22 Temmuz 2018 Pazar

Türk-Yunan İlişkilerinin Tarihine Genel Bir Bakış-I



Son derece derin tarihî nitelikleri olan Türk-Yunan ilişkileri, bu haliyle ele alınmadığı müddetçe, günümüzdeki manzaranın anlaşılması ihtimal dahilinde değildir. Bu sebeple de bu yönde okumalar yapılması, o dönemlere ilgi duymanın çok ötesinde, ülkemiz adına güncel bir gereklilik olarak görülmelidir.

Osmanlı Devleti; 1361-1461 yılları arasında hızlı ve başarılı bir biçimde Yunanistan toprakları üzerinde kontrolü sağlamış, 16. yüzyılda da Ege Denizi'ndeki adaları ele geçirmiştir. I. Murat Han'dan itibaren başlayan Rumeli fetihleri, Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar uzanmış ve İstanbul'un fethiyle Bizans Devleti de ortadan kalkarak hakimiyet tescillenmiştir. Buna mukabil çok erken dönemlerden itibaren Yunan milliyetçiliği çizgisinde veya bunun öncülü olarak çeşitli fikirler bu topraklarda görülmeye başlanmıştır.

Bir Yunan kimliği oluşturmada karşılaşılan dil problemi, çok erken zamanlardan itibaren Osmanlı himayesindeki Yunan halkı aydınları ve filozofları arasında önemli bir mesele halini almıştır. Bu meseleyle ilgilenen başlıca filozoflar; Plethon Gemistos, Konstantinos Laskaris, Leo Allatius, Nikolaos Sophianos, Frankiskos Skoufos olmuşlardır.Bunlardan Plethon Gemistos, Bizanslı bir yeni-Platoncudur. Plethon mevcut Yunan halkının, Antik Helenlerin dilini ve kurumlarını benimsemesini önermiş ve ilk olarak tüm Yunanları kapsayacak bir 'Helen' kimliğini dile getirmiştir.2

Plethon Gemistos
Etnik bağları her ne kadar tartışmalı olsa da Antik Yunanistan'la direkt bir düşünsel bağa sahip olan Yunanların, özellikle felsefe alanında Antik Yunanistan'dan fazlasıyla etkilendikleri ve Yunan kimliğinin oluşmasında da bu etkiye maruz kalan kişilerin topluma yön verdiği görülmektedir. Buna mukabil daha farklı düşünen, örneğin dinî meseleleri daha ön planda tutan öncüler de olmuştur.

Osmanlı'da hemen her dönemde her türden isyan görülse de, Yunanlar özel olarak ele alındığı takdirde, çok daha erken dönemde kimlik bilinci oluşturmaya çalışan ve kurumsallaşmış isyancılığa sahip bir kesim oldukları görülecektir. Bu bağlamda, bu girişimleri sadece Fransız İhtilali ve benzeri dalgaların etkisiyle açıklamak mümkün değildir. Örneğin piskopos Dionysius 1600 ve 1611 yıllarında iki farklı isyan girişiminde bulunmuş, ancak herhangi bir başarı elde edememiştir.

İlk olarak 1600 yılında, Agrafa bölgesinde yaptığı propagandalarla arkasına birtakım köylüyü takan ve onları silahlandıran Dionysius, küçük bir kalkışmaya sebep olmuş ve bunun sonucunda Larisa şehri yetkililerince piskoposluk görevinden alınmıştır. Sonrasında Venedik'e gitmiş burada belirli bir fon elde edip geri dönerek daha kapsamlı bir isyan hareketi meydana getirmeyi amaçlamıştır. Hemen hemen amacına ulaşan Dionysius, 11 Eylül 1611'de, 700 kadar isyancıyı silahlandırarak çeşitli Türk garnizonlarına saldırmış ve bu küçük macera Ali Paşa tarafından bastırılana kadar sürmüştür.Bastırma sonrasında Dionysius feci şekilde öldürülmüş ve ölümüyle bir ibret vesilesi olmuştur.

Tarihte, "Rusya'nın Lehistan'ın iç işlerine karışması" meselesi sebep gösterilen 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı, aslında önüne arkasına bakıldığında, periyodik Osmanlı-Rus savaşlarından birisi olarak gerçekleşmiştir. Bu savaşın devam ettiği yıllardan 1770'te, II. Katerina'nın yakınlarındaki etkili adamlardan birisi olan Aleksey Grigoryeviç Orlov'un tertibiyle Mora yarımadasında bulunan Mani'de, Orlof Ayaklanması meydana gelmiştir.Rusların, Osmanlı'ya karşı Yunanlarla hem kendi ellerini güçlendirmek, hem de bir Ortodoks Hristiyan dayanışması sağlamak amacıyla teşvik ettikleri bu isyan hareketi, Cezayirli Gazi Hasan Paşa komutasında Rumeli'den getirilen Arnavutlarla bastırılmış ve ne yazık ki bu bastırmanın bölgedeki isyanla ilgisiz ve hatta Hristiyan dahi olmayan kimselere karşı kötü etkileri olduğu görülmüştür.

Cezayirli Gazi Hasan Paşa
Orlof İsyanı, her ne kadar güdümlü bir girişim olsa da, Yunanların git gide artacak olan ayrılıkçı-milliyetçi faaliyetlerinin sürekliliğinde önemli bir kilometre taşı olmuştur.

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nı bitiren antlaşma olarak Küçük Kaynarca Antlaşması; Kırım'ın bağımsızlığının kabulü ve sadece dinî anlamda Halife'ye bağlılığı, Rusya'ya savaş tazminatı ödenecek olması, daha önce Fransa ve İngiltere'nin yararlandığı kapitülasyonların aynı ölçekte Rusya için de geçerli olması ve Rusların Osmanlı himayesindeki Ortodoksların haklarını gözeteceğinin kabul edilmesi gibi hayatî yaptırımlarla pek çok güçlükle burun buruna gelinmesine sebep olmuştur.5

Bu antlaşmada özellikle Rusların, Osmanlı tebaası olan Ortodoks Hristiyanlarla haşır neşir olmasının resmî dayanakla da güçlendirilmesi, ayrılıkçı Yunan hareketlerinin aşikare desteklenmesinin önünü açmıştır.

Rigas Fereos
Orotodoks birliği ve Rus hamiliğindeki Yunan hareketinden, Yunan milliyetçiliğine doğru geçiş ağırlıkla Rigas Fereos (1757-1798) ve Adamantios Korais (1748-1833) öncülüğünde gerçekleşmiştir.6

Rigas Fereos, Megali İdea yani büyük düşünce anlamına gelebilecek Büyük Yunanistan hayalinin önemli mimarlarından birisi olarak, ilk kez Büyük Yunanistan'ı resmeden bir harita üzerinde çalışmış, 1791'de Bükreş'te netleştirdiği haritayı, 1796'da Viyana'da çoğaltmış ve Yunanca konuşulan her yerde dağıtmıştır. Bu haritada Türklere ait olduğu tartışma konusu dahi edilemeyecek pek çok yeri Büyük Yunanistan sınırları dahilinde göstermiştir.7

Kendi bünyesinde de pek çok milletten insanı barındıran Avusturya Devleti, milliyetçi akımlara karşı tedbirli olma zorunluluğu hissetmiş ve yer yer Osmanlı Devleti'yle bu yönde dayanışma içinde olmuştur. Bu bağlamda Avusturya, Rigas Fereos ve beraberindeki ihtilalcileri yakalayıp Osmanlı'ya teslim etmiş, teslim alınan bu kişiler günlerce süren ağır sorgulamalar neticesinde 1798'de idam edilmişlerdir.

