21 Mart 2020 Cumartesi

Politik Düşüncenin Yönelimi-I: Sosyal Etkileşim ve İdeoloji

(history.com)
(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Düşüncelerimiz ne kadar bize ait? Onları nasıl belirliyor, nasıl seçiyoruz? Yahut biz ne kadar onlara aitiz? Burada öncelikle zannettiğimiz kadar güçlü bir özgür iradeye sahip olmadığımızı anlamamız gerekiyor. Yahut da 'özgür irade' dediğimiz şeyi tekrar bir elden geçirmemiz...

Bir de düşüncelerimizle, özellikle de politik olanlarıyla mevcut bağımızı soruştururken, pek çok etken söz konusu. Bunlardan en önemli ikisini sosyal etkileşim ve psikoloji olarak belirledim. İşbu etkenleri, sırasıyla, -bunun ilki olduğu- iki kısa yazılık makul bir diziyle açmaya çalışacağım. Tabii burada sosyal etkileşim ve psikolojinin tamamen bağımsız alanlar olduğunu söylemek de mümkün olmadığından, bir meseleyi en ağırlıklı olduğu tarafta ele almaya gayret edeceğim.

İçerisinde bulunduğumuz paradigma, ideolojik atmosfer veya türlü diğer sebeplerden dolayı, bireye haddinden fazla odaklanmaya meyilliyiz. Oysaki bireyi sürekli kendi ekseninde döndüğü, yeşil lazerlerden oluşmuş, analitik ve dijital bir ortamda inceleme şansımız çok kısıtlıdır. Pek çok anlamda bireyi çevresi meydana getirir.

Düşünce, siyasî temayül, ideoloji gibi değişikliğe uğratılması çok daha mümkün şeylerin yanı sıra, sosyal etkileşim biyolojik değişiklikler meydana getirecek kadar güçlüdür. Yapılan araştırmalara göre mercan kayalıklarında yaşayan küçük bir tür olan mavi başlı lapin balıklarında, ortamdan erkek balık bir şekilde uzaklaştırıldığında, en uygun dişi balığın bir süre sonra, diğer dişileri korumak adına cinsiyet değiştirerek erkeğe dönüştüğü görülmüştür.¹ Bu öyle alelade görüntüden ve renkten ibaret bir değişim değildir. Makalede mevcut yumurtalıkların zamanla testise dönüştüğü ve on gün içerisinde sperm üretebilecek hâle geldiği açıkça belirtilmektedir.

Çevrenin bireye etkimesi görüldüğü gibi son derece karmaşıktır. 'Sürü psikolojisi' şeklinde bir indirgeme çoğu kez imkânsızdır. Tabii bu karmaşıklık her zaman söz konusu değildir. Örneğin kendi ideolojisi istikametinde bir mitinge katılmış olan birisi, atılan sloganlarla ve de gönül birliği kurduğu binlerce insanla birlikte, o an için veya bir süreliğine çok daha yüksek bir ideolojik kondisyona kavuşabilir. Hattâ radikalleşebilir. Burada siyasî bağlamdaki kişisel özgünlüğün, yine aynı bağlamdaki öz eleştirinin ağırlığı ancak rüzgarda savrulan kuru bir yaprak kadardır. Kitlelerin haykırdığı şeyler, sarsılmaz gerçeğin ta kendisi oluvermiştir.

Sosyal etkileşimin kişiyi getirdiği en irrasyonel nokta, ilginç olarak siyasetle ilgisiz bir şekilde futbol taraftarlığı ve fanatizmdedir. Burada da yine 'sürü psikolojisi' kapsamında değerlendirilebilecek bir durum söz konusudur. Pek çok insan, normal şartlarda yakınından yamacından geçmeyeceği küfürlere ve argo söyleme iştirak eder, en azından bu durumdan aman aman şikayet etmez. Akılla bağdaşması mümkün olmayan bir düşmanlıkla, muhtemelen hayatın diğer ve de 'gerçek' alanlarında verilemeyen yığınla tepkinin adeta boşaltımı yapılır. 

Burada konumuzun dışında olmakla birlikte, belki de asıl üzerinde durulması gereken nokta, sosyal etkileşimin şaşırtıcı gücünün yanı sıra bunun nasıl bir haz ve bağlılık vasıtası olduğudur.

Bir ortak paydanın olduğu büyük kitlenin birey üzerindeki bu tür etkilerini 'pozitif etki' olarak ele alacak olursak; bir de direkt iletişimin mümkün olduğu daha küçük gruplardaki negatif etkiden söz etmemiz gerekir. Burada insanın diyalog ihtiyacı ve de 'şeytanın avukatlığı' temelli bir ters etkileşim söz konusudur. Peşi sıra yaşanacak gelişmelere göre etkileşimin miktarı da değişir. Açıkçası daha incelemeye değer olan da budur.

Miting ve tribün örneklerinde olduğu gibi aynı düşünsel zeminde olan, ancak onlara nispetle daha küçük topluluklarda kişiler monologdan kaçınmak isterler. Zira diyaloğun olmadığı bir topluluk, yalnız olmaktan farksızdır. Bu sebeple de örneğin söz konusu ortak paydanın karşıtlığına karşı bir eleştiri yapılırken, birisi veya birileri muhakkak eleştirinin de eleştirisini yapmak ister. Burada hiç kuşkusuz bir parça şeytanın avukatlığı vardır. Yine tartışma ve diyalog da bu sayede doğar. Bundan sonra -eğer yaşanacak olursa- tartışmanın şiddeti, kişilerin (özellikle de eleştirinin eleştirisini yapanların) ideolojik çizgisinde kalıcı bir kaymaya sebep olabilir. Radikallerin daha az radikal olanı merkeze ittiği veya ılımlıların nispeten radikal olanı daha da bilediği bir durum olasıdır.

Günümüz Türkiyesi'nin dinamiklerine de uygun olarak bir örnekle devam edelim. Üniversite öğrencisi, tesettürlü, genç bir kadın düşünelim. Bu kişi; okul çevresinde ve çeşitli sosyal ortamlarda düzeyli siyasî tartışmalardan çekinmeyen, olabildiğince okuyup yazan, muhafazakâr görüşü savunan birisi olsun. Söz konusu kişi karşıt görüşlü kişilere karşı daima muhafazakârlığı temsil ederken, Anadolu'daki memleketine gittiğinde orada doğal olarak modernizme çalan bir karakter olarak görülebilir. Hem bu kuvvetle muhtemel sebep dolayısıyla, hem de bir konuşmadaki olası monologdan çıkış hamlesi dolayısıyla genç kadın, ansızın genişçe bir cepheyle yüz yüze kalabilir.

Bu olası yüzleşme, gelişecek diyaloğun sertliğiyle orantılı olarak onu; daha ılımlı bir muhafazakâr ve hattâ modernistliğe yeni yelken açmış birisi hâline getirebilir. Bu örnekler, sol görüşlü arkadaş ortamında, monoloğu "serbest piyasanın da olumlu taraflarının olabileceği" iddiasıyla kıran kişinin alacağı karşılık ve bunun onun üzerindeki kalıcı etkileri gibi sayısız farklı senaryoyla çoğaltılabilir.

Küçük grup etkileşimi diğer şekliyle de düşünülebilir. Yani söz konusu topluluğa bir tür zorunlulukla dahil olan ve geri kalan herkesle farklı görüşlere sahip olan kişinin maruz kalacağı değişim olarak. Burada istisnai durumlar dışında bu kişinin tüm topluluğu etkilemesi yerine, topluluğun kişiyi etkilemesi olasıdır. Bu bir evlilik sonucu sıkça maruz kalınan bir aile ortamı olabilir. Veya iş gereği maruz kalınan iş arkadaşları grubu da olabilir. Söz konusu kişi, hele de iyi bir ideolojik bilince sahip değilse ve karşı görüşe geçmesine engel olacak bazı psikolojik travmalara sahip değilse, peyderpey değişir. Ta ki artık farklı gerçekliklere bölünmesine gerek kalmayacağı, iç tutarlılığını sağlayacağı bir noktaya gelinceye kadar bu değişim sürer.

Bir bütün olarak bakıldığında toplulukların genel bir dengesinden de söz edilebilir. Bu tıpkı bir kutbu kesilmek istenen mıknatısın, kalan yarısının yine iki kutupluluk davranışını göstermesi gibidir. Bir toplulukta bir şekilde farklı görüşte kimse kalmayacak şekilde bir eleme yapılsa, zamanla geride kalanların giderek ayrışması ve farklılaşarak yeni 'kutuplar' oluşturması gibi diyalektik bir tamamlayıcılık kaçınılmazdır. Bu durumda birilerinin durduğu noktayı yine kaçınılmaz olarak 'çevre' tayin etmiş olur.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder