20 Eylül 2019 Cuma

Bilim İnançsızlığı


İnanç meselesi ülkemizde en sık tartışılan konudur. Kimin neye inandığı, ne şekilde inandığı, hangi gerekleri ne ölçüde yerine getirdiği, aslında olması gerekenin ne olduğu, meselenin en ama en doğru, dinin esas kaynaklarına uygun yorumunun ne olduğu, senelerdir her mecrada konuşulup durur. Dolapçı beygiri gibi etrafında dönülen aynı tartışmalardan herhangi bir dişe gelir sonuç çıktığına henüz rastlanamamıştır!

Belki de artık bilime olan inancın -yada inançsızlığın- konuşulma vakti gelmiştir...

İçinde bulunduğumuz saplanmışlık, temel bazı düşünsel seviyeleri yakalayamamış olmaktan kaynaklanıyor. Örneğin sekülerliğin kavranamaması, bilinç ve inanç alanlarını ayıran sınırların net olarak çizilememesi bunlardan başlıcalarıdır.

Kanıtlanması mümkün olmayan zaten bu sebeple 'inanmak'la açıklanan kısmın kişisel vicdanda kalması gerektiği, pozitif olan, bilimsel olarak herkesçe ele alınıp yanlışlanabilecek 'bilmek'le açıklanan kısmın daha genel olarak değerlendirilip bir ilerleme sağlanması gerektiği hâlâ geniş kitlelerce kabul edilmiş değildir.

Bilime son derece pragmatist bir karakterle yaklaşılır. Bilim ortalama bir Türk insanı imgeleminde; daha büyük traktör, daha yeni araba, elektrikli otomobil, gösterişli motosiklet, savaş uçağı, balistik füze gibi araçlarla tezahür eder. Bunları meydana getiren fizik ve kimya altyapısı göz ardı edilir. Belki de bunlardan bile haberdar olunmadığı söylenebilir.

Hattâ aynı kitleye göre yukarıdaki araçlardan çok daha çeşitlilerinin üretilmesinde bilgisel bağlamda emeği olan veya başka şekillerde dünyaya katkı sunmuş kişilerin, yani bilim adamlarının herhangi bir konudaki yorumları, yaklaşımları çoğu kez; "eksik", "yanlış" veya en iyi ihtimalle "radikal", "katı" olarak nitelenebilir. Onların bilimsel alandaki emeklerinin ürünlerini kullanmak son derece olağanken, diğer fikirlerine keyfe keder kara çalmak da bir o kadar olağandır.

Türkiye'de yerli yersiz yapılan pozitivizm eleştirisi de daima gericiliğin ekmeğine yağ sürer. Zira öyle geniş kitlelerin bilim aşkı arşa değmişçesine yapılan bu eleştiriler unutulmamalıdır ki aslında -Comteçu bir dille- henüz teolojik safhayı tam olarak aşamamış bir toplumda yapılıyordur!

Yani siz bilimin de nihai gerçeğe yaklaşmada kusursuz olmadığını falan söylerken, bir İç Anadolu kasabasında, doğunun bir köyünde veya metropoldeki insan yığınlarının bir parçası olarak yaşayan dünyadan habersiz bir kişinin düşünce dünyasında zaten pek de bir yeri olmayan bir kavramın eleştirisini yapmış oluyorsunuz. Aynı zamanda da bu kavramın önemli hâle gelmesini tekrar tekrar ötelemeye hizmet ediyorsunuz.

Sadece cehalet falan da değil, bizde 'okumuş' kesimin de arınamadığı, belki eğitim sisteminden kaynaklanan, belki toplumsal hayatta bilimin karşılık bulamamış olmasının sonucu olarak bir cehalet yada daha hafif bir ifadeyle 'bilimsizlik' yani 'bilim inançsızlığı' vardır.

Aziz Nesin, Çuvala Doldurulan Kediler adlı kitabında bilim söz konusu olduğu zaman okuma-yazması olmayan varoş insanlarıyla, belediyede şurada burada koltuk sahibi olanların aynı pencereden baktıklarını şöyle açıklıyor:

Olay aslında çok basit ve okuryazar herkesçe bilinen yada bilinmesi gereken bir kimya ve fizik olayıdır. Çöpler biyerde sürekli olarak biriktirilirse, onlardan metan ve bütan gazları oluşur. Birike birike çoğalan bu gazlar, sıkıştıkları dar hacme sığmayarak patlar. Çöp ne denli çoksa, ne denli çok sıkışmışsa, gazın patlaması da o denli şiddetli olur.

Bu çok basit bilgiyi, Ümraniye halkını yönetenler ve giderek Istanbul'u ve sonra da Türkiye'yi yönetecekler, daha ilkokul sıralarından kitaplardan okuyup öğrenmişlerdir. Yani biriken çöplerden oluşan bütan ve metan gazının kabına sığmayarak patlayacağını o çöplüğün çevresine yerleşmiş abecesiz zavallılardan başka herkes bilmektedir. Ancak bu bilgi, okuldaki sınavlarda sınıfı geçmeye yarar, başka bir işe yaramaz. Onlardaki bu kitap bilgisi, hiçbir zaman yaşama geçmemiştir.

İşte Türkiye'deki dinsel gericilik (fundamentalizm) tıpkı tıpkısına Ümraniye çöplüğünün patlamasına benzer. Ümraniye'de çöplerin birikimi ile fiziksel ve kimyasal bir patlama olduğu gibi, Türkiye'de de toplumsal çöplerin birikimiyle toplumsal patlamalar olmaktadır. Bunların en göze çarpanı Sıvas ilindeki bir otelde olmuş ve gericilerin ateşe verdiği bu otelde 37 Türk ilerici aydın geçen yıl cayır cayır yanmıştır.
(72. sayfa)

Aziz Nesin'in de vurguladığı üzere, eğitimle de ıslah olmayan bu 'bilimsizlik' son derece vahim başka toplumsal sonuçları da doğurmaktadır. Sonuç olarak "evrime inanmayan" tıp veya veteriner fakültesi öğrencisi/mezunu gibi oksimoron kişilikler ortaya çıkar. Yada Zweig'ın Satranç'ta vurguladığı, birikimsiz, ilkesiz, değerleri olmayan hayvanî bir 'zekâ' söz konusu olur en iyi ihtimalle...

Satranç demişken, 2018'de İstanbul'da yaşanan bir dolandırıcılık olayını tam da burada anmakta yarar var.

Boğaziçi Üniversitesi, Matematik Bölümü öğrencisi bir genç "Hızır Aleyhisselam" sandığı bir dolandırıcıya yaklaşık yetmiş bin lirasını kaptırmıştı. Kendisine dinî, uhrevî bir görüntü veren şahıs, Boğaziçili öğrenciden 80 lira, 300 lira gibi meblağlarla başlayıp, annesinin ziynet eşyalarına varıncaya dek önemli bir maddî birikimi almış ve neden sonra olay açığa çıkarılmıştı.

Haberdeki önemli bir detay, Boğaziçi Üniversitesi, Matematik Bölümü öğrencisi gencin, dolandırıcıya kaptırdığı 4 bin liradan fazla bir miktar paranın satranç turnuvasından kazandığı para oluşuydu!

Yani genç adam satrançta da gayet iyiydi; hem çalışkan, hem zeki, hem de dindardı! Ancak çoğu insanın düşmeyeceği bu gülünç duruma düşmesine sebep olan başka sebepler vardı demek ki. 'Bilim inançsızlığı' gibi mesela, ezbere okumakla geçmeyen, kutucukları doğru doldurmakla dolmayan bir boşluk...

Bilime inanmak, aslında açıkça onu anlamaktır. Bizdeki trafik kazalarında, sık görülen problemlerden birisi emniyet kemeri takmama temellidir. Bunun sebebi ne olabilir?

100 km/sa hızla geniş, uzun ve açık bir yolda ilerleyen şoför ve beraberindekiler, hız sabitken yani ivme yokken, kendilerini araba koltuğunda değil de sanki evlerindeki salondaki koltukta oturuyor gibi hissederler. Bu son derece insanî bir histir. Ancak bilimi anlayamamış ve ilerleyen teknolojiyle entegre olamamış bir histir de aynı zamanda...

100 km/sa gibi günümüz koşullarında normal kabul edilebilecek bir hızda, en ufak bir aksilikte ortaya çıkacak yüksek ivmeler, fiktif kuvvetleri açığa çıkarır ve korkunç sonuçlar meydana gelir!

100 km/sa hızla ilerlerken, ortalama olarak kabul edebileceğimiz 75 kg ağırlığındaki bir insanın taşıdığı momentum (P), yaklaşık olarak 2083 kg.m/s'dir!

Yani öndeki emniyet kemeri takılı olmayan kişilerin, herhangi bir çarpma veya ani yavaşlama esnasında camı kırarak yola fırlamaları ve hattâ arka koltuklardaki emniyet kemeri takılı olmayan kişilerin de aynı akıbete uğramaları, bu momentum büyüklüğü göz önüne alındığında işten bile değildir!

Ancak tüm bunları kavramak, bir parça fizik bilmeyi ve o perspektifle hayata bakabilmeyi gerektirir.

Benzer şekilde içki içtiğimizde kanımızda promil olarak adlandırılan bir birim ölçüsünce alkol belirlenir. 50 promile kadar trafikte cezai işlem uygulanmaz. 100 promil iyiden iyiye sarhoş olmak demektir. 150 promil ve sonrası ise ayakta dahi durulamayan bir durumda olmayı ifade eder. 300-400 promil ve sonrası halk arasında "alkol koması" olarak nitelenen hâli ve ölüm riskini ifade eder.

Peki bu promil denen birim nedir?

Aslında promil; 1 litre kanda kaç gram alkol bulunduğunu ifade eder, teknik olarak doğru kullanımı da bu sebeple yaklaşık "0-6" gibi bir aralıkta değişen küçük sayılarla ifade edilir. Ancak halk arasında daha kolay bir kullanım için bu küçük sayıların "100" ile çarpılmış şekli kullanılıyor.

Yani trafikteki mevzuubahis sınır 0.5 promilken, halk arasında buna 50 promil deniyor.

Sözün özü insanların çoğunu alkol komasına sokacak, bir müdahale olmaması durumunda öldürecek olan sınır yani popüler kullanımıyla "300 promil" aslında 1 litre (yaklaşık 1 kilogram) kanda hepi topu 3 g alkol bulunması demektir!

Bunu kaç sıradan insana, sade vatandaşa izah edebilirsiniz?

"Koskoca bir litre kandaki 3 gramcık alkol mü komaya sebep oluyor, yok canım daha neler..." Tepkisi son derece olasıdır. İşte bu da kimya ve biyolojiden zerrece haberdâr olmamanın bir sonucudur.

Zaten aynı kafa değil midir ki, "canım şuncacık ilaç, koskoca dereye, göle ne yapacakmış" deyip de zirai kimyasalları yakındaki bir akarsuya atıp binlerce balığın ve diğer canlının ölümüne sebep olan, küçük çaplı çevre felaketi oluşturan? Gerçekten de miktar olarak bakıldığında ilgili zirai madde çok az olabilir. Ama yukarıdakine benzer bir hesapla, miligramı yüzlerce litre suyu kirletebilen alkolden çok daha etkili kimyasallar gayet normal olarak bu sonuçları meydana getirir.

Burada Atatürk'e çoğu yerde yapılan bir haksızlık yine karşımıza çıkıyor. Klişeleştirilen, içi boşaltılan, sanki arkasında öyle önemli bir birikim olmayan retoriklermiş gibi söylenen Atatürk özdeyişlerinden birisi olan; "Hayatta en hakikî mürşit ilimdir, fendir!" sözünü hatırlıyoruz.

Yani; hayattaki en doğru yol gösterici, en itibar edilecek kılavuz bilimdir!

İşte bu kadar basit, bir de eklemek gerekir ki; 'bilim inançsızlığı' bir insanlık ayıbıdır ve de çok günahtır(!)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder