam etmiştir.

II. Mahmud devrinde; Yeniçeri Ocağı kaldırılmış, onun yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye isimli yeni bir askeri örgüt kurulmuştur. Mehmed Ali Paşa haricindeki tüm âsi valiler de sindirilmiştir. Ayriyeten, devlet organlarında köklü değişikliklere gidilmiştir. Günümüzdeki bakanlıkların da temeli niteliğindeki Maliye, Dahiliye ve Hariciye nezaretleri kurulmuştur. Nezaretlere müsteşarlar tayin edilmiştir. Vergilerin ıslahı için tedbirler alınmıştır. Posta teşkilatı kurulmuştur. Özellikle asker alımı için ilk defa nüfus sayımı yapılmıştır. Harbiye ve tıbbiye okulları açılmıştır. Birçok yeniliği halka duyurma ihtiyacı sebebiyle ilk resmî gazete olan Takvim-i Vekayi yayınlanmaya başlanmıştır. Eğitim-öğretim alanında, özellikle tercüman olarak yetişmek üzere II. Mahmud Avrupa'ya pek çok öğrenci göndermiştir.10

Özetle II. Mahmud; güç elindeyken iyi şeyler yapmaya çabalayan, keyfî yönetim ve diktaya gitme fırsatı varken reformlar yapan, hatta bunu "istemezük"çü azılı bir kitleye karşı başarıyla sürdüren bir sultan, iyi bilmemiz ve her daim hatırlamamız gereken bir insan olarak tarihte yerini almıştır. 


Tanzimat Fermanı: Gülhane Hatt-ı Hümayunu

II. Mahmud'un vefatı üzerine tahta geçen büyük oğul Şehzade Abdülmecit, Sultan olduğu vakit 16-17 yaşlarındadır ve yönetimde tek başına söz sahibi olamayacak kadar toydur. Bu sebeple güvenilir danışmanlar seçmesi gerekmiştir. Dışişleri Nazırı Mustafa Reşit Paşa ile onun yardımcıları Ali ve Fuat Paşalar bu anlamda bir beyin takımı olarak teşkil olmuşlardır.11

Mısır valisi Mehmed Ali Paşa'nın isyanı ve boğazlar sorunu Osmanlı Devlet yapısının yetersizliğini ortaya koymuştu, uluslararası boyut yapılandırılması ancak köklü bir değişimle mümkündü.12

Hesaplamalara göre 3 Kasım 1839 günü Gülhane Parkı'nda, Mustafa Reşit Paşa tarafından ilan edilen Tanzimat Fermanı, bu özelliği sebebiyle "Gülhane Hatt-ı Hümayunu" olarak da anılmaktadır, bu fermanla Tanzimat Dönemi(1839-1876) başlamıştır. Tanzimat Fermanı'nda genel anlamda; İslâm'a ve İslâmî yönetime övgüyle yaklaşılmış, Müslüman ve gayrimüslim tüm kesimlerin can ve mal güvenliklerinin devletin sorumluluğunda olduğu belirtilmiş, vergi adaleti sağlanmaya çalışılmış, askerliğe yeni düzenlemeler getirilmiştir.13



Tanzimat Fermanı, Osmanlı'da o güne kadarki yapılmış olan en demokratik ve anayasal harekettir. Tek taraflı olarak ilan edilmesi, karşıda bir yaptırım gücünün olmaması da ayrıca önemlidir. Tabi bu tek taraflılığın yine önemli tetikleyicileri de; dış devletlerin gayrimüslim vatandaşların hakkını savunma adı altında Osmanlı'ya yaptırımlarda bulunmaya çalışması, Fransız İhtilali etkilerinin azınlıklarda hissedilmesi olarak muhakkak bilinmelidir. Osmanlıcılık fikri doğrultusunda, dinî inanç ve milliyet ayrımı yapılmaksızın halkı bütünleştirme gayreti olduğu açıktır. Bu gayret çoğu yabancı devleti rahatsız etmiş, doğrudan veya dolaylı olarak tepkiler gelmiştir.14

Tanzimat dönemi dahlinde yine toplumsal yenilikler arttırılmış, günümüzdeki çoğu devlet kurumunun (polis teşkilatı, jandarma teşkilatı, Yargıtay, Danıştay) ya direkt kendisi ya da öncüleri kurulmuştur.

26 Eylül 1854'te kurulan Meclis-i Âli Tanzîmat, kurulduğu gibi Meclis-i Vâlâ'nın yasama yetkisini devralmış ve 14 Temmuz 1861 tarihinde Meclis-i Vâlâ ile tamamen birleştirilerek, Meclisi- Ahkâm-ı Adliyye oluşturulmuştur.15


Islahat Fermanı: Bir İyileştirme Hamlesi 

Islahat Fermanı 1856 yılında Kırım Savaşı sonrası yapılan Paris Barış Konferansı esnasında ilan edilmiştir. Kırım meselesinde, Rusya'ya karşı Fransa ve İngiltere'nin desteğini almak için gayrimüslimlere tamamen eşitlikçi haklar tanınmış, bir yandan Tanzimat Fermanı yinelenirken diğer yandan da Tanzimat Fermanı'nın da ilerisine gidilmiş, gayrimüslimler ve Müslüman tebaa hak ve özgürlükler bakımından devlet nezdinde eşitlenmişlerdir. Gayrimüslimlere karşı küçük düşürücü ifadeler kullanılmasının da yasaklanmasıyla toplumda "artık gavura gavur da diyemeyeceğiz" minvalinde tepkiler oluşmuştur. Dayak ve angarya, "Müslümanlıktan dönme" cezaları da kaldırılmıştır. Tanzimat Fermanı'nda "herkes" ile başlayan ve Osmanlıcılık doğrultusunda yazılmış maddeler varken, Islahat Fermanı'nda daha çok "gayrimüslim(ler)"le başlayan maddeler yer almıştır.

Bir de "eşit hak, eşit yükümlülük" düşüncesinden hareketle, gayrimüslimlerin askerlik yapmadıkları için ödedikleri cizye vergisinin de kaldırılmasıyla, gayrimüslimlere de zorunlu askerlik görevi getirilmiş ancak bu görevi bir kereye mahsus ödenen bir bedelle de yerine getirme hakkı tanınmıştır.

Islahat Fermanı'nın, Tanzimat Fermanı gibi yeni bir dönem başlatmayıp, Tanzimat dönemi dahlinde 2. safhaya (1856-1876) geçişin başlangıcı olduğu bilinmelidir.16



Sultan Abdülmecit(1839-1861) ve Sultan Abdülaziz(1861-1876) dönemlerinde, Tanzimat dönemi kapsamında çok önemli yenilikler yapılmış ve şuanda ülkemizde faaliyette bulunan kurumların temelleri atılmıştır. Bu yapılanmalar çoğu kaynakta reorganizasyon yani yeniden yapılanma şeklinde ifade edilmiştir.

1869 yılında Fuat Paşa'nın ve 1871'de Ali Paşa'nın ölümü üzerine Sultan Abdülaziz saray otoritesini tekrar güçlendirme ve bazı tavizleri geri alma yoluna gitmiş ve bu hareketi de onun bir darbeyle devrilmesine ve de hayatına mâl olmuştur.17 Daha sonra Sultan Abdülaziz'in yerine V. Murat getirilmiş, kısa zamanda Murat'ın akli dengesinin yerinde olmayışı ve ileri derecedeki alkol bağımlılığı sebebiyle hükümdarlık vazifelerini yerine getiremeyeceği anlaşılarak 31 Ağustos 1876 tarihinde tahttan indirilmiş ve yerine II. Abdülhamid getirilmiştir.


