1 Aralık 2021 Çarşamba

“Geldi-gitmez” İktidarlar

Ülkede yönetimin ayrıcalıklı bir ailedense, bir süreliğine seçilmiş kişilerde olması, Fransız Devrimi ile deneyimlendi ve yayıldı. Geçtiğimiz ikiyüz yılda monarşiden cumhuriyete geçişler, dünyanın her yerinde birbiri ardına gerçekleşti; öyle ki, bazı sembolik monarşiler veya meşrutî monarşiler haricinde bir ülkenin -sadece prestij kaygısıyla da olsa- adında muhakkak "cumhuriyet" olması kaçınılmaz hâle geldi. Ne yazık ki çoğu zaman demokrasinin kırıntısını bile içermeyen bu etiket cumhuriyetleri, seçimle değişmeyen ve giderek devletin tüm organlarını ele geçiren kanserleşmiş bir yönetim biçimini ürettiler; geldi-gitmez iktidarları…

Geldi-gitmez iktidarların pek çok karakteristik özelliği vardır. Bunlardan başlıcası; bir şekilde iktidara gelmek ve gitmemektir. Seçim hileleri veya seçim sisteminin iktidarın sürekliliğine göre şekillenmesi sıkça görülür. Ayrıca çoğu kez ‘de facto’ hanedan yapılanması, iktidardakilerin seçilmeden görevlendirilen, yüksek kademelere getirilen yakınları ve hattâ iktidarın aile içinde devri söz konusudur. Yolsuzluklarla başlayan süreç, devleti giderek bir aile şirketine dönüştürür. Bir noktadan itibaren, sadece içsel para trafiği değil; devletin dış ticareti, çevresindeki faaliyetleri, hattâ askerî hareketleri bile devlet politikası olmaktan çıkıp yönetimin özel çıkarlarının politikası hâline gelir. Kara para aklama, silah ve uyuşturucu ticareti gibi işlerin devlet imkânlarıyla yapıldığı dahi görülür. Bunun sonucunda geldi-gitmez iktidarların elebaşları resmî gelirleriyle açıklanması mümkün olmayan bir servete sahip olarak, "dünyanın en zenginleri" listesine girer. Bu yönetimlerin olduğu ülkelerde demokratik girişimlerin tümü "dış destekli ajanlık faaliyeti" olarak lanse edilir. Siyâsî güç başlarda sadece istenen bir şeyken, giderek mecburiyet hâline gelir. Gücün devredilmesinden sonra normal bir hayat sürmek mümkün olmayacak kadar suç birikir. Ayrıca her türlü görevlendirmede ehliyet ve liyakatten ziyade, iktidara sadakat ve bağlılık aranır.

Geldi-gitmez iktidar ülkelerinin birbirleriyle çatışma potansiyelleri son derece yüksektir. Bunun için iki keyfî yönetimin herhangi bir anlaşmazlığı yeterlidir. Ancak bir yandan da birbirlerinden aldıkları bir güç veya 'meşruiyet' vardır; zira bir geldi-gitmez iktidar için, diğer ülkelerin yönetiminin de kendisiyle aynı tipte olması, kendisine yapılabilecek olası demokrasi dayatmalarının da önüne geçer; yazılı olmayan bir geldi-gitmez enternasyonali oluşturur. Bu türden iktidarların bilindik ideolojik değerlerle birbirinden ayrılması mümkün değildir. Net ve ilkeli olmamakla birlikte geleneksel değerlerden ve hamasî duygulardan beslenirler. Dünyanın pek çok yerinde, farklı siyâsî değerlerden beslenen geldi-gitmez iktidarlar vardır. Ancak eski Sovyetler Birliği coğrafyası ve Orta Doğu gibi bölgelerde özellikle yoğunlaştıkları söylenebilir.

Rusya'da Çar I. Putin Dönemi

Rusya'nın ve diğer eski Sovyetler Birliği ülkelerinin çoğunun demokrasinin beşiği olmadığı açık. Bunun kaynağı Çarlık dönemine kadar izlenebilir. Klasik imparatorluk tipi olarak Çarlık yönetiminde son derece baskın, otoriter bir baba figürü olarak algılanan Çar vardı. Diğer her türlü kurum veya kişi, onun iktidarı yanında herhangi bir varlık iddiasında olamazdı. İlerleyen süreçte, I. Dünya Savaşı sonlanıp Çarlık düzeni tarihin tozlu sayfalarına karışırken, Bolşevikler iktidarı ele aldı. Doğal olarak tam kontrolün sağlanması ve devrim, başlangıçta otoriterliği kaçınılmaz kıldı. Ancak Lenin'in zamansız ölümü, parti içi çekişmelerde Stalin'in baskın gelmesi ve geçici olmayan katı yöntemleri "komünist çar" gibi bir liderliği doğurdu. Dolayısıyla otoriter bir yönetim odağına alışkın Rus halkının, esaslı bir demokrasi deneyimi ol(a)madı. Bunun da ötesinde böyle bir süreci Sovyetler Birliği’ndeki diğer ülkeler de yaşadı. Yani otoriterliğin yerleşmesi, demokrasinin gelişememesi bir domino etkisiyle yayıldı. Bunun sonucunda Birlik ortadan kalktıktan sonra da neredeyse her ülke kendi geldi-gitmez iktidarını yarattı.

Putin, Rusya'nın 21. yüzyılda gördüğü tek lider ve ileriki yıllarda da bu durumunu korumaya niyetli görünüyor. Siyasetteki ilk önemli görevine Boris Yeltsin'in yardımcısı olarak başlayan Putin, 1999'da başbakan oldu. Bu hızlı yükselişinde oligarklarla olan yakın ilişkilerinin büyük etkisi vardı. 1999'un sonlarından itibaren vekâleten yürüttüğü devlet başkanlığına, 2000 yılında yapılan seçimde ilk turda seçildi. 2004'teki seçimi de kazanan Putin, 2008'deki seçime iki dönem kuralı sebebiyle aday olamadı. Ancak demokraside çareler tükenmiyordu! Sadık başbakanı Medvedev aday oldu ve seçildi. Böylelikle Putin de 2008-2012 devresinde başbakanlık koltuğuna oturdu. Pek çoklarına göre Medvedev sadece kuklaydı ve tahmin edileceği üzere bu aralıkta başkanlık sembolikleşti; başbakanlık ön plana çıktı. Ayrıca 2012 itibariyle başkanlık seçimlerinin dört yılda bir değil, altı yılda bir yapılması kararlaştırıldı. 2018 yılında Rusya'nın süper demokrasisi yine şaşırtmadı; Putin 2024 yılına kadar devlet başkanı seçildi. İlginç bir şekilde, seçimleri daima ilk turda kazanan Putin, girdiği dört başkanlık seçiminin ikisini %70 oy oranını aşarak kazandı!

Başbakanlığı sonrası tekrar iki dönem devlet başkanlığı yapan Putin, yine iki dönem kuralına takılacağı için yeni bir anayasa düzenlemesi gündeme getirildi. Bu düzenlemeyle önceki görevleri göz ardı edilerek, tekrar iki dönem hakkı elde edecek ve 2036'ya kadar iktidarını sürdürebilecek. Yani aday sisteme değil, sistem adaya uydurulacak. Bunlara ek olarak Putin'in bir de emeklilik planı var; önce devlet başkanlığı görevinin geniş yetkileri kısıtlanacak ve parlamentoya devredilecek; sonraki düzenlemeyle emekli devlet başkanı parlamentonun üst kanadı olan Federasyon Konseyi görevini ömür boyu üstlenebilecek; aynı zamanda görev süresince yaptığı herhangi bir şey için yargılanamayacak, yani dokunulmazlık alacak ve hatırı sayılır yetkileri olacak.

Putin'in siyâsî kariyeri, aynı zamanda bir tür karanlık ilişkiler ağını ve karanlık olaylar kronolojisini ifade ediyor. Dolayısıyla sürekli yasa tasarılarını veya referandumları gündeme getirmediği, sistemle yapboz gibi oynayarak kendisine uydurmaya çalışmadığı bir durum imkânsız hâle geliyor. Her ne kadar 2018'deki son seçimde %76,6 gibi son derece yüksek bir oyla seçilmiş görünse de Rusya'da kendisinden rahatsız olanların sayısı az değil. Bu kitlelerin desteklediği alternatif liderler de var; genç Avukat Aleksey Navalni bunlardan biri. Dünya Navalni'yi daha çok zehirlenmesiyle tanıdı. Uzun yıllardır Putin'in veya çevresinin her türlü kanunsuz işini belgeleriyle açıklayan Navalni, 20 Ağustos 2020'de bir uçak seyahati esnasında aniden rahatsızlandı ve zehirlendiği anlaşıldı. Gerçek anlamda ölümden dönen Navalni'yi tedavi eden ve durumuyla ilgili en çok bilgi sahibi olan Doktor Sergey Maksimişin aniden öldü. Navalni'nin vücudunda zehirlenmeye dair bir bulgu olmadığını iddia eden başhekim Aleksander Murahovski ise terfi aldı. Yoğun bakımdan çıkan ve herkesi hayretler içerisinde bırakarak Rusya'ya dönme kararı alan Navalni, sürpriz olmayacak şekilde tutuklandı.

Azerbaycan'da Aliyev Hanedanı

Sovyetler Birliği dağıldığında, her eski üye devlet gibi Azerbaycan'da da büyük bir belirsizlik ve siyâsî çekişme vardı. Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'nde yapılan ilk cumhurbaşkanlığı seçimini, aynı zamanda dağılma öncesi son yönetici konumundaki Ayaz Muttalibov oyların neredeyse tamamını alarak kazandı. Zaten seçime tek başına girmişti. Takip eden yıl yani 1992'de çeşitli iç ve dış problemler Muttalibov'u istifaya zorladı, yeniden seçime gidildi. Bu kez zafer Ebulfez Elçibey'in oldu. Ancak içeride sürekli değişen güç dengeleri ve Ermenistan ile yapılan savaş onun da siyâsî ömrünü pek uzun tutmadı. Elçibey de istifa etti. 1993'te tekrarlanan cumhurbaşkanlığı seçiminin galibi Haydar Aliyev oldu. Böylece Aliyevlerin hikâyesi başladı.

Haydar Aliyev 1969-1982 devresinde Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Komünist Partisi Birinci Sekreteriydi. Politbüro'nun tek Türk ve Müslüman üyesi olduğu da söylenir. Yani politik tecrübesi hiç azımsanmayacak kurt bir siyasetçiydi. Yine de 1993'te oyların %98,84 gibi garip bir çoğunluğunu alan Aliyev'in otoritesini tam anlamda tesis edip rakiplerini ezmesi, 90'lı yılların sonunda ancak mümkün oldu. 2003'e gelindiğinde seçimin de zamanı geldi. Ancak bahar aylarından itibaren sağlık durumu kötüye giden Haydar Aliyev yerine oğlu İlham Aliyev aday oldu ve ezici bir oy oranıyla (%76,84) kazandı. Bu oy oranı sadece seçimin güvensizliğini değil, Aliyevlerin, bir tür hanedana dönüştüğünü de gösterdi. İlham Aliyev bu şaibeli zaferine günümüze kadar 2008, 2013 ve 2018 yıllarındaki seçim zaferlerini de ekledi. Hem de oy oranını artırıp %80'in üstüne çekmeyi başararak!

