23 Mart 2018 Cuma

Türkiye'ye Genel Bir Bakış

Türkiye'de herhangi bir meseleyi hele hele toplumla ilgili bir meseleyi konuşuyorsak, "kırdan kente göç" ve "şehirleşme" en başta ve de somut verilerle ele almamız gereken en önemli başlıklardır. İlk olarak şunu bilmek gerekir ki; ülke genelinde öyle tarihi yüzyılları bulan yapılar, sokaklar, caddeler, belli bölgelerle sınırlı olmak üzere, yok denecek kadar azdır. Bu da modern anlamda yerleşmiş, kurumsallaşmış, gelenekselleşmiş şehirli toplumsal anlayışın ve belleğin zayıflığını getirir. 1920'lerde nüfusu büyük oranda kırsal alanda yaşayan genç cumhuriyetimizde kır nüfusunun oranı 1927-1935 sayımları arasında rastlanan yüzdesel artış (%75.78'den %76.47'ye) dışında sürekli olarak oransal azalma göstermiştir. Yani şehir nüfusu, hem sayısal hem de oransal olarak hızla artmıştır. Bu artıştan da anlayacağımız üzere henüz 100 yılını dahi doldurmamış şehirleşme serüvenimiz; hem şehir yapısı, mimarisi ve düzeni olarak, hem de bugün geniş kitleleri oluşturan şehirli vatandaş profili olarak epey problemlidir. 


Hattâ öyle ki; en temeldeki problemlerimizden birisi hızlı ve plansız şehirleşmedir. Bu gibi büyük toplumsal problemlere gereken ilgiyi göstermediğimiz için de, tıpkı ahtapotvari bir canavarın su yüzüne çıkmış kolları gibi, tek kökten gelen farklı küçük problemlere kafa yoruyor ve oyalanıyoruz. Sürekli olarak içinde çırpındığımız problemler sarmalının da en kısa açıklaması budur. 

Oysa ki; hayat pahalılığı, gelir dağılımındaki adaletsizlik, kadının toplumdaki yeri, kadına şiddet, trafik sorunu, çevre kirliliği, suç oranlarındaki yükseklik, toplumsal davranış bozuklukları ve daha nice problem aynı kökten yani şehirleşmedeki bozukluktan kaynaklanmaktadır. Daha açık söylemek gerekirse; herkesin hayatta kendi yaşam alanı kapsamında yüzleştiği ve dert yandığı sorunlar, aslında görmezden gelinen ana sorunların birer uzantısıdır. Ana sorunlar görmezden gelindikçe de gündemi dolduran ve enerjimizi emen küçük problemler, zaman zaman biçim değiştirerek varlıklarını daima sürdüreceklerdir. 

Temel problemlerimizin üzerine eğilme bağlamında ülkemizin vahim nüfus dağılımına ve problemli şehirleşmesine verilebilecek en güzel örnek şüphesiz İstanbul'dur. Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi'nin 2016 verilerine göre, Türkiye genelinde kilometrekareye ortalama 104 kişi düşerken, İstanbul'da bu sayı 2849'dur. Daha dar bir hesaba göre, 80 milyonluk nüfusumuzun 15 milyonu 81 ilden birisi olan İstanbul'a sıkışmış durumdadır. Haliyle de, geçim sıkıntısından trafiğe birçok problem İstanbul özelinde artık alışılmış meseleler haline gelmiştir.

( http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=24638 )

Tarımda modernleşmeye bağlı olarak insan gücüne ihtiyacın azalması, tarlaların artan nüfusla doğru orantılı olarak bölünerek işe yaramaz hâle gelmesi, plansız sanayileşme ve hatrı sayılır bir toprak reformunun yapılmamış olması 1945'te ilk emareleri hissedilen ve 1950 sonrası yoğunlaşan kırdan kente göç olgusunu doğurmuştur. Baştan beri tartışmalı bir konu olan toprak reformu, cumhuriyetin hür vatandaşlar, eşit yurttaşlar yetiştirme vizyonunun olmazsa olmazıdır. Bu yönüyle toprak reformu aynı zamanda çok partili hayatın başlangıcının, hattâ zorlama olmayacak bir yoruma göre de sağ ve sol siyasetlerin ortaya çıkışının temel sebebi, ana kavgasıdır. 

Bilindiği üzere 1945'in Mayıs ve Haziran aylarında yapılan meclis görüşmelerinde toprak reformu, yani köylünün geçinebileceği ölçüde toprak sahibi olması amacıyla, büyük toprak sahiplerinin topraklarının bir kısmının devletleştirilmesi bahsi geçince tansiyon yükselmiş, CHP içerisindeki toprak ağaları isyan bayrağını açmıştır. Kürsüye gelen Aydın milletvekili Adnan Menderes, yaptığı konuşmada bu öneriyi destekleyenleri faşistlik ve nazilikle suçlamış, ilerleyen günlerde ise meşhur dörtlü takrir verilmiştir. Bu siyasî çıkışın devamında 1946'da Demokrat Parti kurulmuş ve 1950'den itibaren 10 yıl sürecek DP iktidarı dönemi başlamıştır.

Gecekondulaşma ve düzensiz şehirleşme süreci hızlanarak şehirlerde varoşlar oluşurken, varoşlardan doğacak "proleterya"nın  girişeceği hak arayışıyla, önemli bir sınıf savaşımının fitilinin ateşleneceğini düşünen sol çevrelerin bu öngörüsünü arabesk akımlar boşa çıkarmıştır. Böylelikle yerine göre milliyetçi, genelde muhafazakâr, kaderci, yetingen, acı çekmeyi hayat tarzı haline getirmiş kitleler meydana gelmiştir. Cumhuriyet dönemi boyunca kökü toprak reformuna kadar giden bu hikâye, dikkat çekici bir biçimde daima eşit yurttaşlıkla; ağalığın, şeyhliğin, derebeyliğinin, mafyalığın savaşı olarak sürmüş ve günümüzde de sürmektedir. Yakın tarihimiz incelendiğinde, siyasî iktidarların küçük derebeylerinden istifade ederek oy devşirmeleriyle, yurttaş bilincinin oluşamaması trajik bir kısır döngü olarak göze çarpmaktadır. 
Bursa'dan bir görünüm
Bizdeki sistemin önemli bir açığı, sanıldığının tam tersine bürokratik iradedir. Yani doğuda ağalığın, şeyhliğin kaldırılmasına veya kontrol altına alınmasına devlete karşı yerel bir irade olmasına karşı önlem alması gereken güç siyasî irade olduğunda mücadele verdiği her bir derebeyi binlerce oya tekabül ettiğinden bu mücadele yapılamamıştır. Aynı şekilde batıda, büyük sermaye sahipleri, şehirlerde kökleşen cemaat-tarikat yapıları veya gecekondu kolonileri yasal sınırlar dahilinde tutulmak istendiğinde; istihdam sağlayan sermayedarlar, kitlesel oy barındıran cemaat-tarikat yöneticileri ve gecekondu yerleşimleri siyasî iradenin iyi geçinmek durumunda olduğu odaklar olmuşlardır. Oy kaygısı, daima siyasî iradenin dayanmasının mümkün olmadığı bir koz olarak anayasal sınırları aşındırmıştır. Aslında siyasî iradenin renginden bağımsız bir bürokratik irade, devletin arazilerinin kaçak yollarla yağmalanarak sonradan tapulandırılmasının, bazı kendisini dinî önder tayin eden çevrelerin devlette veya toplum içinde erk elde etmesinin, sermayedarların konumları sayesinde imtiyaz elde etmelerinin yegane çözümüdür. Görev süresi böylesine temel meseleleri yönetmekten çok uzak olan siyasî iradelerin, on yıllar boyunca izlenecek tutarlı politikalarla rayına oturtulabilecek konularda hem de oy kaygısına rağmen başarılı olmaları mümkün değildir ve dahi mümkün olmamıştır.

Kemalizm hem birey bazında bir dünya görüşü olarak, hem de devlet yönetiminde uygulanacak bir program olarak temel problemleri çözmede son derece başarılı olduysa da 1940'lı yıllardan bu yana Kemalist ilkeler bir bir rafa kaldırılmaya çalışılmıştır. Lozan Antlaşması'yla kapitülasyonlar kaldırılıp, elde edilen ekonomik bağımsızlıkla yıllar içerisinde ekonomide devletçi politikalar izlenmiş, gümrük duvarlarıyla korunan yerli üretim yeşertilmiştir. 1960'lardan itibaren başlayan Avrupa'yla ekonomik entegrasyon çalışmaları ise 1996'da Gümrük Birliği'ne girmeyle sonuçlanmış, bunun sonucunda hem Avrupa Birliği üyesi olamadığımız için Avrupa'nın nimetlerinden mahrum, hem de onların gümrük tarifelerine dahil olarak bu yöndeki belirlemelerine mahkûm olmuşuzdur. Bu ana çizgiye ek olarak, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde yürütülen "devletçilik ve zarar etme" propagandaları, özelleştirme güzellemeleri devletçilik ilkesini tamamen devre dışı bırakmıştır.

Atatürk'ten sonraki CHP'nin dahi pek kavramadığı görülen devrimcilik ise 12 Mart ve 12 Eylül garabetleriyle iyice durağan hâle getirilmiş, "devrim" kelimesini dahi kullanmak sakıncalı görülerek "inkılap" kelimesi kullanılmıştır.

Milliyetçilik ilkesi, hiçbir katı anlayışı barındırmadığı ve vatandaşlık bağını esas aldığı hâlde, bazen ırkçılık karşıtı suni hümanist söylemlerle eleştirilirken, yurttaşlık bilincinin baş düşmanı olan ana çevrelerden birisi olarak cemaat-tarikat öncülerince "ümmetçilik" karşı atağıyla bastırılmaya çalışılmıştır. (Bu yaklaşımların önemli ABD bağlantılarını, küreselci bakışlarını, "ılımlı islam" projelerini açıkça görebilmek için, daha önce de pek çok kere değindiğim CIA bölge şefi Graham Fuller'in "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" adlı kitabını okumayı şiddetle tavsiye ederim.)

Kemalizm'in ana karakterini belirleyen ilke olan laiklik ilkesi de, yurttaş değil mürit isteyen yapılar ve onlarla güç birliği yapan siyasî çevrelerin en çok karşı çıktığı prensip olmuştur. Temel tezleri "% 99'u Müslüman olan ülke laik olamaz!" olan bu çevreler, aynı zamanda "Müslüman'ım demek şeriatçıyım demektir!" gibi son derece yanıltıcı ve radikal iddiaları sürekli dile getirmişlerdir. Dinî hassasiyetleri suistimal etmede hiçbir sakınca görmeyen ve hoşgörülü, yumuşak huylu Anadolu Müslümanlığı'nı, Ortadoğu'nun radikal yorumlarına benzetmek isteyen bu çevreler, aynı zamanda bir azınlık olup toplumun bütün gerçekliğinden kopuk vaziyettedirler. Öyle ki kendi anlayışlarınca kesinlikle yasak ve dinsizlik alameti olan şans oyunları ülkemizde günlük hayatın bir parçasıdır. Örneğin 55 milyondan fazla seçmenin, yani 18 yaş üstü vatandaşın bulunduğu ve yaklaşık 23 milyon hanenin olduğu ülkemizde son yılbaşı çekilişinde tam 66 milyon piyango bileti satılmıştır. Yine mevzuubahis çevrelerin asla müsamaha göstermeyecekleri alkol tüketimi, oransal olarak dünya ortalamasına göre düşük olmakla birlikte son derece yaygındır ve yine dünyaya kıyasla rekor seviyedeki vergilendirmelere rağmen bu şekildedir. 

2012 yılı itibariyle geçerli verilerdir
( http://www.hurriyet.com.tr/alkollu-icki-otv-sinde-dunya-rekoru-turkiye-de-21645925 )


Laiklik ilkesinin özü; dinî inancı her vatandaşın kendi vicdanına bırakmak, her vatandaşın inancını özgürce ve diğer vatandaşlara herhangi bir yaptırımda bulunmadan yaşamasını sağlamak olarak ifade edilebilir. Pek çok konuda kendi aralarında da birliği sağlayamayan dinci çevreler, varlıklarını dinî değerler üzerinden vatandaşlar üzerinde tahakküm kurmaya borçlu oldukları için bu ilkenin yılmaz muhalifleridirler.

Halkçılık ilkesi, irade ve hakimiyetin halka dayandırıldığını bu bağlamda ayrıcalık sahibi bir grup, aile veya sınıf olamayacağını vurgular. Eşit yurttaşlık ve yurttaşlık bilincinin dayandığı önemli ilkelerden birisidir. Aynı zamanda devletin halka karşı ve halkın da devlete karşı sorumlulukları olduğunu belirterek, eşit yurttaşlıkla birlikte devlet ve halk dışında başka bir odak olamayacağını da netleştirmiş olur. Halkçılık ilkesinin önemli bir yönü de halkı sınıfsız kaynaşmış toplum olarak niteleyip, sınıf savaşımına değil, dayanışmaya odaklanmasıdır.

Cumhuriyetçilik ilkesi, devlet şeklinin tereddütsüz ve tartışmasız olarak belirlenip savunulmasıyla birlikte, ilkeler bazında diğer ilkelerin bir arada ve daha anlamlı olmasını sağlayan ana prensiptir. Bu ilkeyle hem diğer ilkeler, hem de bütün bir devlet yapısı; keyfî, ideolojik, kişisel yaklaşım ve yorumlamalara olabildiğince kapalı hâle gelmiş, "anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz" veya "benim memurum işini bilir" keyfiyeti anlayış olarak peşinen reddedilmiştir. Medenî bir toplum inşa etme yolunda, halkı eşit yurttaşlar haline getirme kavgasında, cumhuriyeti yaşatma davasında, Cumhuriyetçilik ilkesi ana kolon görevi görmüştür.

Bu bağlamda kendi varlığını diğerlerinin varlıklarını istismar ederek çoğaltanlar, daima Kemalizm'in karşısında olmuşlardır. "Derebeyleri", Kemalizm'in her bir ilkesi kendi içinde de tutarlı olarak bir bütün ortaya koyup, devlet bazında sürdürülebilir bağımsızlık ve kalkınmayla; yurttaşlık bazında sorumluluklarını yerine getiren, kendine güvenen, biat kültürü taşımayan, kula kulluk etmeyen bir profili oluşturmasını her devirde kesinlikle reddetmişlerdir. Bu reddediş ve halkın, yurttaşların çıkarlarını bir kenara itişte de "siz isterseniz hilafeti dahi getirirsiniz" türünden popülist sözlerle karşı güruhtan güç bulunduğu açıkça görülmüştür.

Buradan hareketle basit particilik, taraftarlık, slogancılık yapmak yerine meselenin temeline inilirse, Atatürk'ün vizyonunu ve Kemalizm'i, en başta sağlığında Atatürk'ün yanında görünen bazılarının anlamadığı, benimsemediği ve Atatürk'ün ölümünden sonra bu hedeflere muhalefet ettikleri görülecektir.

O günlerin canlı tanığı olan Falih Rıfkı Atay, bir kitabında bu meseleye şöyle değiniyor;

Atatürk öldükten sonra CHP merkezi ve Çankaya çevresini, Atatürk'ün yaptıklarına daha o sağ iken inanmamış olanlar sarmıştı. Kurultaylarda pek nüfûzlu kimseler tarafından, Kemalizm ve laîsizm deyimlerinin tüzükten çıkarılması istenmişti.

(Falih Rıfkı Atay, Atatürkçülük Nedir?, Pozitif Yayınları, İstanbul, sf. 49)

Kemalizm'in oklarının ardı ardına tasfiyesi süresince gelinen nokta, özellikle ekonomik bağlamda çok önemlidir. 1980'de alınan ve aylar sonra gerçekleşecek darbeyle kolayca uygulanan 24 Ocak Kararları, ekonomimizin karma modelden tamamen serbest modele geçişinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu geçişin dışarıdan gelen teşvik ve tavsiyelerle de birlikte günümüze kadar özenle incelenmesi son derece önemlidir.

12 Eylül Darbesi'nden sonra uygulanmaya başlayan kararlarla ve devamında yönetimi devralan sivil yönetimin de izlediği politikalar kapsamında, açık ekonomi modeline geçilmiş; düzensiz ve eksik sanayileşme, çarpık kentleşme, homojen olmayan nüfus dağılımı, gecekondulaşma, yurttaşlık bilinci yaratamama gibi olgularla da birleşerek; üretemeyen, dış borçlanmaya dayalı, cari açık veren, en temel ürünleri dahi ithal eden bir ekonomik çizgiye gelinmiştir. Bu çizgi boyunca, sosyolojik vakalarla izleyebildiğimiz bir toplumsal yozlaşma da yaşanmış ve yaşanmaktadır.

En sonuncusunu "Çiftlik Bank" örneği üzerinden gördüğümüz bu vakalar, artık etiketleşmiş ismiyle birer "saadet zinciri" olarak ülkemizin bir gerçeği hâline gelmiştir. Bu aynı zamanda sosyolojik olarak incelendiğinde, belleğine "evsiz mülksüz kalma" korkusu yerleşmiş, tedirgin bir hâlde sürekli birikim yapan, hem bankacılığın ve dolayısıyla ekonominin temeli olan faize bulaşmadan yatırım yapmak, hem de yurttaş bilinci oluşmadığından bir yerlere tabi olmak isteyen yığınların kronikleşmiş bir durumudur.

Direkt olarak kâr-zarar hesaplarıyla acımasız bir şekilde eleştirilen devletçi girişimlerin ortadan kalkmasıyla oluşan garantisizlik, tedirginlik ve yurttaş olamama hâli, bu kronikleşen durumu besleyegelmiştir. Devletçi girişimler kabul edilebilir düzeydeki zararına rağmen ayakta tutulduğu durumda, insanî yönden ve yurttaşlık bilinci açısından daima faydalı olacaktır. Yine ille de maddî düzlemde incelenecek olursa, daha geniş bir hesapla, devletçi girişimin kârının uzun vadede; bir işi olan ve ekonomiye katılım sağlayan yurttaş, sosyal güvence bedelini kendisi karşılayabilen yurttaş, suç oranında düşüklük ve sosyal açıdan sayısız yararla birlikte görüleceği açıktır.

Karma ekonominin akıllıca yönetimiyle esamesi okunmayacak problemler günümüzde gündemi birbiri ardına işgal etmektedir. Serbestlikten kasıt bir meselenin dört ucunu salmak olduğunda, birileri muhakkak güç elde edip o serbest görünümün altında kendi kontrolünü tahsis edecek ve hattâ bu kişiler bazen uzun vadede kâr etme kaygısında dahi olmayıp kısa vadede vurgun yapacak dolandırıcı kişiler olacaklardır!

Liberalizm gibi son derece geniş bir kavramın ekonomi kapsamında ifade ettikleri iyi anlaşılmalı, uygulanacağı takdirde en azından kendi felsefesince çelişki barındırmayacak şekilde uygulanmalıdır. Gündelik hayatın her alanında bu çelişkiler görülmekte, dünün en önde giden serbest piyasacısı bugünün mağduru, ağlayanı olmaktadır. Saadet zinciri benzeri yapılarca mağdur edilenlerin ilk tepkisi olan "devlet bizi niye korumadı" veya "devlet zararımızı karşılamalı" türünden ifadeler bunun en açık örnekleridir. Yine örneğin ulaşım ve taşımacılık alanında tamamen aynı şekilde, yıllar önce "devletin otobüsü mü olur" gibi çıkışlarla bölgesel taşımacılık yapan özel durak sahipleri, son günlerde büyük taşımacılık şirketlerinin kazandığı dev ihaleler sonucunda, kendi deyimleriyle "devletçi-zararcı" bir biçimde hak arayışına girmektedirler.

Aynı şekilde şimdilik pek bir tepki görülmese de, açık ekonominin birer nimeti olarak türeyen onlarca özel televizyon kanalı, reklam gelirlerinin çok önemli bir kısmını olduk olmadık içeriklerle yetiştirdikleri nesilden çıkan "youtuber" gençler karşısında kaybetmiş durumdadırlar. Üslup, hitabet, içerik, imaj, genel donanım olarak hiçbir özgünlüğü bulunmayan bu popüler gençlerin, büyük televizyon kanallarından çok daha uygun ve etkili birer reklam aracı olması, reklam veren kesimin şimdilik işine gelmekle beraber, dünün büyük özel girişimi olan televizyon kanallarının felaketi olmaktadır. Özetle, bizim liberalizm olarak kurguladığımız pespaye popülizm, sürekli olarak kabuk atmakta ve günü kurtarmakla beraber devamlı bir bayağılaşma döngüsünü getirmektedir.

Ülke sınırlarımızı da aşmış genel bir kavga, bilindiği üzere Uber ve taksicilik arasında yaşanmaktadır. Uzun yıllar farklı türdeki taşıma alanları arasında ve içinde süren rekabetler sonucunda günümüze gelinmiş ve piyasada ayakta kalabilenler işlerine devam etmişlerdir. Gelinen son aşamadaysa Uber, taksicilik açısından tam bir "dinsizin hakkından imansız gelir" etkisi yaratmıştır. Mevcut kanunlara hiçbir şekilde aykırı olmayan Uber -danışmanlık bürosu ve tüm Uber şoförleri gözaltına alınmadığı veya haklarında yasal işlem başlatılmadığı için böyle tabir ediyorum- piyasaya girmiş ve sarı taksiler karşısında önemli bir pay kazanmışlardır. Burada taksi şoförleri açısından olmasa da, taksi plakası sahipleri arasında ister istemez bir "plaka oligarşisi" oluşmuştur. Uber'i savunma popülizmine kapılmadan önce, bunu net bir şekilde belirtmek gerekir. Zira hem sınırlı arzdaki plakaların bedelini, hem pahalı yakıt ve diğer giderleri karşılayıp, hem de kâr etmek amaçlandığında, haksız bir rekabetin yansıması olarak şuanda şikayet edilen "hizmet" ancak sunulabilmektedir.

Sözcü'deki köşesinde Ege Cansen'in asıl noktaları tespit ettiği üzere; dikkatle bakıldığında ana problem, yıllardır katlanarak artan İstanbul nüfusuna oranla pek az artan taksi plakası sayısıdır. Yine bu yazıdaki verilere göre 30 yıl önce 6 milyon nüfusa sahip İstanbul'daki 17500 taksi plakası günümüzde hemen hemen aynı, yani yerinde saymaktadır!

( https://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/ege-cansen/istanbula-5000-taksi-plakasi-2154345/ )

Burada açık olarak yapılması gereken önce plaka oligarşisini yıkmak amacıyla, İstanbul nüfusuna oranla gereken kadar daha plaka arzı yapmak ve bundan sonra varsa gerekli düzenlemeleri de yaparak Uber ve taksi rekabetinin kontrollü adil şartlarda sürmesini sağlamaktır. Kuralsız, adaletsiz, kontrolsüz, salma-serbest rekabetin haksızlığı doğurması kaçınılmazdır.

Uber ve taksi mücadelesinin de üzerinde dikkat edilirse bir teknoliberalizmin yükselişi görülecektir. Yani; medyaya karşı Youtube, dolara karşı Bitcoin, sarı taksiye karşı Uber gibi alternatifler söz konusudur. Bu bağlamda aslında internet oyunu oynayarak tarım ve hayvancılık yapmak da pek yadırganacak bir hareket değildir. Şaka bir yana, zaten dünyayı sarmış durumdaki küreselleşme hareketleri ve neoliberal düzene ek olarak bir de teknik-dijital boyutta böyle bir akımın başlaması, tüketim kültürüne yeni bir boyut kazandırmış ve tüketici, kökleşmiş değerlere sahip olmayan insan tipini pekiştirmiştir. Bu yeni tip insan da günlük değişkenlere göre tavır değiştiren, tarihî kişi ve kurumlara karşı vefasız hattâ hakarete varan ifadeler kullanmaktan çekinmeyen, hiçbir üretimi olmadığı gibi alabildiğine tüketici olan, bu bağlamda artık işi tarihî ögeleri tüketmeye kadar dayandıran bir acziyet içindedir.

Ekonomik alanda olduğu gibi sosyal alanda da bazı denetimsizlikler birtakım kişi ve kuruluşları sahip olmadıkları yetkilerle hareket etme hadsizliğine sevk etmektedir. Biz ne kadar kanıksamış olsak da; herhangi bir yolla toplumda bilinirlik kazanmış ve hiçbir resmî geçerliliği olmayan kişilerin veya bir dernek görünümüyle var olan ancak vasfından çok daha ileri, cüretkâr açıklamalarda bulunan topluluk ve kuruluşların bu duruşları son derece sakıncalıdır. Ortadoğu'daki sayısız felaketten çıkarılacak tek bir ders varsa, o da bir bölgedeki devletin devlet olma vasfını yitirmesi durumunda meydana gelebileceklerdir! Kurtuluş Savaşı süresince düzensiz kuvvetlerden, TBMM Kuvvetleri'ne geçişteki zahmet ve önem çok iyi kavranmalıdır. Bir devletin sınırlarıyla çevrelediği tüm topraklarında, aynı arma ve üniformaların geçerliliği direkt olarak o devletin geçerliliğini yansıtmaktadır. Farklı oluşumlar derhal kontrol altına alınıp dağıtılması gereken tehlikeli ve yasa dışı yapılardır. Aksi halde devlet adına birtakım işlere girişen kişi, topluluk veya kuruluşlar adaleti temin etmek gibi hukuk devletine özgü işlere kalkışacaklar ve dönüp dolaşıp hukuk felsefesinin gerekliliğinin sağlamasını yapacak rezil olayların yaşanmasına sebep olacaklardır. "Çiftlik Bank"zedelerin, ilgili tesisleri basıp zararlarına karşılık oradaki malları ele geçirmeye çalışmaları, bir tecavüz iddiası üzerine öldürülen ve sonra masumiyeti hem DNA raporlarıyla hem de ilgili ifadelerle ortaya çıkan gencin trajedisi bu olaylara örnek verilebilir. Adaleti sağlamak yargıya değil de kişilere kaldığında, ne yazık ki duygusallığın bir sonucu olarak iyi ve kötü dediğimiz kavramların insan zihnindeki o kaypak sınırları hızla değişecektir.

Her ne kadar farklı alanlara girdikçe ana bağlamdan uzaklaşılsa da aslında mesele gayet açıktır. Ülkemiz uzunca bir iç çürüme ve çözüm arayışı dönemiyle beraber tarihe karışan bir imparatorluğun ardılı olarak kurulmuş ve bu kuruluş taze bir nefes olmuştur. Genç cumhuriyetimiz ilk yıllarından itibaren daima zorlu sınavlardan geçmiş; 6 yaşındayken büyük buhranı, 16 yaşındayken II. Dünya Savaşı atmosferini, sonraları da tüm gerilimiyle Soğuk Savaş yıllarını yaşamıştır. İlk yıllarda yani Atatürk'ün hayatta olduğu dönemde, Atatürk'ün vizyonu veya Kemalizm diyebileceğimiz dünya görüşüyle pek çok sorun aşılmış, pek çoğu için de bu yönde ciddî girişimler yapılmıştır. 

Cumhuriyet döneminin temel hedeflerinden birisi olan eşit yurttaşlar yetiştirme gayesi, üzerinde en çok durulması gereken meselelerden birisidir. İlkelerin getirdiği anlayış ve devrimlerin getirdiği pratikteki değişiklikler büyük ölçüde bu gayeye hizmet etmiştir. Dünya genelinde çok daha sonraları önem kazanacak olan kadın hakları ve sosyal devlet anlayışı, Kemalizm dahilinde kadınlara seçme-seçilme haklarının verilmesi ve Halkçılık ilkesiyle çok erken dönemde önemsenen konular olmuştur.