I. ve II. Meşrutiyet Dönemleri: Meşruti Monarşiye Geçiş

Sultan II. Abdülhamid tahta çıkmadan önce Mithat Paşa'ya meşrutiyeti kabul edip, o ve ekibiyle yakın planda çalışacağanı vadetmiş olsa da, tahta çıktıktan sonra bunun için pek acele etmemiştir. Nihayet 1876 yılı içerisinde Hariciye Vekili Safvet Paşa tarafından ilan edilen meşrutiyet, 1831 Belçika Anayasası temel alınarak hazırlanan Kanun-i Esasi'nin kabulünü getirecektir.18


Sultanın konumu anayasanın 3. maddesiyle belirlenip, hiçbir yaptırıma maruz kalması mümkün değildir. Bu maddeye göre Osmanlı Devleti'nde hakimiyet Osmanoğulları hanedanının en yaşlı erkek üyesine aittir. 4. maddede sultanın aynı zamanda halife olduğu belirtiliyordu. 5. maddede sultanın yaptıklarından dolayı meclise veya herhangi başka bir merciye karşı sorumlu olmadığı açıkça belirtilip, iktidarı ortaya konuyordu. Buna mukabil meclisin tüm yetkileri ve hareket alanı sultanın tasarrufundadır. Meclis-i Umumi (genel meclis/parlamento), sultanın atadığı âyanlardan oluşan Meclis-i Âyan ve mahalli meclisler tarafından seçilen Meclis-i Mebusan'ın birleşiminden meydana gelmiştir. Hiçbir yetkisi bulunmayan bu meclisin yasa geçirmesi çok zor buna mukabil sultanın da sınırsız veto yetkisi vardır.19


II. Abdülhamid 1878'in Şubat ayında, 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi'ni (93 harbi) de sebep göstererek meşrutiyeti askıya almıştır ve böylelikle 30 yıl sürecek olan istibdat (monarşi-despotizm) devri(1878-1908) başlamıştır. Tabii bu "istibdat" devrinde, sürgünün, hafiyelerin, baskının, sansürün(son zamanlarda) yanı sıra her kademede açılan okulları, yapılan demir yollarını, geliştirilen telgraf ağını görmemek de büyük haksızlık olacaktır.


Yine Abdülhamid'in 1881 yılında moratoryuma gidip Düyun-u Umumiye'yi (Genel Borçlar) kurması kimine göre, dış borçların miktarının pazarlıkla azaltılıp, taksitlere bölünmesi ve bizim lehimize bir şekilde yapılandırılmasıyla dahiyane bir fikirken, kimilerine göre de, kendi borcunu kendisi tahsil edecek yabancı devletlerin varlığı, Osmanlı Devleti'nin fiili olarak iflasını ifade etmektedir.


Haziran 1908'e gelindiğinde Selanik'teki İttihatçılar deşifre olmaktan korkmaya başlamışlardır. Korkmakta da haklılardır çünkü hükûmet ajanları aralarına sızmayı başarmıştır. 3 Temmuz'da Ahmet Niyazi ve 200 askeri diğer subaylar cuma namazındayken Resne garnizonunun silahlarını, mühimmatını ve levazımatını ele geçirmişlerdir. Niyazi'yi farklı önlemler alarak Enver ve diğerleri izlemişlerdir. Bu kadronun 3 Temmuz'da yayınladığı bildiri sultanı 1876'ya dönmeye zorluyordur. İsyanı bastırmak amacıyla 4 gün sonra bölgeye gönderilen Şemsi Paşa'nın Manastır postahanesi önünde gün ortasında vurulup öldürülmesi olayın vahametini gözler önüne sermektedir.20


Tüm bu olanlar karşısında II. Abdülhamid II. Meşrutiyet'i ilan etmiş ve istibdat devri kapanmıştır. II. Meşrutiyet'in ilanına beklenen tepki 13 Nisan 1909'da gelmiştir. İstanbul'daki At Meydanı'nda toplanan mutaassıp öğrenci ve askerlerden ve halkın diğer kesimlerinden oluşmuş olan ve Hafız Derviş Vahdeti'nin öncüsü olduğu bu kalabalığa Selanikte'ten gelen Mahmut Şevket Paşa'nın komutasını devraldığı 3. ordu müdahale etmiştir. 24 Nisan'da kentte kontrolü sağlamışlardır. 27 Nisan'da ise parlamento kararıyla II Abdülhamid'in Selanik'e sürgün edilmesini kararlaştırmışlardır. Tahta Abdülhamid'in kardeşi Reşat getirilmiştir.21


22 Eylül 1909 yılında toplanan bir İttihat ve Terakki Cemiyeti kongresinde Trablusgarp delegesi Mustafa Kemal daha o günlerde beliren ileri görüşlülüğü ve dehasıyla ortaya önemli bir tespit ve altın değerinde bir reçete koymuştur. Temel tezi askerlik ve siyasetin birbirinden ayrılması gerektiğini belirten konuşması şu şekildedir;