Aliyev'in sadece üstün sandık başarıları değil yöntemleri de Putin ile benziyor. Kendisinin ve yakın çevresinin servetini karmaşık şirket ilişkileriyle günden güne genişletmek, bunu reddeden herkesi de devlet gücüyle sindirmek bunlardan başlıcaları. Aliyev ailesi Londra'dan Dubai'e kadar dünyanın pek çok yerinde milyonlarca dolar değerinde gayrimenkule sahip. Özellikle 2016'daki şaibeli referandumla yetkileri daha da artan Aliyev, 2017 Şubat'ında eşi Mihriban Aliyeva'yı yardımcısı olarak atadı. Azerbaycan'da bir sonraki 'Aliyev' başa gelene kadar iktidarda herhangi bir değişiklik olacak gibi görünmüyor. 

Türkî Cumhuriyetlerin Hâl-i Pürmelâli

Sovyet döneminin sonlarından 2019'a kadar Kazakistan'ın lideri Nursultan Nazarbayev, muhtemelen ele alacağımız geldi-gitmez siyâsîlerinden en ılımlı olanı. Nazarbayev, Kazakistan'da cumhurbaşkanlığı seçimini beş kez ve çok yüksek oy oranlarıyla kazandı. 2017'de pek çok yetkisini parlamentoya devrederek istifa etti. Onu destekleyenlere göre kendisinden sonra daha demokratik bir Kazakistan görmek için böyle yaptı. Ancak muhaliflerine göre ise ilerlemiş yaşı sebebiyle yakın çevresinin servetini tehlikeye atmamak için böyle bir yumuşak geçişi tercih etti. 2018'deki anayasa değişikliğiyle Nazarbayev'in ömür boyu Güvenlik Konseyi başkanı belirlenmesi de muhaliflerin yaklaşımını haklı çıkarıyor.

Nazarbayev'in herkese mavi boncuk dağıtan bir dış politika anlayışı var. Hakkını teslim etmek gerekir ki çoğu diktatöre göre daha entellektüel ve reformcu birisi. Ancak bunlarla çizilmiş sunî yumuşak bir imaja aldanmamak gerek; zira 2011'de devlete bağlı petrol ve doğalgaz şirketi işçilerinin grevi polis gücüyle kırıldı. Bu olaylar sonucunda 16 işçi öldü, yüzden fazlası yaralandı. Nazarbayev'e ait olduğu belirlenen İsviçre'deki banka hesaplarında hatırı sayılır bir servetin olduğu biliniyor. Ayrıca yolsuzluk, yoksulluk ve siyâsî tutukluların özgürlüğü adına yapılan eylemlerde açıkça polis şiddeti kullanılıyor.

Diğer bir geldi-gitmez müstebiti olan İslam Kerimov, Sovyetler'in çöküşünden 2016'ya kadar Özbekistan'ın başındaydı. Şaibeli seçimlerde oyların tamamına yakınını alarak her seferinde daha da güçlendi. 2016'da görevi bırakması ancak ölümüyle mümkün oldu. Hanedan kurma veya düzenin yakınları lehine devam etmesi konusunda başarılı olamadı. Ölümünün ardından milyar doları bulan yolsuzluk dosyaları açıldı. Kızı Gülnare Kerimova yargılandı ve suçlu bulundu. Fransa, Kerimova'nın orada bulunan servetinden 10 milyon dolarlık bir miktarı Özbekistan'a iade etti. Nazarbayev'in Kerimovların bu ibretlik durumundan etkilenerek bir an önce emekliye ayrıldığını ve yeni düzene geçiş yaptığını düşünenler de var. Son zamanlarda Kerimova'nın cezaevinde mi yoksa akıl hastanesinde mi tutulduğu bilinmiyor. Bazı kaynaklarda öldüğü iddialarına yer veriliyor.

Türkmenistan, geldi-gitmez iktidarların en despot örneklerinden biri. Öykü diğerleriyle epey benziyor; buna göre birlik dağılmadan önce devletin başında olan Saparmurat Türkmenbaşı, yine inanılması güç demokrasi zaferleriyle iktidarını yıllarca korudu. Türkmenbaşı başkent Aşkabat'ta altın kaplama dev bir heykelini diktirdi. Ayrıca Türkmenbaşı'nın yazdığı Ruhname adlı kitap ülkede kült hâline getirildi. Herhangi bir devlet dairesinde işe girmek için kitabın bazı kısımlarını ezbere okumak gerekebiliyor. Türkmenbaşı 1991'den 2006'daki ölümüne dek cumhurbaşkanı koltuğunda kaldı. Ondan sonra vekaleten makama gelen Kurbankulu Berdimuhammedov yapılan cumhurbaşkanlığı seçimini ilk turda ezici bir oy oranıyla kazandı. Beş yılda bir tekrarlanan diğer iki seçimde de aynı başarıyı gösterdi. Ülkede ironik şekilde bir yandan Türkmenbaşı'nın izleri silinirken, diğer yandan Berdimuhammedov’un diktatörlüğü inşa ediliyor.

Nüfusu yaklaşık 6 milyon gibi epey düşük bir seviyede olan Türkmenistan, kaliteli petrol ve zengin doğalgaz rezervlerine sahip. Bunlar bir nebze sosyal adalet gözetilerek değerlendirilirse refahın hatırı sayılır seviyeye geleceği açık. Ancak bunun aksine 2019 yılı itibariyle halka ücretsiz verilen doğalgaz, su ve elektrik hizmetlerin ücretlendirilmesi kararlaştırıldı. İçinde bulunulan ağır yandaşlık atmosferiyle bu karar parlamentoda alkışlarla karşılandı.

Avrupa'daki Son Diktatör: Lukaşenko

Avrupa basınında Aleksander Lukaşenko "Avrupa'nın son diktatörü" olarak nitelendiriliyor. Ne Baltık ülkeleri ne de Doğu Avrupa ülkeleri arasında bir benzeri yok. Dolayısıyla bu aşırı demokratik hassasiyetlerle yapılmış bir değerlendirme değil, gerçeğin ta kendisi. Lukaşenko diğer türdeşlerinden farklı olarak birlik dağılırken Belarus'un başında değildi. Dağılma ve ondan sonraki belirsizlikte 1994'te devlet başkanlığı seçimi için hazırlandı. Muhtemelen hayatındaki ilk ve tek şüpheli olmayan seçim galibiyetini elde etti. İlk turda %45,1 ile en çok oy alan adayken, ikinci turda %80'i aşarak seçildi. Bunu takiben beş seçim daha kazandı. Son devlet başkanlığı seçimi 9 Ağustos 2020'de yapıldı ve halk tarafından olağanüstü protestolarla karşılandı. Tüm tepkileri göğüsleyen Lukaşenko gitmemekte kararlı. Diğer geldi-gitmez diktatörleri gibi sürekli anayasa değişikliği ve referandum gibi taktiklerle sistemi kendine uydurarak koltuğunu koruyor. Halktaki desteği son derece sınırlı olmasına ve Avrupa tarafından dışlanmasına rağmen güçlü kalabilmesi biraz da Rusya ile ilişkilerinden kaynaklanıyor. Enerji açısından Rusya'ya epey bağımlı olan Belarus, yine üretimde kendisine hatırı sayılır bir ihracat alanı açan Rusya sayesinde ekonomisini ayakta tutuyor.

Parti Devletleri

Tek partili yönetimler bir şekilde başa gelip bir daha gitmeyen yönetimlere başlı başına bir tür olarak örnek teşkil ediyor. Ancak tanımladığımız anlamda “geldi-gitmez iktidar” olduklarını söylemek pek mümkün değil. Yine açıkça ifade edersek, bunların önemli bir kısmını sosyalist veya sosyalizmle ilişkili partiler oluşturuyor. Daha anti-demokratik görünmekle beraber bu yönetimlerin daha 'hukukî' olduğunu söyleyebiliriz. Zira adından da anlaşılacağı üzere tek parti yönetimleri, demokrasiyi tabandan tavana parti içi seçimlerle sağlama iddiasındalar. Dolayısıyla serbest seçim görünümünde seçimler düzenleyip, sandıklara sahte oylar doldurup, mevcut iktidarın veya liderin kalıcılığı için anayasa değişikliği ve hileli referandumlara başvurmuyorlar. Gitmeyeceklerini zaten mevcut yasalarla açıkça tebliğ ediyorlar.

Çin, Kuzey Kore, Vietnam ve Küba gibi ülkeler, parti devleti olarak nitelendirilebilir. Ancak pratikteki pek çok şey gibi burada da teoriye tam olarak bir uyum söz konusu değil. Yani bu ülkelerde sadece birer tane parti olduğunu iddia etmek doğru olmaz. Çin'de ÇKP'nin süresiz iktidarına ek olarak ülke tarihinin önemli kırılma noktalarında kurulmuş ve Mao tarafından ustalıkla ÇKP'ye kaynaştırılmış küçük partiler var. Buna ek olarak Çin'in yöneticisini belirlemek için yapılan ÇKP genel sekreterliği seçimiyle ilgili de bir değişikliğe gidildi. Buna göre şu an görevde bulunan Şi Cinping anayasaya da uygun olarak ömür boyu genel sekreter kalabilecek. Tüm anti-demokratikliğini anayasal bir zeminde sergileyen Çin, sosyalist ideallerden de giderek uzaklaşıyor. Gelir dağılımındaki dengesizlik artıyor. Görünürde ÇKP'de üst düzey görevi olanların direkt ilişkileri olmasa da aile bağlarıyla akçeli işlere girmesi ve özellikle yerel siyasette yolsuzluklar epey kabarmış durumda.

Kuzey Kore ise Çin'den farklı olarak hem tek parti hem de hanedanlıkla yönetiliyor. Kim İl-Sung'un kurucu lideri olduğu Kuzey Kore'yi ondan sonra oğlu Kim Jong-İl yönetti. Şimdi de onun oğlu olan Kim Jong-Un yönetiyor. Kuzey Kore'de de gerçek anlamda sadece bir parti yok. Kim hanedanının Kore İşçi Partisi'ne ek olarak Kore Sosyal Demokrat Partisi ve Chondoist Chongu Partisi var. Tabii bu iki partinin bağımsız hareket etmeleri mümkün değil. Kim Jong-Un'un müsaade ettiği ölçüde bir kâğıttan muhalefet olarak varlar.

Çoğu kez parti devletleriyle geldi-gitmez iktidarları birbirinden ayırmak neredeyse imkânsız. Aslında bu iktidarlarda nihai hedef en azından fiilen parti devleti olmak. Ancak gerek içeride gerekse dışarıda serbest seçimlerin yapıldığı bir imaj çizmek önemseniyor. Bu yönetimler diğer partileri zor kullanarak dizginliyor. Parti devletlerinde ise durum daha distopik. Görünürde muhalefet partisi olan yapılar aslında direkt iktidarın oynattığı birer kukla görevi görüyorlar. Parti devletlerinde anti-demokratik işleyişin anayasal olarak tescillenmesi en azından daha dürüst bir duruşa işaret ediyor. Yine parti devletleri ideolojik olarak daha net bir çizgide duruyorlar. Hattâ yoğunlaşmış bir ideolojik konumları oluyor. Geldi-gitmez iktidarları ise daha çok iktidarını korumak, bu iktidarla kişisel/ailesel çıkar elde etmek gibi amaçlarla atmosfere göre farklı ideolojilere yönelebiliyor.

