BİLİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BİLİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2019 Cuma

Bilim İnançsızlığı


İnanç meselesi ülkemizde en sık tartışılan konudur. Kimin neye inandığı, ne şekilde inandığı, hangi gerekleri ne ölçüde yerine getirdiği, aslında olması gerekenin ne olduğu, meselenin en ama en doğru, dinin esas kaynaklarına uygun yorumunun ne olduğu, senelerdir her mecrada konuşulup durur. Dolapçı beygiri gibi etrafında dönülen aynı tartışmalardan herhangi bir dişe gelir sonuç çıktığına henüz rastlanamamıştır!

Belki de artık bilime olan inancın -yada inançsızlığın- konuşulma vakti gelmiştir...

İçinde bulunduğumuz saplanmışlık, temel bazı düşünsel seviyeleri yakalayamamış olmaktan kaynaklanıyor. Örneğin sekülerliğin kavranamaması, bilinç ve inanç alanlarını ayıran sınırların net olarak çizilememesi bunlardan başlıcalarıdır.

Kanıtlanması mümkün olmayan zaten bu sebeple 'inanmak'la açıklanan kısmın kişisel vicdanda kalması gerektiği, pozitif olan, bilimsel olarak herkesçe ele alınıp yanlışlanabilecek 'bilmek'le açıklanan kısmın daha genel olarak değerlendirilip bir ilerleme sağlanması gerektiği hâlâ geniş kitlelerce kabul edilmiş değildir.

Bilime son derece pragmatist bir karakterle yaklaşılır. Bilim ortalama bir Türk insanı imgeleminde; daha büyük traktör, daha yeni araba, elektrikli otomobil, gösterişli motosiklet, savaş uçağı, balistik füze gibi araçlarla tezahür eder. Bunları meydana getiren fizik ve kimya altyapısı göz ardı edilir. Belki de bunlardan bile haberdar olunmadığı söylenebilir.

Hattâ aynı kitleye göre yukarıdaki araçlardan çok daha çeşitlilerinin üretilmesinde bilgisel bağlamda emeği olan veya başka şekillerde dünyaya katkı sunmuş kişilerin, yani bilim adamlarının herhangi bir konudaki yorumları, yaklaşımları çoğu kez; "eksik", "yanlış" veya en iyi ihtimalle "radikal", "katı" olarak nitelenebilir. Onların bilimsel alandaki emeklerinin ürünlerini kullanmak son derece olağanken, diğer fikirlerine keyfe keder kara çalmak da bir o kadar olağandır.

Türkiye'de yerli yersiz yapılan pozitivizm eleştirisi de daima gericiliğin ekmeğine yağ sürer. Zira öyle geniş kitlelerin bilim aşkı arşa değmişçesine yapılan bu eleştiriler unutulmamalıdır ki aslında -Comteçu bir dille- henüz teolojik safhayı tam olarak aşamamış bir toplumda yapılıyordur!

Yani siz bilimin de nihai gerçeğe yaklaşmada kusursuz olmadığını falan söylerken, bir İç Anadolu kasabasında, doğunun bir köyünde veya metropoldeki insan yığınlarının bir parçası olarak yaşayan dünyadan habersiz bir kişinin düşünce dünyasında zaten pek de bir yeri olmayan bir kavramın eleştirisini yapmış oluyorsunuz. Aynı zamanda da bu kavramın önemli hâle gelmesini tekrar tekrar ötelemeye hizmet ediyorsunuz.

Sadece cehalet falan da değil, bizde 'okumuş' kesimin de arınamadığı, belki eğitim sisteminden kaynaklanan, belki toplumsal hayatta bilimin karşılık bulamamış olmasının sonucu olarak bir cehalet yada daha hafif bir ifadeyle 'bilimsizlik' yani 'bilim inançsızlığı' vardır.

Aziz Nesin, Çuvala Doldurulan Kediler adlı kitabında bilim söz konusu olduğu zaman okuma-yazması olmayan varoş insanlarıyla, belediyede şurada burada koltuk sahibi olanların aynı pencereden baktıklarını şöyle açıklıyor:

Olay aslında çok basit ve okuryazar herkesçe bilinen yada bilinmesi gereken bir kimya ve fizik olayıdır. Çöpler biyerde sürekli olarak biriktirilirse, onlardan metan ve bütan gazları oluşur. Birike birike çoğalan bu gazlar, sıkıştıkları dar hacme sığmayarak patlar. Çöp ne denli çoksa, ne denli çok sıkışmışsa, gazın patlaması da o denli şiddetli olur.

Bu çok basit bilgiyi, Ümraniye halkını yönetenler ve giderek Istanbul'u ve sonra da Türkiye'yi yönetecekler, daha ilkokul sıralarından kitaplardan okuyup öğrenmişlerdir. Yani biriken çöplerden oluşan bütan ve metan gazının kabına sığmayarak patlayacağını o çöplüğün çevresine yerleşmiş abecesiz zavallılardan başka herkes bilmektedir. Ancak bu bilgi, okuldaki sınavlarda sınıfı geçmeye yarar, başka bir işe yaramaz. Onlardaki bu kitap bilgisi, hiçbir zaman yaşama geçmemiştir.

İşte Türkiye'deki dinsel gericilik (fundamentalizm) tıpkı tıpkısına Ümraniye çöplüğünün patlamasına benzer. Ümraniye'de çöplerin birikimi ile fiziksel ve kimyasal bir patlama olduğu gibi, Türkiye'de de toplumsal çöplerin birikimiyle toplumsal patlamalar olmaktadır. Bunların en göze çarpanı Sıvas ilindeki bir otelde olmuş ve gericilerin ateşe verdiği bu otelde 37 Türk ilerici aydın geçen yıl cayır cayır yanmıştır.
(72. sayfa)

Aziz Nesin'in de vurguladığı üzere, eğitimle de ıslah olmayan bu 'bilimsizlik' son derece vahim başka toplumsal sonuçları da doğurmaktadır. Sonuç olarak "evrime inanmayan" tıp veya veteriner fakültesi öğrencisi/mezunu gibi oksimoron kişilikler ortaya çıkar. Yada Zweig'ın Satranç'ta vurguladığı, birikimsiz, ilkesiz, değerleri olmayan hayvanî bir 'zekâ' söz konusu olur en iyi ihtimalle...

Satranç demişken, 2018'de İstanbul'da yaşanan bir dolandırıcılık olayını tam da burada anmakta yarar var.

Boğaziçi Üniversitesi, Matematik Bölümü öğrencisi bir genç "Hızır Aleyhisselam" sandığı bir dolandırıcıya yaklaşık yetmiş bin lirasını kaptırmıştı. Kendisine dinî, uhrevî bir görüntü veren şahıs, Boğaziçili öğrenciden 80 lira, 300 lira gibi meblağlarla başlayıp, annesinin ziynet eşyalarına varıncaya dek önemli bir maddî birikimi almış ve neden sonra olay açığa çıkarılmıştı.

Haberdeki önemli bir detay, Boğaziçi Üniversitesi, Matematik Bölümü öğrencisi gencin, dolandırıcıya kaptırdığı 4 bin liradan fazla bir miktar paranın satranç turnuvasından kazandığı para oluşuydu!

Yani genç adam satrançta da gayet iyiydi; hem çalışkan, hem zeki, hem de dindardı! Ancak çoğu insanın düşmeyeceği bu gülünç duruma düşmesine sebep olan başka sebepler vardı demek ki. 'Bilim inançsızlığı' gibi mesela, ezbere okumakla geçmeyen, kutucukları doğru doldurmakla dolmayan bir boşluk...

Bilime inanmak, aslında açıkça onu anlamaktır. Bizdeki trafik kazalarında, sık görülen problemlerden birisi emniyet kemeri takmama temellidir. Bunun sebebi ne olabilir?

100 km/sa hızla geniş, uzun ve açık bir yolda ilerleyen şoför ve beraberindekiler, hız sabitken yani ivme yokken, kendilerini araba koltuğunda değil de sanki evlerindeki salondaki koltukta oturuyor gibi hissederler. Bu son derece insanî bir histir. Ancak bilimi anlayamamış ve ilerleyen teknolojiyle entegre olamamış bir histir de aynı zamanda...

100 km/sa gibi günümüz koşullarında normal kabul edilebilecek bir hızda, en ufak bir aksilikte ortaya çıkacak yüksek ivmeler, fiktif kuvvetleri açığa çıkarır ve korkunç sonuçlar meydana gelir!

100 km/sa hızla ilerlerken, ortalama olarak kabul edebileceğimiz 75 kg ağırlığındaki bir insanın taşıdığı momentum (P), yaklaşık olarak 2083 kg.m/s'dir!

Yani öndeki emniyet kemeri takılı olmayan kişilerin, herhangi bir çarpma veya ani yavaşlama esnasında camı kırarak yola fırlamaları ve hattâ arka koltuklardaki emniyet kemeri takılı olmayan kişilerin de aynı akıbete uğramaları, bu momentum büyüklüğü göz önüne alındığında işten bile değildir!

Ancak tüm bunları kavramak, bir parça fizik bilmeyi ve o perspektifle hayata bakabilmeyi gerektirir.

Benzer şekilde içki içtiğimizde kanımızda promil olarak adlandırılan bir birim ölçüsünce alkol belirlenir. 50 promile kadar trafikte cezai işlem uygulanmaz. 100 promil iyiden iyiye sarhoş olmak demektir. 150 promil ve sonrası ise ayakta dahi durulamayan bir durumda olmayı ifade eder. 300-400 promil ve sonrası halk arasında "alkol koması" olarak nitelenen hâli ve ölüm riskini ifade eder.

Peki bu promil denen birim nedir?

Aslında promil; 1 litre kanda kaç gram alkol bulunduğunu ifade eder, teknik olarak doğru kullanımı da bu sebeple yaklaşık "0-6" gibi bir aralıkta değişen küçük sayılarla ifade edilir. Ancak halk arasında daha kolay bir kullanım için bu küçük sayıların "100" ile çarpılmış şekli kullanılıyor.

Yani trafikteki mevzuubahis sınır 0.5 promilken, halk arasında buna 50 promil deniyor.

Sözün özü insanların çoğunu alkol komasına sokacak, bir müdahale olmaması durumunda öldürecek olan sınır yani popüler kullanımıyla "300 promil" aslında 1 litre (yaklaşık 1 kilogram) kanda hepi topu 3 g alkol bulunması demektir!

Bunu kaç sıradan insana, sade vatandaşa izah edebilirsiniz?

"Koskoca bir litre kandaki 3 gramcık alkol mü komaya sebep oluyor, yok canım daha neler..." Tepkisi son derece olasıdır. İşte bu da kimya ve biyolojiden zerrece haberdâr olmamanın bir sonucudur.

Zaten aynı kafa değil midir ki, "canım şuncacık ilaç, koskoca dereye, göle ne yapacakmış" deyip de zirai kimyasalları yakındaki bir akarsuya atıp binlerce balığın ve diğer canlının ölümüne sebep olan, küçük çaplı çevre felaketi oluşturan? Gerçekten de miktar olarak bakıldığında ilgili zirai madde çok az olabilir. Ama yukarıdakine benzer bir hesapla, miligramı yüzlerce litre suyu kirletebilen alkolden çok daha etkili kimyasallar gayet normal olarak bu sonuçları meydana getirir.

Burada Atatürk'e çoğu yerde yapılan bir haksızlık yine karşımıza çıkıyor. Klişeleştirilen, içi boşaltılan, sanki arkasında öyle önemli bir birikim olmayan retoriklermiş gibi söylenen Atatürk özdeyişlerinden birisi olan; "Hayatta en hakikî mürşit ilimdir, fendir!" sözünü hatırlıyoruz.

Yani; hayattaki en doğru yol gösterici, en itibar edilecek kılavuz bilimdir!

İşte bu kadar basit, bir de eklemek gerekir ki; 'bilim inançsızlığı' bir insanlık ayıbıdır ve de çok günahtır(!)

7 Mart 2019 Perşembe

Darwinist Bakışı Kavramak

Daha önce evrim, daha doğrusu biyolojik evrimle ilgili temel kavramları konu alan, Evrime İnanmak başlıklı bir yazı yazmıştım. Aradan geçen zamanda denk geldiğim tartışmalar ve yaklaşımlar beni sadece Darwinist mantığı veya Darwin'in öncülük ettiği bakışı ele alan yeni bir yazı yazmaya yöneltti. O sebeple de siz, şu anda bu satırları okuyorsunuz.

Evrim ve din tartışmasının dünyanın her yerinde sıklıkla meydana geldiğini görüyoruz. Burada en temelde birkaç problem var. En başta dinin ve bilimin çatıştırılması veya bağdaştırılması yönünde çalışmak pek doğru bir yol gibi görünmüyor. Zira birisi dünya hayatında, asla kesin olarak kanıtlanamayacak ve bu sebeple inanç olarak yaşanacak vicdanî ve manevî bir alanken, diğeri gözlem ve ölçüm yapılabilen, en önemlisi yanlışlanabilir olan maddî bir alandır. Yine de bu gözardı edilerek tartışma sürdürülecekse, ilgili dinin evrimle ilgili içeriği ve sınırları net olarak bilinmelidir. Bu donanımdan yoksun taraftarlarının kendi zanlarını baskın getirmeye çalıştıkları manzaralar sık sık görülmektedir.

Daha sonra samimiyet ve ahlâkı önemsiyorum. Tartışmada taraflar gerçekten doğrunun peşindeler mi, yoksa peşinde olduklarını mı "doğru" olarak tescilletmeye çalışıyorlar? Gerçek ne kadar umurlarında? Bu kısım da çok mühim. Kendisini "yaratılışçı" olarak adlandıran kesim -ki Türkiye'deki ayağı pek çok yasa dışı faaliyeti sebebiyle nihayet çökertilmiş durumdadır- sürekli olarak bir "kusursuz evren" iddiasındadır. Yani kararlarını peşinen vermiş ve önlerine çıkan her şeyi bununla özdeşleştirme gayretindedirler. Evren de dünya da kusursuzdur onlara göre. Bu hiç kuşkusuz samimiyetsiz ve ahlâksız bir yaklaşımdır.

Zira kararlarını peşinen verdikten sonra, yorumları; evrende yıldızlar hiç çarpışmasa "her şeyin kendi yolunda ilerlediği düzenli, kusursuz bir evrenin tezahürü" şeklinde, çarpışsa "çok uzaklardan gelen iki yıldızın çarpışmasıyla inkişaf eden muhteşem, kusursuz evren" şeklinde olacaktır.

Doğada hayvanlar bitkilerini ve birbirlerini yiyerek hayatta kalıyorlar. Yaratılışçılar için bu mükemmel bir ahenk, tam tersi söz konusu olsa ne olacaktı? Cevabınızı duyar gibiyim. Milyarlarca canlının dünyaya geldiği ve hiçbirinin birbirini yok etmeden kendi ömrünü tamamladığı kusursuz doğa!

Kusursuz(!) insan vücudu gözle dahi görülemeyen mikroskobik davetsiz misafirlerin ziyaretiyle hastalanıp, ateşler içinde yanıp, yükselen vücut sıcaklığıyla bitap düşebiliyor, hatta bu durum ölümle bile sonuçlanabiliyor. Bu yaratılışçılar için kusursuzluğu ifade ediyor, çünkü doğada gözle görülemeyecek canlılar, son derece gelişmiş bir organizma olan insanı öldürebiliyor. Öyle büyük bir hikmet söz konusu yani!

Yine tam tersini düşünelim. İnsanlar dünyada dengeli bir nüfusu oluştursalar ve başlarına çok ekstrem kazalar gelmediği müddetçe herhangi bir hastalıkla veya yaşlılık sebebiyle ölmeyecek yapıda olsalardı. Aynı arkadaşlar bunu nasıl yorumlayacaklardı? Doğru tahmin ettiniz! Mükemmel ve kusursuz yaratılmış insan vücudu ölümsüzdür! Zannediyorum "kusursuz" kelimesinden size de gına geldi artık. Yani sayısız örnek verilebilecek yaratılışçı yaklaşımları işte bu şekildedir.

Ne yazık ki toplumda inançlı insanların da biyolojik evrime karşı argümanı haline gelen bu yaratılışçı yaklaşımların, gerçekten dinî yönü ağır basan kişilerin fikirlerini temsil etmeleri de problemlidir. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye'de de yaratılışçılık, ABD'li Protestan kuruluşlarca fonlanarak geliştirilmiş ve o doğrultuda bir propaganda faaliyeti izlemiştir. Yani bir insanın yaratılışa inanması durumunda bu çevrelerin savunduğu fikirleri ve görüşleri savunması gibi bir zorunluluk yoktur.