Adamantios Korais
Adamantios Korais ise hali vakti yerinde olan bir tüccarın oğlu olarak İzmir'de dünyaya gelmiş, başından itibaren parlak bir kariyerin basamaklarını çıkmaya başlamıştır. Montpellier Üniversitesi'nde tıp eğitimi alan Korais 1788 yılı itibariyle edebî bir çizgiye geçmiş, bunun için Paris'e taşınmıştır. Böylelikle Fransız İhtilali'nin de direkt görgü tanığı olan Korais, bu tür bir Yunan İhtilali'nin hayalini kurmuştur. Korais'in modern Yunancaya ve Yunan edebiyatına büyük katkıları olmuştur. Sadece Yunan Edebiyat Kütüphanesi eseri 17 cilt kadardır. Yine Parerga adlı eseri 9 ciltten müteşekkildir.Korais, ciddî bir entelektüel olarak Yunan milliyetçiliğini dil ve edebiyat yönünden beslediği gibi, aydınlanma filozoflarından etkilenmiş, Fransa'da bazı önemli isimlerle direkt temasa geçtiği olmuştur. Yunan cumhuriyeçiliğinin bayraktarlarından olan Korais'in Napolyon Bonapart'la dahi temasa geçip, Yunan hareketi ve diğer azınlıklar için destek istediği bilinmektedir.

Ayrılıkçı Yunan hareketlerinin arkasında Çarlık Rusya'sının olduğu çoğu kez ayyuka çıkmıştır. Bu destek başlarda Ortodoks dayanışması, sonraları Yunan milliyetçileri ve azınlıkların özgürleştirilmesi kisvesiyle görülse de, asıl amacın büyük bir rakip olan Osmanlı'nın çözülmesi ve pek çok bölgede bu boşluktan yararlanmak olduğu açıktır. Özellikle 1700'lerin sonlarında, Rus Çariçesi II. Katerina ve Avusturya İmparatoru II. Joseph'in Megali İdea'yla, bir "Greek Projesi" olarak değerlendirerek, yeni bir Bizans Devleti meydana getirmek bağlamında ilgilendikleri bilinmektedir.

Yunan milliyetçiliğini kurumsallaştıracak bir yapı olarak Emanoel Ksantos tarafından, Rus desteğiyle 1814'te kurulan Filiki Eterya Cemiyeti'nin ana görevi Osmanlı himayesindeki Rumları kışkırtmak olmuştur. 1820'de yapılan bir toplantıda örgüt yönetiminin başına Çar Aleksandr'ın adamlarından, Aleksandr İpsilanti getirilmiştir.9

Bağımsız Yunanistan'a giden yoldaki en can alıcı hareket olarak nitelendirilebilecek olay olan Mora İsyanı, Aleksandr İpsilanti'nin Eflak ve Boğdan'da çeşitli ayaklanmalar meydana getirmesiyle başlamış, kardeşi Dimitrios İpsilanti ise isyan ateşini Mora'ya sıçratmış ve burada birtakım faaliyetlere girişmiştir.10 Böylelikle 1821 Mora İsyanı dediğimiz hadise meydana gelmiştir.

Mora İsyanı'nın bu tarihlerde kurgulanması tesadüf değildir. Zira halihazırda devlete baş kaldırmış vaziyette olan Tepedelenli Ali Paşa şiddetli bir isyana girişmiş ve Osmanlı Devleti onunla meşgul olmuştur. Bu aralıkta fırsattan istifade eden ayrılıkçı Yunanlar, Filiki Eterya organizasyonuyla Mora İsyanı'nı başlatmışlardır. Osmanlı'nın Tepedelenli Ali Paşa'yla uğraşırken ilk etapta Mora İsyanı'yla yeteri kadar ilgilenemediği söylenir, neden sonra Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dan yardım istenmiştir. Kavalalı'nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır kuvvetleri, Mora'ya kadar gelmiş ve etkili bir biçimde isyanı bastırmıştır. Bunun üzerine; Fransa, İngiltere ve Rusya 1827'de Navarin limanında demirli bulunan Osmanlı ve Mısır donanmasını yakmışlardır. Bu durum, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı'na yol açmıştır. Ruslar batıdan başlayarak Edirne'yi, sonra da doğuda Erzurum'u ele geçirmişler, sonrasında 1829'da Edirne Antlaşması'nı imzalamak üzere masaya oturmuşlardır.

Edirne Antlaşması, Osmanlı Devleti'ne ağır yaptırımlar dayatmıştır. Bu antlaşmayla Yunan bağımsızlığı Osmanlı tarafından tanınmış ve Mora yarımadası kaybedilmiştir. Osmanlı'nın hem sınırları daralmış, hem de ilk kez bir azınlık bağımsızlığını elde ettiği için bu Osmanlı himayesindeki tüm azınlıklara örnek olmuştur.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa
Mora İsyanı'nı bastırmada Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya Mora ve Girit valilikleri vaat edilmiş, bu bağlamda Girit valiliği kendisine verilmiş ancak Mora valiliği verilememiştir. Buna karşılık Kavalalı Suriye valiliğini istemiş, ancak II. Mahmut bu isteği geri çevirmiştir. Bunun sonunda Kavalalı da isyan etmiş ve oğlu İbrahim Paşa güçlü bir orduyla Suriye bölgesini ele geçirip ilerlemiş ve Kütahya'ya kadar gelmiştir. II. Mahmut bu kez de taktiksel bir manevrayla düşmanı Rusya'dan, Kavalalı'ya karşı yardım istemiş, Rusya bunun için Büyükdere önlerine bir filo göndermiştir. Avrupa'nın güçlü devletleri bu bahaneyle Rusya'nın boğazlar üzerinde tek başına söz sahibi olmasını istemediklerinden Kavalalı'yı barış yapması için zorlamışlar bunu sonucunda da 1833 yılında Osmanlı Devleti'nin, Mısır valiliğiyle barıştığı Kütahya Antlaşması imzalanmıştır.

Kütahya Antlaşması, her şeyden önce artık Osmanlı'nın kendi valisiyle dahi baş edemediğini tüm dünyanın gözü önünde tescilleyen bir antlaşma olmasıyla Osmanlı açısından son derece talihsiz bir belgedir. Kütahya Antlaşması uyarınca, artık Kavalalı'ya Mısır ve Girit valiliklerinin yanında Suriye valiliği, oğlu İbrahim Paşa'ya ise Adana valiliği verilmiştir.

Yunanların bağımsızlık talebiyle başlayan olaylar, işte bu şekilde çok farklı sonuçları doğurmuş, o sonuçlar da gelecekteki güç dağılımını ve genel şekillenmeyi etkisi altında bırakmıştır. 

Örneğin; Osmanlı ve Rusya arasında 8 yıllığına geçerli olacak şekilde Hünkar İskelesi Antlaşması imzalanmış, karşılıklı birtakım güvencenin sağlandığı bu antlaşma Rusları Karadeniz'de ve boğazlarda söz sahibi yapmıştır. Sonrasında Kavalalı'ya karşı İngiltere'nin desteğini almak için 1839'da Balta Limanı Antlaşması imzalanarak kapitülasyonlar sürekli hale gelmiştir.

1841 yılına gelindiğinde Hünkar İskelesi'nin geçerlilik süresi dolmuş, hem boğazların durumunu hem de Mısır problemini nihayete erdirmek için Londra Konferansı toplanmış, burada Londra Boğazlar Sözleşmesi (1841) imzalanmıştır. 

İlerleyen yıllarda da bu gelişmelerden meydana gelen siyasî atmosferde, 1853-1856 yılları arasında Kırım Harbi yaşanmış, bu savaşta Avrupa devletleri Osmanlı'yla birlikte Rusya'yla mücadele etmişler ve Rusya mağlup olmuştur. Rusya mağlubiyetiyle sonuçlanan Kırım Savaşı sonrasında yapılan Paris Antlaşması'yla özellikle boğazlar meselesinde pek çok hükümle 1841 Londra Antlaşması'na dönülmüştür. Bu şartlarla ilerleyen yıllarda tam olarak dengeye gelemeyen güçler yine bir savaşı, yani 93 Harbi de dediğimiz meşhur 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nı meydana getirmiştir.

Ekserî olarak bölge siyaseti bu şekilde gelişmişken, Yunanların bağımsızlık sonrası iç siyaseti de mühimdir. 1829'da Edirne Antlaşması'yla bağımsız olan Yunanistan'da rejimin belirlenmesi ve yöneticinin netleşmesi birkaç yılı bulmuştur. 1832 yılında bir krallık yönetiminin ilan edildiği Yunanistan, arkasındaki dönemin büyük devletleriyle biraz da lafta kalan bir bağımsızlıkla, Osmanlı Devleti'ne karşı bir ön cephe olarak iş görmüştür. İlk Yunanistan kralı olarak 17 yaşındaki Bavyeralı Otto belirlenmiştir.11 Genç Otto reşit olana dek, takribî 1835'e kadar Yunanistan yönetimini bir tür konsey olarak naipler üstlenmiştir. 1843 yılına gelindiğinde Otto bir ayaklanmayla karşı karşıya kalmış ve anayasa çıkarmaya zorlanmıştır.12 Bu yöndeki ısrarları kabul eden Otto, tahttan ayrılacağı 1862 tarihine kadar Yunanistan bir anayasal monarşi olarak yönetilmiştir.13 Bu bir yönüyle Yunanistan'ın I. Meşrutiyet Dönemi olarak da yorumlanabilir. 1862'de bir halk ayaklanması sonucu ülkeyi süresiz olarak terk etmek durumunda kalan Otto'nun yerine, Danimarka hanedanına mensup George, "Yorgo" adıyla kral olmuştur.14 Kral Yorgo göreve geldiğinde İngiltere kendisine İyon Adaları'nı hediye etmiş, 1867'de de Yorgo, Rus Çarı'nın yeğeniyle evlenerek son derece stratejik bir hamle yapmıştır.15 Kral Yorgo 1913 yılında Selanik'te bir suikast sonucu öldürülene dek yaklaşık 50 yıl kadar tahtta kalmıştır. George, yani Yunanların deyimiyle Kral Yorgo, I. Georgios olarak da anılmaktadır.

Yunan Kralı Yorgo
Yunan iç siyasetine değindikten sonra tekrar genel dış siyasete dönecek olursak, 93 Harbi süresince Yunanistan'ın başında doğal olarak Kral Yorgo'nun olduğunu söyleyebiliriz. 93 Harbi Boyunca yer yer el altından eşkıya faaliyetlerini destekleyen, yer yer de Rusya'dan vaat ve savaşa davet bekleyen Yunanistan, Ayastefanos Antlaşmasıyla adeta dumura uğramıştır. Buna göre Rusya'nın hamiliğindeki Bulgaristan'ın inanılmaz güçlenmesi ve Yunanistan'ın hayalini kurduğu birtakım kritik yerleri alması pek hoş karşılanmamıştır.16 Avrupa'nın büyük devletleri de Rusya'nın bu denli güçlenmesine göz yummayacağından ve Rusya da tekrar savaşa girmeyi göze alamayacağından, Ayastefanos Antlaşması rafa kaldırılmış ve Berlin Kongresi toplanarak Berlin Antlaşması imzalanmıştır.

Berlin Antlaşması'yla Bulgaristan neredeyse tüm kazanımlarını kaybederek parçalanırken, Osmanlı Doğu Beyazıt'ı geri almıştır. Buna mukabil olarak epeydir tartışmalı olan Teselya'yla ilgili de hüküm verilmiş, Teselya'nın Yunanistan'a bağlandığı kabul edilmiştir.17


  DİPNOTLAR

1https://www.batitrakya.org/yazar/baris-hasan/yunanistanin-osmanli-imparatorlugundan-bagimsizlik-sureci.html
/1.1 Erken Dönem Yunan Kimliği Tartışmaları

2 https://www.batitrakya.org/yazar/baris-hasan/yunanistanin-osmanli-imparatorlugundan-bagimsizlik-sureci.html
/1.1.1 Plethon Gemistos

3 http://www.absoluteastronomy.com/topics/Dionysius_the_Philosopher

4 http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=300284 

5 https://antlasmalar.com/kucuk-kaynarca-antlasmasi/

6 https://wikivisually.com/lang-tr/wiki/Yunan_%C4%B0syan%C4%B1#cite_note-13 
/Çağdaş Yunan Ayaklanması ve milliyetçi akımı

7 https://www.turkcebilgi.com/megali_idea_(tarih)

8 https://www.britannica.com/biography/Adamantios-Korais

9 http://www.osmanli700.gen.tr/olaylar/olaye3.html

10 https://www.batitrakya.org/yazar/baris-hasan/yunanistanin-osmanli-imparatorlugundan-bagimsizlik-sureci.html
/1821-1824 Arası Dönem

11 Temel Britannica Ansiklopedisi

12 Temel Britannica Ansiklopedisi

13 Temel Britannica Ansiklopedisi

14 http://acikerisim.ege.edu.tr:8081/jspui/bitstream/11454/524/1/bulentakyay2001.pdf sf. 91

15 http://acikerisim.ege.edu.tr:8081/jspui/bitstream/11454/524/1/bulentakyay2001.pdf sf. 92

16 http://acikerisim.ege.edu.tr:8081/jspui/bitstream/11454/524/1/bulentakyay2001.pdf sf. 108

17 https://antlasmalar.com/berlin-antlasmasi/

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Simülasyon Teorisi Üzerine

The Thirteenth Floor filminden bir görsel


Teorinin İçeriği ve Ortaya Çıkışı

Düşünce tarihi, mutlak gerçeğin ne olduğuyla ilgili sayısız fikri ve tartışmayı ihtiva etmektedir. Tüm bu içerikten gelen kümülatif bir birikimle içinde yaşadığımız evrenin gerçekliğini sorgulayan modern yaklaşımlardan birisi de simülasyon teorisidir.

Simülasyon teorisi, kısaca açıklamak gerekirse; yaşadığımız evrenin bize göre çok üst bir teknolojiyle oluşturulmuş bir alan olduğunu, bizim de bu alan dahilindeki her şey gibi birtakım ögelerden ibaret olduğumuzu öne sürer. Simülasyon teorisinin, dünyadaki yaşamı yapay olarak uzayda yaşayan daha üst bir medeniyetin oluşturduğu iddiasıyla karıştırılması zaman zaman düşülen bir yanılgıdır. Zira bu iddia; aynı boyutta, aynı uzayda yaşadığımız bizden daha farklı ve gelişmiş bir canlı formunun, tıpkı bizim petri kabında bakteri üretmemiz gibi bizi ürettiğini öne sürerken, simülasyon teorisi bundan çok daha öte bir şeyi, bir boyut farkını ileri sürmektedir. Yani simülasyon teorisine göre yaşadığımız alan, gerçek alanın alt boyutlarından birisi, bir yansıma alanı olabilir.

