13 Eylül 2021 Pazartesi

Bu kez aşağıdan yukarıya!



(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Tam olarak bir kıyametin ortasındayız. Bu kıyameti meydana getiren felaketler silsilesinin temelinde yönetim problemi yatıyor. Zira başımıza gelenlerin bir kısmı her ülkede yaşanabilecek şeylerken, bir kısmı direkt siyasî sebeplerden kaynaklanıyor. Ancak her iki grup problemin de çözülememesi ve uzayan zorlu süreçler hâlini alması yine siyasetle ilgili. Kötü gidişatın her çevrede farklı bir kronolojisi olsa da Türkiye’nin giderek daha yaşanmaz bir hâle gelmesi üzerinde herkes hemfikir.

Bariz bir yönetim krizi ve giderek daralan ekonomiyle ilerlerken, pandeminin en çok vuracağı ülkelerden biri olmamız kaçınılmazdı. Son derece zorlu geçen yaklaşık iki yılın sonunda, Sedat Peker’in yayınladığı video kayıtlarıyla dünya gündeminde yer alacak büyüklükte bir ifşaat meydana geldi. Bununla birlikte bir kısmını bildiğimiz, bir kısmını da bildiklerimizle birleştirerek ayaklarımızın suya erdiği pek çok bilgiye eriştik. Pek çokları haklı olarak bir lağımın patladığını söyledi. Yıllarca alacakaranlıkta belli belirsiz gördüğümüz kirli ilişkiler büyük ölçüde netleşti. Derken sebebini henüz bilmediğimiz bir şekilde yayınlar kesildi ve o fevkalade yüksek kapasiteli olağanlaştırma mekanizmamız yine ağır ağır işlemeye başladı.

Normal bir memleketin yıllık gündemini ay bazında tüketen bir ülke olarak; son derece yoğun bir Afgan göçü, büyük orman yangınları ve şimdi de büyük sel felaketlerini konuşuyoruz. Bunlar bize devletteki organizasyonun ne kadar zayıfladığını, kurumların ne kadar yıpratıldığını, içinin boşaltıldığını gösteriyor. Evrende düzensizlik artma eğilimindedir. Yani hiçbir şey şans eseri iyi gitmez ama kötü gider. Dolayısıyla biz kendimize çeki düzen vermediğimiz müddetçe, dünyanın her yerinde olabilecek kötü olaylar doğal olarak bizde de olacak ama biz bunlarla baş edemeyecek ve büyüteceğiz. Artık direkt olarak içinde yaşadığımız bu distopyanın şartları daha da ağırlaşacak.

Buradan çıkış için çeşitli alternatifleri incelememiz, mevcut siyasî tartışmaları takip etmemiz gerekiyor. Ancak bu kez de tam bir deliler matinesinde buluyoruz kendimizi. Hâlihazırda milyonlarca sığınmacının olduğu ülkemize, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir şekilde akın eden, neredeyse tamamına yakını erkeklerden oluşan Afganları mazur görmeyi öğütleyen bir liberal çevreye rastlıyoruz. Sekter Marksistler de kör bir sınıf okumasıyla onlara eşlik ediyor. “Felaket kapitalizmi” falan diye lafa başlayıp, ortalama vatandaşın da söz konusu sığınmacıların da “ezilen” olduğunu dayatıyor. Siyasal İslamcılarsa, bu akıllara zarar istilaya en ufak bir söz söyleyeni din düşmanı olarak yaftalayıp sığınmacı dostu cepheye buradan destek veriyor. Akıl dışı konumlanma sadece bu konuyla sınırlı değil. Türkiye’de siyasî anlamda öyle bir ters yüz oluş söz konusu ki her şeyin baş aşağı durduğunu söylemek hiç abartılı olmaz. Milliyetçilik anket şirketlerince bile mecburen muhafazakârlıkla perçinleniyor. Normal milliyetçiler kendilerini tanıtırken “seküler” ön adını kullanmak zorunda hissediyorlar. Kürt milliyetçiliğine ve tarihteki gerici ayaklanmaların elebaşlarına yeterli sempatiyi göstermemek sosyalistlikten aforoz edilmeye sebep olabiliyor. Liberaller bireyin üstüne kâbus gibi çöken şirketleri canhıraş bir biçimde savunuyor. Kemâlistlik iddiasındaki dar bir çevre, dış politika ve millî güvenlik başlıklarını ön plana çıkararak ve bunları son derece yanlış yorumlayarak, anti-Kemâlizmi meşrulaştırmada bir aparat görevi görüyor. Maharetli bir yazar en absürt ve çarpık siyasî arenanın anlatıldığı bir senaryoyu kaleme alacak olsa, herhalde bundan daha iyisini yazamazdı.

Tüm bu kör dövüşü ve gevezelikleri bir kenara bıraktığımızda, tek bir şeyi görüyoruz. Toplumda yükselen Atatürk imajını. Bu ilk kez oluyor değil. Tarihe biraz dikkatle baktığımızda bu durumun o günün şartları ve bağlamında, değişen yönlerde periyodik olarak gerçekleştiğini görüyoruz. Çok partili döneme geçildiğinde CHP ve DP’nin çekişmeye “gerçek Atatürkçülük” üzerinden başlaması, 27 Mayıs İhtilâli’yle sonlanan DP faşizmi sonrasında rahat bir nefes alan geniş kitlelerin Atatürk’e yönelmesi, 70’li yıllar boyunca dozu giderek artan kaos sonrası 12 Eylül Darbesi’yle halkın normalleşmeyi Atatürkçülüğe eşitlemesi ve 90’lardaki aydın cinayetleri sonrası ideolojik niteliği daha fazla olan bir Atatürkçü yayılım bu periyotlardan bazılarıdır.

Merhum Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu suikastı sonrası toplumdaki Atatürkçülüğe yönelişi şöyle anlatıyor:

“Uğur aramızdan ayrıldığında, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin belki sadece adı ve üç de şubesi vardı. Bir yıl dolmadan şube sayısı 17’ye yükseldi. Son üç ay içinde de 42 oldu . . . Okullardan gelen konferans isteklerine yetişmeye çalışıyorlar.

Atatürkçü Düşünce Dernekleri, yurtdışında da ve özellikle de Almanya’da yaygınlaşırken, üniversitelerde de Atatürkçü Düşünce Toplulukları patlamasıyla karşılaşıldı.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği de son bir yılda çemberlerini kırdı. Gençlerden gelen yoğun ilgi üzerine, Genç Kadro adı altında yeni bir birim oluşturmak zorunda kaldı.”1

Şu andaki yükselişi pek çok veriyle destekleyebiliriz. Halkın önemli millî günlere karşı artan ilgisi, bu ilgiden pay almak isteyen şirketlerin bu günlere özel yayınladığı reklamlar, Anıtkabir ziyaretlerinin artması, her model arabadaki Atatürk imzası çıkartmaları, her ölçekteki işletmede yer alan Atatürk portreleri ve çeşitli kamuoyu yoklamaları bunlardan bazılarıdır. Açıkçası bu seferki Atatürk’e yönelişte Kemâlistlerden ziyade anti-Kemâlistlerin emeği büyük. Devletin doğal mekanizmalarının “Kemâlist vesayet” denilerek budanması, önemli yıldönümü kutlamalarında devlet tarafından yapılan organizasyonların azaltılarak bitirilmesi, bu değerleri sadece halkın gönlünde yer alabilecek bir hâle getirdi.

İlber Ortaylı bu periyodik yükselişleri ideolojiyle değil, onu da kapsayan bir kavram olan “weltanschacuung” (Almancada ‘dünya görüşü’) kavramıyla açıklıyor. Bunun ideolojik bir kampa bölünemeyecek olan, toplumdaki bir tür maya olduğunu söylüyor.2 Türk modernleşmesindeki Kemâlizm’in yadsınmaz yeri, her yöndeki fikirsel hareketin onda muhakkak bir kök bulmasına yol açıyor. Açıkçası Kemâlizm’i tümden reddetmek, modernizmi reddetmek, bir ucu Fethullahçılığa çıkan Nurculukta eşelenmek, kendini dönüp dolaşıp Necip Fazıl’ın histerik metinlerinde veya onun da karikatürü olan Kadir Mısıroğlu’nun hezeyanlarında bulmak demek oluyor.