Ben başta da belirttiğim üzere dinî ve bilimsel alanın özellikle kitleleri tribünleştirerek ulu orta çarpıştırılmasını doğru ve yararlı bulmuyorum. Aynı şekilde zorlama bir biçimde bağdaştırılmaya çalışılmalarını da. Ancak böyle bir ilişki ille de kurulmak istenirse, bu herhalde "evrimin de yaratıldığı" gibi bir orta yolla mümkün olur.

Aslında bu sonu gelmez ve sıkıcı tartışmalardan sıyrılmanın en sağlıklı yolu Darwin'in öncülük ettiği bakışı tam anlamıyla kavramaktır. Canlılar çoğalırken pek çok sebeple çeşitlilikler meydana gelir ve bu çeşitli canlılar pek çok faktörle sınanarak bir kısmı elenir, bir kısmı da yeni nesilleri meydana getirmek üzere hayatta kalır. Bu durum sürekli tekrar eder. İşte Darwin'in öncülük ettiği ve "doğal seçilim" gibi devrimsel bir fikirle açıkladığı yaklaşımın bugün kısaca açıklanması tam olarak  budur!

Üstelik bu çeşitlilik ve seçilim o kadar etkilidir ki, gündelik tartışmalarda artık "bu da mı tesadüf?" sorusunu "evet" ile cevaplamaya çekineceğiniz noktalara kadar varır. Ama aslında durum tamamen nereden baktığınızla ilgilidir. Siz milyonlarca hatta milyarlarca yıllık sürecin en ufak bir nüansından haberdar olmadan, gelinen son noktaya bakarak "kusursuz" kutsaması yapabilirsiniz. Ancak bu doğru ve geçerli olmak zorunda değildir! Zira bu yaklaşım tamamen sığ, taraflı ve eksiktir. Bu kutsama çoğu kez; yarasadan ilham alınan radar, örümcekten ilham alınan vinç, kırlangıçtan ilham alınan savaş uçağı gövdesi gibi örneklerle zirveye çıkarılır!

İnsanoğlu başından beri iyi bir gözlemci olmuştur. Bunu teknoloji üretirken, doğanın ortaya çıkardığı çeşitli özellikleri taklit etmede de kullanabilir. Ama bu sadece bu kadardır. İlgili örneklerin bambaşka türden savunmalara siper edilmesi bilimsel değildir.

Basit gözlemle günümüze ulaşamamış yani uzun yıllar önce yok olmuş türleri göremez ve dolayısıyla "bu doğa da ne ilginç işliyor güzelim tür yok olmuş" diyemezsiniz! Bunun için ciddi bilimsel araştırmalar ve uzunca bir süre gerekir. Bu sürenin sonunda tüm parçalar birleştirilir ve hangi türlerin, ne zaman, hangi şartlara bağlı olarak ortadan kalktığı anlaşılabilir. Diğer türlü ise sadece günümüze ulaşabilen türlerin güzellemesi yapılır, üstelik bu son derece alâkasız argümanların geçerliliği için bir dolgu malzemesi olarak kullanılır.

Çoğumuz denk gelmişizdir. "ya düşünebiliyor musun, şu canlının şurası şöyle olmasa hayatta kalması mümkün değil, ne ince bir ayar var!" gibi bir kusursuz kutsaması vardır. Yine değindiğim şekilde "orası öyle olmayan" ve günümüze ulaşamayan türlerin varlığından habersiz olmak, biraz da cesaretle bu türden bir yoruma sebep olur. Ortaya da son derece sağlıksız, hiçbir ciddiyeti olmayan bu değerlendirmeler çıkar. Günümüzde hayatta olan tür sayısından, çok daha fazlasının yok olduğunu bilmemek, ciddi yanılgıların ilk adımıdır!

Çeşitlenme ve seçilim ilişkisi başlangıç safhasında gayet net ve basit olsa da derinine inildikçe takibi üst düzey bilimsel donanım gerektiren bir çizgiye gelir. Örneğin klasik olarak, boyun uzunluğu sayesinde yüksek ağaç dallarındaki yapraklara uzanabilen ve onları yiyerek hayatta kalan zürafaları düşünelim. Yada yüksek hızları sayesinde son derece çevik avlar olan antilopları yakalayabilen çitaları... Zürafalar yüksek dallardaki yapraklara erişemeyebilirlerdi! Doğa için bu problem değil elbette. Günümüzde zürafalar yaşıyor olmazlardı, hepsi bu. Veya çitalar bu kadar hızlı olamayabilirlerdi. Yine sorun yok! Günümüze ulaşamazlardı sadece. Bunlar daha anlaşılabilir basit örnekler. Bir de bahsettiğim ilerleyen safhalar var.

Az önceki örneklerden birindeki bir ihtimali düşünelim. Bir bölgede çitalar yapıları gereği antilopları yakalayabilecek hızlarda değildiler. Avlanamadılar, yavrularını besleyemediler. Alternatif bir besin kaynağı da keşfedemediler ve yok oldular. Bunun sonunda ne olur? Doğal olarak antilop popülasyonu hızla artar. Ama bu o alanı veya bölgeyi antilopların ebediyen ele geçirecekleri anlamına da gelmez. Sürüler hep bir arada yaşar ve izole olurlarsa, akrabalık seviyeleri pekişir. Bu düşük bir ihtimal de olsa yoğun akrabalık pek çok kötü genin telafisini imkânsız hale getirir. Çeşitli kalıtsal hastalıklar tüm popülasyonun yok olmasına sebep olabilir. Aynı şekilde bir hastalığa karşı savunmasızlık da aynı hastalığın hızlıca yayılmasıyla aynı sonu getirebilir. Yada geçtiğimiz günlerde Norveç'te yaklaşık 300 ren geyiğinin tek bir yıldırımla yok olması gibi bir doğa olayıyla yok olabilirler. İşte bu sebeple şans faktörü bu alanda her şeyin temelinde görülür. Bu karmakarışık ortamda pek çok ihtimal vardır ve bunlardan bazıları gerçekleşir. Şans da takdir edersiniz ki, düzenlilik ve kusursuzluk gibi kavramlarla pek bağdaşmaz.

Şans; hem çeşitliliğin oluşmasında, hem de mevcut çeşitlerin bir kısmının elenmesinde son derece etkilidir. Bizi hayrete düşüren pek çok durumu meydana getirir.

Örneğin yaban hayatında pek çok kuş çiftinin yalnızca bir yavruya bakabildiğini, kendilerini korumak ve doyurmak dışında yavrunun da aynı ihtiyaçlarının belli bir süre giderilmesinin sadece bir yavru olduğu durumlarda mümkün olduğunu görmüşsünüzdür. Burada birden fazla yumurta varken, yumurtadan ilk çıkan yavrunun ilk iş olarak kardeşlerinin bulunduğu yumurtaları yuvadan attığını görürsünüz. Böylelikle anne babası sadece kendisiyle ilgilenir ve o da hayatta kalabilir. Bu belgesellerde iç güdü olarak geçiştirilir çoğu kez. Sizce o küçücük pembemsi canlıya bu rekabet bilincini veren nedir? Cevap basit, elbette ki evrim! Ama belki tam olarak sandığınız anlamda değil. Yani o yumurtadan yeni çıkmış kuş yavrusunun kardeşlerini eleyerek hayatta kalmayı bilmesi mümkün değil. Peki bu nasıl oluyor, bu "iç güdü" nasıl oluşuyor? Yoksa yine kusursuz doğa mı!?

Şimdi bir bölgede üç farklı kuş yuvası ve her birinde aynı türe mensup birer çift kuş düşünelim. Bunlar kuluçka safhasında olsun ve her çiftin birkaç yumurtası olsun. Yine bu çiftler sadece birer yavruyu yaşatabilecek kabiliyette olsunlar.

İlk çiftin yavrularının, yumurtadan çıktıkları gibi ilk iş çeşitli hareketlerle kendilerini yuvadan attıklarını düşünelim.

İkinci çiftin yavrularının, yumurtadan çıktıkları gibi hareketsiz bir biçimde anne babalarından ilgi beklediklerini düşünelim.

Üçüncü çiftin yavrularının, yumurtadan çıktıkları gibi diğer yumurtaları yuvadan attığını düşünelim.

İlk durumda yavrular yuvadan atlarlar ve peşinen elenmiş olurlar. İstisnai bir durum dışında hayatta kalmaları mümkün değildir.