"Ordu mensupları parti içinde kaldıkça hem parti kuramayacağız, hem de ordumuz olmayacaktır. Mensuplarının pek çoğu cemiyet âzâsı olan III. Ordu, günün manasıyla modern bir ordu sayılmaz. Orduya dayanan cemiyet de, millet bünyesinde kök salamamaktadır. Bunun için bir an evvel, cemiyetin muhtaç olduğu zabitleri veyahut cemiyette kalmak isteyen ordu mensuplarını istifa suretiyle ordudan çıkaralım. Bundan sonra zabitlerin ve ordu mensuplarının herhangi bir siyasî cemiyete girmelerine manî olmak için kanunî hükümler koyalım."22


Bu konuşma, o gün Kâzım Karabekir tarafından da desteklenip, günümüzde dahi siyaset adına geçerliliğini korumakta olan, asker-siyaset ikilemi mevzubahis olduğunda önemli ve vazgeçilmez bir reçetedir. Zira özgürlük ve meşrutiyet arayışından doğan bir hareket, gücü eline geçirdikten sonra her geçen gün hırçınlaşmış ve komitacılık iliklerine kadar işlemiştir. Ordu içindeki statü rütbeden çok cemiyetteki duruşla özdeşleşmeye başlamış, komutanlar arasındaki siyasi görüş farkı orduya zarar vermiştir. Liyakat kavramını ezip geçen bu hareketin sonucu, monarşiyi törpülemesinin dışında her zaman hüsran olmuştur.


Yine aynı zihniyet 1912 seçimlerinde kaba kuvvete başvurmuş ve bu seçimler "sopalı seçimler" olarak tarihe geçmiştir. Ardından 23 Ocak 1913'te Enver Bey öncülüğünde yapılan Bab-ı Ali Baskını'nda toplantı halinde olan hükûmet ele geçirilmiş, Harbiye Nazırı Nazım Paşa öldürülmüş, sadrazam Kamil Paşa silah zoruyla istifa ettirilmiştir. İttihatçılar Mahmut Şevket Paşa'yı sadaret makamına getirmişler ancak birkaç ay sonra Mahmut Şevket Paşa bir suikaste kurban gitmiştir. Bunun üzerine hükûmet denetçiliğinin ötesinde, direkt olarak iktidar partisi olma yoluna giden ittihatçılar Said Halim Paşa sadaretinde bir üçlü yönetimin devrini başlatmışlardır.
Enver-Talat-Cemal..


Tüm bunlar yaşanırken bir yandan 28 Eylül 1911 itibariyle tırmanan Trablusgarp gerilimi bir İtalya-Osmanlı savaşına evrilmiş, tam bu savaşta başarılı olacakken de kaynayan kazan patlamış ve 1912'de I. Balkan Harbi başlamıştır. Bir tür karşılıklı çıkar gözetmeciliği yapan Rusya-İtalya devletleri imzaladıkları Racconigi Antlaşmasıyla, Trablusgarp ve adalardaki İtalyan varlığına karşın, boğazlardaki Rus hakimiyetini tesis etmek için ortak hareket etmişlerdir. Bu gidişatın peşi sıra, yaklaşmakta olan I. Dünya Savaşı'nda İngiltere ve Fransa'nın yanında yer arayan ittihatçılar umduklarını bulamamış ve Almanya'nın yanında savaşa girmeye mecbur olmuşlardır.


"İmparatorluğun Yağması" isimli eserinde 2 Ağustos 1914 Türk-Alman anlaşmasını da ele alan rahmetli İlhan Bardakçı, mealen şunları kaydetmiştir;

"2 Ağustos'ta imzaladığımız bu antlaşmanın 2. maddesine göre, Rusya'nın Almanya'ya savaş ilan etmesi durumunda, Rusya'ya karşı savaşmayı taahhüt ediyoruz, oysa ki bu antlaşma imzalanmadan 24 saat önce 1 Ağustos'ta Rusya-Almanya savaşa tutuşmuştur. Biz de bundan haberdar değilmişiz gibi bu metni imzalayarak, savaşa o anda doğrudan doğruya girmiş bulunuyoruz.