Her şeyi beynimize bağlı duyu organlarıyla algıladığımızı biliyoruz. O hâlde; gördüğümüzü, duyduğumuzu, dokunduğumuzu, kokladığımızı, tattığımızı zannettiğimiz her şeyi aslında sadece fanustaki bir beyin olarak algılıyor, bu şekilde "yaşıyor" olsaydık bunu fark edebilir miydik? Bu sık kullanılan bir örnektir. Bunun da ötesinde biyolojik bir yapı bile değil, son derece küçük bir bilgisayar devresinden, dijital beyinden ibaret olsaydık bunu fark edebilir miydik? Pek tabii edemezdik. Bu soruları şimdilik bir kenara bırakalım. Özetle anlatmaya çalıştığım "boyut farkı" ve "yansıma alan" meselesinin özü bu benzetmelerde gizlidir. Yani gerçek bir boyut değil, nöronlar arası veya bir dijital etkileşim dahilinde bir ilişki söz konusudur.

Simülasyon teorisi (/argümanı da denilebilir), ilk kez Oxford Üniversitesi'nde bulunan İsveçli felsefeci Nick Bostrom tarafından, 2003 yılında yayınladığı bir makalede ortaya konmuştur.Bundan önce çok çeşitli popüler iddia ve yaklaşımlar olsa da akademik literatürdeki ilk ciddi emare budur.

I. Zeki yaşam formları teknolojiyi ileri bir seviyeye taşıyamayacaklar ve yok olacaklardır ya da;

II. Gerçekten teknolojiyi ileri bir seviyeye getiren toplumlar geçmişlerini simüle etmek gibi kendilerine göre düşük bir işle uğraşmayacaklardır ya da;

III. Kesin denilebilecek bir ihtimalle bir simülasyonun içinde yaşıyoruz.2
Nick Bostrom'un baş döndürücü teorisi, makalesinde yer alan bu üç önermeden birisinin doğruluğu temelinde yükselmiştir. Burada aslında her önerme bir varsayımdır ve söylememe gerek var mı bilmiyorum ama en güçlü varsayım III. varsayımdır.

Özetle: 

İlk ihtimale göre; insanlık veya varsa başka bir zeki canlı formu, gerçekten ileri düzeyde bir teknolojiye geçemeden silinip gidecektir. İkinci ihtimale göre geçse dahi kendi az gelişmiş hâlini simüle etmekle ilgilenmeyecektir. Üçüncü ihtimale göre de ileri düzeyde bir gelişmişliğe sahip üst insan, geçmişini simüle edecektir ve bizim de bu tür bir simülasyondan ibaret olmamızın önünde hiçbir engel yoktur!


Simülasyon Teorisi ve Felsefe


Felsefe tarihi boyunca gayet açık olarak görülen bir rekabet idealizm ve materyalizm arasında yaşanmıştır. Bir tahterevallinin uçlarındaymış gibi hareket eden bu iki karşıt kavramdan birisi yükseldiğinde, diğerinin o dönem için de olsa alçaldığı görülmüştür. Her ne kadar Antik Yunanistan'ın gölgesinde kalsa da Mısır, Hindistan ve Çin'de felsefe kapsamına alınabilir düzeyde önemli akımlar meydana gelmiştir. Bu ilkel akımlar genelde materyalizme eğilim gösterecek şekilde ortaya çıkmış uzun yıllar sonra materyalizmden idealizme dönüşüm gözlenmiştir.

Antik Yunan filozoflarının ilki olarak kabul edilen Thales, materyalist düşüncenin önemli öncülerinden birisidir. Thales'e göre hem canlılığın hem de diğer tüm maddelerin temelinde su vardır. Thales'ten sonra, Parmenides'in kurucusu olduğu bir akım, Eleacılık akımı başlamıştır. Bu akım her şeyin ezelden beri var olduğu, var olmaya da devam edeceğini savunmuştur. Bu akıma göre yine doğal olarak hiçbir şey vardan yok edilemeyeceği gibi yoktan da var edilemez.

Eleacılık görüşüne göre, duyu organlarına güvenmek pek mümkün değildir, zira duyu organlarımızla hissettiklerimiz bir illüzyondan ibaret olabilir. Gerçeği kavrayabilecek tek şey akıldır. Bu aslında son derece katı bir rasyonalist yorumlamadır.

Öyle ki Eleacılık, üyelerinden Elealı Zenon'un ünlü paradokslarıyla, hayatın her anında gözlemlemekte olduğumuz hareketlerin dahi birer çelişkinin yansıması olarak görmüş ve gerçekliklerini reddetmiştir.
Zenon'un genel olarak bilinen üç paradoksu şunlardır:

I. Uzay paradoksu

II. Akhilleus ve kaplumbağa paradoksu

III. Fırlatılan ok paradoksu

Uzay paradoksunda Zenon, varlıkların sınırını ve uzayı sorgular. Temel soruları şunlardır; "Her şey varsa ve her şey uzaydaysa uzay nerededir?", "Uzay da başka bir uzaydaysa o uzay nerededir?" Zenon bu soruları doğrultusunda, "bir uzayın başka bir uzayda, onun da başka bir uzayda olduğunu düşünürsek, bu sonsuza kadar gider ve uzay gerçekten var değildir" der.3

Antik Yunanistan'ın meşhur koşucusu Akhilleus saniyede 10 metre koşabilmektedir ve bir kaplumbağayla yarış yapacaktır. Kaplumbağa Akhilleus'un yalnızca 100'de biri kadar hızla yani saniyede 10 santimetre hızla ilerleyebilmektedir. Kaplumbağanın 100 metre kadar avansla başladığı yarışta, ilk bakışta Akhilleus'un aradaki farkı kapatarak kaplumbağayı geçmesi son derece olasıyken, Zenon'un varsayımı bu yönde değildir. Zenon'a göre Akhilleus aradaki 100 metrelik farkı kapatana kadar kaplumbağa da onun 100'de biri kadar ilerlemiştir ve arada daha küçük bir fark oluşmuştur. Akhilleus bu yeni farkı kapatmak üzere ilerlediğinde ise önde olan kaplumbağa yine onun 100'de biri kadar ilerlemiş olacaktır. Bu sebeple aradaki fark sürekli küçülecek ama asla kapanmayacaktır ve Akhilleus 100 metre avansla yarışa başlayan kaplumbağayı asla geçemeyecektir.4

Zenon'un hareketle ilgili diğer bir paradoksu fırlatılan bir oku konu almaktadır. Yaydan çıkan bir okun gideceği toplam mesafeyi 100 metre kabul edersek, ok bu mesafenin yarısını gittiğinde 50 metre ilerlemiş ve geriye 50 metrelik bir mesafe kalmış olacaktır. Ok ilerlemeye devam ederken kalan toplam mesafenin yarısını gittiğinde 25 metre gitmiş ve geriye kalan toplam mesafe 25 metre olacaktır. Ok bunun da yarısını gittiğinde geriye 12,5 metre kalacak ve sürekli olarak azalan mesafe sıfıra yaklaşacak, ancak hiçbir zaman sıfır olmayacak yani hedefe varmayacaktır. Zira sıfırdan başka hiçbir sayının yarısı sıfır değildir!5

Gerçek hayata baktığımızdaysa; Akhilleus, kaplumbağayı kolaylıkla geçer ve ok da hedefine varır. Bu sebeple bu akıl dışı olayların gerçek olması Zenon'a göre mümkün değildir. Bu paradokslar, özellikle hareket kavramıyla ilgili olarak günümüzde son derece akla ziyan gözükse de çok erken zamanlarda akıl yoluyla bu tür bir sorgulamaya girişmek ve duyularla algıladığımız dünyanın bir illüzyondan ibaret olabileceğini öne sürmek, saygıyı fazlasıyla hak eden bir düşünce ufkunun dışa vurumudur.

Buraya kadar ağırlıklı olarak da materyalist çizgide gelişen sorgulayıcı yaklaşımlar, Platon'la birlikte idealist çizgiyle de tanışmış ve önemli bir dönemece gelmiştir. Platon'un idealizmine göre, içinde yaşadığımız dünya yansımalar dünyasıdır. Öyle ki, her şeyin gerçeği veya özü diyebileceğimiz ideaların tamamının bulunduğu bir alem, yani idealar dünyası vardır. Onların yansımaları da bizim içinde yaşadığımız dünyadaki varlıkları meydana getirmektedir.

Platon'un böyle düşünmesinin altında; zihindeki bilgilerin, içinde yaşadığımız dünyayla irtibatlı hâle geldiğinde aslında içermediği bazı maddesel özellikler kazanması yatmaktadır. Örneğin Platon zihninde bir üçgeni düşünür. Bu üç köşesi olan basit bir geometrik şekilden ibarettir. Ancak bunu bir yere çizdiğinde ister istemez bu şekli meydana getiren çizginin bir kalınlığı olacaktır. Yine meta olarak üçgeni ifade eden bir materyal yaptığında, yani katı bir malzemeyi üçgen şeklinde kestiğinde veya tele benzer bir malzemeyi bükerek üçgen şeklini verdiğinde, bu materyallerin "gerçek" üçgende olmayan özellikleri olacaktır. Yani telin bir kalınlığı, malzemenin bir doluluğu olacaktır. Oysa ki Platon'un zihnindeki şey sadece bir üçgendir, üç köşesi olan bir geometrik şekildir. Ne bir kalınlığı, doluluğu, hattâ ağırlığı dahi yoktur. İşte bu sebeplerle, Platon'a göre diğer her şey için de geçerli olduğu gibi, idealar dünyasında bir üçgen ideası vardır ve asıl olan odur.

Platon'un düşüncelerini açıklamada kullandığı meşhur betimlemesi, mağara alegorisidir. Buna göre; bir mağaranın giriş kısmına arkası dönük olacak şekilde zincirlenmiş bir insan, hayatı boyunca bu şekilde duruyor ve girişin önünden gelip geçen her şeyin gölgelerini karşısındaki mağara duvarında görüyordur. Bu sebeple de onun tüm gerçekliği ve varlık algısı gölgelerden ibarettir. O insan gölgelerin esas sebebi olan gerçek varlıkları kavramada son derece kabiliyetsiz ve de gönülsüzdür. İşte mağara alegorisinde Platon'un anlatmak istediği şey, bu dünyada yaşayan bizlerin de bu mağaradaki insan kadar gerçekten uzak olduğumuz ve dünyada temasımızın bulunduğu varlıkların da gölgeler misali ideaların yansımalarından ibaret olduğudur. Platon'un idealizmi diğer pek çok konu gibi Aristo'nun katkılarıyla gelişmiş ve sonraki devirlerde son derece etkili olmuştur. Örneğin Aristo'nun düşünceleriyle İslâmî eksende bir bütün ortaya koymaya çalışan Farabî, varlığı sınıflandırırken ilk sebep ve zorunlu varlık gibi tanımlamalarla tanrısal varlığı ortaya koymaya çalışmış, onun peşi sıra diğer her şeyi zorunlu varlığın var oluşundan köken bulan zorunsuz varlık olarak nitelemiştir.

Antik Yunan'da kayda değer diğer bir akım da Piron'un öncülük ettiği şüpheciliktir. Şüphecilikte her türlü bilgiye şüpheyle yaklaşılır. O kadar ki, yaşadığımız hayat ve gerçekten var olup olmadığımız bilgisi dahi meçhuldür. Aslında bu yaklaşım çoğu kez başlarda zannedildiği üzere zırvalıktan ibaret değildir. Şöyle ki; duyu organlarımızla algılayabileceğimiz her türlü özelliğimiz yine bize ait olduğundan bizim varlığımızı kanıtlamada referans alınamaz. Her şeyden bağımsız olduğunu bildiğimiz saf gerçeklikten ibaret bir ögeyi baz alarak varlığımızı kanıtlayamadığımız için, bu gerçekten şüpheli bir durum olarak kalmaktadır. Piron'un düşünceleri asırlar sonra 17. yüzyıl felsefesini pek çok farklı noktada etkilemiş, yeni ufuklar açmıştır.

Rönesans döneminde ağırlıklı olarak felsefede materyalist düşünce önem kazanırken, Rönesans sonrası dönemde yani aydınlanma çağında idealist düşüncenin yükselişi görülmektedir. Modern felsefenin kurucusu olarak nitelendirilen Descartes, duyuları reddeden ve akla dayanan keskin şüpheciliğine karşı, varlığını kendisine izah edebilmede "düşünüyorum o hâlde varım" ifadesini kullanmıştır. Bu ifade aynı zamanda koyu idealizmin ister istemez gelip dayanacağı bir durak olan tekbenciliğin (solipsizmin) temelini oluşturmuştur. 

Descartes'ın sıkı takipçisi olan Malebranche'ın teorisine Berkeley'in son şeklini vermesiyle ortaya çıktığını söyleyebileceğimiz tekbencilik, maddeler alemini zihnin oluşturduğu bir alan olarak ele alır.6 Sık kullanılan bazı örnekler şu şekildedir; "Kimsenin olmadığı bir ormanın ortasında bir ağaç devrildiğinde, bu ağaç gerçekten devrilmiş midir?", "Tek başınıza bulunduğunuz bir odadan dışarı çıktığınızda odadaki eşyaların varlığı söz konusu mudur?", tekbenciliğe göre örnek soruların karşılıkları "hayır"dır. Bilincin olmadığı bir yerde maddî varlık da olamaz. Yani bir bilinç bulunduğu yerde, olduğu ve olması gerektiği varsayılan maddî ögeleri tanımlıyor ve kendisine göre algılıyordur. Dış dünya, fiziksel alan, gerçeklik dediğimiz şey, nihayetinde beynimizdeki düşüncelerden ibarettir.

Burada Blaise Pascal'ın, "evren kendisini insan zihninde tefekkür eder" sözünü de çok önemli buluyorum. Bu yüksek ihtimalle de Aristoteles'in tanrısı olan 'kendi kendisini düşünen düşünce'de kök bulan bir sözdür. Berkeley'in tekbenciliğine paralel bir düşünce olarak, ona ilham vermiş olma ihtimali de epey yüksektir. Eğer 17. ve 18. yüzyıllarda yaşamış George Berkeley'den altı yüzyıl kadar geriye gelir ve bu düşünceyi ihtiva eden bir ifadeyi arayacak olursak, bu da kesinlikle Ömer Hayyam'a ait bir ifade olacaktır.

Hayyam'ın ilgili dörtlüğü şu şekildedir;

Ben yoksam, bu güller serviler yok
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok
Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok

Dörtlükleriyle (rubaileriyle) eşine az rastlanır bir biçimde matematik yapan, bu yönüyle de geniş çevrelerde büyük hayranlık uyandıran Hayyam'ın burada tekbenciliği bir dörtlükte anlatılabilecek en iyi şekliyle anlattığı görülmektedir.

Benzer şekilde William Shakespeare'in meşhur eseri Macbeth'in 5. perdesinin 5. sahnesinde Kral Macbeth, karısının ölüm haberini alması üzerine, hayatın niteliğine dair şu çarpıcı sözleri söyler;

(...)
Yarın, yarından sonra bir yarın, bir yarın daha
Sürüp gider günden güne küçük adımlarla;
Geçmiş günlerimiz ise nice sersemlere ışık tutmuş
Ölüm yolunda, toz toprak olmazdan önce.
Sön, cılız kandil, sön! Hayat dediğin ne ki:
Yürüyen bir gölge, bir zavallı kukla bu sahnede:
Bir saat boy gösterip, boyun kırıp gidecek!
Bir daha da duyulmayacak artık sesi.
Bir aptalın anlattığı bir masal bu:
Kuru gürültüler deli saçmalarıyla dolu.
(...)7

Bunlar bu şekilde anlatıldığında edebiyatın fantastik faraziyeleri olarak görülebilir. O hâlde daha güncel ve çarpıcı bir örnekle bağlayayım. Günümüzde hoş vakit geçirebilmek amacıyla tasarlanmış simülasyonlar olan video oyunlarındaki mekân oluşumu tamamen yönettiğimiz karakterle ilgilidir.

Yani oyunun içinde kanıksayarak özgürce dolaştığımız büyük alanlar, o anda oluşmakta, tanımlanmakta ve ekranımıza yansımaktadır. Hattâ gereğinden hızlı hareket edildiğinde daha ilkel video oyunlarında, mekân ve öge oluşumu gözle görülebilecek kadar netleşir. Rüyalarımızda da buna benzer bir durum söz konusudur. Bazen bunun bir rüya olup olmadığını düşündüğümüz ve gerçekliğinden kesinlikle emin olduğumuz rüyalarımızda da takdir edersiniz ki bulunduğumuz alan, gerçekte yoktur. Beynimiz o alanları hızlıca, sanki hep var olduğuna inanacağımız kadar başarılı bir şekilde oluşturur. Peki bizim gerçek ve sanal ayrımımızın temelinde ne yatar? Net olarak söylenebilir ki, diğer insanların da varlığını onaylamadığı şeylerin gerçek olduğunu kabul edemeyiz. Gerçek dediğimiz şeyin kabulü oy birliğiyle onaylandığı sürece mümkündür. Yani bir kimsenin rüyası veya bir şizofreni hastasının gördükleri gerçek değil, yanılsamadır. O hâlde yine bir can alıcı noktaya geliyoruz. Ya yaşadığımız dünya ve evren de insanların tamamının kandırıldığı bir yanılsamaysa? Müştereken bu gerçekliği teyit etmiş olmamız bunun gerçek olduğunu kesin olarak kanıtlar mı?

Bu kadar sık tekrar ettikten sonra "gerçek" olanın ne olup olmadığıyla ilgili de düşünmek gerekir. En başta şunu kabul etmek gerekir ki; gerçeklik dediğimiz şey aynı boyutta olmayla ilgili bir durumdur. Yani en azından geldiğimiz noktada söyleyebileceğimiz en sağlıklı şey budur. Simülasyonun gerçekte var olmayan bir alt alan olduğunu varsaymıştık, peki bu simülasyonun üretildiği bir üst alanın mutlak gerçek olduğunun kanıtı nedir? Elbette böyle bir kanıt yoktur. Yani rüyada gördüğümüz tüm mekânlar ve ögeler rüyada büründüğümüz karaktere göre gerçektir. Sims oyunundaki cisimler o oyundaki simlere göre gerçektir. Bu dünyada temas ettiğimiz her türlü şey de bize göre gerçektir. Bunun da ötesinde ayrıca her şeyin onun temelinde olduğu bir mutlak gerçekliğin olup olmadığı da ayrı bir merak konusudur.

Simülasyon teorisini hiç kuşkusuz insanın tüm gerçeklik algısını temelden sarsan bir içeriğe sahiptir ve her ne olursa olsun bu ilginç yaklaşımın üzerine kafa yormak dahi iyidir. Simülasyon teorisinden daha ilginç olansa, düşünce tarihindeki ilk bulgulardan itibaren, bu yönde sorgulamaların olmasıdır. Gerçi sadece bu yönüyle düşünmek de yanıltıcı olabilir. Günümüzün veya bulunduğumuz yüzyılın gelip geçici bazı meselelerinin haricinde, düşünsel alanda ne söyleyebiliriz ki ilk çağ felsefesinde söylenmemiş olsun? Belki de felsefeyle ilgili olarak daha önemli olan soru budur.


Simülasyon Teorisi ve Din

Budizm ve Hinduizm'in başı çektiği doğu dinlerinde ekseriyetle bir ahiret inancı görülmemektedir. Semavî dinlere göre dünyayı yorumlama anlamında daha materyalist olduğu savunulabilecek olan bu inanışların dünyadaki yaşamın ödülünü veya cezasını yine dünyadaki yaşamla karşıladıkları ve reenkarnasyon inancına sahip oldukları görülmektedir. Bu hayatta sürekli iyilik yapan birisi gelecek hayatında daha iyi bir konumda olacaktır. Yine hayatı boyunca kötü davranışlarda bulunan ve dini anlamda iyi bir karnesi olmayan birisi, gelecek hayatta berbat bir konumda olacaktır. Bu idealizmden uzak bir şekilde; sonsuz ve mükemmel yada sonsuz ve azapla dolu hayatları öngörmese de, yaşanılan hayatın kesintisiz bir gerçeklik olduğu düşüncesinden uzaktır. Sürekli olarak tekrardan başlatılan simülasyonların, sahip olunan karmaya paralel olarak farklı standartlarda olması düşünülmüş gibidir.

Semavî dinler başta olmak üzere, pek çok inanışta yaşadığımız dünyanın bir sınav yeri olduğu, sahi olmadığı, dolayısıyla geçici olduğu önemle belirtilmiştir. Buradaki yaşanılan hayata göre belirlenecek hükümle, ölümden sonra sonsuza kadar sürecek huzurlu bir yaşama, yani cennete veya sonsuz bir cezalandırılma süreci olan cehenneme gidileceği yönünde kesin uyarılar vardır.

Semavî dinlerin kaynaklarında geçen, yaşadığımız dünyanın geçici ve hattâ bir tür yanılsama olduğu yönündeki iddialarının bir kısmı şöyledir:

Tevrat:

Senin önünde garibiz, yabancıyız atalarımız gibi. Yeryüzündeki günlerimiz bir gölge gibidir, kalıcı değildir.
(I. Tarihler 29:15)

Zebur:

İnsana gelince, ota benzer ömrü, kır çiçeği gibi serpilir; rüzgar üzerine esince yok olur gider, bulunduğu yer onu tanımaz.
(Mezmur 103:15-16)

İnsan bir soluğu andırır, günleri geçici bir gölge gibidir.
(Mezmur 144:4)

İncil:
(Pavlus'un Mektupları)

Şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman bilindiğim gibi tam bileceğim. (Pavlus'tan Korintlilere 1. Mektup 13:12)

Gözlerimizi görünen şeylere değil, görünmeyenlere çeviriyoruz. Çünkü görünenler geçicidir, görünmeyenlerse sonsuza dek kalıcıdır.
(Pavlus'tan Korintlilere 2. Mektup 4:18)

Geçici yiyecek için değil, sonsuz kalıcı yiyecek için çalışın...
(Yuhanna 6:27)

Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine kendinize ahirette hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar.
(Matta 6:19-20)

Kur'an:

Bu dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan ibarettir. Gerçekten son yurt, işte öz hayat odur. Keşke bilselerdi.
(Ankebut 64)

Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve aranızda övünme, mal ve evlat da bir çokluk yarışından ibarettir. Bu tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, çiftçileri imrendirir; sonra heyecana gelir, bir de görürsün sararmıştır, sonra da çerçöp olur! Ahirette ise şiddetli bir azap, bir de bir bağışlama ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir!
(Hadid 20)

Her dinin kendi kuralları ve retoriği olmasına, hattâ bir dindeki emir veya ibadetin, diğer bir dinde kesin olarak yasaklı ve haram kılınmış olmasına rağmen, bu dünyanın mutlak gerçek olmadığı yönündeki yaklaşımlardaki müştereklik göz doldurucudur. Tabi bu durumun büyüsüne kapılmadan önce de bunun özellikle semavî dinler için aynı kökten gelmeyle veya tümden Platon'da kök bulan bir ekolden etkilenmeyle yada bu alandaki fikirlerle ilgili olarak, ta mitolojiye dayanmayla ilişkilendirilebileceği de göz ardı edilmemelidir.


Simülasyon Teorisi ve Bilim

Lezzetli bir fincan sütlü kahve içecek olsaydınız, sütün ve kahvenin karışım oranının ne olmasını isterdiniz? Eğer sütlü kahveden bahsediyorsak eklenenin süt, asıl olanın kahve olduğunu söyleyebiliriz. Peki hangi aşamadan sonra bu karışıma az sütlü derdiniz? %20 veya %15 olabilir mi? Süt oranı %10'a indiğinde bu kimilerine göre sert bir sütlü kahve olurdu. Peki süt oranı ne kadar minimize olsa biz bunun artık sadece düz bir fincan kahve olduğunu kabul edebilirdik, yani sütlü kahvemiz eser miktarda süt içeriyor olurdu? %1 ve altı olabilir mi? Galiba bu oranı bu şekilde kabul edebiliriz.

Peki başından beri her şeyi kanıksamış bir vaziyette yaşayıp gittiğimiz şu dünyada, varlık olarak nitelediğimiz şeylerin, maddelerin ne kadarı boş olsa onların gerçekten var olmadıklarını kabul ederdik?

Atomların yapısı incelendiğinde genel olarak bir atomun içindeki varlığın, parçacıkların takribi olarak 1/100.000 kadar yer kapladığı görülüyor. Yani bu aynı zamanda şu demek; maddenin yapı taşı olarak ele aldığımız atomların, 99.999/100.000 kadarı boş hâldedir. Kısacası denilebilir ki, atomun %99,999'u boşluktur.

Bunu açıklayabilmek için genelde bir stadyumun ortasında bulunan bir bilyenin atom çekirdeği olduğunu var sayan, çekirdeğe belli uzaklıklarda ve muhtelif yerlerde bulunan küçük parçacıkların elektronları temsil ettiği bir modelleme kullanılır. İşte söz konusu boşluk bu kadar fazladır. Aslında bu boşluk bizim algılarımızın çok ötesinde bir anlama sahiptir. Yani atom altı ölçekte kütle içermeyen bir etkileşim alanıdır. Tabi bu durumun haricinde yani atom bazında değil, atomlar arası ölçekte konuştuğumuzda bir atomik dolgu faktöründen de söz etmek gerekir. Mühendislikte önemli yere sahip olan malzeme biliminin ilgi alanına giren atomik dolgu faktörü, farklı malzemelerin birim hücredeki atom miktarını ifade eden bir orandır.

Yüzey merkezli küpte 0,74, hacim merkezli küpte 0,68, basit küpte 0,52 olarak hesaplanır.8

Yani zaten kendisi %99,999 oranda boş olan atomların meydana getirdiği daha kompleks yapılardaki doluluklar, atomları direkt saf kütle olarak kabul ettiğimiz durumda dahi %74, %68, %52 olarak hesaplanır. Bu da bizi temas ettiğimiz herhangi bir cisimdeki boşluk miktarının inanılmaz ölçüde fazla olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüz yüze getirir. %1 ve altında süt ihtiva eden sütlü kahveyi, sade kahve olarak kabul edebileceğimizi söylemiştik, bu bir anlamda %1'in altındaki bir varlığı (sütü) ihmal etmek oluyordu. Peki çevremizdeki her türlü cisim ve maddenin sadece %0,00001 kadar kütle içerdiğini düşünecek olursak bu kütleyi ihmal etmemiz mümkün olabilir mi? Yani varlığın aslında var olmadığını söyleyebilir miyiz?

Umarım felsefedeki "Varlık var mıdır?" türünden soruların, manevi anlamla ilişkilendirilmeden, direkt olarak yaşadığımız boyutta ve somut olarak dahi ele alındıklarında aslında o kadar; boş, gereksiz, saçma ve aptalca olmadığı konusunda ufak da olsa bir kanaat oluşturabilmişimdir.

Tüm bunlarla ilgili olarak hayatımızdaki diğer bir algısal yanılgı temasla ilgilidir. Temas etmek yani dokunmaktaki hissiyatımız da pek gerçeği yansıtmaz. Açıkça şunu söyleyebiliriz ki; çarpışan iki bilardo topu aslında bizim algıladığımız şekilde atomik anlamda temas etmez. Bunun da ötesinde bir ekmek ve onu kesen bıçak, bir karpuz ve kendisine isabet eden mermi dahi birbiriyle atomik mertebede temas etmez! En temelde iki atomun teması asla mümkün değildir. Aradaki en az 1 Angstromluk (1 metrenin 10 milyarda biri) mesafe vardır ve bunun daha da azalması mümkün değildir.

Biraz daha büyük kavramlarla, örneğin evren ve galaksimizle ilgilenecek olursak, simülasyon teorisiyle de pek çok kez ilişkilendirilen bir konu Fermi paradoksudur.


İtalyan fizikçi Enrico Fermi'ye atfen bu paradoksta özetle şu sorgulanır;

Milyarlarca yıllık sürecin sonunda -tüm insanlık olarak- eğer biz varsak, gelişmişlik düzeyi bize yakın hattâ bizden çok üstün başka medeniyetler de olmalıdır. Ancak böyle bir varlık görülmemektedir. Eğer varsalar bile hâlâ neredeler, eğer yoksalar biz nasıl varız?9

Muhtelif sebeplerle dünya dışı varlıklara kafayı takmış, sürekli bu yönde ortaya atılan asılsız ve bilimsel olmayan iddiaları doğru kabul eden kişilerin inanma istek ve eğilimlerinin aksine, dünya dışı zeki bir canlı formunun varlığını destekleyecek dikkate değer bir kanıt yoktur. Oysa biz varsak, benzer malzemeyle, benzer formda çok uzun yıllar sonra bizim seviyemizde ve bizden de gelişkin "uzaylılar" olmalıydı. Ama öyle görünüyor ki yoklar, o zaman biz nasıl varız? İşte kritik yer burasıdır; "biz nasıl varız?" Acaba gerçekten var mıyız? Herhâlde bu soru yine bizi en başlara, örneğin Piron'a ve septiklere götürüyor!

Evrenden devam edecek olursak diğer bir açmazımız Olbers paradoksudur. Alman hekim ve astronom olan Heinrich Olbers'in 1823'te yazdığı makalesinde ileri sürdüğü bu tezi kısaca şu şekildedir;

Büyük patlama evreni oluşturduğunda çok fazla sayıdaki ışık kaynağı olan gök cismi her yöne doğru savrulmuşsa, herhangi bir cismin ışık hızından daha hızlı hareket etmesi de mümkün değilse, niçin evrenin tamamı hâlâ aydınlanmış vaziyette değildir yada geceleri neden hâlâ karanlıktır?10

Eğer gerçekten bir simülasyonda yaşıyorsak, bu sistemin bazı açıkları olmalıdır. İşte bu tip paradokslar da mevzuubahis açıklarla ilgili olarak bize fikir verebilir. Elbette ki tam tersine olarak, simülasyon teorisini desteklemeyen mahiyette içeriğe de sahip olabilirler. Şu soru da sorulabilir; eğer gerçekten bir simülasyon söz konusuysa, buradaki ögelerin zihinleri neden bu simülasyonu çözecek düzeyde olsun?