Aslında bu yol epey denendi ve hattâ zorlandı da. Menderes’in dinci çevrelerin sırtını sıvazlayarak kolay oy elde etmeyi keşfettiğinden beri, dönem dönem Demirel’de, Evren’de Atatürk imajını paravan olarak kullanıp Türk-İslâm sentezini resmî ideoloji hâline getirmeyle, Özal’da sermaye ve dinciliğin ittifakıyla ve en nihayetinde çok daha yoğunlaşan son yirmi yıldaki deneysel süreçle denendi. Net olarak anlaşıldı ki bu maya tutmuyor. Tamamının sonunda geldiğimiz yer, “Taliban’ın inancıyla ters bir yanımız yok”3 noktası. Bu da yıllardır karikatürize edilen o ‘İzmirli teyze’ tiplemesinin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.

Pew Araştırma Merkezi’nin bazı Müslüman ülkeleri kapsayan bir araştırması var. Buna göre Türkiye’de, anayasada dinî değerlerin etkili olmasını isteyenlerin oranı yalnızca %13.4 Geri kalanlar da yaklaşık olarak yarı yarıya tavizsiz bir laikliği ve dinî değerlere saygılı laikliği savunuyor. Araştırmadaki ilginç noktalardan biri de tavizsiz laikliği savunanların 2012’de %27 iken sadece dört yılda, yani araştırmanın yapıldığı 2016 yılında %36’ya yükselmesi. Aynı araştırmadaki önemli bir vurgu da “şeriatçı” diyebileceğimiz %13’ün gençler arasında son derece sınırlı olması.

Bu konuda MetroPOLL’ün gençler üzerine yaptığı bir araştırma bizi çok daha kesin sonuçlara götürüyor.5

Araştırmaya göre 18-24 yaş aralığındaki gençlerin ideolojik yönelimi şu şekilde:

Atatürkçü/Kemâlist %28,9

Milliyetçi/Ulusalcı %21,8

Dindar %14,1

Muhafazakâr %8,2

Sosyal Demokrat %4,2

Seküler/Laik %2,8

Sosyalist/Komünist %2,6

Liberal/Demokrat %1,5

Diğer %4,3

Fikrim yok/Cevap yok %11,6

Bu oranlara şaşırmamak gerekiyor. Zira en iyi yönetim bile yıllar içerisinde yorulur, yıpranır ve eskir. Kaldı ki burada giderek saplanan, yönetemeyen, rasyonel temelleri olmayan bir yönetimden bahsediyoruz. Nietzsche’den girip Foucault’dan çıkan kendini büyük düşünce adamı olarak pazarlayan kâğıttan kaplanlarla modernizme savaş açsanız, hattâ onun öncüleriyle bazen daha gür, bazen cılız akan Meriç Nehri gibi bir ekol yaratmış olsanız, bunları; çay, simit, martı edebiyatı yapan kalitesiz dergi yayıncılığıyla destekleseniz dahi günümüzle temas edemeyen fikirleri, sağlıklı bir ideolojiye dönüştüremezsiniz.

Yine geçtiğimiz günlerde Habertürk TV’de konuk olan ve Kürşad Oğuz’la bir söyleşisi yayınlanan Siyaset Bilimci Olivier Roy, Türkiye’yle ilgili benzer bir çıkarımda bulunuyor. Başından beri Kemâlizm’in karşısında konumlandırılan AKP’nin düşüşüyle, Atatürk figürünün ve Kemâlist tahayyülün yükselişinin koşut olduğunu, burada eksik olanın henüz belirginleşmemiş bir neo-Kemâlizm olduğunu söylüyor.6 Aslında bu çıkarım bizim için yeni değil. İlker Aytürk’ün 2015 yılında Birikim’de yayınlanan “Post-post Kemalizm: Bir Paradigmayı Beklerken” makalesinden beri bu konu, ilgili çevrelerde somut olarak tartışılıyor.