4.maddeye göre ihtiyaç halinde Almanya Türkiye topraklarını müdafaa için asker gönderecektir. Gönderemez! Askerlerin geleceği yol üzerinde bulunan Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya o dönemde tarafsız devletlerdir. Üzerinden asker geçmesinin imkanı yoktur! Denizde ise İngiliz ve Fransız donanmaları hakimdir. Mamafih hiçbir şekilde asker gelmeyecektir. Buna mukabil biz, 1916 yılında; Romanya, Galiçya ve Makedonya'ya asker göndermişizdir.(yurtdışı cepheleri)

Antlaşma 31 Aralık 1918 tarihine kadar geçerlidir.
(30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesiyle savaş bizim için bitti)"23

İttihat ve Terakki'nin güdümünde dahil olduğumuz I. Dünya Savaşı'yla ilgili olarak, İlhan Bardakçı'nın bu çıkarımlarının üzerine bir şey söylemenin yersiz olduğunu düşünüyorum.


Mondros Mütarekesi'nden çok kısa bir süre önce tahta çıkan Sultan VI. Mehmet Vahdettin, ağır bir yenilgiyi devralmış, bu ortamda İttihat ve Terakki'nin başını çekenler yurtdışına gitmiş, ülkedeki diğer üyeleriyse itibarlarını geri kazanana pasifize bir hal almışlardır. Yine bu dönem itibariyle Sultan Vahdettin'e yaptığı bir ziyarette, etkin konuma gelen Damat Ferit'in politikalarını eleştiren Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf Bey, Vahdettin'den Damat Ferit ile ilgili bazı eleştiriye yakın ifadeler sonrası "Beyefendi, ortada bir millet var, koyun sürüsü!(...) idaresi için bir çoban lazım. O da benim(...)" sözlerini duymuş ve duydukları karşısında üzülerek Meclis-i Mebusan'ın Vahdettin nazarında bir önemi olmadığını anlamıştır.24
Nitekim daha sonra da padişahın emriyle 21 Aralık 1918'de meclis dağıtılmış ve 12 Ocak 1920'ye kadar da kapalı kalmıştır.Bu tarih itibariyle açılan mecliste de gizli oturumlarla Misak'ı Milli kabul edilmiştir (28 Ocak 1920). Daha sonraları İstanbul'un işgali (16 Mart 1920) ve artan baskılarla 11 Nisan 1920 itibariyle Mebusan meclisi tamamen kapanmıştır.



Samsun'a çıkıştan itibaren kapsamlı bir vatan savunmasına girişen Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekiler tarafından, Erzurum ve Sivas kongrelerinin de bir sonraki adımı olarak, 23 Nisan 1920'de, bir cuma gününde Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmıştır. Bir kısım üyesi yeniyken bir kısım üyesi de Mebusan Meclis'inden gelmiştir. Bu meclis dönem olarak 11 Ağustos 1923'e kadar görev yapmış ve savaşın kazanılması, Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanması ve cumhuriyetin ilanı gibi ülkemizin temel taşlarının oturmasına uzanan bir süreçte çok büyük görevler ifa etmiştir. 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin ilan edilmesine kadar meclis hükûmeti sistemi işletilmiştir. Cumhuriyetin ilanından sonra da 11 Eylül 1923'te Halk Fırkası kurulmuş ve tek partili yönetim dönemi başlamıştır. "Tek parti" ifadesi günümüz bakış açısıyla her ne kadar despotik görünse de, o günün şartlarında normaldir ve hatta zaferler sonrası yapılacak icraatlar ve inkılaplar için bir ihtiyaçtır, demokrasinin temini için onun tutunabileceği halkın inşaası sürecidir. Kaldı ki cumhuriyetin ilanı ve Halk Fırkası'nın kurulmasının 1 yıl sonrasında yani 1924'te ilk muhalif parti Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur. Şeyh Said İsyanı ve rejim muhaliflerinin partiyi istilası ve istismarı sonucu TCF kapatılmış, çok partili döneme geçişte ilk deneme başarısız olmuştur. 1930 yılına gelindiğinde ise bizzat Atatürk'ün teşviğiyle, Ali Fethi Bey Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurmuş, ancak yine benzeri olaylar, özellikle İzmir Mitingi'nde yaşananlar sebebiyle bu girişim de başarısızlıkla sonuçlanmıştır.


Siyasette Askeri Müdahaleler

1950 seçimleriyle; Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan tarafından 1946 yılında kurulan Demokrat Parti, %55 gibi ezici bir oranla iktidara gelmiştir. Bu tabi ki haklı bir zaferdir ama yine de Emre Kongar'ın "Tarihimizle Yüzleşmek" kitabından bir kısmı buraya aktarmakta fayda görüyorum;

"… peki Türkiye, DP’nin bu zaferini kime borçludur? Menderes'e mi? Yoksa İsmet İnönü'ye mi? Tabii ki İsmet İnönü'ye. Dünya'da İsmet İnönü'den başka, elindeki tüm egemenlik haklarını tek başına kullanırken, yani diktatörlük yetkilerine sahipken, demokrasiyi kuran başka bir lider yoktur. Unutmayalım ki, onun çağdaşları, Sovyetler Birliği'nde Stalin, Portekiz'de Salazar, İspanya'da ise Franko'dur."25


Halkın birçok kesiminin desteğini alan ve "demir kırat" olarak telaffuz edilen Demokrat Parti, her geçiş dönemi aktörü gibi çok şey vadetmiş, gelir gelmez farklı alanlarda çalışmaya başlamıştır. DP muhalefetteyken yakındığı, CHP döneminde uygulanmaya başlanan "çoğunlukçu temsil" sistemini değiştirmemiş, hatta gayet benimsemiştir. Bu sistem bir anlamda dar bölge sistemine benzeyip, her daim en çok oy alan partinin işine gelen bir sistem olmuştur. Örneğin 1957 seçimlerinde %47,87 oy alan DP, 610 sandalyenin 424'ünü alırken, %41,09 oy alan CHP ancak 178 sandalye alabilmiştir. Burada muhalifken zararı görülüp karşı çıkılan, iktidara gelindiğinde de büyük kolaylık sağlayan diğer tüm faktörlerde de olan paradoks geçerlidir. Muhalifken karşı çıkılır ama yaptırım gücü kısıtlıdır. İktidara gelindiğinde ise böyle bir karşıtlık kalmadığından o faktöre müdahale edilmez.


Velhasıl dengesiz temsil oranından, ekonomik buhrana ve birçok farklı dinamiğe uzanan o genel sıkıntılı atmosferin iyice kızışması ve daha da beter bir hale doğru ilerlemesi en nihayetinde 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesiyle sonuçlanmıştır. Müdahalenin öncülerinden Cemal Madanoğlu, tüm MBK üyelerinden yazılı taahhüt almak ve askeriyenin sadece müdahaleyle kalması, sivil bir bakanlar kurulu oluşturulması yönünde çaba göstermiştir. Müdahale sonucunda ne yazık ki; Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan İmralı Adası'nda idam edilmişlerdir. Bu idamlar İsmet İnönü'nün hususi çabalarıyla da engellenememiş ve ne yazık ki siyasi tarihimize kara bir leke olarak işlenmiştir. 9 Temmuz 1961'de hazırlanan yeni anayasa halkın oyuna sunulmuş ve %60,4 gibi bir oranla kabul edilmiştir. Bu anayasa birçok temel değişikliği getirmiş, örneğin Türk Siyaset Tarihine "senato"yu sokmuştur. Devam eden yıllarda Talat Aydemir'in başarısız darbe girişimleri önlenmiş ve öğrenciler arasında keskin gruplaşmalar gözlenmeye başlanmıştır.


1971 yılına gelindiğinde, 12 Mart Muhtırasıyla karşı karşıya kalan Süleyman Demirel hükümetten çekilmiş, bu sayede meclis açık kalabilmiştir. Bu muhtıra Demirel'in dışında Bülent Ecevit ve beraberindekileri, yani CHP'nin sol kanadını da kötü etkilemiştir. Sonuç olarak CHP'den istifa eden Nihat Erim bağımsız olarak bir teknokratlar hükümeti oluşturmuştur.


70'li yıllar boyunca iyice artan öğrenci olayları ve sağ-sol çatışması ülke genelinde günlük hayatı etkileyecek seviyeye gelmiş ve yine ne yazık ki 12 Eylül 1980'de bir askerî darbe daha gerçekleşmiş, meclis kapatılmış, partiler lağvedilmiştir. Bu darbe sonucunda hazırlanan 82 anayasası "bol geldi" deyimiyle 61 anayasasının tüm getirilerini törpülemiştir. Bu anayasa 7 Kasım 1982 tarihinde halk oylamasına sunulmuş ve %91,37 gibi bir oy oranıyla kabul edilmiştir.


GÜNÜMÜZ


 Ülkece en son atlattığımız 15 Temmuz 2016 kanlı darbe girişiminin ardından ne yazık ki bu meselelerdeki hafızamız da güncellenmiş oldu. Hayatta hep iyi şeyler olmuyor, bu bir gerçek ama bizim de her zaman her gerçeğe müdahale hakkımız ve imkanımız olduğunun bilincinde olmamız, yazının en başında değindiğim üzere, tarih boyu oluşmuş bilincimizin de bir gereği olarak farklı fikirleri dikkate alıp değer vermemiz gerekiyor. Ordumuz içerisinde kümelenen bu hain azınlık, eğer kulak verilmiş olunsaydı seneler önceden “geliyorum!” diyen bir tehditti hepimiz için, ama ne yazık ki bu olmadı ve belki de çok daha kötü günlerin kıyısından yine milletin azim ve kararıyla döndük. Demokrasimizi, parlamentomuzu tarih boyunca ilerlediği o engebeli yolda bir engelden daha geçirmeyi yine hep birlikte başardık..

DİPNOTLAR

1 tdk.org.tr/index.php?option=com_yanlis&view=yanlis&kelimez=358
2 nisanyansozluk.com/?k=parlamento&lnk=1
3 İslam Ansiklopedisi c. 28, sf. 249
(naklen: islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=280249)
4 akademiktarih.com/tarih-anabilim-dal/2052-osmanl-aratrmalar/osmanlesseseleri-erine-aramlar/252-muhassillik-mecller.html
5 İslam Ansiklopedisi c. 28, sf. 250
(naklen: islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=280250)
6 Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları, 2000, sf. 3-12
(naklen: anayasa.gen.tr/senediittifak.htm)
7 İlber Ortaylı, İmparatorluğun Son Nefesi,  Timaş Yayınları, 2016, İstanbul, sf. 41
9 Kemal Gözler a.g.e., sf. 3-12
10 Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi, Timaş Yayınları, 2016, İstanbul, sf. 230
11 Yaşar Akbıyık, Osmanlı’dan Türkiyeye Tarih Toplum Siyaset, 2012, Ankara, sf. 103
12 Yaşar Akbıyık, a.g.e.
13 Fahir Armaoğlu, a.g.e., sf. 231
14 Fahir Armaoğlu, a.g.e., sf. 236
15 İslam Ansiklopedisi c. 28, sf.243
(naklen: diyanetislamansiklopedisi.com/meclis-i-ali-i-tanzimat/)
16 Yaşar Akbıyık, a.g.e., sf. 108
17 Kemal H. Karpat, Osmanlı’dan Günümüze Asker ve Siyaset, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, sf. 75
18 Kemal H. Karpat, a.g.e., sf. 78
19 Kemal H. Karpat, a.g.e., sf. 79
20 William Hale, Türkiye’de Ordu ve Siyaset, 1994, Londra, sf. 41
21 William Hale, a.g.e., sf. 45
22 Şevket Süreyya Aydemir,  Tek Adam c. 1, Remzi Kitabevi, 1987, İstanbul, sf. 135
23 İlhan Bardakçı, İmparatorluğun Yağması, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 2006, İstanbul, sf. 131-132
24 Orhan Çekiç, Mondros’tan İstanbul’a, Kaynak Yayınları, 2014, İstanbul, sf. 284-285
25 Emre Kongar, Tarihimizle Yüzleşmek, Remzi Kitabevi, 2010, İstanbul, sf. 191