Türünün Tek Örneği Olarak İran

Resmî adı "İran İslâm Cumhuriyeti" olan İran, Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nden bile daha oksimoron bir ada sahip. Ülke parti devletine benzer bir karakter taşıyor ancak küçük bir farkla; ülkede iktidarda veya muhalefette parti yok. Çok sayıda parti yapılanması olsa da bunlar ya yasaklanmış ve yer altına çekilmiş ya da dağılmış. Rekabet daha çok parlamentodaki muhafazakârlar ve reformistler arasında yaşanıyor. Seçim yoluyla dört yılda bir cumhurbaşkanı ve 290 parlamenter, sekiz yılda bir de ülkedeki en yüksek makam Rehber'i seçmekle görevli 88 uzman belirleniyor. Ancak dinî lider Rehber'in herhangi bir süre kısıtı bulunmuyor. Bu sebeple 1979'daki İslâm Devrimi'nden bu yana sadece iki Rehber görev yaptı. Birisi kurucu lider Humeyni, diğeri de şu an görevdeki Hamaney. Aslında Rehber'i Allah'ın seçtiği ancak uzmanların bu seçilmiş kişiyi tespit ettiğine inanılıyor. Dolayısıyla Rehber'in konumu son derece güçlü.

İran yönetimi, tam olarak geldi-gitmez iktidara örnek teşkil etmiyor. Zira Çin ile benzer şekilde anayasal bir anti-demokratik işleyiş söz konusu. Cumhurbaşkanı seçimlerinde iki dönem kuralına uyuluyor.

Bahar Rüzgârının Savurdukları

Arap Baharı 2010'un son günlerinde başladı ve tipik birer geldi-gitmez iktidarı örneği olan liderleri birbiri ardına tasfiye etti. Tunus'ta Zeynel Abidin Bin Ali 24, Mısır'da Hüsnü Mübarek 30, Yemen'de Ali Abdullah Salih 22, Libya'da Muammer Kaddafi 42, Cezayir'de Abdülaziz Buteflika 20 yıldır iktidardaydı. Yine bu isimlerin çoğu düzenli olarak yapılan seçimlerde aldıkları yüksek oy oranıyla adeta birer demokrasi şampiyonuydular!

Arap Baharı'nın gelip dayandığı ve deviremediği lider Beşar Esad oldu. Bu hem onun gücü hem de bölge satrancındaki konumuyla alakalı. Esad, Suriye'yi 2000 yılından beri yönetiyor. Ondan önce de babası Hafız Esad 1971'den beri yönetti. Esadların partisi Baas ise 1963'ten beri iktidarda. 2011'de yoğunlaşan protestolar sebebiyle Esad referanduma giderek bir anayasa değişikliği yaptı. Bu değişiklik referandumda yaklaşık %90 oy oranıyla kabul edildi. Buna göre artık devlet başkanlığı seçimlerine birden fazla aday katılabilecekti. 2014 yılında yapılan seçimde Esad pek tanınmayan iki rakibine karşı %88,7 oy alarak üçüncü kez devlet başkanı oldu. Ayrıca parlamento seçimlerinin de daha güvenilir olduğu söylenemez.

Geldi-gitmez İktidarların Sevdiği Bölgeler

Afrika'da, Ekvator Ginesi’nde Teodoro Obiang 1979, Kamerun’da Paul Biya 1982, Uganda’da Yoweri Museveni ise 1986 yılından bu yana görevinin başında. Gabon'da 1967 yılından beri devlet başkanı olan Ömer Bango, 2009'da koltuğu oğlu Ali Bango'ya devretti. Ali Bango, Gabon halkını 'Bango' yönetiminden mahrum bırakmamak için büyük bir kararlılıkla çalışıyor!

Demokrasi kültürü asırlar içerisinde oluşur. Dolayısıyla uygun koşulların bulunmadığı, gerekli tarihsel aşamalardan geçmemiş toplumlarda esaslı bir demokratikleşme beklenemez. Bu da bir geldi-gitmez iktidarın yeşermesi için son derece elverişli bir durumdur. Geldi-gitmez iktidarı göremeyeceğimiz belli bir bölge vardır; Batı. Ya da siyâsî anlamda "Batı" diyebiliriz. Her ne kadar son yıllarda sağ-popülist liderler iş başına gelse de demokratik sistem hâlâ bununla mücadele edebiliyor.

ABD demokrasisi, 2017-2021 devresinde koskoca bir Donald Trump vakasını tecrübe etti. İrili ufaklı pek çok rezillikten Kongre Binası baskınına kadar son derece kabarık bir sicile sahip olan Trump, tekrar seçilse dahi sadece dört yıl daha görevde kalıp, iki dönem kuralı sebebiyle ebediyen başkanlığa veda edecekti. Ne kurduğu fantastik kabine ne de damadını kıdemli danışmanı olarak ataması sisteme nüfuz etmesini sağlayamazdı.

Eylül 2015'te, Afrika Birliği'nde yaptığı konuşmada Barack Obama, demokrasinin Batı'daki işleyişini özellikle Afrikalı liderlerin anlayacağı şekilde şu ifadelerle özetliyor:

Size karşı dürüst olmak istiyorum, bunu gerçekten anlamıyorum. Ben ikinci dönemimdeyim, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak hizmet etmek olağanüstü bir ayrıcalık. Bundan daha fazla gurur verici ve ilgi çekici bir iş düşünemiyorum. İşimi seviyorum. Ama Anayasamıza göre Başkanlık için yeniden aday olamam. Aslında kendimin iyi bir Başkan olduğunu düşünüyorum, yeniden aday olsa kazanabilirim, ama yapamam. Amerika'yı ileri götürmek için yapmak istediğim daha çok şey var ama kanun kanundur ve hiç kimse kanunun üstünde değildir! Başkan olsa bile...

"ABD ve demokrasi" konusu son derece tartışmalı ve açmazlarla doludur. ABD'de açıkça polis şiddeti ve ırkçılık vardır. ABD'nin 'demokrasi ihracının' sonuçları da tüm dünyanın mâlumudur. Hattâ eklemek gerekir ki yukarıdaki bölümlerde ele aldığımız "geldi-gitmez" iktidarlarının insan hakkı ihlâline giren uygulamaları çoğu kez ABD tarafından kınanmış, sonra da ikili ilişkiler ve birtakım anlaşmalar sonrası görmezden gelinmiştir. Yine de üçüncü kez aday olsa seçileceği neredeyse kesin olan Obama'nın bu konuşması, geldi-gitmez müstebitleri için ders niteliğindedir.

Bir Geldi-Gitmez İktidar Nasıl Oluşur?

Bu yönetimler pek çok farklı şeklide ortaya çıkabilir; darbe, devrim veya benzeri bir hareketle iktidarı ele geçirebilirler. Ayrıca görüldüğü üzere gayet demokratik yollarla da iş başına gelebilirler. Kötü bir yönetimden kurtulma amacıyla yapılan ittifakın lideri veya popülist bir lider olarak da yükselebilirler.

Geniş kitlelerce istenmeyen bir yönetimin tasfiye edildiği yerlerde, mecburi bir koalisyon lideri kısa sürede önceki yönetimin uygulamalarını kendi siyâsî çıkarı yönünde uygulamaya başlayabilir. Zaten demokrasi kültürünün olmadığı yerde bu neredeyse kaçınılmazdır. Önceleri birtakım sivri medya unsurlarıyla başlayan zıtlaşma, kısa sürede genel bir medya kontrolüne ve yandaş medyanın inşasına dönüşür. Yahut küçük marjinal gruplarla başlayan didişme ülke siyasetini şekillendirebilir.

Geldi-gitmez iktidarların oluşması kadar vahim bir şey varsa o da pekişmesi, kökleşmesidir. Bu durumda bir kere taviz verilen anti-demokratik uygulamaları her zaman daha vahimi izler. Ciddi bir tepkiyle karşılaşılmadıkça henüz birkaç yıl öncesinin bugüne göre aslında ne kadar 'demokratik' olduğunu hissettirecek daha berbat bir hamle gelir. Bu hamleler; öncekinden daha büyük ve daha bariz yolsuzluklar, daha sıkı yasaklar, müdahalelerdir.

Pekişme sürecinde bir yandan her yerde tam kontrol sağlanmaya çalışılırken bir yandan da liderin veya hanedanın imajının 'mükemmelliği', medya yoluyla veya diğer her kanalla halka aktarılarak lider kültü yaratılır. Putin'in KGB'de hiçbir zaman çok da önemli bir görevi olmamasına rağmen, James Bond'u aratmayan tasviri buna iyi bir örnektir. Bugün Rusya dışında bir yerde bile Putin'den bahis açıldığında söz hemen ayıya bindiğine(!), soğuk suda yüzdüğüne, judoculuğuna veya keskin nişancılığına gelir.

Benzer şekilde hanedanlar da sürekli olduğundan çok daha iyi olarak resmedilir. İlham Aliyev döneminde Haydar Aliyev'in pek çok vesileyle sık sık anılması, adına ulusal bayram ilan edilmesi bu kapsamdadır. Burada aslında yapılan her türlü anmayla artık hayatta olmayan lidere değil, onun fiilî, hukukî ve biyolojik devamı olan ailesinin hanesine artı puan yazılır. Böylelikle geldi-gitmez müstebitinin görevinde kalması gerektiğini, onun halk için bir şans veya velinimet olduğunu, dünyada eşinin benzerinin olmadığını, dolayısıyla bir ‘dünya lideri’ olduğunu zihinlere işlemek amaçlanır.

Geldi-gitmez iktidarın neredeyse hepsinin öncülü (yani 30-40 yıl önce iş başında olan yönetimler) bir anlamda modernleşmenin temsilcisidir. Dolayısıyla bu yönetimlerle aralarına kesin bir çizgi çeken, hattâ çoğu kez onları şeytanlaştırmayı hedefleyen iktidarlar; geleneksel değerlerden, kurumlardan ve çoğu kez dinlerden destek alır. Bu da pekişmelerini kolaylaştıran önemli bir unsurdur. 

İdeolojik olarak melez özellikler gösteren geldi-gitmez iktidarlar, sık sık tutarsız davranırlar. Örneğin Putin, bir yandan özenle yapılan organizasyonlarda savunma sanayinin geldiği yeri, yeni silahlarını tanıtıp millî duyguları okşarken, bir yandan da çoğu konuşmasında Sovyet dönemini kötüler ve Sovyet liderlerini açıkça eleştirir. Oysa tanıtımını yaptığı her teknolojinin temeli Sovyet döneminde atılmış, önemli bir gelişim süreci o dönemde gerçekleştirilmiştir. Putin bazen de çeşitli sebeplerle Sovyetler'e daha bağlı veya minnettar görünür. Nostaljik birtakım değinmelerle sempati toplar.

Geldi-gitmez iktidarların demokrasiyi kendi silahıyla vurmasındaki önemli bir araç da popülist söylemlerdir. Buna göre vasattan hâllice her demokrasinin olmazsa olmazı olan iki dönem kuralı, "halk iradesi engel tanımaz" veya "bu millet liderini istediği kadar seçer" gibi sığ bir ifadeyle kolaylıkla aşılabilir.

Geldi-gitmez İktidar Neden Gitmez?