Hiç kimsenin kimseye dinî meseleleri suistimal ederek üstünlük kuramaması ve bu sayede devlet ve yurttaş arasında üçüncü bir odak oluşturamaması, aynı manevî his ve meselelerin gücüyle devletin içinde birtakım yaptırım gücünün elde edilememesi, özgür yurttaşların devlete karşı vazifelerini eşit şekilde yerine getirip, sosyal devletin olanaklarından eşit şekilde yararlanmaları hiçbir istisna olmayacak şekilde öngörülmüştür. Tüm bunlar; ilkeler, devrimler ve direkt olarak anayasayla güvence altına alınmıştır. Ne yazık ki, küçük küçük tavizlerle ve bazı işbirlikleriyle bu ana güvencelerin yer yer askıya alınması birbiri ardına felaketleri getirmiştir. Direkt olarak yurttaş olma bilinci yok olmuştur. 

Yani bu şekilde yazınca her ne kadar; resmî, donuk, teorik, etkisiz kalsa da on yıllardır yaşadığımız türevsel sıkıntıların temelinde Kemalist Devrim'in kazanımlarından taviz vermek yatmaktadır. En basit haliyle örneklendirmek gerekirse; laiklik ilkesinin sulandırılması istismarcı yapıların güçlenmesine sebep olmuş, halkçılık ilkesinin gereklerinin yerine getirilmemesi, yani sosyal devletin vatandaşın temel ihtiyaçlar anlamında garanti altına alamaması, vatandaşı bu ihtiyaçları karşılamayı bir iyilik meleği görünümüyle üstlenen istismarcı yapılara yönlendirmiştir. Devletçilik ilkesinin terk edilmesi, vatandaşı sözde yardımsever istismarcı örgütsel yapıların özel kurumlarına mecbur kılmıştır. Ekonomik alanda belki bu kadar kesin yorum yapmak pek şık değilse de, temel ihtiyaçlar kapsamında devletçilik kesinlikle gereklidir. Birer şirket haline gelmiş; hastane, okul, öğrenci yurdu ve bu gibi kuruluşlar, keyfî bir duruma hizmet vermemekle beraber, kâr amacı güdülmeksizin her vatandaşın ihtiyacı doğrultusunda istifade edebileceği, istismara ve keyfiyete kapalı alanlar olmalıdırlar.

Özellikle eğitim alanında; yurtçuluk, dershanecilik, kolejcilik gibi faaliyetlerle, yardımseverlik maskesiyle kendi dünya görüşünde militanlar yetiştiren ve onları devlet kademelerine dolduran, bir yerden sonra bunu direkt sınav sorularını çalma veya sonuçlara müdahaleyle sağlayan FETÖ'nün, Kemalist ilkelerin bir bir baypas edilmesiyle güç kazandığı ve uzun yıllar boyu birbirinden korkunç felaketlere sebep olduğu gün gibi ortadadır. Böyle bir deneyimin yaşanmasına gerek olmaksızın bu gibi istismara açık meselelerin iyileştirilmesi herhangi bir siyasî-ideolojik yaklaşım olmayıp, direkt aklın gereğidir!

Yurttaşlar kendi görevlerini yerine getirmekle beraber, birisine veya bir gruba; yaranmadan, hoş/şirin görünmeden, icazet almadan, ihtiyaç duymadan, aracılık ve ayrıcalık dilenmeden, boyun eğmeden istedikleri temel hakka erişebilmeli, en başta bunun mümkün olduğunu hissetmelidirler. Yurttaşlık bilinci, temel vatandaşlık hakları dediğimiz şey de budur. Aksi durumda; adam kayırma, yeğencilik, torpil, cemaatçilik, yamanma kültürü, ağa-şeyh-mafya sarmalı toplumu çöküşe doğru sürükleyecektir.

Bu sebeplerden ötürü; temel problemleri çözülmüş, değerlerini tanıyan, dengeli bir nüfus dağılımına sahip, adaletli bir gelir dağılımına sahip ve sağlıklı bir toplum için her mesele en temelden ele alınmalı, geçmiş tecrübeler değerlendirilmeli, bazı kazanımlar korunmalı ve geliştirilmelidir. Önü açık, geleceği parlak bir Türkiye ancak bu şekilde mümkün olacaktır!

12 Mart 2018 Pazartesi

Türkiye'nin Düşünce Yapısında Üç Hâl Yasası

Aklı başında ülkelerde en son istenecek şey toplumdaki şiddetli ve yapay kamplaşmalardır. Bu kamplaşmalar toplumun önemli bir hastalığıdır. Özellikle siyasî liderlerin çıkışları doğrultusunda kamplaşan, ayrışan, bölünen toplumların bunu bir iç savaşa veya duruma göre fiilî bölünmeye götürmeleri pek olasıdır. Yapay kamplaşmalar alabildiğine zararlı olduğu gibi bundan yarar sağlayan tek odak siyasetçilerdir. 

Halkın farklı fikirler ve inançlar ekseninde toplanarak birbirinden ayrıldığı yerde, her fikrin ve inancın kendi içinde yetkili servisi olan her siyasî parti kendisine ait olan seçmen grubunu kolaylıkla konsolide eder. Demokratik ve sağlıklı bir toplumda gerçekleşmesi mümkün olmadığı üzere, kamplaşmış toplumda partiler arası geçişkenlik azalır ve her görüşün kemikleşmiş kitlesi genişler. Bu da siyasî liderler için daha az emek sarf ederek aynı sonuca ulaşmak veya hedeflenen sonucu garantilemek demek olur.

Bu yapay olarak şiddetlendirilen ayrışmaların, çatışmacı kampların yanı sıra doğal düşünce kampları da vardır. Yani bir yönlendirme ve kışkırtma olmaksızın toplumda kendiliğinden bulunan siyasal-düşünsel gruplar. Özellikle Türkiye'de, dikkatle bakıldığında bir düşünsel gelişimin izini sürmek ve hatta bu gelişimi yasalaştırmak mümkündür. Bu gelişim Auguste Comte'un üç hâl yasasını (teolojik safha, metafizik safha, pozitivist safha) andıran ama ondan farklı olarak diyalektik bir geçiş gösteren bir süreç izlemektedir.

Kişi bazında bakıldığında; doğal olarak kişinin dünyaya geldiği ailenin veya etkileşim içinde olduğu çevrenin mensup olduğu hâl dahilinde başlayacağı açıktır. Yani herkes I. Hâl'den başlamak durumunda değildir. Ancak gelişim ve diyalektik geçişle I. Hâl'den II. Hâl'e ve son olarak III. Hâl'e varmak mümkündür.

I. Hâl'in yadsınmasıyla II. Hâl'e, onun da yadsınmasıyla III. Hâl'e geçilir. III. Hâl aslında I. Hâl'in yadsınmasının yadsınmasıdır. Formel mantık değil, diyalektik mantık düzleminde konuştuğumuz için I. Hâl ile III. Hâl'in aynılığı da söz konusu değildir. 

Bu hâller I-II-III doğrultusunda aşağıdan yukarıya olacak şekilde bir piramidin üç kademesine benzetilebilirler. Kapsadıkları nüfus da bu oranda giderek azalmaktadır.

I. Hâl;

Bu kapsamdaki kişiler toplumun geniş kesimlerini oluşturur. Ortak özellikleri; biat kültürü, radikal söylem ve davranışlar, topluca düşünme ve tavır alma, kolay adapte olma, manipülasyona açık olma ve hızlı tavır değiştirmeye yatkınlıktır. Döneme göre dinî ve millî hassasiyetlerin ağırlıklarının değişmesi, genellikle de bir senteze gidilmesiyle birlikte, genel anlamda değişmeyen özellikler selefçilik ve etnosantrizm, hatta islâmosantrizmdir. Eskilerde her şeyin yerli yerinde ve olması gerektiği gibi olduğu, günümüze kadar bunun bozulduğu ve günümüzde de hızla bozulmaya devam ettiği inanışı mitleşmiştir. Bunun yanı sıra tarihe tamamen kendi değerlerini barındıran sunî bir kimlik penceresinden, çocuksu bir yanlılıkla bakıldığı görülür. Burada tarihten kastım bir branş olarak tarih değil tüm kapsama alanıyla tarihin tamamıdır. Örneğin felsefeye bakışta sadece müslüman filozofların türediği evreyle ilgilenmek bu 'hâl'dekiler için pek olasıdır. Felsefenin kümülatif yapısından bihaber bir şekilde son derece komik olarak Fârâbî ve Aristoteles'i yarıştırmak gibi abukluklara kalkışmak da bu kapsamdadır. Bilime bakışta da aynı durum geçerlidir. Bilim tarihinden ve bilimin niteliğinden bihaber olarak her gün aslında neyin müslüman bilim adamları tarafından keşfedildiği/icat edildiği ama bunun gizlendiği şeklindeki fantastik iddialar ağızdan ağıza dolaşır. Tahmin edileceği üzere bu konuşmaların bilimsel nitelik olarak elle tutulur bir yanı yoktur.