İkinci durumda yavrular ilk etapta hayatta kalırlar. Ancak anne ve babalarının hepsine bakması mümkün olmadığından birisinin yaşama ihtimali daha fazla olmakla birlikte, büyük ihtimalle ölürler yani elenirler.

Üçüncü durumda ise yumurtadan ilk çıkan yavru kardeşlerinin bulunduğu yumurtaları yuvadan aşağı atar ve anne babasının tüm ilgisini kendisine yoğunlaştırmasıyla yüksek ihtimalle hayatta kalır. Mevzuubahis aynı bölgedeki aynı türdeki üç çift kuşun nesli bu yavrudan devam eder.

Peki yumurtadan çıktıktan itibaren sergilenen davranışın genetik olarak aktarıldığını varsayarsak ve yukarıda verdiğim örneğin her nesilde yaşandığını düşünürsek, uzunca bir süre sonra ilgili türdeki yavruların, yumurtadan çıktıkları andan itibaren ne yapmalarını bekleriz? Evet bu sefer cevabınızı çok daha net duydum. Diğer yumurtaları yuvadan atmalarını!

İşte "ya o küçücük yavruya bunu kim nasıl öğretti?" türünden şaşkınlıkların, o yavru kuşu bencillik ve çok daha fena sıfatlarla itham eden yaklaşımların tamamının cevabı da, Darwin'in öncülük ettiği bakış açısının ilginç bir izahı da bu süreçtir. Gördüğünüz üzere de şans temelli bir durum söz konusudur.

Ayrıca farklı bir örnekle, aynı eleme, aynı yuvada farklı özellik taşıyan kardeşler arasında da yaşanabilir.

Kuş çiftinin yalnızca bir yavruya bakabilecek kapasitede olması bir şanstır. Kuluçkadaki yumurta sayısı bir şanstır. Kuluçkadan sağlıklı olarak çıkabilecek yavru sayısı bir şanstır. İlk çıkan yavrunun hangi davranışı sergileyeceği, bununla ilgili hangi eğilimi taşıdığı bir şanstır. Tüm bu şanslar, yani ihtimaller de yeni nesli belirler.

Neyin ne olduğunu anlamadan bir tarafın şiddetli savunuculuğuna soyunmayı bir ahlâksızlık olarak gördüğüm gibi, bunun aynı zamanda kişinin de kendisine yapabileceği en büyük kötülük olduğu kanaatindeyim.

Bu konuda olduğu gibi, kusursuzluğu kutsama ve ona benzer muhtelif kolaycı yan yollara düşmüş birer holigana dönüşmeden, tüm bunları da kel alâka konuları savunmada kullanmaya başlamadan önce biraz düşünmeyi önemsiyor ve öneriyorum...

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Simülasyon Teorisi Üzerine

The Thirteenth Floor filminden bir görsel


Teorinin İçeriği ve Ortaya Çıkışı

Düşünce tarihi, mutlak gerçeğin ne olduğuyla ilgili sayısız fikri ve tartışmayı ihtiva etmektedir. Tüm bu içerikten gelen kümülatif bir birikimle içinde yaşadığımız evrenin gerçekliğini sorgulayan modern yaklaşımlardan birisi de simülasyon teorisidir.

Simülasyon teorisi, kısaca açıklamak gerekirse; yaşadığımız evrenin bize göre çok üst bir teknolojiyle oluşturulmuş bir alan olduğunu, bizim de bu alan dahilindeki her şey gibi birtakım ögelerden ibaret olduğumuzu öne sürer. Simülasyon teorisinin, dünyadaki yaşamı yapay olarak uzayda yaşayan daha üst bir medeniyetin oluşturduğu iddiasıyla karıştırılması zaman zaman düşülen bir yanılgıdır. Zira bu iddia; aynı boyutta, aynı uzayda yaşadığımız bizden daha farklı ve gelişmiş bir canlı formunun, tıpkı bizim petri kabında bakteri üretmemiz gibi bizi ürettiğini öne sürerken, simülasyon teorisi bundan çok daha öte bir şeyi, bir boyut farkını ileri sürmektedir. Yani simülasyon teorisine göre yaşadığımız alan, gerçek alanın alt boyutlarından birisi, bir yansıma alanı olabilir.

Her şeyi beynimize bağlı duyu organlarıyla algıladığımızı biliyoruz. O hâlde; gördüğümüzü, duyduğumuzu, dokunduğumuzu, kokladığımızı, tattığımızı zannettiğimiz her şeyi aslında sadece fanustaki bir beyin olarak algılıyor, bu şekilde "yaşıyor" olsaydık bunu fark edebilir miydik? Bu sık kullanılan bir örnektir. Bunun da ötesinde biyolojik bir yapı bile değil, son derece küçük bir bilgisayar devresinden, dijital beyinden ibaret olsaydık bunu fark edebilir miydik? Pek tabii edemezdik. Bu soruları şimdilik bir kenara bırakalım. Özetle anlatmaya çalıştığım "boyut farkı" ve "yansıma alan" meselesinin özü bu benzetmelerde gizlidir. Yani gerçek bir boyut değil, nöronlar arası veya bir dijital etkileşim dahilinde bir ilişki söz konusudur.

Simülasyon teorisi (/argümanı da denilebilir), ilk kez Oxford Üniversitesi'nde bulunan İsveçli felsefeci Nick Bostrom tarafından, 2003 yılında yayınladığı bir makalede ortaya konmuştur.Bundan önce çok çeşitli popüler iddia ve yaklaşımlar olsa da akademik literatürdeki ilk ciddi emare budur.

I. Zeki yaşam formları teknolojiyi ileri bir seviyeye taşıyamayacaklar ve yok olacaklardır ya da;

II. Gerçekten teknolojiyi ileri bir seviyeye getiren toplumlar geçmişlerini simüle etmek gibi kendilerine göre düşük bir işle uğraşmayacaklardır ya da;

III. Kesin denilebilecek bir ihtimalle bir simülasyonun içinde yaşıyoruz.2
Nick Bostrom'un baş döndürücü teorisi, makalesinde yer alan bu üç önermeden birisinin doğruluğu temelinde yükselmiştir. Burada aslında her önerme bir varsayımdır ve söylememe gerek var mı bilmiyorum ama en güçlü varsayım III. varsayımdır.

Özetle: 

İlk ihtimale göre; insanlık veya varsa başka bir zeki canlı formu, gerçekten ileri düzeyde bir teknolojiye geçemeden silinip gidecektir. İkinci ihtimale göre geçse dahi kendi az gelişmiş hâlini simüle etmekle ilgilenmeyecektir. Üçüncü ihtimale göre de ileri düzeyde bir gelişmişliğe sahip üst insan, geçmişini simüle edecektir ve bizim de bu tür bir simülasyondan ibaret olmamızın önünde hiçbir engel yoktur!


Simülasyon Teorisi ve Felsefe


Felsefe tarihi boyunca gayet açık olarak görülen bir rekabet idealizm ve materyalizm arasında yaşanmıştır. Bir tahterevallinin uçlarındaymış gibi hareket eden bu iki karşıt kavramdan birisi yükseldiğinde, diğerinin o dönem için de olsa alçaldığı görülmüştür. Her ne kadar Antik Yunanistan'ın gölgesinde kalsa da Mısır, Hindistan ve Çin'de felsefe kapsamına alınabilir düzeyde önemli akımlar meydana gelmiştir. Bu ilkel akımlar genelde materyalizme eğilim gösterecek şekilde ortaya çıkmış uzun yıllar sonra materyalizmden idealizme dönüşüm gözlenmiştir.

Antik Yunan filozoflarının ilki olarak kabul edilen Thales, materyalist düşüncenin önemli öncülerinden birisidir. Thales'e göre hem canlılığın hem de diğer tüm maddelerin temelinde su vardır. Thales'ten sonra, Parmenides'in kurucusu olduğu bir akım, Eleacılık akımı başlamıştır. Bu akım her şeyin ezelden beri var olduğu, var olmaya da devam edeceğini savunmuştur. Bu akıma göre yine doğal olarak hiçbir şey vardan yok edilemeyeceği gibi yoktan da var edilemez.

Eleacılık görüşüne göre, duyu organlarına güvenmek pek mümkün değildir, zira duyu organlarımızla hissettiklerimiz bir illüzyondan ibaret olabilir. Gerçeği kavrayabilecek tek şey akıldır. Bu aslında son derece katı bir rasyonalist yorumlamadır.

Öyle ki Eleacılık, üyelerinden Elealı Zenon'un ünlü paradokslarıyla, hayatın her anında gözlemlemekte olduğumuz hareketlerin dahi birer çelişkinin yansıması olarak görmüş ve gerçekliklerini reddetmiştir.
Zenon'un genel olarak bilinen üç paradoksu şunlardır:

I. Uzay paradoksu

II. Akhilleus ve kaplumbağa paradoksu

III. Fırlatılan ok paradoksu

Uzay paradoksunda Zenon, varlıkların sınırını ve uzayı sorgular. Temel soruları şunlardır; "Her şey varsa ve her şey uzaydaysa uzay nerededir?", "Uzay da başka bir uzaydaysa o uzay nerededir?" Zenon bu soruları doğrultusunda, "bir uzayın başka bir uzayda, onun da başka bir uzayda olduğunu düşünürsek, bu sonsuza kadar gider ve uzay gerçekten var değildir" der.3

Antik Yunanistan'ın meşhur koşucusu Akhilleus saniyede 10 metre koşabilmektedir ve bir kaplumbağayla yarış yapacaktır. Kaplumbağa Akhilleus'un yalnızca 100'de biri kadar hızla yani saniyede 10 santimetre hızla ilerleyebilmektedir. Kaplumbağanın 100 metre kadar avansla başladığı yarışta, ilk bakışta Akhilleus'un aradaki farkı kapatarak kaplumbağayı geçmesi son derece olasıyken, Zenon'un varsayımı bu yönde değildir. Zenon'a göre Akhilleus aradaki 100 metrelik farkı kapatana kadar kaplumbağa da onun 100'de biri kadar ilerlemiştir ve arada daha küçük bir fark oluşmuştur. Akhilleus bu yeni farkı kapatmak üzere ilerlediğinde ise önde olan kaplumbağa yine onun 100'de biri kadar ilerlemiş olacaktır. Bu sebeple aradaki fark sürekli küçülecek ama asla kapanmayacaktır ve Akhilleus 100 metre avansla yarışa başlayan kaplumbağayı asla geçemeyecektir.4

Zenon'un hareketle ilgili diğer bir paradoksu fırlatılan bir oku konu almaktadır. Yaydan çıkan bir okun gideceği toplam mesafeyi 100 metre kabul edersek, ok bu mesafenin yarısını gittiğinde 50 metre ilerlemiş ve geriye 50 metrelik bir mesafe kalmış olacaktır. Ok ilerlemeye devam ederken kalan toplam mesafenin yarısını gittiğinde 25 metre gitmiş ve geriye kalan toplam mesafe 25 metre olacaktır. Ok bunun da yarısını gittiğinde geriye 12,5 metre kalacak ve sürekli olarak azalan mesafe sıfıra yaklaşacak, ancak hiçbir zaman sıfır olmayacak yani hedefe varmayacaktır. Zira sıfırdan başka hiçbir sayının yarısı sıfır değildir!5

Gerçek hayata baktığımızdaysa; Akhilleus, kaplumbağayı kolaylıkla geçer ve ok da hedefine varır. Bu sebeple bu akıl dışı olayların gerçek olması Zenon'a göre mümkün değildir. Bu paradokslar, özellikle hareket kavramıyla ilgili olarak günümüzde son derece akla ziyan gözükse de çok erken zamanlarda akıl yoluyla bu tür bir sorgulamaya girişmek ve duyularla algıladığımız dünyanın bir illüzyondan ibaret olabileceğini öne sürmek, saygıyı fazlasıyla hak eden bir düşünce ufkunun dışa vurumudur.

Buraya kadar ağırlıklı olarak da materyalist çizgide gelişen sorgulayıcı yaklaşımlar, Platon'la birlikte idealist çizgiyle de tanışmış ve önemli bir dönemece gelmiştir. Platon'un idealizmine göre, içinde yaşadığımız dünya yansımalar dünyasıdır. Öyle ki, her şeyin gerçeği veya özü diyebileceğimiz ideaların tamamının bulunduğu bir alem, yani idealar dünyası vardır. Onların yansımaları da bizim içinde yaşadığımız dünyadaki varlıkları meydana getirmektedir.

Platon'un böyle düşünmesinin altında; zihindeki bilgilerin, içinde yaşadığımız dünyayla irtibatlı hâle geldiğinde aslında içermediği bazı maddesel özellikler kazanması yatmaktadır. Örneğin Platon zihninde bir üçgeni düşünür. Bu üç köşesi olan basit bir geometrik şekilden ibarettir. Ancak bunu bir yere çizdiğinde ister istemez bu şekli meydana getiren çizginin bir kalınlığı olacaktır. Yine meta olarak üçgeni ifade eden bir materyal yaptığında, yani katı bir malzemeyi üçgen şeklinde kestiğinde veya tele benzer bir malzemeyi bükerek üçgen şeklini verdiğinde, bu materyallerin "gerçek" üçgende olmayan özellikleri olacaktır. Yani telin bir kalınlığı, malzemenin bir doluluğu olacaktır. Oysa ki Platon'un zihnindeki şey sadece bir üçgendir, üç köşesi olan bir geometrik şekildir. Ne bir kalınlığı, doluluğu, hattâ ağırlığı dahi yoktur. İşte bu sebeplerle, Platon'a göre diğer her şey için de geçerli olduğu gibi, idealar dünyasında bir üçgen ideası vardır ve asıl olan odur.

Platon'un düşüncelerini açıklamada kullandığı meşhur betimlemesi, mağara alegorisidir. Buna göre; bir mağaranın giriş kısmına arkası dönük olacak şekilde zincirlenmiş bir insan, hayatı boyunca bu şekilde duruyor ve girişin önünden gelip geçen her şeyin gölgelerini karşısındaki mağara duvarında görüyordur. Bu sebeple de onun tüm gerçekliği ve varlık algısı gölgelerden ibarettir. O insan gölgelerin esas sebebi olan gerçek varlıkları kavramada son derece kabiliyetsiz ve de gönülsüzdür. İşte mağara alegorisinde Platon'un anlatmak istediği şey, bu dünyada yaşayan bizlerin de bu mağaradaki insan kadar gerçekten uzak olduğumuz ve dünyada temasımızın bulunduğu varlıkların da gölgeler misali ideaların yansımalarından ibaret olduğudur. Platon'un idealizmi diğer pek çok konu gibi Aristo'nun katkılarıyla gelişmiş ve sonraki devirlerde son derece etkili olmuştur. Örneğin Aristo'nun düşünceleriyle İslâmî eksende bir bütün ortaya koymaya çalışan Farabî, varlığı sınıflandırırken ilk sebep ve zorunlu varlık gibi tanımlamalarla tanrısal varlığı ortaya koymaya çalışmış, onun peşi sıra diğer her şeyi zorunlu varlığın var oluşundan köken bulan zorunsuz varlık olarak nitelemiştir.

Antik Yunan'da kayda değer diğer bir akım da Piron'un öncülük ettiği şüpheciliktir. Şüphecilikte her türlü bilgiye şüpheyle yaklaşılır. O kadar ki, yaşadığımız hayat ve gerçekten var olup olmadığımız bilgisi dahi meçhuldür. Aslında bu yaklaşım çoğu kez başlarda zannedildiği üzere zırvalıktan ibaret değildir. Şöyle ki; duyu organlarımızla algılayabileceğimiz her türlü özelliğimiz yine bize ait olduğundan bizim varlığımızı kanıtlamada referans alınamaz. Her şeyden bağımsız olduğunu bildiğimiz saf gerçeklikten ibaret bir ögeyi baz alarak varlığımızı kanıtlayamadığımız için, bu gerçekten şüpheli bir durum olarak kalmaktadır. Piron'un düşünceleri asırlar sonra 17. yüzyıl felsefesini pek çok farklı noktada etkilemiş, yeni ufuklar açmıştır.

Rönesans döneminde ağırlıklı olarak felsefede materyalist düşünce önem kazanırken, Rönesans sonrası dönemde yani aydınlanma çağında idealist düşüncenin yükselişi görülmektedir. Modern felsefenin kurucusu olarak nitelendirilen Descartes, duyuları reddeden ve akla dayanan keskin şüpheciliğine karşı, varlığını kendisine izah edebilmede "düşünüyorum o hâlde varım" ifadesini kullanmıştır. Bu ifade aynı zamanda koyu idealizmin ister istemez gelip dayanacağı bir durak olan tekbenciliğin (solipsizmin) temelini oluşturmuştur. 

Descartes'ın sıkı takipçisi olan Malebranche'ın teorisine Berkeley'in son şeklini vermesiyle ortaya çıktığını söyleyebileceğimiz tekbencilik, maddeler alemini zihnin oluşturduğu bir alan olarak ele alır.6 Sık kullanılan bazı örnekler şu şekildedir; "Kimsenin olmadığı bir ormanın ortasında bir ağaç devrildiğinde, bu ağaç gerçekten devrilmiş midir?", "Tek başınıza bulunduğunuz bir odadan dışarı çıktığınızda odadaki eşyaların varlığı söz konusu mudur?", tekbenciliğe göre örnek soruların karşılıkları "hayır"dır. Bilincin olmadığı bir yerde maddî varlık da olamaz. Yani bir bilinç bulunduğu yerde, olduğu ve olması gerektiği varsayılan maddî ögeleri tanımlıyor ve kendisine göre algılıyordur. Dış dünya, fiziksel alan, gerçeklik dediğimiz şey, nihayetinde beynimizdeki düşüncelerden ibarettir.

Burada Blaise Pascal'ın, "evren kendisini insan zihninde tefekkür eder" sözünü de çok önemli buluyorum. Bu yüksek ihtimalle de Aristoteles'in tanrısı olan 'kendi kendisini düşünen düşünce'de kök bulan bir sözdür. Berkeley'in tekbenciliğine paralel bir düşünce olarak, ona ilham vermiş olma ihtimali de epey yüksektir. Eğer 17. ve 18. yüzyıllarda yaşamış George Berkeley'den altı yüzyıl kadar geriye gelir ve bu düşünceyi ihtiva eden bir ifadeyi arayacak olursak, bu da kesinlikle Ömer Hayyam'a ait bir ifade olacaktır.

Hayyam'ın ilgili dörtlüğü şu şekildedir;

Ben yoksam, bu güller serviler yok
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok
Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok

Dörtlükleriyle (rubaileriyle) eşine az rastlanır bir biçimde matematik yapan, bu yönüyle de geniş çevrelerde büyük hayranlık uyandıran Hayyam'ın burada tekbenciliği bir dörtlükte anlatılabilecek en iyi şekliyle anlattığı görülmektedir.

Benzer şekilde William Shakespeare'in meşhur eseri Macbeth'in 5. perdesinin 5. sahnesinde Kral Macbeth, karısının ölüm haberini alması üzerine, hayatın niteliğine dair şu çarpıcı sözleri söyler;

(...)
Yarın, yarından sonra bir yarın, bir yarın daha
Sürüp gider günden güne küçük adımlarla;
Geçmiş günlerimiz ise nice sersemlere ışık tutmuş
Ölüm yolunda, toz toprak olmazdan önce.
Sön, cılız kandil, sön! Hayat dediğin ne ki:
Yürüyen bir gölge, bir zavallı kukla bu sahnede:
Bir saat boy gösterip, boyun kırıp gidecek!
Bir daha da duyulmayacak artık sesi.
Bir aptalın anlattığı bir masal bu:
Kuru gürültüler deli saçmalarıyla dolu.
(...)7

Bunlar bu şekilde anlatıldığında edebiyatın fantastik faraziyeleri olarak görülebilir. O hâlde daha güncel ve çarpıcı bir örnekle bağlayayım. Günümüzde hoş vakit geçirebilmek amacıyla tasarlanmış simülasyonlar olan video oyunlarındaki mekân oluşumu tamamen yönettiğimiz karakterle ilgilidir.

Yani oyunun içinde kanıksayarak özgürce dolaştığımız büyük alanlar, o anda oluşmakta, tanımlanmakta ve ekranımıza yansımaktadır. Hattâ gereğinden hızlı hareket edildiğinde daha ilkel video oyunlarında, mekân ve öge oluşumu gözle görülebilecek kadar netleşir. Rüyalarımızda da buna benzer bir durum söz konusudur. Bazen bunun bir rüya olup olmadığını düşündüğümüz ve gerçekliğinden kesinlikle emin olduğumuz rüyalarımızda da takdir edersiniz ki bulunduğumuz alan, gerçekte yoktur. Beynimiz o alanları hızlıca, sanki hep var olduğuna inanacağımız kadar başarılı bir şekilde oluşturur. Peki bizim gerçek ve sanal ayrımımızın temelinde ne yatar? Net olarak söylenebilir ki, diğer insanların da varlığını onaylamadığı şeylerin gerçek olduğunu kabul edemeyiz. Gerçek dediğimiz şeyin kabulü oy birliğiyle onaylandığı sürece mümkündür. Yani bir kimsenin rüyası veya bir şizofreni hastasının gördükleri gerçek değil, yanılsamadır. O hâlde yine bir can alıcı noktaya geliyoruz. Ya yaşadığımız dünya ve evren de insanların tamamının kandırıldığı bir yanılsamaysa? Müştereken bu gerçekliği teyit etmiş olmamız bunun gerçek olduğunu kesin olarak kanıtlar mı?

Bu kadar sık tekrar ettikten sonra "gerçek" olanın ne olup olmadığıyla ilgili de düşünmek gerekir. En başta şunu kabul etmek gerekir ki; gerçeklik dediğimiz şey aynı boyutta olmayla ilgili bir durumdur. Yani en azından geldiğimiz noktada söyleyebileceğimiz en sağlıklı şey budur. Simülasyonun gerçekte var olmayan bir alt alan olduğunu varsaymıştık, peki bu simülasyonun üretildiği bir üst alanın mutlak gerçek olduğunun kanıtı nedir? Elbette böyle bir kanıt yoktur. Yani rüyada gördüğümüz tüm mekânlar ve ögeler rüyada büründüğümüz karaktere göre gerçektir. Sims oyunundaki cisimler o oyundaki simlere göre gerçektir. Bu dünyada temas ettiğimiz her türlü şey de bize göre gerçektir. Bunun da ötesinde ayrıca her şeyin onun temelinde olduğu bir mutlak gerçekliğin olup olmadığı da ayrı bir merak konusudur.

Simülasyon teorisini hiç kuşkusuz insanın tüm gerçeklik algısını temelden sarsan bir içeriğe sahiptir ve her ne olursa olsun bu ilginç yaklaşımın üzerine kafa yormak dahi iyidir. Simülasyon teorisinden daha ilginç olansa, düşünce tarihindeki ilk bulgulardan itibaren, bu yönde sorgulamaların olmasıdır. Gerçi sadece bu yönüyle düşünmek de yanıltıcı olabilir. Günümüzün veya bulunduğumuz yüzyılın gelip geçici bazı meselelerinin haricinde, düşünsel alanda ne söyleyebiliriz ki ilk çağ felsefesinde söylenmemiş olsun? Belki de felsefeyle ilgili olarak daha önemli olan soru budur.


Simülasyon Teorisi ve Din

Budizm ve Hinduizm'in başı çektiği doğu dinlerinde ekseriyetle bir ahiret inancı görülmemektedir. Semavî dinlere göre dünyayı yorumlama anlamında daha materyalist olduğu savunulabilecek olan bu inanışların dünyadaki yaşamın ödülünü veya cezasını yine dünyadaki yaşamla karşıladıkları ve reenkarnasyon inancına sahip oldukları görülmektedir. Bu hayatta sürekli iyilik yapan birisi gelecek hayatında daha iyi bir konumda olacaktır. Yine hayatı boyunca kötü davranışlarda bulunan ve dini anlamda iyi bir karnesi olmayan birisi, gelecek hayatta berbat bir konumda olacaktır. Bu idealizmden uzak bir şekilde; sonsuz ve mükemmel yada sonsuz ve azapla dolu hayatları öngörmese de, yaşanılan hayatın kesintisiz bir gerçeklik olduğu düşüncesinden uzaktır. Sürekli olarak tekrardan başlatılan simülasyonların, sahip olunan karmaya paralel olarak farklı standartlarda olması düşünülmüş gibidir.

Semavî dinler başta olmak üzere, pek çok inanışta yaşadığımız dünyanın bir sınav yeri olduğu, sahi olmadığı, dolayısıyla geçici olduğu önemle belirtilmiştir. Buradaki yaşanılan hayata göre belirlenecek hükümle, ölümden sonra sonsuza kadar sürecek huzurlu bir yaşama, yani cennete veya sonsuz bir cezalandırılma süreci olan cehenneme gidileceği yönünde kesin uyarılar vardır.

Semavî dinlerin kaynaklarında geçen, yaşadığımız dünyanın geçici ve hattâ bir tür yanılsama olduğu yönündeki iddialarının bir kısmı şöyledir:

Tevrat:

Senin önünde garibiz, yabancıyız atalarımız gibi. Yeryüzündeki günlerimiz bir gölge gibidir, kalıcı değildir.
(I. Tarihler 29:15)

Zebur:

İnsana gelince, ota benzer ömrü, kır çiçeği gibi serpilir; rüzgar üzerine esince yok olur gider, bulunduğu yer onu tanımaz.
(Mezmur 103:15-16)

İnsan bir soluğu andırır, günleri geçici bir gölge gibidir.
(Mezmur 144:4)

İncil:
(Pavlus'un Mektupları)

Şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman bilindiğim gibi tam bileceğim. (Pavlus'tan Korintlilere 1. Mektup 13:12)

Gözlerimizi görünen şeylere değil, görünmeyenlere çeviriyoruz. Çünkü görünenler geçicidir, görünmeyenlerse sonsuza dek kalıcıdır.
(Pavlus'tan Korintlilere 2. Mektup 4:18)

Geçici yiyecek için değil, sonsuz kalıcı yiyecek için çalışın...
(Yuhanna 6:27)

Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine kendinize ahirette hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar.
(Matta 6:19-20)

Kur'an:

Bu dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan ibarettir. Gerçekten son yurt, işte öz hayat odur. Keşke bilselerdi.
(Ankebut 64)

Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve aranızda övünme, mal ve evlat da bir çokluk yarışından ibarettir. Bu tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, çiftçileri imrendirir; sonra heyecana gelir, bir de görürsün sararmıştır, sonra da çerçöp olur! Ahirette ise şiddetli bir azap, bir de bir bağışlama ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir!
(Hadid 20)

Her dinin kendi kuralları ve retoriği olmasına, hattâ bir dindeki emir veya ibadetin, diğer bir dinde kesin olarak yasaklı ve haram kılınmış olmasına rağmen, bu dünyanın mutlak gerçek olmadığı yönündeki yaklaşımlardaki müştereklik göz doldurucudur. Tabi bu durumun büyüsüne kapılmadan önce de bunun özellikle semavî dinler için aynı kökten gelmeyle veya tümden Platon'da kök bulan bir ekolden etkilenmeyle yada bu alandaki fikirlerle ilgili olarak, ta mitolojiye dayanmayla ilişkilendirilebileceği de göz ardı edilmemelidir.


Simülasyon Teorisi ve Bilim

Lezzetli bir fincan sütlü kahve içecek olsaydınız, sütün ve kahvenin karışım oranının ne olmasını isterdiniz? Eğer sütlü kahveden bahsediyorsak eklenenin süt, asıl olanın kahve olduğunu söyleyebiliriz. Peki hangi aşamadan sonra bu karışıma az sütlü derdiniz? %20 veya %15 olabilir mi? Süt oranı %10'a indiğinde bu kimilerine göre sert bir sütlü kahve olurdu. Peki süt oranı ne kadar minimize olsa biz bunun artık sadece düz bir fincan kahve olduğunu kabul edebilirdik, yani sütlü kahvemiz eser miktarda süt içeriyor olurdu? %1 ve altı olabilir mi? Galiba bu oranı bu şekilde kabul edebiliriz.

Peki başından beri her şeyi kanıksamış bir vaziyette yaşayıp gittiğimiz şu dünyada, varlık olarak nitelediğimiz şeylerin, maddelerin ne kadarı boş olsa onların gerçekten var olmadıklarını kabul ederdik?

Atomların yapısı incelendiğinde genel olarak bir atomun içindeki varlığın, parçacıkların takribi olarak 1/100.000 kadar yer kapladığı görülüyor. Yani bu aynı zamanda şu demek; maddenin yapı taşı olarak ele aldığımız atomların, 99.999/100.000 kadarı boş hâldedir. Kısacası denilebilir ki, atomun %99,999'u boşluktur.

Bunu açıklayabilmek için genelde bir stadyumun ortasında bulunan bir bilyenin atom çekirdeği olduğunu var sayan, çekirdeğe belli uzaklıklarda ve muhtelif yerlerde bulunan küçük parçacıkların elektronları temsil ettiği bir modelleme kullanılır. İşte söz konusu boşluk bu kadar fazladır. Aslında bu boşluk bizim algılarımızın çok ötesinde bir anlama sahiptir. Yani atom altı ölçekte kütle içermeyen bir etkileşim alanıdır. Tabi bu durumun haricinde yani atom bazında değil, atomlar arası ölçekte konuştuğumuzda bir atomik dolgu faktöründen de söz etmek gerekir. Mühendislikte önemli yere sahip olan malzeme biliminin ilgi alanına giren atomik dolgu faktörü, farklı malzemelerin birim hücredeki atom miktarını ifade eden bir orandır.

Yüzey merkezli küpte 0,74, hacim merkezli küpte 0,68, basit küpte 0,52 olarak hesaplanır.8

Yani zaten kendisi %99,999 oranda boş olan atomların meydana getirdiği daha kompleks yapılardaki doluluklar, atomları direkt saf kütle olarak kabul ettiğimiz durumda dahi %74, %68, %52 olarak hesaplanır. Bu da bizi temas ettiğimiz herhangi bir cisimdeki boşluk miktarının inanılmaz ölçüde fazla olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüz yüze getirir. %1 ve altında süt ihtiva eden sütlü kahveyi, sade kahve olarak kabul edebileceğimizi söylemiştik, bu bir anlamda %1'in altındaki bir varlığı (sütü) ihmal etmek oluyordu. Peki çevremizdeki her türlü cisim ve maddenin sadece %0,00001 kadar kütle içerdiğini düşünecek olursak bu kütleyi ihmal etmemiz mümkün olabilir mi? Yani varlığın aslında var olmadığını söyleyebilir miyiz?

Umarım felsefedeki "Varlık var mıdır?" türünden soruların, manevi anlamla ilişkilendirilmeden, direkt olarak yaşadığımız boyutta ve somut olarak dahi ele alındıklarında aslında o kadar; boş, gereksiz, saçma ve aptalca olmadığı konusunda ufak da olsa bir kanaat oluşturabilmişimdir.

Tüm bunlarla ilgili olarak hayatımızdaki diğer bir algısal yanılgı temasla ilgilidir. Temas etmek yani dokunmaktaki hissiyatımız da pek gerçeği yansıtmaz. Açıkça şunu söyleyebiliriz ki; çarpışan iki bilardo topu aslında bizim algıladığımız şekilde atomik anlamda temas etmez. Bunun da ötesinde bir ekmek ve onu kesen bıçak, bir karpuz ve kendisine isabet eden mermi dahi birbiriyle atomik mertebede temas etmez! En temelde iki atomun teması asla mümkün değildir. Aradaki en az 1 Angstromluk (1 metrenin 10 milyarda biri) mesafe vardır ve bunun daha da azalması mümkün değildir.

Biraz daha büyük kavramlarla, örneğin evren ve galaksimizle ilgilenecek olursak, simülasyon teorisiyle de pek çok kez ilişkilendirilen bir konu Fermi paradoksudur.


İtalyan fizikçi Enrico Fermi'ye atfen bu paradoksta özetle şu sorgulanır;

Milyarlarca yıllık sürecin sonunda -tüm insanlık olarak- eğer biz varsak, gelişmişlik düzeyi bize yakın hattâ bizden çok üstün başka medeniyetler de olmalıdır. Ancak böyle bir varlık görülmemektedir. Eğer varsalar bile hâlâ neredeler, eğer yoksalar biz nasıl varız?9

Muhtelif sebeplerle dünya dışı varlıklara kafayı takmış, sürekli bu yönde ortaya atılan asılsız ve bilimsel olmayan iddiaları doğru kabul eden kişilerin inanma istek ve eğilimlerinin aksine, dünya dışı zeki bir canlı formunun varlığını destekleyecek dikkate değer bir kanıt yoktur. Oysa biz varsak, benzer malzemeyle, benzer formda çok uzun yıllar sonra bizim seviyemizde ve bizden de gelişkin "uzaylılar" olmalıydı. Ama öyle görünüyor ki yoklar, o zaman biz nasıl varız? İşte kritik yer burasıdır; "biz nasıl varız?" Acaba gerçekten var mıyız? Herhâlde bu soru yine bizi en başlara, örneğin Piron'a ve septiklere götürüyor!