Mevcut hâline dönüştüğünde hatırı sayılır miktarda yasadışı işe bulaşan iktidar, gücü sürekli muhafaza etmek hattâ artırmak zorunda kalır. Bir yerden sonra önünde sadece iki seçenek kalır; daha çok suç işlemek veya kaçmak! Bu yönüyle yönetimler suça bağımlı hâle gelerek aslında kendine de zarar verir. Yolsuzluklar ve özellikle devlet tamamen ele geçirildikten sonra direkt devletin tüm maddî imkânlarına sahip olmak suça bağımlılığı kaçınılmaz kılar. Nitekim partililer ve onların yakınları sadece maaş-sigorta, dokunulmazlık, makam aracı, madalya, nişan ve rozet gibi şeylerle yerlerinde tutulamazlar. Onları beslemek için daima daha fazlası gerekir.

Geldi-gitmez iktidarların gitmemek için pek çok aracı ve yöntemi vardır. Devletin tamamen kuşatılması ve erkler ayrılığının aşılması gibi aşamalardan sonra iktidarın istikbâli açısından sadece halk hareketleri bir tehdit oluşturabilir. Bu sebeple de geldi-gitmez iktidarlarda halklar üçlü bir baraj sayesinde kontrol altında tutulur.

İlk baraj yönetimi destekleyenler içindir ve tam olarak Marx'ın yorumladığı şekliyle ‘ideolojiyle’ sağlanır. İdeolojiye yani çarpık bilince sahip topluluk her olaya ve meseleye kendi açısından değil, yönetim açısından yaklaşır. Ancak bunu kendi perspektifi zanneder veya o derecede benimser. Böylelikle yaşadığı her türlü zorluk ve kötü şartları bir kenara bırakarak iktidar veya devlet açısından değerlendirmelerde bulunur. Onun başarılarıyla gururlanır, sevinir, onun düştüğü kötü durumlarla üzülür. Bunu besleyecek ve sürdürecek pek çok etken de hazırlanmıştır; çeşitli millî başarılar bazen abartılarak veya hiç yoktan üretilerek servis edilir. Mevcut liderin geleneksel ve dinî değerlere olan bağlılığı ve eğer varsa hanedan üyesi olan bir önceki liderin izinde olduğu sürekli işlenir. Böylelikle en berbat yönetim bile iktidarda kalmasına yetecek büyüklükte olmasa da bir destekçi kitlesini elinde tutar.

İkinci baraj muhalif kitlelerin ilk kısmı içindir. Gramsci'nin hegemonya kavramıyla ilişkilendirilebilir. Buna göre yönetimdeki tüm bozukluğun farkında olan bu kesim, seçimde yönetimin aleyhinde oy kullanmak dışında pek varlık gösteremez. İlk barajdakiler gibi hamasî söylemlerden veya dinî-geleneksel değinmelerden etkilenmese; aksine bu istismarlardan nefret etse dahi sonuçta yönetimin yasal olduğunu düşünür.  Mevcut yönetimin ve devletin sınırlarının karışmış olması bu kesimi pasifleştirir. Bu kısım; karşısındaki yapının meşru bir yönetim veya devlet değil, demokrasiyi suiistimal etmiş ve resmî organları tek tek ele geçirmiş bir organize suç örgütü olduğunu asla idrak edemez. Bu kavrayamayış sebebiyle fiilen zorla boyun eğdirilmese de zihnen rejimin işleyişine ikna edilmiştir.

Üçüncü baraj muhaliflerin ikinci kısmı içindir; ilk iki barajın tutamadığı kimseler her fırsatta geldi-gitmez iktidarına karşı fiilî karşıtlık içerisindedir. Bu kesimi tutan şey ise polis gücüdür. Polis gücüyle her türlü eylem, gösteri, yürüyüş yahut diğer hareketler kırılır. Sayıları belirli bir yüzdeyi aşmadığı müddetçe bu kişiler geldi-gitmez iktidar adına problem teşkil etmez.

Geldi-gitmez iktidarlar pek çok araçla halkı ilk barajda tutmak için çalışır. Muhaliflerin olabildiğince az olmasını ve mümkünse tamamının ikinci barajda durmasını isterler. Muhaliflerin üçüncü barajda, yani polis gücü karşısında yoğunlaştığı yönetimler için tehlike çanları çalar.

Barajlardaki birikmeyi istenen şekilde ayarlamak için gereken araçlardan biri medyadır. Bu sebeple medya üzerindeki tam kontrol önemlidir. Çok sayıda kanalda sürekli propaganda yapılır, ilk barajdakiler hamasî yayınlarla, millî, dinî, geleneksel motivasyonla sürekli diri tutulur. Televizyon kanallarının kadrolu 'muhalifleriyle' ikinci barajdaki muhalifleri hedefleyen manipülasyon yayınları da unutulmaz. Böylelikle muhaliflerin en azından üçüncü baraja geçmeleri önlenmek istenir.

Konvansiyonel medyayı kontrol etmekten daha zor olsa da geldi-gitmez iktidarlar sosyal medyayı da kontrol etmek ister. Bunun için adına "sosyal medya manipülatörü" veya "troll" denen görevliler istihdam edilir ve çeşitli ofislerde çalıştırılır. Troller, ilk barajdakileri güdümlendirme, ikinci barajdakileri gri propagandayla etkileme gayesindedir. Üçüncü barajdakileri ise pek çok organize hareketle yıldırmaya, korkutmaya ve sindirmeye çalışırlar.

Ülkelerin özellikleri, dış ilişkileri ve çeşitli etkenler geldi-gitmez iktidarının kaderini belirler. Örneğin Belarus'ta, destekçilerinin son derece sınırlı olduğu ve üçüncü barajdaki birikmenin iyiden iyiye arttığı zamanlarda Lukaşenko, kendi kolluk kuvvetlerine ek olarak gerektiğinde Rusya'nın takviyesiyle iktidarını koruyor. Bu kadar bariz olmasa da bunun bir benzeri Suriye ve Esad için de söylenebilir. Ayrıca bunlar geldi-gitmez enternasyonali dayanışması için iyi birer örnektir.

Geldi-gitmez İktidarı Götürmeye Yönelik İpuçları

Bu tür rejimlerin tasfiyesi için, oluşturulan toplumsal regülasyon mekanizması bozulmalı, üçlü baraj sistemi aşılmalıdır. Bunun için de teorik olarak çarpık bilincin ve hegemonyanın giderilmesi önceliklidir. Ancak pratikte çarpık bilinçle mücadele pek kolay değildir. Açıkçası ilk barajdakiler en umutsuz kesimdir. Kendilerinin de iyiliği için yapılan her şeyi, kendilerine karşı yapılıyor zannetmek bu kesimin daimî refleksidir. Bu sebeple ilk barajdakilerin bulundukları seti aşabilmesi; giderek bozulan ekonomi gibi doğal şartlarla gerçekleşebilir. Söz konusu doğal şartlara ek olarak; bu kesime içerisinde bulundukları çelişkiyi resmetmek, yönetimdekilerle sandıkları gibi bir ‘ortak gemide’ olmadıklarını göstermek gerekir.

Daha verimli ilerlenebilecek kısım ikinci baraj ve hegemonya bahsidir. Burada yapılması gereken, boğazına kadar yasadışılığa batan yönetimin, yansıttığı yasal görünümün bir kurgudan ibaret olduğunu ikinci barajdakilere izah etmektir. Bu ortaokullardaki münazaralarda, sütün beyaz olduğunu savunan taraf olmaya benzer. Somut bir gerçeği savunmak kadar avantajlı ve zordur.

Normalde kanıksanmış, “kadıyı kime şikâyet edeceksin” tavrıyla olağanlaştırılmış suçların görünürlüğünü artırmak ve hemen sonuç alınamasa bile bunları düzenli olarak yargıya taşımak iyi bir yöntem olabilir. Hileli seçimler tümüyle boykot edilerek sonucun meşru olmadığı gösterilebilir. Ya da tam tersi olarak her kademede denetim sağlanabilecek kadar örgütlülük söz konusuysa yapılacak hilelere karşı peşinen katı bir tavır alarak sahte yasallığın teşhiri yoluna gidilip üçüncü baraj zorlanabilir. Böyle bir durum; çıkarı olmaksızın, konjonktür gereği yönetime boyun eğen bürokrasiyi ve sermaye çevresini de etkilediğinde bir dönüm noktası oluşturur. Özellikle geldi-gitmez iktidarla çıkar ilişkisi kurmamış yüksek bürokrasinin gerçek yasallığı hatırlaması zannedildiği kadar zor değildir.

Bazı ülkelerde geldi-gitmez iktidarlar tasfiye edilmeye başlandığında, bunun diğer ülkeleri de etkileyip domino etkisi yaratması kuvvetle muhtemeldir.

13 Eylül 2021 Pazartesi

Bu kez aşağıdan yukarıya!



(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Tam olarak bir kıyametin ortasındayız. Bu kıyameti meydana getiren felaketler silsilesinin temelinde yönetim problemi yatıyor. Zira başımıza gelenlerin bir kısmı her ülkede yaşanabilecek şeylerken, bir kısmı direkt siyasî sebeplerden kaynaklanıyor. Ancak her iki grup problemin de çözülememesi ve uzayan zorlu süreçler hâlini alması yine siyasetle ilgili. Kötü gidişatın her çevrede farklı bir kronolojisi olsa da Türkiye’nin giderek daha yaşanmaz bir hâle gelmesi üzerinde herkes hemfikir.

Bariz bir yönetim krizi ve giderek daralan ekonomiyle ilerlerken, pandeminin en çok vuracağı ülkelerden biri olmamız kaçınılmazdı. Son derece zorlu geçen yaklaşık iki yılın sonunda, Sedat Peker’in yayınladığı video kayıtlarıyla dünya gündeminde yer alacak büyüklükte bir ifşaat meydana geldi. Bununla birlikte bir kısmını bildiğimiz, bir kısmını da bildiklerimizle birleştirerek ayaklarımızın suya erdiği pek çok bilgiye eriştik. Pek çokları haklı olarak bir lağımın patladığını söyledi. Yıllarca alacakaranlıkta belli belirsiz gördüğümüz kirli ilişkiler büyük ölçüde netleşti. Derken sebebini henüz bilmediğimiz bir şekilde yayınlar kesildi ve o fevkalade yüksek kapasiteli olağanlaştırma mekanizmamız yine ağır ağır işlemeye başladı.

Normal bir memleketin yıllık gündemini ay bazında tüketen bir ülke olarak; son derece yoğun bir Afgan göçü, büyük orman yangınları ve şimdi de büyük sel felaketlerini konuşuyoruz. Bunlar bize devletteki organizasyonun ne kadar zayıfladığını, kurumların ne kadar yıpratıldığını, içinin boşaltıldığını gösteriyor. Evrende düzensizlik artma eğilimindedir. Yani hiçbir şey şans eseri iyi gitmez ama kötü gider. Dolayısıyla biz kendimize çeki düzen vermediğimiz müddetçe, dünyanın her yerinde olabilecek kötü olaylar doğal olarak bizde de olacak ama biz bunlarla baş edemeyecek ve büyüteceğiz. Artık direkt olarak içinde yaşadığımız bu distopyanın şartları daha da ağırlaşacak.