Tarih alanının kendi içinde de aynı çelişik anlamlandırma çabaları ve çarpık anlayış hakimdir. Osmanlı dönemine dair fantastik anlatımlara, mitleştirmelere itibar edildiği görülür. İlginç bir "Osmanlılık" iddiası vardır. Bu iddiayı dillendiren kişileri dinlediğinizde gerçekten kökeni Osmanlı hanedanına dayanan birisiyle konuştuğunuzu sanabilirsiniz. Osmanlı Devleti'nin hüküm sürdüğü topraklarda yaşamış insanların torunu olmakla, bir Osmanoğlu olmak ısrarla karıştırılır. Yine Osmanlı Devleti'inin bir şeriat devleti olduğu yanılgısı ilginç derecede yaygındır. Bu 'hâl'dekiler günümüzdeki dünya görüşlerinde iç tutarlılığı sağlayabilmek adına bağlı bulundukları veya sempati duydukları dinî yapı/cemaatle Osmanlı Devleti'ni bir tür halef-selef ilişkisi içinde görmek isterler. Aslında ne Osmanlı Devleti şeriat devletidir, ne de Osmanlı'nın cemaat ve benzerî yapılardan pek hoşlandığı söylenebilir. Aksine bu yapılarla mücadeleye o dönemlerden de pek çok örnek vermek mümkündür.

Bu 'hâl'le ilgili olarak en başta da belirttiğim gibi manipülasyona açık olma durumu söz konusudur. Böylelikle bu kapsamdakilerin bağlı bulundukları yapılarca manipüle edilerek cumhuriyet devrimlerine muhalif hale geldikleri de görülebilir. Bu kapsamda sıklıkla eleştirilen yenilik harf devrimidir. "Dedelerimizin mezar taşlarını okuyamıyoruz!" şeklinde kalıplaşan bu eleştiriler, aslında okur-yazar oranının düşüklüğü sebebiyle, çok büyük ihtimalle dedelerinin de o mezar taşlarını okuyamadığı gibi bir gerçeklikle karşıya karşıyadır. 

(Bu tür manipülasyonlar devletin ilgili birimlerince çok sıkı takibe alınmalı ve başarılı olduğunda düşünce özgürlüğünün zerresinden söz edilemeyecek bir ortamı tesis etmeyi amaçlayan girişimlerin düşünce özgürlüğü kapsamında hoşgörülemeyeceği bilinmelidir. Aksi durumda son örneklerini geçtiğimiz yıllarda yaşadığımız felaketlerin tekrarları muhakkak yaşanacaktır.)

I. Hâl'in manipüle edilen kısmı, cumhuriyetin her şeyine muhalif olma yolunda içler acısı durumda, son derece çelişik bir tarih yapılandırırlar. Bu kapsamda; II Abdülhamid'i, Mehmet Akif'i, Vahdettin'i, Halife Abdülmecid'i, Damat Ferid'i, Çerkes Ethem'i, Kâzım Karabekir'i, Rauf Bey'i, Rıza Nur'u aynı anda savunma yoluna giderler. Bu isimlerin pek çoğunun birbirine son derece karşıt olup, okkalı hakaretler etmiş olduklarını bilmek, I. Hâl'in sınırlarını son derece aşan bir birikimi içerdiğinden buradaki çelişkiyi de fark etmelerine imkân yoktur. Özgün olmayıp, özgün bir kesimin "anti"si olma yönünde çalışmak da daima bu gibi çelişkileri doğurmaktadır.

Bu 'hâl'in diğer bir iç karartıcı talihsiz ortak paydası da özgünsüzlüktür. Temelde özgür ve özgün düşüncenin yokluğuna bağlı olarak gelişen özgünsüzlük; imaj olarak da, fikir olarak da, söylem olarak da, davranış olarak da aynılaşmayı getirir. Herhangi bir konuşmada doğru olduğuna inanılan ve geçerliliği kabul edilen ifadelerin sıklığı göze çarpar. Toplumsal ve siyasî çıkarımlar aynı kalıplar üzerinden döndürülmektedir. Örneğin "falancalar zihniyeti" gibi bir tanım sıklıkla kullanılır. Buradaki o "zihniyet" kelimesinin oraya iliştirilmesi ilgili kişilerde sanki akademik bir dil kullanıyormuş intibahı oluşturur ve "bu zihniyet geçmişte şunu yaptı, bunu yaptı" gibi mesnetsiz iddiaların mevzuubahis kişilerce nasıl kendi tarihî bilgileriymiş gibi kullanıldığı da son derece gülünçtür.

Yine; "Biz de kendi tarihî karakterimizin izindeyiz!/askerleriyiz!" ve "Kendi tarihî karakterimiz olmasaydı olmazdık!" gibi ifadeler bu özgünsüzlüğü tanımlamada kullanılabilecek örneklerdendir. Kendi ifadelerini dile getirebilecek kadar dahi özgün düşünce üretemediklerinden böylesine gülünç ve çocuksu bir kopyacılığa başvururlar.

Bu 'hâl'in bilime bakışı da son derece problemlidir. En temelde bilime asla itibar etmediklerini söylemek mümkündür. Bilim belki de onlar için fularlı-papyonlu bir avuç kendini beğenmiş adamın kendilerini tatmin muhabbetidir. Bu 'hâl'ce bilim ihtiyaç olan yerde, gerektiği kadar kullanılmalıdır. Zaten bilimin en son gelip dayanacağı ve keşfedeceği yer de tam olarak inanç olarak onların bulunduğu yerdir. Yine onlara göre batıdan bilim ve teknik alınmalıdır ama batının ahlâkı ve kültürü alınmamalıdır. Bilim ancak onların görüş ve iddialarını teyit ettiği ölçüde geçerlidir. Bu bağlamda üniversite çoğu kez kavram olarak da, kurum olarak da boş ve gereksizdir. İlginç bir şekilde bu 'hâl'e mensup kişilerin bilimle yüzleşmesi her alanda ve her gün gerçekleşse de genellikle acil olarak sağlık alanında gerçekleşir. Beklenmedik bir sağlık problemi veya kaza birden bire o üniversite mensubu kişilerce icat edilmiş cihazlar tarafından taranmayla, o kişilerce üretilmiş ilaçları kullanmayla, onlar tarafından ameliyat edilmeyle sonuçlanır.

Bir aşağılık kompeksinin dışa vurumu olarak avamı övme davranışı, I. Hâl'dekilerin olmazsa olmazlarındandır. Kendi içerisinden geldiği şartların, sonradan eriştiği veya etrafta gözlemlediği şartlara göre avam olduğunu öğrendikten itibaren gelişen ilginç anlamlandırma ve yüceltme eğilimlerinin tamamı avamı övme davranışını meydana getirir. Bu bağlamda; o eski yer yataklarının rahatlığı, yer sofralarının samimiyeti, "paramız yoktu ama mutluyduk" güzellemeleri sıkça duyulur. Albenisi ve geçerliliği olan yeni şartlara kıyasla açık söylemek gerekirse berbat ve kaba olan eski şartların bir şekilde yüceltilmesi, o şartlardan gelen ve değer olarak aslında o şartların değeriyle özdeş olduğuna inanan kişide, o şartları bir yönüyle yücelterek kendisini yüceltme ihtiyacını doğurmaktadır. Bu bir tür öz saygı edinme şeklidir. I. Hâl'e ait ilk olarak bahsettiğim iki belirgin özellikten birisi olan selefçilikle de aynı kökten gelen avamı övme davranışı çocuksu bir anlamlandırma/değerlendirme çabasından ibarettir.

I. Hâl'in bir diğer ortak paydası da vasat orta yolculuktur. Pek çok alanda hatta direkt evrende bir tür ikililik vardır. Bunu en temelde varlık ve hiçlik, yani madde ve boşluk olarak ele alabiliriz. İyilik-kötülük, siyah-beyaz, gece-gündüz gibi günlük hayatta da sık sık değinilen ikili karşıtlıklara farklı örnekler verebiliriz. Bunları diyalektik ilişki içerisinde de irdeleyebiliriz. I. Hâl'in mensupları bu uzlaşmaz ikili çatışmaları bir sentezleme yoluyla nihayete vardırmak gibi kendilerince dahiyane bir çözüme sıklıkla başvururlar. Bu son derece çocukça ve şarklı bir düşüncedir. Zıt kavramları bir pazarlığın iki tarafı gibi düşünür ve ikisinin ortasını bulur!

Felsefenin iki ana kavramı olan idealizm ve materyalizmi sentezlemeye varan çamlar devirir. Bu sentezleme girişimlerinin (hem idealizm hem materyalizm) yanı sıra; "ne bireycilik ne kolektivizm", "ne liberalizm ne sosyalizm", "ne sağ ne sol" gibi garip iddialar da mevcuttur. I. Hâl, bu iddialarla iki lobu da reddederek aslında hiçbir şey söylemediğinin farkında değildir. 

Kavramların gerçek anlamına vâkıf olmamanın getirdiği vasat orta yolculuk da bir kavramın kendi içinde nasıl bir bütünlük oluşturduğunu bilmediğinden farklı kavramların "iyi" taraflarını birleştirebileceğini zanneder. Oysa ki, en basit örnekle; birisi sırf hoşuna gidiyor diye menemene patates dilimleyip, bir de portakal kabuğu rendelediğinde o afiyetle yediği şey artık 'menemen' değildir. Ayrıca sırf bir pazarlıkta orta yolu bulmaktan hareketle böyle ucube sentezler yapılamaz. Bir taraf tamamıyla hakikati temsil ederken, diğer taraf baştan aşağı fasarya olabilir. Bilimle zırvanın ortalaması da direkt zırvadır!

Sonuç olarak, I. Hâl'in anlaması gereken önemli bir mesele bütünlüktür. Batının sadece bilimi ve tekniği alınamaz. Farklı sistemlerin iyi yönleri toplanılarak yeni bir sistem elde edilemez. Bir sistemdeki iyi taraf zaten kuvvetle muhtemel kötü tarafla elde edilen bir iyiliktir, ayrılamaz! İnsanı yücelten ve yüceltecek olan değerler evrenseldir.