Post-Kemâlizm şüpheye mahal bırakmayacak şekilde çöktü. Ürettiği tüm o korku hikâyeleriyle, tek parti dönemi lanetlemesiyle, Atatürk’e açıkça saldırmanın ısınma turları olarak İnönü kötülemeleriyle iflas etti. Tüm bunların yapıldığı dönemdeki; IMF programının takibi, Avrupa’dan sıcak para girişi, ardı arkası gelmeyen özelleştirmeler ve bunların sağladığı kısmî ekonomik istikrarın sonlanmasıyla rüya bitti, gerçeklere uyandık. Şimdi o kötülenen dönemler yani “eski Türkiye”, insanlara nostaljik, huzurlu, gerçekte olduğundan da güzel, güvenli bir liman gibi görünüyor. Karizmatik Atatürk figürü yükseliyor. Diğer yandan Kemâlistler hiç olmadığı kadar gerilemiş durumda. 90’larda hayal bile edilemeyecek “sarıklı amiral” haberlerini sadece izliyoruz. Radikal eğilimlere sahip olması kuvvetle muhtemel on binlerce Afgan kolayca sınırlarımızdan geçiyor. Bugün Anayasa Mahkemesi’nin varlığının tartışıldığı noktadayız.

Buradan itibaren rüzgâr bizden yana olsa da mücadele şartlarımız son derece ağır. Bu yeni dalgaya güvenerek hiçbir şeyi akışına bırakma lüksümüz yok. Bu ilginin Özalcı-Evrenci bir Atatürkçülüğe, hattâ “Atatürk yaşasaydı Refah Partili olurdu” lakayıtlığına evrilmeyeceğinin garantisinin olmadığı gibi. Evet, bugün yeni Türkiye’nin üzerinde bir hayalet dolaşıyor; Kemâlizm hayaleti! Ancak bu hayaletin (yahut ruhun) nüfuz edeceği bedeni büyük bir incelikle yaratmamız gerekiyor. Milyonların kalbindeki bağlılık ve inançtan başka dayanağımız olmadığını bilerek, bu kez aşağıdan yukarıya, yeniden!

1 Ahmet Taner Kışlalı, Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, İmge Yayınevi, s.100

2 https://www.youtube.com/watch?v=HitTNISE0vo&t=1220s

3 https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/erdoganin-turkiyenin-talibanin-inanciyla-alakali-ters-bir-yani-yok-sozlerine-tepki-yagdi-seriat-devleti-mi-olduk-1854110

4 https://www.pewresearch.org/global/2016/04/27/the-divide-over-islam-and-national-laws-in-the-muslim-world/

5 https://www.haber3.com/foto-galeri/haber/metropoll-arastirdi-2023te-ilk-kez-oy-kullanacak-z-kusagi-ak-partinin-ustunu-cizdi-galeri-6023756?page=2

6 https://youtu.be/uichgVOWKzI?t=4194s


https://hararet.org/bu-kez-asagidan-yukariya/

Kitap Değerlendirmesi: Kapitalizmin Tarihi

 


Bu kitap muhtemelen okuma sürecinde en çok süründürdüğüm kitap olma rekorunu kırdı. Bu kitabı kovid-19'un bir pandemi meydana getirdiği ilk zamanlarda, Zizek'ten Agamben'e hayatta olan pek çok önemli düşünürün pandeminin olası sonuçları üzerine birbiri ardına değerlendirmeler yaptığı, belki de kapitalizmin tarih olacağının konuşulduğu günlerde, arkadaşlarımla bir BKM buluşmasında almıştım. Bazı kısımlarını tekrar tekrar okudum. Araya zaman girdiği için birkaç kere baştan başladım. Bitirdikten sonra da geri dönüp okuduğum yerler oldu. Gerçekten de hem herkesin değindiği hem de gerçek anlamda bilinirliği son derece düşük olan kapitalizm kavramıyla ilgili epeyce yeni bilgi edindim. Böyle karmaşık konudaki bir çeviri kitabın bu kadar leziz bir Türkçeyle okunabilmesi açısından da çevirmen Evrim Tevfik Güney'e ve Say Yayınları'na minnet duydum.

