17 Eylül 2019 Salı

Kitap Değerlendirmesi: İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar


Okur-yazar oranı, geçtiğimiz yüzyılda bir toplum için şüphesiz çok daha fazla şey ifade ediyordu. Günümüzde okumak ve yazmak bir kabiliyet olarak geniş kitlelere kazandırılmışken, ilerleyen zaman icat ettiği yeni tür "okur-yazar"lıklarla bildiğimiz anlamda okuyup yazabilme kabiliyetini anlamsız kılıyor. En azından önemsizleştiriyor.

Teknoloji okuryazarlığı, bilgisayar okuryazarlığı, ekonomi okuryazarlığı, bilgi okuryazarlığı, ağ okuryazarlığı, medya okuryazarlığı gibi yeni tanımlamalar, ilgili alandaki terminolojiye ve literatüre hakim olarak, değerlendirme yapabilir durumdaki kişileri daha özel bir kümede bir araya getiriyor. Bunları bir realite olarak görmek ve kabul etmekle beraber; okuma-yazma kabiliyetini doğru kullanmayı hâlâ önemseyenlerdenim!

Okuma-yazma kabiliyetini doğru kullanmak, ifadesiyle; okuma ve yazma bilmeyi, bunun da ötesinde düzenli olarak kitap veya başka yayınlar okumayı değil, sistemli ve farkındalıklı bir şekilde hareket etmeyi kastediyorum.

Yani; kuru bir tarih okumaları bütününden, sığ bir zevkle daldan dala atlayan edebiyat okumalarından, saplantılı ve dipsiz felsefe okumalarından ziyade, hepsinin bütünleştiği, hattâ daha farklı alanları da içine alan bir okuma şeklini tarif ediyorum!

Bir kitap değerlendirmesinin başında, kitapla ilgili kısıma gelmeden neden bu kadar geniş aldığımı merak ettiğinizi hisseder gibiyim. O zaman bağlayayım. Bu değerlendirmemizin konusu olan Stefan Zweig'ın yazarı olduğu, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar kitabı, tarif ve takdim ettiğim türden bir okuma için adeta biçilmiş kaftan...

Stefan Zweig

Stefan Zweig gayet varlıklı, tekstilci ve Yahudi kökenli bir ailenin evladı olarak, Avusturya'nın Viyana şehrinde, 28 Kasım 1881 tarihinde dünyaya geldi. Küçük yaşlardan itibaren edebiyata ilgi duydu ve zamanla ana dili Almanca'ya ek olarak; İngilizce, Fransızca, Yunanca ve Latince dillerini öğrendi. 1907-1914 yılları arasında dünyanın pek çok farklı yerini gezdi. I. Dünya Savaşı'nda Viyana'da savaş karargâhında gönüllü olarak çalıştı. Hayatı boyunca savaş karşıtı bir yapıda olan Zweig eline silah almadı. Savaştan sonra Salzburg'a yerleşti pek çok önemli eserini burada kaleme aldı. Aynı zamanda dünya yeni ve daha büyük bir savaşa doğru ilerlerken buna karşı koyarak, düşünsel olarak mücadele verdi. 1933 itibariyle Almanya'da Nasyonel Sosyalistlerin iktidara gelmesiyle Avusturya da artık pek güvenli bir yer değildi. Bu sebeple Zweig, 1934'te Londra'ya yerleşti. Ardından Portekiz'e gitti. II. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla İngiliz vatandaşlığına geçti. Önce ABD'ye sonra bazı Güney Amerika ülkelerine gitti. Son gittiği ülke olan Brezilya'da, 22 Şubat 1942 tarihinde eşiyle birlikte son derece ironik ve yaşamı boyunca izlediği ilkelerle zıt olarak, trajik bir şekilde hayata veda etti.

Değerlendirmeye devam edecek olursak, Zweig bu kitapta; insanlığın kaderini etkileyen, çok farklı zamanlara ve bölgelere ait 14 mühim olayı, 14 tarihsel minyatürü, zafer ve hezimet anlarını büyük bir ustalıkla anlatıyor. Aynı zamanda bu anların pek çok değişkenle ve çok basit insanî yönlerle belirlenip, nasıl asırlar boyu etkili olduğunu titizlikle ortaya koyuyor. Ek olarak kitabın adının da alelade bir şekilde belirlenmediğini söylemeliyim.