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca, soğuk savaşın da etkisiyle pek çok konu iki kutbun arasında çekiştirilip durmuş, bu hararetten bilim de nasibini almıştır. Bu sayede hem bilimin hem de bilimselliğin tanımı ve şartları uzun uzadıya tartışılmıştır. Genellikle Karl Popper'in belirlediği tanımlamaların tartışmaya son noktayı koyduğunu düşünürsek, simülasyon teorisini de bunun üzerinden değerlendirebiliriz. Popper'e göre bu bağlamda en öncelikli şart bilimsel olarak kabul edebileceğimiz bir ifadenin yanlışlanabilir olmasıdır.

Yani ben size sadece bana görünen, kulaklarından daha küçük kanatları olan ve uçabilen pembe bir filin dünyayı döndürdüğünü söylesem, bu yanlışlanabilir bir iddia değildir. Bu sebeple bilimsel de değildir. Tıpkı bu şekilde bunca dişe gelir temele rağmen, simülasyon teorisi de bilimde baz alınan gerçekliği, maddî varlığı tartışmalı hâle getirdiğinden ve bu da yanlışlanabilir olmadığından bilimsel değildir! Bu anlamda bilim dışı olduğu gayet açıktır. Ancak burada önemli bir ayrıma geldiğimizi zannediyorum; bu bilim dışılık bir zırvalığı mı, yoksa bilim üstülüğü mü ifade eder? Bence ikincisini ifade eder. Yani simülasyon teorisi en azından şimdilik, bilim dışı ancak bilim üstü bir düşüncedir. Hem diyelim gerçekten de bu seçenek doğru, yani ikinci seçenek, bundan ne çıkar? Söyleyeyim, bir müddet güler eğleniriz, yine bu boyutta, bu gerçeklikte o aştığımız(!) bilime dört elle sarılır, hayatlarımızı konforlu ve sağlıklı olarak sürdürme çabasına geri döneriz. İşte bu sebeple aslında bu teorinin bilimde yerinin olup olmaması da önemli değildir.

Tüm bu beyin fırtınasını iki temelde yararlı görüyorum. İlki; adından da anlaşıldığı gibi bunun bir beyin fırtınası olması, birbiriyle kel alaka gibi görünen kavramların, bilgilerin doğru şekilde bir araya geldikçe üst anlamlar oluşturduklarının görülmesidir. İkincisi ise rahatsızlıktır. Evet bildiğiniz rahatsızlık. Ben insanların biraz olsun rahatsız olmaları ve potansiyellerini kullanmaları gerektiğine inanıyorum.

Matematiğin hayatımızdaki yeri, sık konuştuğumuz meselelerdendir. Onun katı ve sevimsiz bir disiplin mi, bilimin dili mi, hayattaki yegâne gerçeklik mi olduğunu tartışır dururuz. Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein'ın yüksek matematik bilgisi ve dil bilgisiyle kusursuz/çelişkisiz bir yapı oluşturma denemesinin, elinde sadece matematiksel gerçekler kalarak sonuçlandığı, felsefenin ürkütücü hikayelerinden birisi gibi anlatılır durur.

Peki bu matematiksel gerçekleri belirleyen kimdir? Örneğin Euler'in keşfettiği ve pek de mütevazı davranmayarak adının baş harfiyle adlandırdığı "e" sayısını düşünelim.11 Klasik anlatımda 1 dolarımız olduğunu var sayarsak, 1 yıl içindeki maksimum bileşik faizi hesaplayarak elde ettiğimiz miktar 2,718281828459... şeklinde ilerleyen miktarda doları ifade eder, ki bu aynı zamanda e sayısının değeridir. Matematiksel olarak (1+1/n)^n şeklinde yazılabilecek bir fonksiyonun limitidir. Değişkenimizin hem aşırı büyüdüğü, hem de aşırı küçüldüğü durumlarda e sayısı elde edilir.


Euler'in bu ilginç sayısı elbette ki bundan ibaret değil, e sayısının taban olduğu logaritma, yani doğal logaritma (lnx) dünyamızda görülen ve evrende de görülmesi muhtemel olan olayların değişim eğilimlerinde (yani türevlerinde) sıklıkla karşımıza çıkar. Örneğin; bir radyoaktif maddenin yarı ömür hesabını yapan fonksiyon, herhangi bir maddenin pH değerini veren fonksiyon, herhangi bir yerde meydana gelen depremin Richter ölçeğindeki değerini hesaplayan fonksiyon, bakteri üremesi ve bakteri miktarının artış değerini veren fonksiyon, türevleri alındığında kişiyi e tabanlı logaritmayla karşı karşıya bırakan fonksiyonlardır. Peki sizce bu e sayısını kim belirlemiş olabilir? Bu mutlak gerçek midir, yoksa başka bir boyutta bu tabanın e olmadığı değişimler gerçekleştirmek mümkün müdür? Belki de mümkündür ama bunu bizim beynimiz bu simülasyona göre tasarlanmıştır ve beynimizin tüm bunları kavraması imkân dahilinde değildir.


Yine diğer ilginç bir denklemde de e sayısı baş roldedir. Kendisi gibi irrasyonel bir sayı olan pi, çok daha ilginç bir sayı olan i ile çarpılıp e'nin kuvveti olarak yazıldığında ve buna bir eklendiğinde elde ettiğimiz değer sıfır olur. Bu matematiğin en ilginç denklemlerinden birisidir.
Virgülden sonraki kısmı belirsiz bir biçimde sonsuza giden iki sayı olan e ve pi'nin, karesi -1 olan imajiner sayı i'nin, son olarak da sayıların temel taşı olan 1'in kullanıldığı bir denklem ve değerimiz sıfır. İşte bunun insanları düşünmeye itmesi, hattâ rahatsız etmesi gerektiğine inananlardanım. Bunu kim belirlemiş olabilir? Bu nihai gerçek midir ve eğer böyle olmasa nasıl olabilirdi? Hiç kuşkusuz bu soruları cevaplamadaki ilgisizlik ve basit teist retorikler aynı şekilde dikkate alınamaz düzeydedir. 

Köklü, esaslı sorgulamalar için, her şeyin üstünde bir düşünce ve rahatsız olmak hissiyatı gerekir. Sizleri ufacık da olsa rahatsız edebildiysem ne mutlu bana!

DİPNOTLAR
1 fizikist.com/simulasyon-argumani/
2 odatv.com/tum-yasadiklarimiz-bir-simulasyon-mu-0410161200.html
3 filozofunyolu.com/2017/12/13/eleali-zenon-ve-paradokslari/
"Diyalektik Materyalizme Giriş" August Thalheimer, Yunan İdealizmi
5  a.g.e.
6  sosyolojisi.com/solipsizm/5223.html
"Macbeth" Shakespeare, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 2016. 15. baskı sf. 101
8  web.itu.edu.tr/ozgulkeles/dersler/MalzemeBilimi_03_2010.pdf  -sf. 31
9  tr.wikipedia.org/wiki/Fermi_paradoksu
10  tr.wikipedia.org/wiki/Olbers_Paradoksu
11  matematikciler.com/e-sayisi/