Kitap, bekleneceği üzere meseleyi kapitalizm kavramının tarihsel serüveninden başlatıyor. Kapitalizmin gelişimi, hem kavramın içeriğinin hem de eleştirilerin yoğunlaşmasını getiriyor. Örneğin 1850'de Louis Blanc "sermayenin bir tarafı devre dışı bırakmak yoluyla diğer tarafça edinilmesi" tanımını yapıyor. İlerleyen yıllarda onu Proudhon ve Liebnecht'in eleştirileri izliyor. Aynı dönemin Marx ve Engels'in son derece ileri ve nitelikli analizler yaptığını da buna ekleyebiliriz. 1922'ye gelindiğinde 12. basımı yapılan Britannica Ansiklopedisi'nde, "capital" maddesi temel bir tanımdan geniş bir betimlemeye evriliyor.

Kapitalizm üzerine üç temel yaklaşım, son derece de isabetli olarak; Marx, Weber ve Schumpeter olarak verilmiş. Dünyaya damgasını vurmuş olağanüstü bir eser olarak Das Kapital'in yazarı olarak Marx, "kapitalizm" adını nadiren kullanmış. Marx'ta ilginç olarak bu tür şaşırtmalar ve genel kanıya aykırı durumlar günümüzde hâlâ canlılığını koruyor. ("İdeoloji" ve "çarpık bilinç" eşitlemesinde de bunun bir benzeri var.)

Marx'ın kapitalizm analizi dört temel üzerinde özetlenebilir.

I. İşbölümü ve parasal ekonomiyi önkoşul olarak gerektiren piyasa olgusu, kapitalizmin ana bileşenidir. Bu tür bir kapsayıcılığa sahip kapitalizm her tür ilerlemenin acımasız bir motoru gibi çalışır. Rekabeti içerir ve tarafları kaçınılmaz olarak karşı karşıya getirir. Ayrıca her kimliğin uymaktan asla kaçınamayacağı piyasa yasaları söz konusudur.

II. Kapitalizm başlangıcından itibaren sınırsız birikimi amaçlar. Bu birikim başlangıcında zorla ve şiddetle sağlansa da sonraları sözleşmeyle ve dolaylı zorunlulukla sağlanmıştır. Ancak temelinde emeğin sömürüsü daima vardır. Bu anlamıyla sermaye, emeğin tortusudur.

III. Kapitalizmin işleyişi, üretim araçlarına sahip olanlarla, emekçiler arasında bir takas ilişkisini içerir. Bu ilişkinin iki tarafın da yararına gibi görünmesine rağmen doğası gereği bir çatışmayı doğurması kaçınılmazdır. Teknolojik ve sosyal ilerlemeyle başlangıçtan beri karşı karşıya olan burjuvazi ve proleteryanın arasındaki çatışmanın ivmelenmesi açık bir karşıtlığa dönüşecektir. Burada proleteryanın taşıyıcılığı üstlenmesi ve tarihsel görevini yerine getirmesi, bir devrimle sonuçlanacak ve her ne kadar Marx bu konuya detaylıca değinmese de sosyalizmi veya komünizmi inşa edecektir.

IV. Taşıyıcı rolü burjuvazinin üstlenmesi ise kapitalizmi, miadı dolan her şeyi kendi içinde öğütmesiyle ve dünyanın her yerine yayacaktır. Buradaki kaçınılmazlık kapitalist sistemin ekonomiyi de aşarak; toplumu, kültürü ve politikayı da domine etmesi kendi anlayışı dışındaki hiçbir yaklaşıma yaşam alanı tanımamasıdır. O dönemdeki veya daha önceki düşünürlerin farklı isimlerle adlandırdığı bu durumu Marx "kapitalist toplum biçimi" olarak tanımlar.

Max Weber, kimileri farklı yorumlar getirse de kapitalizme Marx'a zıt olarak son derece olumlu yaklaşır. Weber'e göre kapitalizm, Batı'nın modernleşme sürecinde yaşadığı kapsayıcı bir tarihsel işleyiştir. Marx'ın sonsuz birikim olarak adlandırdığı kapitalizm devinimi, Weber için gelişimi sürekli hâle getiren bir nimettir. Weber bu sonsuz ve hızı artan ilerlemenin kendi kendini yok etmesi tehlikesini değil, organizasyon artmasıyla bürokrasinin yavaşlamasını ele alır. 

Weber ayrıca kapitalizmin ruhunu Kalvinist-Prütenistik ahlâk anlayışıyla bağdaştırır. Bunun temelinde Tanrı'nın bazı insanlara doğal yetenekler vererek onları toplumda ayrıcalıklı bir konuma getirmesi, bunun dışındaki çoğunluğun da disiplinli ve düzenli bir şekilde aynı zamanda birbiriyle de organize olarak çalışması, hayatını idame ettirmesi yatar. (Burada önemsediğim bir değinme, Weber'in Protestanlarla başlattığı kapitalist ruhun, Werner Sombart'a göre ortaçağ Yahudileriyle başlaması oldu.)

Joseph Schumpeter yaşadığı dönem gereği daha kapsayıcı değerlendirmelerde bulunmuştur. Onun ömrü dünya savaşlarını, büyük buhranı ve Sovyet deneyimini görmeye yetmiştir. Buna rağmen Suchempeter'in analizleri günümüzde hâlâ tartışma konusudur. Schumpeter kapitalizme görece olumlu yaklaşır.

Schumpeter; kredi, inovasyon ve girişimcilik gibi ögeleri, bunların kendi arasında ilişkisini çok önemser. Kapitalizmin temelinde bunların meydana getirdiği dinamikleri görür. Kredi, yeni ve büyük potansiyeli olabilecek bir işin yapılabilmesi için gereken ön sermayedir. Bu sermayeyi kullanarak başarılı olan girişimci artık kendisi de bir sermayedar olma yolundadır. Ayrıca söz konusu krediyi de faiziyle geri öder. Böylelikle pek çok alandaki gelişimin yanı sıra önemli bir ekonomik devinim gerçekleşir. Schumpeter'in son zamanlarında yaptığı benzetme çok daha kavramsal olarak "yaratıcı yıkım"dır. Yaratıcı yıkım kapitalizmin çalışma şeklini özetler. Sürekli olarak "yeni" meydana gelir ve eskinin "yenilerini" ortadan kaldırır. Aynı zamanda genişleyerek bir devamlılığı sağlar.

Örneğin herkesin gaz lambası kullandığı bir bölgede yeni yeni elektrik alt yapısının tamamlandığını düşünelim, burada sarı ampul tedarik eden veya bunu kendisi üreten bir şirket başlarda çok iyi kâr eder. Ancak sarı ampul ticaretinin kârlılığı duyuldukça diğer tüccarlar hattâ tüccar olmayan kişiler buraya el atar ve artık bu normal bir ticarete döner. Haddinden fazla bir yüklenme söz konusuysa aşırı arz tüccarlar açısından zarara dahi sebep olabilir. İşte Schumpeter kapitalizmin döngüsünü sarı ampul örneğindeki gibi daima farklı alanlarda farklı yenilikler olacağından hareketle sürekli görür. Ancak buna mukabil yine Schumpeter, kendinden beklenmeyeceği üzere kapitalizmin bir noktada tıkanacağını öngörür. İnovasyonun (tasarımın) tekil şahıslara ve kesintisiz olmayan tekil eylemlere bağlı olması, ayrıca kapitalizmin başarısının getireceği irade dışı sonuçlar bir noktada onun kendi çıkmazını hazırlayacaktır.

Bu ana ekollerin yanı sıra, farklı bakış açıları da vardır. Keynes, kapitalizmde amaçsal akıl ve hesaplanabilirliktense; keyfiyet, duygu ve rastlantıların etkili olduğunu düşünür. Bunları havansal dürtüler (animal spirits) olarak adlandırır. Keynes'in ekonomi konusundaki en büyük karakteristiği demek olan gereken yerlerde devlet müdahalesi de muhtemelen bu hayvansal dürtüleri tımarlamakla ilgilidir.

Farklı bakış açılarına önemli bir örnek de tarihçi Braudel'dir. Braudel kapitalizm ve piyasa ekonomisi kavramlarını alışılmadık bir biçimde ayırır. Piyasa ekonomisinin daha orta ve alt oyuncuları kapsayan, gerçekten de rekabet içeren bir ortam olduğunu ancak kapitalistlerin çok daha büyük oyuncular olarak bu rekabetten münezzeh olduklarını vurgular. Oligopolitik ve monopolitik eğilimleri olan kapitalistler, siyasilerle dirsek temasındadırlar. (Burada daha önce pek çok kere takip ettiğim hattın ulaştığı Braudel'in üç ciltlik Maddi Uygarlık ve Kapitalizm eserini okumamın şart olduğunu da samimi bir not olarak eklemek isterim.)

Wallerstein ve Arrighi, Braudel'in analizini temel alarak yeni çalışmalara başladılar. Bunun önemli bir çıktısı olarak kapitalizmin Avrupa dışı ülkelere ve dünyanın pek çok yerine transfer olabilmesiyle ilgilendiler. Bu da Komünist Manifesto'da da öngörülen kapitalizmin ülke sınırlarını aşarak küreselleşeceği meselesini de teyit ederek bir "dünya sistemi" analizini doğurdu.

Kitabın ikinci bölümü, kapitalizmin tarihsel gelişiminde, hatırı sayılır bir çevre tarafından ilk nüve olarak kabul edilen merkantilizm, yani ticaret kapitalizmiyle devam ediyor. Burada bir ara değinmeyi gerekli buluyorum. Gerçekten de kapitalizm dediğimiz şeyi, ticaret yapmak üzerinden okuyacak olursak buna bir başlangıç noktası tayin etmenin mümkün olmayacağı gibi bir sonuca varıyoruz. Zira biliyoruz ki insanlığın ilk günlerinden beri takas veya insanlar arası alışveriş vardı. Lidyalılar'la birlikte para keşfedildi. Ancak bizim kapitalizmin ilkel evresi olan merkantilizmden bahsetmemiz için 1500'lü yıllara gelmemiz gerekiyor. Bu bizi teorisyenler arasında yapılmış büyük bir tartışmanın kıyılarına vardıkmakla beraber, takip ettiğimiz ekoller açısından şöyle bir açıklamaya yönlendiriyor; günümüzdeki hâliyle kapitalizm pek çok ögeyi içinde barındıran bir kavramdır. Bireysel haklar, özel mülkiyet, sermaye/sermaye yoğunlaşması ve çeşitli diğer başlıklar bu ögelerden bazılarıdır. Dolayısıyla bu şekliyle kapitalizmden bahsetmek üzere bir tarih taramasına başladığımızda merkantilizm, ilkel bir yapı olmakla beraber son derece makul bir başlangıç noktasıdır.

Merkantilizmin ilk örneğini ele almak için Çin, Arabistan ve Avrupa'nın bir kısmına bakabiliriz. Merkantilizmi yani ticaret kapitalizmini, 19. ve 20. yüzyıllarda önce sanayi kapitalizmi, ardından günümüzde de geçerli olan finans kapitalizmi izler.

Sonuç olarak kapitalizm, günümüzde pek çok liberal ilkeyle birlikte anılsa da çok eski olmayan zamanlarda son derece zıt alanlara da kayabilmiştir. Mussolini ve Hitler'in iktidara gelişlerinde ülkelerindeki burjuvazilerin desteğini almaları buna örnek gösterilebilir. Ayrıca kapitalizmin her seferinde bir şekilde ayakta kalmayı sürdürmesi de göz ardı edilemez. Bunda çok kıvrak ve bir yerden sonra iç bulandıran değişim kabiliyeti son derece etkilidir.