II. Hâl;

Bu kapsam bir önceki kapsamın (I. Hâl'in) yadsınmasıyla elde edilmiştir. Toplumun ikinci büyük geniş kesimini içerir. Bir önceki kapsamın neredeyse tüm ortak özellikleri ortadan kalkmıştır. Biat kültürü yoktur. Avamı övme ve vasat orta yolculuk görülmez. Özgür, özgün düşünce ve başkaldırı vardır. Topluca hareket azalmış, aralarında nüans olan alt gruplar ve bireysellik artmıştır. Değişkenlik ve adaptasyonla beraber manipüle edilebilirlik de azalmıştır. Gündemi takip etme ve bir gazeteyi yıllardır takip ediyor olma ihtimali yüksektir. Okuma alışkanlığı kazanılmıştır. Bu 'hâl'deki üzücü bir dejenerasyon I. Hâl'dekilerle uzun süredir verilen düşünsel mücadele ve diyalog sonucunda yapısal olarak onlara benzeme ve sloganlaşmadır.

II. Hâl'de felsefe ve bilim ciddiye alınır. Hattâ hayatın gerçeğini bu gibi bileşenlerin oluşturduğu tartışmasız kabul edilmiştir. Ancak içerikle ilgili sıkıntılar hem bu 'hâl'in doğası gereği, hem de bahsettiğim dejenerasyondan ötürü mevcuttur. Yani bilimin ve aklın önemi çok sık dile getirilse de bu yönde detaylı okumalar yapılmamıştır.

Tarihe bakışta da toptancı bir anlayış hakimdir. Osmanlı Devleti'ni ve o dönemi toptan reddetmek bu 'hâl'dekiler için çok sık rastlanabilecek bir durumdur. Yabancı cariye, kardeş katli, devşirme politikası ve Türklüğe önem vermeme gibi meseleler Osmanlı'yı kötülemede çok sık başvurulan ögelerdir. Aynı zamanda tüm bu ögeler baştan aşağı anakroniktir. Yani dönemsel olarak açıklanabilecek ve bugünün mantığıyla irdelenmemesi gereken konulardır. Bunlara da ek olarak komik bir şekilde I. ve II. Hâl'in ortak noktalarından birisi de Osmanlı Devleti'nin şeriatle yönetildiğini zannetmektir. I. Hâl bunu bir bağlanma aracı olarak kullanırken, II. Hâl reddetme aracı olarak kullanır. I. Hâl'in kaynağı belirsiz özgüveni hattâ hadsizliği ve II. Hâl'in çekinik, asabi tavrı ancak bu bağlanma ve reddetme davranışlarıyla açıklanabilir.

II. Hâl cumhuriyet dönemini merkez alır ve her şeyi bu kapsamda açıklamaya çalışır. Öncesi için reddi mirasçı bir yaklaşım gösterir. Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Atatürk ve silah arkadaşlarının Osmanlı subayları olduğunu pek hatırlamak istemez.

Bölgemize ve diğer uluslararası ilişkilere bakışta da II. Hâl'in kronik toptancı refleksleri görülür. Örneğin her Arap için "Yallah Arabistan'a!" gibi bir çıkış gösterebilir. BAAS tarihinden de, bağımsızlık mücadelelerinden de, tarihte Suriye'de Fransızlarla mücadele eden ve batı tarafından "Kemalist" olarak nitelendirilen Arap askerlerden de, Arapların tarihî, sosyolojik, kültürel nüanslarından da bihaberdir. Aslında bu durum da Osmanlı Devleti'yle ilgili olan kısım gibi I. Hâl'le ortak bir noktadır. II. Hâl'de "Yallah Arabistan'a!" refleksini geliştiren yanlış bilinç, I. Hâl'de sebepsiz ve gereksiz bir Arap seviciliği/hayranlığı doğurur.

I. Hâl'in islâmosantrist duygularını pekiştirme aracı olarak kullandığı müslüman filozof ve bilim adamları, aslında önemli bir mirası taşımakla beraber II. Hâl'in reddi miras politikasını devam ettirdiği birikimler arasındadır. Bu politika kapsamında ürkütücü bir şekilde Ömer Hayyam'ın ve İbni Hâldun'un dahi reddedildiği görülebilir.

Sonuç olarak II. Hâl, I. Hâl'i yadsıyarak onun son derece çelişik ve gülünç pek çok özelliğini yok ederken, aynı zamanda da bazı önemli değerleri de kıyıma uğratır. Güncel siyasette I. Hâl'den çok daha doğru ve öngörülü olmak, haklı çıkmak II. Hâl'i zamanla tekrara düşürür ve yüzeyselleştirir. II. Hâl mensupları bundan kaçınmalıdır.

III. Hâl;

Bu 'hâl' artık büyük veya nispeten daha küçük bir geniş kesim değil, piramidin en üst kısmıdır ve nüfusu gayet azdır. Doğal olarak bu 'hâl'deki ailelerin iyi yetişmiş çocuklarından veya I. ve II. Hâl'i, yoğun okuma ve kendini görüşlerini sorgulayabilme zahmetlerine katlanarak aşan kişilerden müteşekkildir. Bu yönüyle ister istemez aristokratik bir ruhu da ihtiva eder.

II. Hâl yadsınmış ve "amatör pozitivist" heyecan geride bırakılmıştır. II. Hâl'e ait ve o aşamada ortaya çıkan tüm olumsuzluklar aşılmış, tüm olumlu taraflar daha da geliştirilmiş, II. Hâl'de reddedilmiş tüm değerler ise orijinal haliyle kabul edilmiştir. En basit ifadeyle bu 'hâl'dekiler; kutsal metinleri, dünya klasiklerini ve bölgemizde, ülkemizde son derece önemli olan metinleri okumuşlardır. III. Hâl mensuplarıyla, Mevlânâ'yı sevdiğini iddia edip Mesnevî'den bihaber olan I. Hâl mesuplarını, Atatürk'ü sevdiğini söyleyip Nutuk'u veya çok bilinen bir Atatürk biyografisini okumamış II. Hâl mensuplarını kıyaslamak dahi absürttür.

III. Hâl'in karakteristik özelliklerinden birisi her ortamda tartışmaya girmemesi, herkesi tartışmaya değer bulmaması, bazen gördüğü bariz bir yanlışı dahi düzeltme gereği duymamasıdır. I. ve II. Hâl'in aksine dinamik değildir. II. Hâl'deki alt grup oluşturma da tükenmiş ve bireysellik tamamen ön plana çıkmıştır. İki III. Hâl mensubu yan yana geldiğinde nezaketen bir konuda aynı düşündüklerini söylemez ve genellikle de aynı düşünmezler. Filozoflaşmanın getirdiği bir özgün yorumlama ve önceki hâllerden beri gelen özgünlüğün zirveye ulaştığı görülür.

Felsefenin ve bilimin hayatın en ciddî alanı olduğunu bilmekle beraber, felsefe ve bilimin hem tarihî gelişmesine ve kümülatif yapısına, hem de içeriğine son derece vâkıftırlar. Hattâ bu kavramları direkt geliştiriyor olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Tarihe veya diğer herhangi bir olaya bakışta duygusallığı epey geride bırakmışlardır. Hain ve kahraman damgalaması hemen hemen yoktur. Bu bağlamda anakronizme düşmezler ve tarih okumaları son derece iyidir. Örneğin Osmanlı Devleti'nin nasıl ve ne sebeple geçmişimiz olduğunu, Fatih'in entellektüel yapısını, II. Mahmud'un reformculuğunu, II. Abdülhamid'in maarifperver yanını bilirler. Neden ve niçin 1923'ten başlayan bir tarihe sahip olmadığımızı, ancak tam da o tarihlerde nasıl yok olmanın kıyısından Atatürk'ün öncülüğünde döndüğümüzü gayet iyi bilirler.

Bölgeleri ve halkları da iyi tanırlar. I. Hâl'in kayıtsız şartsız hayranlık beslediği, II. Hâl'in ise aynı oranda karşıt olduğu Arap ve müslüman çevreleri, halkları detaylıca bilirler. Kuzey Afrika'ya, Ortadoğu'ya, Körfez ülkelerinin iç ilişkilerine vâkıftırlar. Onların; karakteristiklerini, zenginliklerini, kültürlerini, lehçelerini, muhtemel davranışlarını bilirler. Dokuyu ve malzemeyi tanırlar.

Gülünç bir şekilde genel olarak I. ve II. Hâl'in hiç tanımadıkları veya sırasıyla sempati ve antipati besledikleri İbni Hâldun'un, III. Hâl tarafından gerçek mahiyetiyle kavrandığı görülür. İbni Hâldun'un 1378'de tamamladığı meşhur eseri Mukaddime'de şeriatın devlet yönetiminde olmazsa olmaz olmadığı yine III. Hâl tarafından bilinir. Sosyolojinin dünyadaki en belirgin öncüsü olan bu ışıltılı adamın kültürel mirasına sahip çıkılır. Son derece mühim bir şahsiyet olan İbni Hâldun'un önemli bir özelliği de, üzerine fikir beyan eden kişinin hangi 'hâl' kapsamında olduğunu tespit etmede kolaylık sağlamasıdır. Bunu bir 'hâl' turnusolü olarak da görmek mümkündür.