Buradan çıkış için çeşitli alternatifleri incelememiz, mevcut siyasî tartışmaları takip etmemiz gerekiyor. Ancak bu kez de tam bir deliler matinesinde buluyoruz kendimizi. Hâlihazırda milyonlarca sığınmacının olduğu ülkemize, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir şekilde akın eden, neredeyse tamamına yakını erkeklerden oluşan Afganları mazur görmeyi öğütleyen bir liberal çevreye rastlıyoruz. Sekter Marksistler de kör bir sınıf okumasıyla onlara eşlik ediyor. “Felaket kapitalizmi” falan diye lafa başlayıp, ortalama vatandaşın da söz konusu sığınmacıların da “ezilen” olduğunu dayatıyor. Siyasal İslamcılarsa, bu akıllara zarar istilaya en ufak bir söz söyleyeni din düşmanı olarak yaftalayıp sığınmacı dostu cepheye buradan destek veriyor. Akıl dışı konumlanma sadece bu konuyla sınırlı değil. Türkiye’de siyasî anlamda öyle bir ters yüz oluş söz konusu ki her şeyin baş aşağı durduğunu söylemek hiç abartılı olmaz. Milliyetçilik anket şirketlerince bile mecburen muhafazakârlıkla perçinleniyor. Normal milliyetçiler kendilerini tanıtırken “seküler” ön adını kullanmak zorunda hissediyorlar. Kürt milliyetçiliğine ve tarihteki gerici ayaklanmaların elebaşlarına yeterli sempatiyi göstermemek sosyalistlikten aforoz edilmeye sebep olabiliyor. Liberaller bireyin üstüne kâbus gibi çöken şirketleri canhıraş bir biçimde savunuyor. Kemâlistlik iddiasındaki dar bir çevre, dış politika ve millî güvenlik başlıklarını ön plana çıkararak ve bunları son derece yanlış yorumlayarak, anti-Kemâlizmi meşrulaştırmada bir aparat görevi görüyor. Maharetli bir yazar en absürt ve çarpık siyasî arenanın anlatıldığı bir senaryoyu kaleme alacak olsa, herhalde bundan daha iyisini yazamazdı.

Tüm bu kör dövüşü ve gevezelikleri bir kenara bıraktığımızda, tek bir şeyi görüyoruz. Toplumda yükselen Atatürk imajını. Bu ilk kez oluyor değil. Tarihe biraz dikkatle baktığımızda bu durumun o günün şartları ve bağlamında, değişen yönlerde periyodik olarak gerçekleştiğini görüyoruz. Çok partili döneme geçildiğinde CHP ve DP’nin çekişmeye “gerçek Atatürkçülük” üzerinden başlaması, 27 Mayıs İhtilâli’yle sonlanan DP faşizmi sonrasında rahat bir nefes alan geniş kitlelerin Atatürk’e yönelmesi, 70’li yıllar boyunca dozu giderek artan kaos sonrası 12 Eylül Darbesi’yle halkın normalleşmeyi Atatürkçülüğe eşitlemesi ve 90’lardaki aydın cinayetleri sonrası ideolojik niteliği daha fazla olan bir Atatürkçü yayılım bu periyotlardan bazılarıdır.

Merhum Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu suikastı sonrası toplumdaki Atatürkçülüğe yönelişi şöyle anlatıyor:

“Uğur aramızdan ayrıldığında, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin belki sadece adı ve üç de şubesi vardı. Bir yıl dolmadan şube sayısı 17’ye yükseldi. Son üç ay içinde de 42 oldu . . . Okullardan gelen konferans isteklerine yetişmeye çalışıyorlar.

Atatürkçü Düşünce Dernekleri, yurtdışında da ve özellikle de Almanya’da yaygınlaşırken, üniversitelerde de Atatürkçü Düşünce Toplulukları patlamasıyla karşılaşıldı.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği de son bir yılda çemberlerini kırdı. Gençlerden gelen yoğun ilgi üzerine, Genç Kadro adı altında yeni bir birim oluşturmak zorunda kaldı.”1

Şu andaki yükselişi pek çok veriyle destekleyebiliriz. Halkın önemli millî günlere karşı artan ilgisi, bu ilgiden pay almak isteyen şirketlerin bu günlere özel yayınladığı reklamlar, Anıtkabir ziyaretlerinin artması, her model arabadaki Atatürk imzası çıkartmaları, her ölçekteki işletmede yer alan Atatürk portreleri ve çeşitli kamuoyu yoklamaları bunlardan bazılarıdır. Açıkçası bu seferki Atatürk’e yönelişte Kemâlistlerden ziyade anti-Kemâlistlerin emeği büyük. Devletin doğal mekanizmalarının “Kemâlist vesayet” denilerek budanması, önemli yıldönümü kutlamalarında devlet tarafından yapılan organizasyonların azaltılarak bitirilmesi, bu değerleri sadece halkın gönlünde yer alabilecek bir hâle getirdi.

İlber Ortaylı bu periyodik yükselişleri ideolojiyle değil, onu da kapsayan bir kavram olan “weltanschacuung” (Almancada ‘dünya görüşü’) kavramıyla açıklıyor. Bunun ideolojik bir kampa bölünemeyecek olan, toplumdaki bir tür maya olduğunu söylüyor.2 Türk modernleşmesindeki Kemâlizm’in yadsınmaz yeri, her yöndeki fikirsel hareketin onda muhakkak bir kök bulmasına yol açıyor. Açıkçası Kemâlizm’i tümden reddetmek, modernizmi reddetmek, bir ucu Fethullahçılığa çıkan Nurculukta eşelenmek, kendini dönüp dolaşıp Necip Fazıl’ın histerik metinlerinde veya onun da karikatürü olan Kadir Mısıroğlu’nun hezeyanlarında bulmak demek oluyor.

Aslında bu yol epey denendi ve hattâ zorlandı da. Menderes’in dinci çevrelerin sırtını sıvazlayarak kolay oy elde etmeyi keşfettiğinden beri, dönem dönem Demirel’de, Evren’de Atatürk imajını paravan olarak kullanıp Türk-İslâm sentezini resmî ideoloji hâline getirmeyle, Özal’da sermaye ve dinciliğin ittifakıyla ve en nihayetinde çok daha yoğunlaşan son yirmi yıldaki deneysel süreçle denendi. Net olarak anlaşıldı ki bu maya tutmuyor. Tamamının sonunda geldiğimiz yer, “Taliban’ın inancıyla ters bir yanımız yok”3 noktası. Bu da yıllardır karikatürize edilen o ‘İzmirli teyze’ tiplemesinin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.

Pew Araştırma Merkezi’nin bazı Müslüman ülkeleri kapsayan bir araştırması var. Buna göre Türkiye’de, anayasada dinî değerlerin etkili olmasını isteyenlerin oranı yalnızca %13.4 Geri kalanlar da yaklaşık olarak yarı yarıya tavizsiz bir laikliği ve dinî değerlere saygılı laikliği savunuyor. Araştırmadaki ilginç noktalardan biri de tavizsiz laikliği savunanların 2012’de %27 iken sadece dört yılda, yani araştırmanın yapıldığı 2016 yılında %36’ya yükselmesi. Aynı araştırmadaki önemli bir vurgu da “şeriatçı” diyebileceğimiz %13’ün gençler arasında son derece sınırlı olması.

Bu konuda MetroPOLL’ün gençler üzerine yaptığı bir araştırma bizi çok daha kesin sonuçlara götürüyor.5

Araştırmaya göre 18-24 yaş aralığındaki gençlerin ideolojik yönelimi şu şekilde:

Atatürkçü/Kemâlist %28,9

Milliyetçi/Ulusalcı %21,8

Dindar %14,1

Muhafazakâr %8,2

Sosyal Demokrat %4,2

Seküler/Laik %2,8

Sosyalist/Komünist %2,6

Liberal/Demokrat %1,5

Diğer %4,3

Fikrim yok/Cevap yok %11,6

Bu oranlara şaşırmamak gerekiyor. Zira en iyi yönetim bile yıllar içerisinde yorulur, yıpranır ve eskir. Kaldı ki burada giderek saplanan, yönetemeyen, rasyonel temelleri olmayan bir yönetimden bahsediyoruz. Nietzsche’den girip Foucault’dan çıkan kendini büyük düşünce adamı olarak pazarlayan kâğıttan kaplanlarla modernizme savaş açsanız, hattâ onun öncüleriyle bazen daha gür, bazen cılız akan Meriç Nehri gibi bir ekol yaratmış olsanız, bunları; çay, simit, martı edebiyatı yapan kalitesiz dergi yayıncılığıyla destekleseniz dahi günümüzle temas edemeyen fikirleri, sağlıklı bir ideolojiye dönüştüremezsiniz.

Yine geçtiğimiz günlerde Habertürk TV’de konuk olan ve Kürşad Oğuz’la bir söyleşisi yayınlanan Siyaset Bilimci Olivier Roy, Türkiye’yle ilgili benzer bir çıkarımda bulunuyor. Başından beri Kemâlizm’in karşısında konumlandırılan AKP’nin düşüşüyle, Atatürk figürünün ve Kemâlist tahayyülün yükselişinin koşut olduğunu, burada eksik olanın henüz belirginleşmemiş bir neo-Kemâlizm olduğunu söylüyor.6 Aslında bu çıkarım bizim için yeni değil. İlker Aytürk’ün 2015 yılında Birikim’de yayınlanan “Post-post Kemalizm: Bir Paradigmayı Beklerken” makalesinden beri bu konu, ilgili çevrelerde somut olarak tartışılıyor.

Post-Kemâlizm şüpheye mahal bırakmayacak şekilde çöktü. Ürettiği tüm o korku hikâyeleriyle, tek parti dönemi lanetlemesiyle, Atatürk’e açıkça saldırmanın ısınma turları olarak İnönü kötülemeleriyle iflas etti. Tüm bunların yapıldığı dönemdeki; IMF programının takibi, Avrupa’dan sıcak para girişi, ardı arkası gelmeyen özelleştirmeler ve bunların sağladığı kısmî ekonomik istikrarın sonlanmasıyla rüya bitti, gerçeklere uyandık. Şimdi o kötülenen dönemler yani “eski Türkiye”, insanlara nostaljik, huzurlu, gerçekte olduğundan da güzel, güvenli bir liman gibi görünüyor. Karizmatik Atatürk figürü yükseliyor. Diğer yandan Kemâlistler hiç olmadığı kadar gerilemiş durumda. 90’larda hayal bile edilemeyecek “sarıklı amiral” haberlerini sadece izliyoruz. Radikal eğilimlere sahip olması kuvvetle muhtemel on binlerce Afgan kolayca sınırlarımızdan geçiyor. Bugün Anayasa Mahkemesi’nin varlığının tartışıldığı noktadayız.

Buradan itibaren rüzgâr bizden yana olsa da mücadele şartlarımız son derece ağır. Bu yeni dalgaya güvenerek hiçbir şeyi akışına bırakma lüksümüz yok. Bu ilginin Özalcı-Evrenci bir Atatürkçülüğe, hattâ “Atatürk yaşasaydı Refah Partili olurdu” lakayıtlığına evrilmeyeceğinin garantisinin olmadığı gibi. Evet, bugün yeni Türkiye’nin üzerinde bir hayalet dolaşıyor; Kemâlizm hayaleti! Ancak bu hayaletin (yahut ruhun) nüfuz edeceği bedeni büyük bir incelikle yaratmamız gerekiyor. Milyonların kalbindeki bağlılık ve inançtan başka dayanağımız olmadığını bilerek, bu kez aşağıdan yukarıya, yeniden!

1 Ahmet Taner Kışlalı, Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, İmge Yayınevi, s.100

2 https://www.youtube.com/watch?v=HitTNISE0vo&t=1220s

3 https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/erdoganin-turkiyenin-talibanin-inanciyla-alakali-ters-bir-yani-yok-sozlerine-tepki-yagdi-seriat-devleti-mi-olduk-1854110

4 https://www.pewresearch.org/global/2016/04/27/the-divide-over-islam-and-national-laws-in-the-muslim-world/

5 https://www.haber3.com/foto-galeri/haber/metropoll-arastirdi-2023te-ilk-kez-oy-kullanacak-z-kusagi-ak-partinin-ustunu-cizdi-galeri-6023756?page=2

6 https://youtu.be/uichgVOWKzI?t=4194s


https://hararet.org/bu-kez-asagidan-yukariya/

Kitap Değerlendirmesi: Kapitalizmin Tarihi

 


Bu kitap muhtemelen okuma sürecinde en çok süründürdüğüm kitap olma rekorunu kırdı. Bu kitabı kovid-19'un bir pandemi meydana getirdiği ilk zamanlarda, Zizek'ten Agamben'e hayatta olan pek çok önemli düşünürün pandeminin olası sonuçları üzerine birbiri ardına değerlendirmeler yaptığı, belki de kapitalizmin tarih olacağının konuşulduğu günlerde, arkadaşlarımla bir BKM buluşmasında almıştım. Bazı kısımlarını tekrar tekrar okudum. Araya zaman girdiği için birkaç kere baştan başladım. Bitirdikten sonra da geri dönüp okuduğum yerler oldu. Gerçekten de hem herkesin değindiği hem de gerçek anlamda bilinirliği son derece düşük olan kapitalizm kavramıyla ilgili epeyce yeni bilgi edindim. Böyle karmaşık konudaki bir çeviri kitabın bu kadar leziz bir Türkçeyle okunabilmesi açısından da çevirmen Evrim Tevfik Güney'e ve Say Yayınları'na minnet duydum.

Kitap, bekleneceği üzere meseleyi kapitalizm kavramının tarihsel serüveninden başlatıyor. Kapitalizmin gelişimi, hem kavramın içeriğinin hem de eleştirilerin yoğunlaşmasını getiriyor. Örneğin 1850'de Louis Blanc "sermayenin bir tarafı devre dışı bırakmak yoluyla diğer tarafça edinilmesi" tanımını yapıyor. İlerleyen yıllarda onu Proudhon ve Liebnecht'in eleştirileri izliyor. Aynı dönemin Marx ve Engels'in son derece ileri ve nitelikli analizler yaptığını da buna ekleyebiliriz. 1922'ye gelindiğinde 12. basımı yapılan Britannica Ansiklopedisi'nde, "capital" maddesi temel bir tanımdan geniş bir betimlemeye evriliyor.

Kapitalizm üzerine üç temel yaklaşım, son derece de isabetli olarak; Marx, Weber ve Schumpeter olarak verilmiş. Dünyaya damgasını vurmuş olağanüstü bir eser olarak Das Kapital'in yazarı olarak Marx, "kapitalizm" adını nadiren kullanmış. Marx'ta ilginç olarak bu tür şaşırtmalar ve genel kanıya aykırı durumlar günümüzde hâlâ canlılığını koruyor. ("İdeoloji" ve "çarpık bilinç" eşitlemesinde de bunun bir benzeri var.)

Marx'ın kapitalizm analizi dört temel üzerinde özetlenebilir.

I. İşbölümü ve parasal ekonomiyi önkoşul olarak gerektiren piyasa olgusu, kapitalizmin ana bileşenidir. Bu tür bir kapsayıcılığa sahip kapitalizm her tür ilerlemenin acımasız bir motoru gibi çalışır. Rekabeti içerir ve tarafları kaçınılmaz olarak karşı karşıya getirir. Ayrıca her kimliğin uymaktan asla kaçınamayacağı piyasa yasaları söz konusudur.

II. Kapitalizm başlangıcından itibaren sınırsız birikimi amaçlar. Bu birikim başlangıcında zorla ve şiddetle sağlansa da sonraları sözleşmeyle ve dolaylı zorunlulukla sağlanmıştır. Ancak temelinde emeğin sömürüsü daima vardır. Bu anlamıyla sermaye, emeğin tortusudur.

III. Kapitalizmin işleyişi, üretim araçlarına sahip olanlarla, emekçiler arasında bir takas ilişkisini içerir. Bu ilişkinin iki tarafın da yararına gibi görünmesine rağmen doğası gereği bir çatışmayı doğurması kaçınılmazdır. Teknolojik ve sosyal ilerlemeyle başlangıçtan beri karşı karşıya olan burjuvazi ve proleteryanın arasındaki çatışmanın ivmelenmesi açık bir karşıtlığa dönüşecektir. Burada proleteryanın taşıyıcılığı üstlenmesi ve tarihsel görevini yerine getirmesi, bir devrimle sonuçlanacak ve her ne kadar Marx bu konuya detaylıca değinmese de sosyalizmi veya komünizmi inşa edecektir.

IV. Taşıyıcı rolü burjuvazinin üstlenmesi ise kapitalizmi, miadı dolan her şeyi kendi içinde öğütmesiyle ve dünyanın her yerine yayacaktır. Buradaki kaçınılmazlık kapitalist sistemin ekonomiyi de aşarak; toplumu, kültürü ve politikayı da domine etmesi kendi anlayışı dışındaki hiçbir yaklaşıma yaşam alanı tanımamasıdır. O dönemdeki veya daha önceki düşünürlerin farklı isimlerle adlandırdığı bu durumu Marx "kapitalist toplum biçimi" olarak tanımlar.

Max Weber, kimileri farklı yorumlar getirse de kapitalizme Marx'a zıt olarak son derece olumlu yaklaşır. Weber'e göre kapitalizm, Batı'nın modernleşme sürecinde yaşadığı kapsayıcı bir tarihsel işleyiştir. Marx'ın sonsuz birikim olarak adlandırdığı kapitalizm devinimi, Weber için gelişimi sürekli hâle getiren bir nimettir. Weber bu sonsuz ve hızı artan ilerlemenin kendi kendini yok etmesi tehlikesini değil, organizasyon artmasıyla bürokrasinin yavaşlamasını ele alır. 

Weber ayrıca kapitalizmin ruhunu Kalvinist-Prütenistik ahlâk anlayışıyla bağdaştırır. Bunun temelinde Tanrı'nın bazı insanlara doğal yetenekler vererek onları toplumda ayrıcalıklı bir konuma getirmesi, bunun dışındaki çoğunluğun da disiplinli ve düzenli bir şekilde aynı zamanda birbiriyle de organize olarak çalışması, hayatını idame ettirmesi yatar. (Burada önemsediğim bir değinme, Weber'in Protestanlarla başlattığı kapitalist ruhun, Werner Sombart'a göre ortaçağ Yahudileriyle başlaması oldu.)

Joseph Schumpeter yaşadığı dönem gereği daha kapsayıcı değerlendirmelerde bulunmuştur. Onun ömrü dünya savaşlarını, büyük buhranı ve Sovyet deneyimini görmeye yetmiştir. Buna rağmen Suchempeter'in analizleri günümüzde hâlâ tartışma konusudur. Schumpeter kapitalizme görece olumlu yaklaşır.

Schumpeter; kredi, inovasyon ve girişimcilik gibi ögeleri, bunların kendi arasında ilişkisini çok önemser. Kapitalizmin temelinde bunların meydana getirdiği dinamikleri görür. Kredi, yeni ve büyük potansiyeli olabilecek bir işin yapılabilmesi için gereken ön sermayedir. Bu sermayeyi kullanarak başarılı olan girişimci artık kendisi de bir sermayedar olma yolundadır. Ayrıca söz konusu krediyi de faiziyle geri öder. Böylelikle pek çok alandaki gelişimin yanı sıra önemli bir ekonomik devinim gerçekleşir. Schumpeter'in son zamanlarında yaptığı benzetme çok daha kavramsal olarak "yaratıcı yıkım"dır. Yaratıcı yıkım kapitalizmin çalışma şeklini özetler. Sürekli olarak "yeni" meydana gelir ve eskinin "yenilerini" ortadan kaldırır. Aynı zamanda genişleyerek bir devamlılığı sağlar.

Örneğin herkesin gaz lambası kullandığı bir bölgede yeni yeni elektrik alt yapısının tamamlandığını düşünelim, burada sarı ampul tedarik eden veya bunu kendisi üreten bir şirket başlarda çok iyi kâr eder. Ancak sarı ampul ticaretinin kârlılığı duyuldukça diğer tüccarlar hattâ tüccar olmayan kişiler buraya el atar ve artık bu normal bir ticarete döner. Haddinden fazla bir yüklenme söz konusuysa aşırı arz tüccarlar açısından zarara dahi sebep olabilir. İşte Schumpeter kapitalizmin döngüsünü sarı ampul örneğindeki gibi daima farklı alanlarda farklı yenilikler olacağından hareketle sürekli görür. Ancak buna mukabil yine Schumpeter, kendinden beklenmeyeceği üzere kapitalizmin bir noktada tıkanacağını öngörür. İnovasyonun (tasarımın) tekil şahıslara ve kesintisiz olmayan tekil eylemlere bağlı olması, ayrıca kapitalizmin başarısının getireceği irade dışı sonuçlar bir noktada onun kendi çıkmazını hazırlayacaktır.

Bu ana ekollerin yanı sıra, farklı bakış açıları da vardır. Keynes, kapitalizmde amaçsal akıl ve hesaplanabilirliktense; keyfiyet, duygu ve rastlantıların etkili olduğunu düşünür. Bunları havansal dürtüler (animal spirits) olarak adlandırır. Keynes'in ekonomi konusundaki en büyük karakteristiği demek olan gereken yerlerde devlet müdahalesi de muhtemelen bu hayvansal dürtüleri tımarlamakla ilgilidir.

Farklı bakış açılarına önemli bir örnek de tarihçi Braudel'dir. Braudel kapitalizm ve piyasa ekonomisi kavramlarını alışılmadık bir biçimde ayırır. Piyasa ekonomisinin daha orta ve alt oyuncuları kapsayan, gerçekten de rekabet içeren bir ortam olduğunu ancak kapitalistlerin çok daha büyük oyuncular olarak bu rekabetten münezzeh olduklarını vurgular. Oligopolitik ve monopolitik eğilimleri olan kapitalistler, siyasilerle dirsek temasındadırlar. (Burada daha önce pek çok kere takip ettiğim hattın ulaştığı Braudel'in üç ciltlik Maddi Uygarlık ve Kapitalizm eserini okumamın şart olduğunu da samimi bir not olarak eklemek isterim.)

Wallerstein ve Arrighi, Braudel'in analizini temel alarak yeni çalışmalara başladılar. Bunun önemli bir çıktısı olarak kapitalizmin Avrupa dışı ülkelere ve dünyanın pek çok yerine transfer olabilmesiyle ilgilendiler. Bu da Komünist Manifesto'da da öngörülen kapitalizmin ülke sınırlarını aşarak küreselleşeceği meselesini de teyit ederek bir "dünya sistemi" analizini doğurdu.

Kitabın ikinci bölümü, kapitalizmin tarihsel gelişiminde, hatırı sayılır bir çevre tarafından ilk nüve olarak kabul edilen merkantilizm, yani ticaret kapitalizmiyle devam ediyor. Burada bir ara değinmeyi gerekli buluyorum. Gerçekten de kapitalizm dediğimiz şeyi, ticaret yapmak üzerinden okuyacak olursak buna bir başlangıç noktası tayin etmenin mümkün olmayacağı gibi bir sonuca varıyoruz. Zira biliyoruz ki insanlığın ilk günlerinden beri takas veya insanlar arası alışveriş vardı. Lidyalılar'la birlikte para keşfedildi. Ancak bizim kapitalizmin ilkel evresi olan merkantilizmden bahsetmemiz için 1500'lü yıllara gelmemiz gerekiyor. Bu bizi teorisyenler arasında yapılmış büyük bir tartışmanın kıyılarına vardıkmakla beraber, takip ettiğimiz ekoller açısından şöyle bir açıklamaya yönlendiriyor; günümüzdeki hâliyle kapitalizm pek çok ögeyi içinde barındıran bir kavramdır. Bireysel haklar, özel mülkiyet, sermaye/sermaye yoğunlaşması ve çeşitli diğer başlıklar bu ögelerden bazılarıdır. Dolayısıyla bu şekliyle kapitalizmden bahsetmek üzere bir tarih taramasına başladığımızda merkantilizm, ilkel bir yapı olmakla beraber son derece makul bir başlangıç noktasıdır.

Merkantilizmin ilk örneğini ele almak için Çin, Arabistan ve Avrupa'nın bir kısmına bakabiliriz. Merkantilizmi yani ticaret kapitalizmini, 19. ve 20. yüzyıllarda önce sanayi kapitalizmi, ardından günümüzde de geçerli olan finans kapitalizmi izler.

Sonuç olarak kapitalizm, günümüzde pek çok liberal ilkeyle birlikte anılsa da çok eski olmayan zamanlarda son derece zıt alanlara da kayabilmiştir. Mussolini ve Hitler'in iktidara gelişlerinde ülkelerindeki burjuvazilerin desteğini almaları buna örnek gösterilebilir. Ayrıca kapitalizmin her seferinde bir şekilde ayakta kalmayı sürdürmesi de göz ardı edilemez. Bunda çok kıvrak ve bir yerden sonra iç bulandıran değişim kabiliyeti son derece etkilidir.

28 Şubat 2021 Pazar

Köpekliğin Doğası Üzerine


(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır.)

Köpeklerin de diğer her canlı gibi evrimsel bir hikâyesi var. Ancak onların öyküsü, diğer pek çok canlıdan daha farklı ve daha merak uyandırıcı. Zira köpekler, çok fazla çeşidi bulunan bir tür olarak; kahve kupasına sığabilenlerden, ağırlıkça yetişkin bir insandan ağır ve iki ayağı üzerine kaldırıldığında uzun olan bir çeşitliliğe sahip. Bunun sebebi 25-30 bin yıllık bir süreçte iki kademeli bir seçilime tâbi olmaları olarak görülüyor.1 Buna göre ilk olarak çok eski zamanlarda ilk kez yerleşik hayata geçen insanlarla, doğadaki vahşi kurtlar arasında birtakım temaslar başladı. Bu temaslar bekleneceği üzere genelde türlü çatışmaları ifade ediyordu. Ancak zamanla sürüden dışlanmış veya doğal işleyiş sonucu diğer kurtlardan nispeten daha ılımlı olanlarla insan toplulukları arasında daha sıcak ilişkiler başladı. Böylelikle insanların yemeklerinden arta kalanları yiyen ve olası tehlikelere (özellikle eski dostlarına) karşı onları erkenden uyaran bu ılımlı kurtlar, insanların daimi birer yardımcısı oldular.

Asıl hikâye biraz da bu noktadan sonra başladı. İnsanlarla iyi anlaşmaktan, yakın mesafede yaşamaktan, direkt olarak insanlarla birlikte yaşamaya başlayan bu hayvanlar, binlerce yıllık bir yapay seçilime maruz kaldı. Yani her nesilde istenilen özelliğe sahip olan yavrular seçilerek yetiştirildi ve bu nesiller boyu yapıldı. Böylelikle sık sık "insanın en yakın dostu" nitelemesiyle anılan ve yüzlerce cinsi olan köpekler meydana geldi. Köpeklerin insanlar nezdindeki imajının bu kadar olumlu olmasına rağmen, insanların birbirini nitelediklerinde veya benzettiklerinde kıvanç hissi yaratan hayvanlar arasında köpekler yoktur. Aksine "köpek" veya "köpeklik" ifadeleri alabildiğine aşağılayıcıdır. Bunun temelinde köpeklerin saldırganlık potansiyelleri olabilir. Ancak köpeklerin hayvanlar arasında muhtemelen en büyük 'devşirme' türü olmaları da bununla ilgilidir. Zira köpeklerin kendi doğru ve yanlışları yoktur. Her durumda sahiplerine karşı bağlılık ve bir eylem son derece insafsız da olsa onu görev bilmek köpeklerin ve köpekliğin doğasında vardır.

Orwell'ın güzide eseri Hayvan Çiftliği'nde köpeklik, direkt köpekler üzerinden harika bir biçimde anlatılır. Çiftlik hayvanlarca ele geçirildiğinde, diktatör domuz Napoléon, annelerinden ayırdığı yavru köpekleri herkesten gizli olarak yetiştirir ve Animalizm'in ilkelerinden ziyade, kendi önderliğine bağlı bir korku aracına dönüştürür. Anne babaları yıllarca Bay Jones'un (yani önceki yönetimin) bekçiliğini yapan bu yavrular, artık Napoléon'un köpeğidirler. Herhangi bir doğru-yanlış ayrımları veya kendi bilinçleri olmaksızın, sahiplerinin sözünden çıkmazlar.

Romanın bilindik incelemelerinde Napoléon'un köpeklerinin daha sonraları KGB'ye dönüşecek Çeka'yı temsil ettiği söylenir. Bu, iktidar el değiştirdiğinde, 'yasal' olanın da nasıl kaypak bir biçimde değiştiğine ve köpekliğe dair muhteşem bir anlatıdır. Ayrıca eklemek gerekir ki, gerçekten Rusya bu tür değişimlere çok kez tanıklık etmiştir. Örneğin Ocak 1905'te, tamamen barışçıl bir şekilde, üstelik Çar'a karşı son derece hürmetkâr bir tavırla yürüyüş yapan, bazılarının eşleri, çocukları da yanında olan işçilere Çar'ın polisleri ateş açtı ve yüzlercesi öldü. Bu katliam herhangi bir şekilde suç teşkil etmiyordu. Zira bir fiilin suç olup olmayacağını belirleyen rejim, zaten katliamın failiydi. Uzun yıllar sonra Stalin'in polisleri de emirler doğrultusunda hareket ettikleri müddetçe, teknik olarak 'suç işleyemeyecek' durumdaydılar. Yine Ekim 1993'te Sovyetler'in son kalıntılarını ezen, parlamento binasını vuran tanklar sadece birkaç yıl öncesinde meşhur Kızıl Ordu'nun tanklarıydı. Aynı şekilde kızıl bayraklarla eylem yapan insanlara gayriinsani bir biçimde saldıran askerler birkaç yıl önce Kızıl Ordu'nun askerleriydi. Rusya'da köpekleşmenin acı tecellisi bugün de devam ediyor. Özellikle hafta sonları yapılan Putin ve beraberindeki oligarklara karşı yapılan eylemler polis gücüyle bastırılıyor. Yani suçla ve suçlularla mücadele amacıyla kurulmuş resmî yapılar, en büyük suçluları koruyor.

Bu köpekleşme çeşitli toplumsal olaylar vesilesiyle dünyanın pek çok yerinde görülüyor. Bazen yaptıklarının yanlış olduğu yahut yanlışı savundukları kendilerine izah edilen kolluk kuvvetlerinin "biz de emir kuluyuz" minvalinden ifadeleri, köpekleşmenin en dramatik itiraflarından birini ortaya koyuyor. Ancak ne bir itiraf, ne öz eleştiri, ne de başka bir şey, onların zihinlerdeki imajını değiştirmiyor. Zira onlar, karşılarına konumlandırıldıkları kitlelerce, insandan devşirilmiş ve insana karşı olan başka bir tür olarak görülüyorlar.

https://evrimagaci.org/kopeklerin-evrimi-vahsi-kurtlari-evcillestirirerek-kopekleri-nasil-evrimlestirdik-3567

https://hararet.org/kopeklerin-dogasi-uzerine/

10 Ocak 2021 Pazar

“Ahbap çavuş kapitalizmi” nereden çıktı?


(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Ekim ayında Twitter, dijital mecrada rastlamadığımız türden ‘akademik’ bir tartışmaya sahne oldu. Mesele kısaca; Türkiye’nin mevcut durumunun neo-liberalizmle ne derece örtüştüğüydü. Berk Esen’in Türkiye’nin neo-liberal bir yapıda olmadığı iddiasıyla başlangıç fişeği ateşlenen tartışma, sonra çeşitli eleştirilerle daha da alevlendi. Tabii bir sonuca bağlanmadı. Yer yer yeniden konuşulmakla beraber, geniş aralıkta, azalan bir şiddetle öylece sönümlendi. Son olarak Esen’in; Birikim’in internet sitesinde, yayınlanan söyleşilerini okumam, unuttuğum bu konu üzerine, beni bir şeyler yazmaya teşvik etti.

Bu tartışmayı çok yararlı buluyor ve benzerlerinin de meydana gelmesini umuyorum. Bir fikre sahip olmak, bir şeyleri bilmeyi gerektirir. Ancak bilinen şeylerin tazelenmemesi yahut sorgulanmaması, fikirleri giderek sadece bir inanca dönüştürür. Tartışmalar, bildiklerimizi gözden geçirme ve yeni bilgilerle harmanlama için bulunmaz nimettir. Fakat tartışmaların bir matematiksel eşitsizlik içerisinde olması gerekir. Öyle ki, hem fikirlerimizin hızlıca çarpıştığı ve bizi âtıl kalmaktan koruyan bir şiddette hem de kendimizi kaybetmediğimiz ve rasyonel çerçevenin dışına çıkmadığımız bir dinginlikte olmalıdır. Şiddet dengesinde gerçekleşen tartışma sonucunda fikirlerimizi değiştirmek, kazanım ve erdemdir.

Tartışmanın büyümesini ve sonuçlanamamasını birkaç yanlış anlaşılmaya bağlıyorum; “Türkiye neo-liberal değildir” sözü, “Türkiye kapitalist değildir” anlamına gelmez. Dolayısıyla Türkiye’de kapitalizmin ne derecede azıtmış olduğuna dair öne sürülen her iddia, doğru olmakla birlikte tartışmaya katkı sağlamıyor ve yanlışlamıyor. Karşı iddia, Türkiye’de kapitalizmin binbir kılığından biri olan ahbap çavuş kapitalizminin hâkim olduğunu savunuyor. Ayrıca bir muhalifin, “Türkiye neo-liberal değildir” demesi, neo-liberalizmi kötü bir işleyişten uzak tutma çabası gibi algılanıyor. Sadece bu ifadeden böyle bir anlam çıkarmak hakkaniyetli olmuyor ve alâkasız birtakım argümanların sıralanmasını sağlıyor. Hem bu söz, “AKP neo-liberal değildir ve hiç olmamıştır” gibi bir anlama da gelmiyor. Aksine Esen, pek çokları gibi neo-liberalizmin Türkiye’deki serüveninin 24 Ocak kararlarıyla başladığını düşünüyor. Ancak neo-liberalizmin 2008-2009 yıllarında sonlandığı fikrinde diğerlerinden ayrılıyor; AKP’nin başından beri neo-liberal politikaları takip ettiğini kabul ediyor.

Türkiye’nin neo-liberal olup olmadığı sorgulamasına girişmeden tartışmayı başlatan sözleri şöyle bir hatırlayalım:

(1) Gençler rejimin adına hala neoliberalizm mi yoksa artık doğru terimleri kullanmaya geçebilir miyiz? Piyasalarla kavga eden, faiz teorisine inanmayan, damadı kasanın başına oturtan, ucuza patates domates satan, kayyumla şirketlere el koyan rejime neoliberal demek komik kaçıyor artık.¹

(2) Ayıptır yahu, sene olmuş 2020 hala AKP’yi neoliberalizm üstünden eleştiren yazılar görüyorum. Hükümetin ekonomik politikasının neoliberalizmle uzaktan yakına alakası yok. Türkiye’yi de neoliberalizm otoriter yapmadı. Kavramları bu kadar sündürmeyelim.²

(3) Türkiye’nin iktisat politikası da, dış politikası da, içişleri de, hukuk sistemi de neopatrimonyaldir. Yani tepedeki kişi ve etrafındaki dar klikçe belirlenir. İdeolojik değildir. Bu anlaşılmadan yapılan siyasi analizler baştan sona yanlıştır.³

(4) Neoliberalizmi sevmeyebilirsiniz. Ben de neoliberal değilim. Ama neoliberal terimini küfür şeklinde, her gördüğünüz kapitalist hükümete yapıştırmayın. Kavramları bu kadar sündürürseniz yaptığınız analiz çuvallar.⁴

İlk tweet gayet mâkul görünüyor; neo-liberalizmin tanımı, ülkedeki uygulamalar ve işleyiş belli. Bunlara bağlı olarak tanımın mevcut işleyişe uyup uymadığı bu şekilde irdelenebilir. Üçüncü tweette “ideolojik değildir” kısmı, “pragmatik ve İslâmisttir” şeklinde güncellenebilir. Bunun yanı sıra ikinci ve dördüncü tweetlerdeki ifadenin de yanlış olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’yi neo-liberalizmin otoriter yapmadığı iddiası, mevcut durumun tayininden tamamen farklı bir konudur. İktidarın şu anda otoriter bir yapıda olduğunda hemfikirsek, buraya nasıl geldiğimizde de hemfikir olabilmeliyiz. 24 Ocak kararlarından beri içinde bulunduğumuz neo-liberal dönem, sadece kronolojik olarak değil, ideolojik olarak da söz konusu otoriter rejimin öncülüdür. Ana bileşenleri dincilik ve piyasacılık olan bir siyâsî programın zorunlu istikâmeti kaçınılmaz olarak otoriterleşmedir.

“Benim memurum işini bilir”, “anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz”, “ben zengini severim” gibi ifadeleri sarf eden bir zihniyet, neo-liberalizme mi yoksa ahbap-çavuş kapitalizmine mi yakın görünür? Özal’ın, Demirel’in ve bazı merkez sağ siyasetçilerin diğer sermayedarlara göre daha imtiyazlı ahbapları olmamış mıydı? Bu ahbapların niteliğinin, beşli çeteyle mukayese edilmesi elbette mümkün değil. Fakat zihniyet olarak aralarında bir halef-selef bağı olmadığını kim söyleyebilir? Hem sağ siyasette neo-liberalizmle birlikte bugün şikâyet ettiklerimizin daha az yoğunu veya ilk nüveleri yok muydu?

Oy karşılığında gecekondulara tapu dağıtan popülist lider Özal da partizan kaynak aktarımını gayet iyi yapardı. Ancak ne ANAP fanatizmini inşa edebileceği 18 yıllık iktidarı, ne de onun öncesine giden, kadrolaşmayı daha eski tarihlere çeken öncül partileri vardı.

Yerel siyasette neo-liberalizm ve ahbap-çavuş kapitalizminin sebep ve sonuç olarak ayırmamız zordur. Taşrayı tanıyanlar; adam kayırma, memleketçilik ve türlü usulsüzlüklerin, “iş görme”, “işini yaptırma”, “koruma/kollama” şeklinde adlandırıldığını bilir. Bunları yaptırabilecek durumda olmak, son derece makbuldür ve istenir. Fâlih Rıfkı’nın “Yalan söylemek, Şark’ta ayıp değildir” tespitindeki gibi bir zihniyet, neo-liberalizmin Türkiye’de uygulamaya konmasından itibaren onunla uyum içinde olmuştu. Uzun yıllar memleketin her yerinde böyle işleyen düzenin, bir yandan kendisini daha ileri taşırken, öte yandan ülke siyasetini şekillendirmesi kaçınılmazdı.

Dördüncü tweetle ilgili küçük bir değerlendirmeyi ayrıca önemsiyorum. Bence “neo-liberalizm” geniş kitlelerce bir küfür olarak kullanılabilir. Zira bu kişilerin etraflıca analiz yapmak gibi bir dertleri yoktur. Hemen herkesin faşizmi “İtalyan milliyetçiliği” değil de bir kötüleme sıfatı olarak kullanması gibi. Neo-liberalizmin pejoratif şekilde kullanılmasında da bir beis görmüyorum; pek çok yere cebren ve hileyle giren, sistematik olarak kötülük üreten bir programın, muhtemelen gelecekteki kullanımı bu şekilde olacaktır.

Tartışmanın asıl odağına dönersek, sistemi incelemek için bakmamız gereken şeyleri kararlaştırmak gerekir. Denildiği gibi, bir beşli “ortak girişim grubu” mevcut ve hatırı sayılır kaynak doğrudan veya dolaylı olarak buraya aktarılıyor; dahası, vergilendirmede sayısız imtiyaz sağlanıyor. Buradan hareketle Esen’in ahbap-çavuş kapitalizmi tanısı gayet anlaşılabilir. Ancak bu yaklaşımın indirgemeci bir tarafının olduğu eleştirisinin, tamamen haksız olduğunu kim söyleyebilir? Kaldı ki, iktidar-sermaye ilişkisi tamamen bundan mı ibaret? Öte yandan toplumsal hayat bizi nasıl bir saptamaya götürür?

Eğitimde en yakındaki devlet okulundan başlayıp, istisnalar dışında yine devlet okulları arasında tercihle ilerleyen eğitim hayatı giderek tarihe karışıyor. Bunun yerini okul öncesinden başlayan özel eğitim kuruluşları ve kolejler alıyor. Sağlıkta da manzara pek farklı değil; hastaneden çok oteli andıran, ücreti mukabilinde lüksleşen özel hastanelerin sayısı ve kullanımı giderek artıyor.

Eğitim ve sağlık gibi iki önemli alanda özelleşme artıp, halk zenginleşmediğine göre bu durum, eklenebilecek pek çok farklı nedenle birlikte açıkça bir borçlanmayı ifade ediyor. Olmayan parasını temel ihtiyaçları için harcamaya çalışan ve sürekli borçlanan geniş kitleler, zengin-fakir arasındaki makasın daha da açıldığı anlamına geliyor. Sistem içi problemlerin de pandemi gibi sistem dışı problemlerin de tabana fatura edildiğini görüyoruz. Üstelik bu uygulamalarda sermayedarda yandaşlık aranmıyor, sermaye sahipliği yetiyor. İşsizlik fonu işveren için kullanılırken, OHAL’in nasıl bir anti-grev aracına dönüştürüldüğü ilk ağızdan ifade ediliyor.

Ayrıca küreselleşme ve teknolojik imkanlarla ilişkilendirebileceğimiz bazı durumlar söz konusu; hükumetlerce belirlenmeyen kendiliğinden oluşan bir iklim, sınırları aşarak yaşamımızı etkisi altına alıyor. Yüz yüze ilişkilerle aldığımız her türlü hizmeti veren ve kullanımı giderek artan mobil uygulamaların tamamı bu iklim kapsamında. Herhangi bir hobisini internette canlı yayınlayanlar, Instagram hikâyesinde ürün tanıtan veya satanlar, hattâ YouTube’da türlü kanalların sahibi/abonesi veya izleyicisi olan çocuklar, farkında olmadan bu ekonomik düzene dahil oluyor.

Dışarıda çok önceleri başlayan ve açıkça neo-liberal -ve hattâ kimine göre postmodern- niteliklere sahip internet yaşamı (sanal toplantılar, alıverişler-hizmetler, iletişim ve sosyalleşme v.b) Türkiye’de çok yenidir. İşin ilginç yanı bu yeni habitusun başlangıcı, Esen’in takriben Türkiye’de neo-liberalizmin sonlandığını iddia ettiği döneme rastlar. En azından bu yönüyle neo-liberalizm, Türkiye’de bittiği iddia edilen dönemde, bitmek şöyle dursun, aslında yeni bir faza geçmiş, daha da pekişmiştir.

Sonuç olarak;

Türkiye’de işleyişin neo-liberalizme uygun olup olmadığını sorgularken, öncelikle kıstaslarımızı belirlemek gerekir. İktidar ve sermaye ilişkisini ele alırsak, Esen’in iddiaları ancak bir parça anlaşılabilirse de bu ‘anlayış’ bir müddet sonra aşınmaya başlar. Sermayenin ayrıcalıklı konumu, daima yandaşlık şartı gerektirmez. Zira önü açılan kesim iş dünyasıyken, güçlüklerin yüklendiği taraf ise daha çok emekçi kitlelerdir. Sosyal yaşam açısından baktığımızda insanımızın homo economicusa evrildiğini, dolayısıyla neo-liberal havanın hiç olmadığı kadar pekiştiğini iddia edebiliriz. Tartışmada gözden kaçan ve belki de üstünde durulması gereken önemli noktalardan biri budur.

Meseleyi yerel olarak ele aldığımızda benzer bir durum söz konusu; taşradaki ahbap-çavuş ilişkisi bu süreçte ülke genelinde işlemeye başlamış, alt yapı üst yapıyı belirlemiştir. Bu açıdan mevcut otoriter rejimin, ülke siyasetinde farklı partiler ve yapılarla en az kırk yılını takip edebiliriz. Ayrıca şu anki durumumuzu, neo-liberalizmin yeni safhası yahut ahbap-çavuş kapitalizmi olarak belirlesek dahi bu tartışmasız olarak neo-liberalizmin sonucudur. Mevcut otoriterlik her ihtimalde neo-liberalizmin ürünüdür. İçerisinde bulunduğumuz durum ve neo-liberalizm birbiriyle kaçınılmaz olarak ilişkilidir.

1 https://twitter.com/berkesen/status/1319261210651623425

2 https://twitter.com/berkesen/status/1319262817141350403

3 https://twitter.com/berkesen/status/1319262818575749120

4 https://twitter.com/berkesen/status/1319262819955650560


https://hararet.org/ahbap-cavus-kapitalizmi-nereden-cikti/