Evrenden devam edecek olursak diğer bir açmazımız Olbers paradoksudur. Alman hekim ve astronom olan Heinrich Olbers'in 1823'te yazdığı makalesinde ileri sürdüğü bu tezi kısaca şu şekildedir;

Büyük patlama evreni oluşturduğunda çok fazla sayıdaki ışık kaynağı olan gök cismi her yöne doğru savrulmuşsa, herhangi bir cismin ışık hızından daha hızlı hareket etmesi de mümkün değilse, niçin evrenin tamamı hâlâ aydınlanmış vaziyette değildir yada geceleri neden hâlâ karanlıktır?10

Eğer gerçekten bir simülasyonda yaşıyorsak, bu sistemin bazı açıkları olmalıdır. İşte bu tip paradokslar da mevzuubahis açıklarla ilgili olarak bize fikir verebilir. Elbette ki tam tersine olarak, simülasyon teorisini desteklemeyen mahiyette içeriğe de sahip olabilirler. Şu soru da sorulabilir; eğer gerçekten bir simülasyon söz konusuysa, buradaki ögelerin zihinleri neden bu simülasyonu çözecek düzeyde olsun?

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca, soğuk savaşın da etkisiyle pek çok konu iki kutbun arasında çekiştirilip durmuş, bu hararetten bilim de nasibini almıştır. Bu sayede hem bilimin hem de bilimselliğin tanımı ve şartları uzun uzadıya tartışılmıştır. Genellikle Karl Popper'in belirlediği tanımlamaların tartışmaya son noktayı koyduğunu düşünürsek, simülasyon teorisini de bunun üzerinden değerlendirebiliriz. Popper'e göre bu bağlamda en öncelikli şart bilimsel olarak kabul edebileceğimiz bir ifadenin yanlışlanabilir olmasıdır.

Yani ben size sadece bana görünen, kulaklarından daha küçük kanatları olan ve uçabilen pembe bir filin dünyayı döndürdüğünü söylesem, bu yanlışlanabilir bir iddia değildir. Bu sebeple bilimsel de değildir. Tıpkı bu şekilde bunca dişe gelir temele rağmen, simülasyon teorisi de bilimde baz alınan gerçekliği, maddî varlığı tartışmalı hâle getirdiğinden ve bu da yanlışlanabilir olmadığından bilimsel değildir! Bu anlamda bilim dışı olduğu gayet açıktır. Ancak burada önemli bir ayrıma geldiğimizi zannediyorum; bu bilim dışılık bir zırvalığı mı, yoksa bilim üstülüğü mü ifade eder? Bence ikincisini ifade eder. Yani simülasyon teorisi en azından şimdilik, bilim dışı ancak bilim üstü bir düşüncedir. Hem diyelim gerçekten de bu seçenek doğru, yani ikinci seçenek, bundan ne çıkar? Söyleyeyim, bir müddet güler eğleniriz, yine bu boyutta, bu gerçeklikte o aştığımız(!) bilime dört elle sarılır, hayatlarımızı konforlu ve sağlıklı olarak sürdürme çabasına geri döneriz. İşte bu sebeple aslında bu teorinin bilimde yerinin olup olmaması da önemli değildir.

Tüm bu beyin fırtınasını iki temelde yararlı görüyorum. İlki; adından da anlaşıldığı gibi bunun bir beyin fırtınası olması, birbiriyle kel alaka gibi görünen kavramların, bilgilerin doğru şekilde bir araya geldikçe üst anlamlar oluşturduklarının görülmesidir. İkincisi ise rahatsızlıktır. Evet bildiğiniz rahatsızlık. Ben insanların biraz olsun rahatsız olmaları ve potansiyellerini kullanmaları gerektiğine inanıyorum.

Matematiğin hayatımızdaki yeri, sık konuştuğumuz meselelerdendir. Onun katı ve sevimsiz bir disiplin mi, bilimin dili mi, hayattaki yegâne gerçeklik mi olduğunu tartışır dururuz. Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein'ın yüksek matematik bilgisi ve dil bilgisiyle kusursuz/çelişkisiz bir yapı oluşturma denemesinin, elinde sadece matematiksel gerçekler kalarak sonuçlandığı, felsefenin ürkütücü hikayelerinden birisi gibi anlatılır durur.

Peki bu matematiksel gerçekleri belirleyen kimdir? Örneğin Euler'in keşfettiği ve pek de mütevazı davranmayarak adının baş harfiyle adlandırdığı "e" sayısını düşünelim.11 Klasik anlatımda 1 dolarımız olduğunu var sayarsak, 1 yıl içindeki maksimum bileşik faizi hesaplayarak elde ettiğimiz miktar 2,718281828459... şeklinde ilerleyen miktarda doları ifade eder, ki bu aynı zamanda e sayısının değeridir. Matematiksel olarak (1+1/n)^n şeklinde yazılabilecek bir fonksiyonun limitidir. Değişkenimizin hem aşırı büyüdüğü, hem de aşırı küçüldüğü durumlarda e sayısı elde edilir.


Euler'in bu ilginç sayısı elbette ki bundan ibaret değil, e sayısının taban olduğu logaritma, yani doğal logaritma (lnx) dünyamızda görülen ve evrende de görülmesi muhtemel olan olayların değişim eğilimlerinde (yani türevlerinde) sıklıkla karşımıza çıkar. Örneğin; bir radyoaktif maddenin yarı ömür hesabını yapan fonksiyon, herhangi bir maddenin pH değerini veren fonksiyon, herhangi bir yerde meydana gelen depremin Richter ölçeğindeki değerini hesaplayan fonksiyon, bakteri üremesi ve bakteri miktarının artış değerini veren fonksiyon, türevleri alındığında kişiyi e tabanlı logaritmayla karşı karşıya bırakan fonksiyonlardır. Peki sizce bu e sayısını kim belirlemiş olabilir? Bu mutlak gerçek midir, yoksa başka bir boyutta bu tabanın e olmadığı değişimler gerçekleştirmek mümkün müdür? Belki de mümkündür ama bunu bizim beynimiz bu simülasyona göre tasarlanmıştır ve beynimizin tüm bunları kavraması imkân dahilinde değildir.


Yine diğer ilginç bir denklemde de e sayısı baş roldedir. Kendisi gibi irrasyonel bir sayı olan pi, çok daha ilginç bir sayı olan i ile çarpılıp e'nin kuvveti olarak yazıldığında ve buna bir eklendiğinde elde ettiğimiz değer sıfır olur. Bu matematiğin en ilginç denklemlerinden birisidir.
Virgülden sonraki kısmı belirsiz bir biçimde sonsuza giden iki sayı olan e ve pi'nin, karesi -1 olan imajiner sayı i'nin, son olarak da sayıların temel taşı olan 1'in kullanıldığı bir denklem ve değerimiz sıfır. İşte bunun insanları düşünmeye itmesi, hattâ rahatsız etmesi gerektiğine inananlardanım. Bunu kim belirlemiş olabilir? Bu nihai gerçek midir ve eğer böyle olmasa nasıl olabilirdi? Hiç kuşkusuz bu soruları cevaplamadaki ilgisizlik ve basit teist retorikler aynı şekilde dikkate alınamaz düzeydedir. 

Köklü, esaslı sorgulamalar için, her şeyin üstünde bir düşünce ve rahatsız olmak hissiyatı gerekir. Sizleri ufacık da olsa rahatsız edebildiysem ne mutlu bana!

DİPNOTLAR
1 fizikist.com/simulasyon-argumani/
2 odatv.com/tum-yasadiklarimiz-bir-simulasyon-mu-0410161200.html
3 filozofunyolu.com/2017/12/13/eleali-zenon-ve-paradokslari/
"Diyalektik Materyalizme Giriş" August Thalheimer, Yunan İdealizmi
5  a.g.e.
6  sosyolojisi.com/solipsizm/5223.html
"Macbeth" Shakespeare, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 2016. 15. baskı sf. 101
8  web.itu.edu.tr/ozgulkeles/dersler/MalzemeBilimi_03_2010.pdf  -sf. 31
9  tr.wikipedia.org/wiki/Fermi_paradoksu
10  tr.wikipedia.org/wiki/Olbers_Paradoksu
11  matematikciler.com/e-sayisi/