Sonuç olarak, III. Hâl de diğer haller gibi kendi içinde bazı farklılıklar gösterir ve düşünce yapısındaki son 'hâl'dir. Kişi bazında önemli nüansları olmakla birlikte önemli bir genel eksiği toplum adına mücadeledeki çekimserliğidir. Bulunduğu aşamadan geriye bakış daima motivasyonunu ufalar. Kabaca sınırlarını çizmeye çalıştığım bu "yasa" istisnasız her Türk vatandaşını açıklamak durumunda değildir. 

Zira hayatın pek çok farklılığı bazen sınıflandırma dışı melez karakterler yaratmakla beraber, bir kesimin düşüncülerini pekiştirmeyi şu veya bu sebeple kendine iş edinenler bu yönleriyle bu doğal sürecin dışında durduklarından, 'hâl' dışı bir yerde bulunabilirler veya tam aksi olarak I. yada II. Hâl'de kalıcı olarak saplanıp kalmış olabilirler. Bu da "yasa"nın yanlışlanmasından çok, bu tür varyetelerin özel durumunu ifade eder.

8 Mart 2018 Perşembe

8 Mart'ın Hatırlattıkları

Biyolojik bir olgu olarak cinsiyetin ortaya çıkışının; evrimsel süreç içerisinde 2 milyar yıl kadar önce başlayıp, 800 milyon yıllık uzunca bir sürede tamamlanarak, günümüzden 1.2 milyar yıl önce meydan gelmiş olabileceği söylenmektedir.1  Cinsiyetle birlikte, belki en erken dönemleri de kapsayacak şekilde, önemli bir seçilim mekanizması olan cinsel seçilim de devreye girmiş ve böylelikle hem canlı çeşitliliği, hem de rekabet arttığından genel anlamda evrimsel süreç daha verimli işlemeye başlamıştır. Çok daha sonraları; yani insan evriminden ve biyolojik olarak modern insandan bahsedebileceğimiz tarihlerden başlayarak, kültürel olarak modern insandan bahsedebileceğimiz günümüze kadar, erkek ve kadın rolleri sürekli olarak toplumların gündeminde yer etmiş ve belli çerçevelere yerleştirilmeye çalışılmıştır. 
Kadınların hayatın ciddî alanlarında pek bulunmaması, bilimden savaşa pek çok hayatî noktada, insanlık tarihinin "erkekler tarihi" olarak isimlendirilebilecek ölçüde erkeklerce belirlenmiş olması pek çok tartışmayı beraberinde getirmiştir. Bu durum için farklı yaklaşımlar mevcuttur; örneğin ünlü Hintli düşünür Osho, erkeklerin daima kadınları baskıladığını savunur. Bu baskılamanın doğuda gelenekler ve din kaynaklı olarak yapılırken, batıda ise bir dönem -sonraları da belirli linç şekillerini isimlendirmede kullanılmak üzere kalıplaşacağı şekilde- "cadı avı" olarak yapıldığını ve daha genel olarak da icat edilen bir "hanımefendi" kimliğiyle yapıldığını iddia eder. Kadınların erkekler tarafından, uymamaları durumunda; kötü, kaba, avam durumuna düşecekleri, belirlenmiş iyi davranışların bir araya geldiği pasif bir kimliğe hapsedilerek etkisizleştirildiklerini savunur. Günümüzde pek çok feminist çevrenin "Çiçek değil kadınız!" türü çıkışları da göründüğü kadar iyi niyetli olmayan bu kalıba karşı bir reddiyenin ifadesidir.

Aslında; feminizmin, kadın dayanışmasının, kadının önemli alanlardaki gücünün veya en azından bunun düşüncesinin tarihi sandığımız kadar da yeni değildir. Antik Yunan'da Atina'nın ünlü oyun yazarlarından Aristofanes M.Ö. 411'de yazdığı Lysistrata adlı oyununda, gerçekte de Atina-Sparta arasında sürmekte olan Peloponez Savaşı'nın (M.Ö. 431-404) kadınların birliği ve kararlılığıyla sonlandırılabileceğini işler. Oyunda, oyuna da adını veren Lysistrata adlı kadın; erkeklerin sürdürdüğü bu savaşın iyice içinden çıkılmaz bir hal aldığını, bu savaşın derhal sonlanması gerektiğini ifade eder. Bunun bir yöntemi olarak da Atina'daki ve Sparta'daki kadınları örgütleyerek, erkeklere bazı yaptırımlar uygulayıp onları barışa zorlamayı önerir. Lysistrata, kadınların siyasette başarılı olacaklarını ilginç ve mantıklı bir şekilde ev işlerindeki deneyimlerine dayandırır. Yani bizdeki anlayışa zıt bir şekilde, kadınların daha etkili işleri tam olarak da "elinin hamuruyla" başaracağını savunur. Lysistrata'ya göre kadınlar zaten çocuk doğurmak ve onları savaşa göndermek gibi iki büyük fedakarlık yapıyordur; bunun yanı sıra ev halkının işlerini de büyük ölçüde kadınlar hallediyordur. Bu sebeple örneğin ev bütçesini yöneten kadının aslında devletin bütçesini de yönetebileceği gibi bir düşünce Lysistrata için çok olasıdır. Lysistrata'nın erkek bir yöneticiyle girdiği tartışma şu şekildedir;

...

Yönetici: Fakat şu anda uluslararası durum, umutsuz bir karışıklık içinde. Onu çözmek için ne önerirsiniz?

Lysistrata: Oh, olağanüstü kolaydır bu.

Yönetici: Açıklayabilir misiniz? 

Lysistrata: Evet, örneğin, karmakarışık bir yün çileyi alın. Biz öyle yaparız, onu eğirmene koyun, onu bu şekilde, şimdi de şu şekilde açmaya başlayın. Eğer bize izin verecek olursanız, bu bizim savaşı çözeceğimiz yoldur. Önce Sparta'ya sonra Thebes'e elçiler gönderin.

Yönetici: Siz ciddî problemleri, eğirmenler ve yün parçalarıyla çözebileceğinizi düşünecek kadar ahmak mısınız?

Lysistrata: İşin doğrusu, bütün şehri bizim yünle uğraştığımız model üzerinden yönetmek, sizin düşündüğünüz kadar aptalca olmayabilir.

Yönetici: Bunu nasıl çözersiniz?

Lysistrata: Yünle yapacağınız ilk şey, yağını temizleyip çıkarmaktır; aynı şeyi şehirle de yapabilirsiniz. Sonra, yurttaşın bedenini bir bankın üzerine uzatın ve çapakları yani parazitleri ayırın. Bundan sonra, güçlenmek için kendilerini düğüm ve top top hale getiren kulüp üyelerini ayırın ve onları tek tek seçin. Daha sonra, siz fişlemeye hazırsınız: onların hepsi Sivil İyiniyet'e gidebilirler! Sadece bu da değil. Atina'nın pek çok kolonisi var. Şu anda onlar, serseri parçalar ve postun parçaları gibi bütün mekâna yayılmışlardır. Siz onları yakalayıp buraya getirmek zorundasınız, onları bir araya koyun ve sonra da hepsini seçin, bu devasa büyüklükte bir yün yüzey oluşturacaktır ve bundan siz, insanlara bir ceket yapabilirsiniz. 2



...

Görüldüğü gibi Lysistrata, bir kadın olarak siyasetin kilitlendiği ve savaşın yaşandığı bir ortamda tüm bu kargaşaya bir çözüm önerisi sunmuş, üstelik bunu da bir tekstil modellemesi üzerinden yapmıştır. Dünya barışı ve feminizm, böyle bakıldığında düşünsel olarak çok da yeni türemiş kavramlar değildirler. Bunların haricinde yine pek yeni olmayan diğer bir ilintililik; tekstil, kadın ve emek bağlamında uzun yıllar boyunca sürüp gitmiştir. 

İnsanın temel ihtiyaçlarından olan giyinme ve barınmada başrol oynayan tekstil, bu yönüyle çok eski, ancak ne yazık ki tam olarak yazılamamış bir tarihe sahiptir. Geçtiğimiz yıllarda Çatalhöyük'teki çalışmalarda 9.000 yıllık dokuma kumaş kalıntıları bulunmuştur.3 Her geçen gün arkeolojik çalışmalarla daha eski tekstil materyalleri saptanmakta ve tekstil tarihinin geç taş devri diyebileceğimiz, günümüzden 100.000 yıl öncesine kadar uzandığı tahmin edilmektedir.


Bu köklü tarihi ve kültürlerin önemli bir parçası olması sebebiyle tekstil, tarihin her aşamasında önemli noktalarda direkt veya dolaylı yollardan kurduğu bağlarla bize göz kırpmaktadır. Örneğin dünyanın kaderini belirleyen ve günümüzde de 4. dalgası konuşulan sanayi devrimi, ilk olarak İngiltere'de tekstil alanında başlamış, işçi sınıfı oluşmuş ve tüm toplum okumaları bu bağlamda şekillenmiştir. 

1733'te John Kay'in uçan mekiği geliştirmesi atkı atma hızını fazlasıyla arttırmış ve dokuma teknolojisindeki bu gelişim sanayi devriminin ilk adımı olmuştur.4 Sonraları artan dokuma hızının ihtiyacını karşılamada yetersiz kalan iplik üretiminde artçı gelişmeler yaşanmıştır. 1764'te James Hargreaves aynı anda 8 iplik eğirebilen "Eğirici Jenny" isminde (Jenny kızının adı) bir makine geliştirmiştir.5  Richard Arkwright ve Samuel Crompton'un da makineleşmedeki önemli katkılarından sonra 1785'te Edmund Cartwright ilk mekanik dokuma tezgâhını üretmiş ve bu mekanik tezgâhlar 1800'lü yıllarda hızla artarak on binlerle ifade edilir sayılara ulaşmışlardır.6 Böylelikle İngiltere ve Avrupa'da işçi sınıfı meydana gelmiş, tarihin akışı değişmiştir.

Marksizm'in Marks'tan sonraki en büyük teorisyeni olan Engels, bir dokuma fabrikatörünün oğludur. Bu durum Marks için bir fabrikanın yapısı ve işleyişi üzerine fikir edinmede kolaylık sağlamış, Marksizm'de pek çok görüş ve tez tekstil fabrikalarındaki işleyiş baz alınarak ortaya konmuştur.

Örneğin Kapital'in I. cildinin 13. bölümünden bir pasaj şöyledir;

...

Almanya'da başlangıçta bir iplik işçisini iki iplik tezgâhı ile, yani aynı anda iki eli ve iki ayağı ile çalıştırmayı denediler. Bunun çok zor olduğu görüldü. Daha sonra iki iğli iplik makinesi yapıldı; ama, aynı anda iki ipliği eğirebilen iplik ustaları hemen hemen iki başlı insanlar kadar ender bulunur kimselerdi. Buna karşılık, Jenny daha başından itibaren 12-18 iğle işliyor, çorap makinesi 1000'den fazla iğne ile çalışıyor, vb. Aynı iş makinesinin aynı anda işlettiği aletlerin sayısı, işçinin elle kullandığı aletler için geçerli olan organik sınırdan daha işin başından itibaren kurtulmuştur.7 


...



Yine hem bir cinsiyet olarak kadınları, hem de kadının emeğini hatırlamamıza, konuşmamıza vesile olan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü; 8 Mart 1857'de yaşandığı iddia edilen son derece vahim bir olay sebebiyledir ve bu da tekstille direkt ilgilidir. 

Rivayete göre 8 Mart 1857'de, New York'ta bir dokuma fabrikasında yüksek çalışma saatlerini ve ağır şartları protesto etmek için grev yapan 129 kadın işçi, şaibeli bir yangınla ve yine bir dizi şaibeli talihsizliklerle hayatlarını kaybetmiştir. Amerika'nın yangın tarihi veya işçi ölümleri kayıtları incelendiğinde böyle bir olaya rastlanamaması, bu olayın bir propaganda senaryosu olduğunu akıllara getirse de bu anlatım, tarih boyunca yaşanmış pek çok acının, pek çok isimsiz emekçinin ortak bir çığlığını duyurur, bu yönüyle de saygıyı fazlasıyla hak eder.8

Detaylı olarak incelendiğinde 25 Mart 1911'de New York'ta Triangle adlı gömlek fabrikasında yaşanan yangın faciası göze çarpmaktadır. Pek çok kaynakta bu yangında 129'u kadın 146 insanın hayatını kaybettiği yazar. 8 Mart 1857'de yaşandığı iddia edilen yangının, Triangle yangınından hareketle türetildiği ciddi varsayımlar arasındadır. 1857 yılı gibi daha eski bir tarih belirlenerek daha büyük bir kapsama alanı ve köklülük yaratılmak istenmesi de bu ciddi varsayımların varlık sebepleri olarak görülebilir.
8 Mart'ın "Emekçi Kadınların Mücadele Günü" olarak resmî anlamda kabul edilmesi; 1910 yılında Kopenhag'da II. Enternasyonal'in alt kolu olarak toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı'nda Alman Sosyal Demokrat Partisi'nin (SPD) öncülerinden Clara Zetkin'in önerisiyle oylanmış ve böyle gerçekleşmiştir.9  Bir sonraki yıl, yani 1911'de ilk kez 19 Mart'ta kutlanan bu önemli gün, yıllar içerisinde Sovyet Rusya'daki bazı belirlemelerin de etkisiyle 8 Mart'ta kesinleşmiş, 1960'larda ABD tarafından da kutlanmaya başlanmış, Birleşmiş Milletler tarafından da 1977'de tanınmıştır. BM 8 Mart'ı önemli günler takvimine alırken, "Emekçi Kadınlar Günü" yerine "Kadınlar Günü" olarak almak gibi bir yola gitmiştir.10  Bu değişikliği tüm kadınların kapsanması olarak veya "emekçi" vurgusunun elimine edilmesi olarak algılamak herhalde herkesin dünya görüşüne kalıyor.

Türkiye'de ise ilk kez 1921'de kutlanan kadınlar günü, 1975'ten sonra daha çok ilgi görmüş, 1980'den itibaren darbe yönetimince bir süre hatırlanmayıp, 1984'ten sonra tekrar kutlamalara devam edilmiştir.


8 Mart'ı "Çalışan Kadınlar Günü" veya "Kadınlar Günü" olarak değerlendirme farkının da ötesinde, kadının bir birey olarak toplumda varolması, buna ek olarak yaşadığı ülkenin refah düzeyinin artmasına katkıda bulunması doğrudan doğruya iş gücüne katılımıyla ilgilidir.


Yaşanan dünya savaşları sonrası genç erkek nüfusundaki ciddi azalmalar, kadınların iş hayatına girmesinin önemli bir sebebi olmuştur. Öyle ki; sonraları kadınların kendine olan güvenlerinin de bir nişanesi haline gelecek olan "We Can Do It!" posteri, 1942'te Geraldine Hoff Doyle adındaki genç kadın işçinin fotoğrafı üzerinden sanatçı J. Howard Miller tarafından çalışılarak üretilmiş ve 6 milyon kadını iş hayatına çekmeyi başarmıştır.11

Türkiye'de 2015 verilerine göre istihdam oranı %46 olup; bu oran erkeklerde %65, kadınlarda ise %27.5'tir. Kadın istihdam oranları özel olarak incelendiğinde ise Avrupa ülkeleri (28 ülke) ortalamasının %60.4 olduğu, en yüksek oranın %74 ile İsveç'te, en düşük oranınsa %42.5'le Yunanistan'da olduğu görülmektedir.12 En düşük orana sahip Avrupa ülkesi olan Yunanistan'ın dahi epey gerisinde olmamız bu konuda daha ne kadar çok yolumuzun olduğunun en açık göstergesidir. Kadın istihdamı çağdaş kalkınmışlık seviyesinin yakalanmasında olmazsa olmazdır.

Örneğin BBC'nin de haberleştirdiği, ülkelere göre kadın istihdamı grafiği 2014'e ait verilerle şu şekildedir;


Sonuç olarak demek gerekir ki; 8 Mart kadınlara ayrılmış öylesine bir gün olmanın çok ötesinde, geçmişten bu yana insanoğlunun macerasında yolları kesişen pek çok farklı meseleyi bize hatırlatan ve sorgulatan bir gündür. Böyle bir günde; tüm bu meseleleri, mücadeleyi, emeği, acıyı ve deneyimi anmak ve anlamak yerine bunlara tamamen zıt olacak davranışlarda bulunarak, bazı özel indirim, kampanya v.b. çılgınlıklarına iştirak etmek son derece ironik ve üzücüdür.

Kadınlar her şeyden önce birey olabilmeli, bunun için de ekonomik bağımsızlığını sağlamalıdır. Bunun yolu da elbette ki işgücüne katılımdan geçer. İşgücüne katılımın da ötesinde devleti yönetirken kadınların da söyleyecek sözü olduğunu söyleyen Lysistrata'dan, kadın emekçilerin mücadelesine öncülük eden Clara Zetkin'e kadar uzanan buna örnek teşkil eden ve önderlik etmiş olan öncüler tüm dünya kadınlarına cesaret vermelidir.

DİPNOTLAR

1 https://evrimagaci.org/article/tr/cinsiyetlerin-evrimi-cinsiyetler-neden-ne-zaman-nasil-evrimlesti


2 Tannenbaum, Schultz. "Siyasî Düşünce Tarihi". Çev. Fatih Demirci. İstanbul: Adres Yayınları 2011. 7. baskı sf. 60

https://www.evrensel.net/haber/77465/dunyanin-ilk-dokunmus-kumasi-catalhoyukte-bulundu

4 Cumhuriyet Bilim Teknik, 3 Kasım 2012 "Osman Bahadır- Sanayi Devrimi nasıl başladı?"

naklen: http://ahmetsaltik.net/2012/11/04/sanayi-devrimi-nasil-basladi/


5 a.g.m. 

6 a.g.m. 

7 Marx Karl. "Kapital Cilt I". Çev. Mehmet Selik-Nail Satlıgan. İstanbul: Yordam Kitap 2015. 7. basım sf. 360

8 Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 45, Mayıs 2013
naklen: https://petrol-is.org.tr/kadindergisi/triangle.htm

9 http://marksist.org/icerik/Tarihte-Bugun/7360/20-Haziran-1933-Devrimci-sosyalist-Clara-Zetkin-hayata-gozlerini-

yumdu 

10 http://www.un.org/en/events/womensday/


11 http://www.nolm.us/o-kadin-aslinda-kimdi-unlu-posterin-arkasindaki-hikaye/

12 http://www.posta.com.tr/tuik-kadin-istatistiklerini-acikladi-haberi-1274672