Zweig kitabın önsözünün son paragrafında şöyle diyor:

(...) Çağları aşan bir kararın bir tek takvime, bir tek saate ve çoğu kez de yalnızca bir tek dakikaya sıkıştırıldığı böylesine trajik ve yazgıyı belirleyici anlara, bireylerin yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender rastlanır. Ben böyle anları, insanlığın yıldızının parladığı anlar diye adlandırdım; çünkü onlar, tıpkı yıldızlar gibi hiç değişmeden geçmişin karanlığına ışık tutmaktadır. İşte bu kitabımla, değişik zamanlara ve değişik bölgelere ait kimi önemli anları, yıldızın parladığı anları anımsatmaya çalıştım. (...)

Kitapta ilerlerken, kesintisiz bir edebî hazla birlikte, tarih bilginizi pekiştiriyor ve gerek Zweig'ın, gerek karakterlerinin psikolojisinin dehlizlerinde geziniyorsunuz. Belki hepsinden daha baskın olarak da tarih felsefesi gözlüğüyle çıkarımlarda bulunuyor, önemli bir bakış açısı kazanıyorsunuz. Tabii tam da burada bir şeyi belirtmekte fayda var. Zweig; ailesinin, doğup büyüdüğü çevrenin, bulunduğu ülkelerin, okuduklarının, yaşadıklarının ve en önemlisi yaşadığı zamanın etkisiyle ortaya çıkmış mühim bir şahsiyettir ve bu parametrelerden bağımsız düşünülemez. Aslında tüm insanlar için bu faktörler kaçınılmazdır. Bu sebeple de Zweig'ı anlamakla beraber katılmadığımız düşüncelerinin olması da doğaldır.

Örneğin Bizans'ın Fethi bölümünde, az da olsa Fatih Sultan Mehmed'e karşı negatif bir yaklaşım, yanlış ve nahoş bir değerlendirme fark ediliyor. Ancak Fatih Sultan Mehmed'in gerçek mahiyetinin, entellektüelliğinin, imparatorluk vizyonunun günümüzde, kendi torunlarınca dahi kavranamadığı düşünüldüğünde, en azından Fatih'in bu yönlerinden haberdar Zweig'a kızmanın hakkaniyetli bir tutum olmayacağı görülüyor.

Nasıl ki Dante'nin başyapıtı olan İlahi Komedya'yı değerlerimize son derece zıt birtakım tasvirlerine rağmen, entellektüel bir olgunlukla kucaklıyorsak, Zweig'ın da çok daha hoş görülebilir bazı pürüzlerine takılmamalıyız diye düşünüyorum.

Böylesine sınırları belirsiz, genel bir irdelemeden sonra, Zweig'ın kitapta ele aldığı bu 14 mühim ânı, özetlemeye çalışacağım. Ancak yine peşinen belirtmeliyim ki; 14 bağımsız kısımdan oluşan bu kitabın her kısmının özetlenmesi, toplamda pek çoklarına göre uzun bir metni meydana getirecek ve öyle zannediyorum -benim böyle bir kaygım ve amacım olmamasına rağmen- bu kitapla ilgili olarak ulaşabileceğiniz en kapsamlı değerlendirmeyi ortaya çıkaracaktır. Umarım tamamını okumak sizler için zahmet olmaz.

Nuñez de Balboa

Ölümsüzlüğe Sığınış

Kolomb, Amerika'yı keşfinden dönmüştür. Getirdiği envaiçeşit ganimeti kendisini büyük bir merakla dinleyen kalabalığa takdim eder. Barselona ve Sevilla'nın caddelerinde insanlar büyük bir coşkuyla Kolomb'un "Yeni Hindistan"dan getirdiği; bitkileri, hayvanları, kızıl derili değişik insanları ve diğer metaları izliyordur. Kolomb, tam da sözüne itibar edilmemesi gereken bir kaçık olarak, hayal dünyasını büyük bir heyecanla anlatıyordur. Kral ve kraliçeyi de unutmamış onlara da birkaç küçük sandık altın ve altın tozu getirmiştir.

Kolomb, tamamen hayal dünyasının ürünü olarak bir ütopyayı anlatır. Dediklerine göre bunlar -yani getirdikleri- dikkate değer olmayan çok küçük bir kısımdır. Keşfettiği bu yeni dünyada toprağı biraz eşelediğinizde altınlar külçe olarak bulunuyordur. Her türlü bolluk da mevcuttur. Bu anlatımlar kralı ve kalabalığı iyice coşturmuş, yeni ve daha donanımlı bir filonun hazırlıkları başlamıştır. Bu filoya İspanya'nın tüm haydutları, kanun kaçakları, çalışmadan büyük servet sahibi olmak isteyen aç gözlüleri kayıt olur. Bunlardan arta kalanları da kraldan izin almadan kendileri gemiler donatmaya koyulurlar.

Bugün adına Haiti dediğimiz Española'ya doluşan yağmacılar, yerlileri ve oradaki sömürge valisini de pek umursamaz bir tavırla ortalığın altını üstüne getirmeye başlarlar. Ne bir külçe altına rastlarlar, ne de herhangi bir anormal zenginliğe, gördükleri zavallı yerliler ve feodal bir yaşantıdan ibarettir. Vali yine de bu istilâcıları ıslah edecek bir yol izlemeye çalışır. Onlara toprak, çiftlik ve hattâ belli sayıda işçi tahsis etmeyi teklif eder. Çoğu buna burun kıvırır. Diğerleri de bir hevesle kabul ettikleri teklifi kısa sürede ellerine yüzlerine bulaştırırlar. İnanılmaz bir borç yükü alacaklılar ve tefecilerle muhatap olurlar. Yıllar içinde savunmasız yerli halkı da ciddi bir kıyıma uğratırlar. Adada varlıkları safi zarar olan bu davetsiz misafirler, düştükleri bu perişanlıktan kurtulmak için adayı terk etmeyi kafalarına koyarlar ve yakın zamanda tanınmış hukukçu, Martin Fernandes de Enciso'ya bağlı bir geminin adaya gelip paralı asker alacağı söylentisine bel bağlarlar. Alacaklılar ve vali de bu kaçma niyetindeki yağmacıların, kapanmamış hesapları varken adadan ayrılmamaları için ciddi önlem almayı unutmamışlardır!

Enciso'nun bu büyük umutlar uyandıran gemisi, Española'dan Amerika kıtasına varmak üzere yola çıktığında, gemiye kaçak yoldan, kontrolsüz kimsenin alınmadığı sanılırken, bir erzak sandığına gizlenmiş bir adam, çoktan yolculuğa ortak olmuştur! Bu adam Vasco Nuñez de Balboa'dan başkası değildir. Adadayken valinin kendisine tahsis ettiği çiftliği kısa sürede boşlayan ve işleri berbat eden Nuñez de Balboa, alacaklılarını ve valiyi geride bırakarak yeni bir maceraya büyük bir istekle atılmıştır. Enciso,  Nuñez de Balboa'nın gemideki varlığını öğrendiğinde iş işten geçmiş, epey yol alınmıştır. Bir hukuk adamı olmasının gereği olarak da Enciso,  Nuñez de Balboa'yı öldürmek veya denize atmak yerine ona sert bir dille denk geldikleri ilk kara parçasına -bu ıssız bir ada olsa bile- bırakılacağını söyler.

Gemi, Panama yakınlarında bir yere demirlemiş ve yönetim Enciso tarafından ele alınmıştır. Çok yakın zamanda, karakter farkı ilginç bir biçimde Balboa'yı yönetime taşıyacak ve Enciso, bu kaçak yolcunun yükselişine karşı çaresiz kalacaktır. Enciso tam bir hukuk adamıyken, Balboa yağmacı ruhuyla kendisiyle aynı tıynetteki saldırgan güruha daha iyi komuta eder ve onların yağma gibi içgüdüsel eğilimlerine göz yumar. Göz yummaktan da öte kendisi de bu sayede zenginleşmeyi kafasına koymuştur. Zamanla Enciso yöneticiliği kaybettiği gibi adadan ayrılmak zorunda kalır. Kralın gönderdiği yeni vali ise karaya çıkma imkânı bile bulamadan gerisin geriye kaçmak durumunda kalır. Bu telaş anında boğularak ölür. Artık  Nuñez de Balboa, sömürgenin tartışmasız diktatörüdür! Francisco Pizarro'yla da güç birliği yaparak her türlü vahşeti gerçekleştirmekte beis görmez. Pek çok yerli topluluğu kıyımdan geçirirler. Sonraları bir öneri üzerine, yerlilerle savaşarak güç kaybetmek yerine, onlarla iyi geçinerek, dostlukla daha da güçlü bir iktidar kurma yoluna giderler. En büyük kabile reisi olan Comagre'yle yakınlaşır ve ilişkilerini geliştirirler.

Nuñez de Balboa,  Comagre'den güneye doğru ilerleyip sarp dağları ve bölgesel pek çok engeli aşmaları durumunda, güney denizinden altın ve zenginlik ülkesi Biru'ya ulaşacakları bilgisini alır. Balboa, bu haberle sevinçten havalara uçar, zira herkesin yıllardır peşinde olduğu bu yer gerçektir ve artık bunu kesin olarak bilmektedir. Balboa her ne kadar pek çok suça bulaşmış olsa da altın ve önemli hediyelerin etkisini çok iyi bildiğinden, İspanya kralına bu yeni yeri haber veren mektup ve bol miktarda değerli hediyeler gönderir. İstediği karşılığı bulamaz. Zira Enciso kendisiyle ilgili sıkı bir şikayet dilekçesi kaleme almış ve ciddi anlamda etkili olmuştur. Bunun üzerine Balboa kendi imkânlarıyla bu serüvene atılması gerektiğini anlar. Bu kadar yaklaşmışken vazgeçmesi mümkün değildir. Kıt imkânlarla bu işin üstesinden gelmek kolay olmasa da geri döndüğünde bir hain olarak idam edilmesi pek muhtemel olduğundan, bir an evvel yola koyulmayı tercih eder. Balboa'ya eşlik etmede gönüllü olan tam yüz doksan kişi çıkar. Bu küçük sayı, yerli halktan eli silah tutan hemen herkes demektir. Balboa ve emrindekiler yola koyulurlar.

Bu açgözlü haydut yığını, ekvator ikliminin zorluklarıyla baş ederek ilerlemeye çalışırlar. Zehirli dikenler, nem ve yüksek sıcaklık son derece rahatsız edicidir. Panama'yı çevreleyen dağlar pek çok güçlükle aşılır ve nitekim ardında Büyük Okyanus'un olduğu son sıra dağların önüne gelindiğinde Balboa heyecanlı ve gayretlidir. Sıra dağlar aşılıp, son küçük bir tepe kaldığında, adamlarına durmalarını emreder. Tek başına, ecele etmeden bu tepeyi de aşar. Atlas Okyanusu'nu geride bırakıp, Büyük Okyanus'u gören; ilk Avrupalı, ilk Hıristiyan ve ilk İspanyol olma gururunu yaşar. Bunun çok mühim bir an olduğunun farkındadır. Balboa daha sonra bulundukları yüksek yerden Büyük Okyanus'un kıyısına inen en kısa yolu bulmak üzere, her türlü zorluğu geride bırakabilen son altmış küsur adamını gruplara ayırır ve bu sefer de inişe geçerler. Balboa'nın amacı burada gerekli hazırlıkları tamamlayıp "Biru"yu -yani Peru'yu- ele geçirmek, iddia edilen tüm zenginliğe sahip olmaktır. Ancak her ne kadar cesur, güçlü ve başarılı olsalar da Balboa bu her şeyin uğruna yaşandığı gerçek maceraya bu son birkaç düzine adamıyla gidemeyeceğini bilir. Derhal geri dönerek destek almayı akıl eder. Böylelikle keşfettikleri en kısa yolları kullanacakları ve çok daha güçlü oldukları yeni bir seferle Peru'yu, İnka Krallığını ele geçireceklerdir. Bu amaçla Darién'e dönüş yolculuğu başlar. Ayrıca Balboa, bu yeni atılım için İspanya krallığından destek istediği haberini de iletmiştir.

Neden sonra Darién açıklarında bir gemi görünür, sonra birisi daha, derken bir diğeri daha... Halk merakla sahile toplanır. En az yirmi gemiden müteşekkil dev bir filo gelmektedir. Balboa, Peru'ya yeni bir çıkarma için talep ettiği destek geldiğini düşünse de kısa sürede gerçek anlaşılır. Son destek mektubu daha yerine ulaşmamıştır ve bu filoyu buraya getiren bir önceki güney denizi ve çevresiyle ilgili mektuptur. Ayrıca iki bin kişilik bu güç, Balboa'nın emrine girmek üzere değil, gerekirse onu yargılama hattâ zincire vurma yetkisine sahip Pedraris olarak bilinen, Pedro Aria Davilla'nın emrinde olarak gelmektedir. Pedraris geldikten sonra, ani güç değişimi yaşanmaz. Bölgede bir tür iki başlılık yaşanır. Ancak Balboa yaklaşan tehlikenin farkında olarak, emrine yeni bir kuvvet verilmesini ve Güney Denizi'nde yeni keşifler yapmayı talep eder. Anlaşılacağı üzere asıl amacı söz konusu birlikle Peru'yu ele geçirip kendi tahakküm alanını oluşturmaktır. Pedraris bunu kabul eder. Balbo'nın kaderi artık belirlenmeye başlamıştır.

Nuñez de Balboa dört gemi yapımına yetecek kadar; kalas, kereste, yelken bezi, halat ve muhtelif malzemelerle yola koyulur. Ne var ki, Ekvator'un gür ormanlarından geçerken malzemelerin önemli kısmını kurtçuklar yer ve çürütürler. Bu büyük bir yıkımdır. Balboa vazgeçmez. Körfezdeki ağaçları kestirerek yeni kalas ve keresteler biçtirir. Bunca zahmetten sonra yapılan gemileri bir fırtına denize sürükler ve parçalar. Balboa yine de kararlıdır. Son gayretlerle iki gemi inşa edilir. En az bu kadarına daha ihtiyaç vardır. Sonra Balboa, bugüne kadar yaptığı işleri de gölgede bırakacak şekilde Peru fatihi olacak ve tarihe geçecektir! Bu umut ona yıkılmaz bir motivasyonu sağlıyordur. Bu sırada Pedraris, bu sefer öncesi son bir görüşme teklifinin olduğunu bildirir. Son derece dostane davete derhal icabet eden Balboa, kendisine bir tavsiye veya bir miktar daha takviye verileceğini düşünerek, derhal Darién'e döner. Karşısında gördüğü küçük bir müfreze onu hiç ürkütmez, onların karşılama askerleri olduklarını düşünür. Eski dostu Francisco Pizarro askerlerin başındadır. Balboa, Pizarro'yu gördüğüne pek sevinir, ona sarılmaya yeltenir. Pizarro, Balboa'nın omuzlarına ellerine koyar ve ona tutuklandığını söyler! Balboa şaşkındır ve pek çok yerde kendisine adeta kıyak geçen kaderi artık nihayete ermek üzeredir. Vali Pedraris pek çok suçunun sadece birisinden Balboa'ya dava açar. Yargılama birkaç gün içinde idam kararıyla neticelenir. Bir celladın baltası, iki büyük okyanusu da gören bu gözlerin ışığını ebediyen söndürür...

Fatih Sultan Mehmed


Bizans'ın Fethi

21 yaşında ve en büyük şehzade olan Manisa Sancak Beyi Mehmed, 5 Şubat 1451'de babası Sultan Murad'ın ölüm haberini alır. Büyük bir gizlilikle ve hızlı bir şekilde Çanakkale Boğazı'na gider. Oradan Gelibolu'ya ilerler ve Edirne'ye vararak tahta geçer. Tahtını tehlikeye sokacak her türlü ihtimali hesap etmeyi de unutmayarak tedbir alır. Tüm olası rakiplerini, risk potansiyeli olan kişileri elimine ederek tahta geçer. Mehmed'in sultan olması Bizans'ı tedirgin etmiştir. Zira Bizans, casusları vasıtasıyla onun İstanbul'u fethetmek gibi bir ideali olduğundan haberdardır.

Bizans'ın son imparatoru Konstantinos Dragas, tehlikeyi görerek Hıristiyan alemindeki mezhep temelli ayrışmaları gidermeye çalışır. Katolik-Ortodoks ayrılığı Bizans'ı epey hırpalamıştır. Bunun sonrasında olası bir dış saldırı tehlikesi görüldüğünden kiliseler arası buzlar eritilmeye çalışılır. Bu yönde pek çok samimi görünen davranış birbirini izlese hattâ resmî adımlar atılsa da içten içe gerçek bir gönül birliğinin kurulması söz konusu olmamıştır. Nitekim Bizans tarafı tehlikenin geçtiği zannına kapıldığı gibi bu yakınlaşmadan geri dönecek bir yapıdadır. Aynı şekilde Katolik otoriteler de bu üvey kardeşlerini savunmada pek gönüllü değillerdir.

Sultan Mehmed karşılıklı barış diyaloğunu sürdürürken savaş hazırlıklarını da önemli ölçüde hızlandırmıştır. Hazırlıklar ne kadar üzerine düşülse de yetersizdir. Zira İstanbul'u koruyan Theodosius Surları'nın o zamana kadarki bilinen silahlarla yıkılması ve aşılabilmesi mümkün değildir. Bu durum da yeni ve çok daha güçlü bir teknikle saldırmayı elzem kılar.

Savaşın ilanıyla birlikte gerekli her alanda hazırlıklar hızlanırken, devasa topların dökümü için Urban adında Macar bir top ustası getirilir. Hem Urban'ın ücreti, hem de topların maliyeti ve nakliyesi büyük bir bütçe gerektirecektir. Ancak Sultan Mehmed bunları asla dert etmez. İlk topun yapımı üç ayda büyük bir gizlilikle tamamlanır ve olağanüstü gürültüyle ilk deneme atışlarında başarılı olur. Bu güzel haberden sonra böylesine dehşet verici devasa topların onlarcasının daha yapımına başlanır. Tamamlanan toplar için tek problem atış yapacakları yere nakledilmeleridir. Her ne kadar zor da olsa, nakil işlemi güçlü bir iradeyle düzenli olarak gerçekleştirilir. Toplardan yirmi-otuz kadarı yerini aldıktan sonra, insanlık tarihi o güne kadar gördüğü en dehşet verici savaşa tanık olmaya başlayacaktır...

Savaş sürerken Bizanslılar uzakta beliren gemilerin büyük bir Ceneviz desteği olduğu düşüncesiyle sevince kapılırlar. Ancak çok geçmeden sadece dört geminin geldiğini görerek biraz erken sevindiklerini anlarlar. Sultan bunların asla Haliç'e girmemesi emrini derhal verir. Bir aralık rüzgârın kesilmesiyle bu dört yelkenli öylece kalakalır. Sayısı yüzü aşan Osmanlı gemileri boyut olarak kendilerinden epey büyük olan bu gemilere hep birden hücum ederler. Öyle ki bir ara Osmanlı armadasının kaptanı kendi amiral gemisiyle yelkenlilerden birisine doğrudan çarpar ve adeta gemiler güreşir. Sultan atının üzerinde kıyıdan olup bitenleri izlerken aşırı sinirlidir. Bir ara atını denizde epey ilerletmiş etekleri ıslanacak derinliğe kadar gelmiştir. Yine bir tür mucize gibi aniden bir rüzgâr esmeye başlar. Yelkenliler yelkenlerini şişirerek Haliç Limanı'na doğru gayet rahat bir biçimde ilerlerler. Oysa ki savunma güçleri bu küçük mucize yaşanmasa tükenmek üzeredir. Bu gelişmeyi coşkuyla izleyen Bizans halkı dualarının kabul edildiğini düşünerek sevinç çığlıkları atarlar. Bizanslıların ilk işi olarak yaşanan çarpışma sonrası gevşeyen meşhur Haliç zincirini tekrar onararak gerginleştirmek olur.

Gelinen aşamada Osmanlı donanmasının pek şansı olmadığı düşünülebilir. Ancak Sultan Mehmed'in aklında büyük fethe giden yolda, büyük ve inanması zor bir plan vardır. 22 Nisan gecesi yetmiş parçalık donanma kara yolundan, bahçeleri, tarlaları aşarak denize indirilmiştir. Bizanslılar bu gecenin sabahında karşılarında içi asker dolu bu gemileri gördüklerinde gözlerine inanamazlar. Haliç'e bir tür büyüyle gelen bu donanmanın yapacağı saldırı, Bizans'ın en güvende gördüğü yere de takviyede bulunmak zorunda kalmasıyla, başından itibaren büyük bir saldırıyı idare eden yerleri zayıflatacaktır.

Bizans Batı'dan destek gelmeyeceği kesinleştiğinde kaderine terk edilmiş olarak büyük ölçüde umutsuzluğa kapılır. Diğer bir deyişle tek umut artık tanrıdadır. Ayasofya'da son kez düzenlenen bir ayin de işte tam olarak bu umudu sahneliyordur. Ortodoks, Katolik, kadın, erkek, yaşlı, çocuk... Pek çok insan bu dinî törene katılmıştır. Bu kurtuluş için son yakarış veya ölümden önceki son ibadettir.

Saldırı en yoğun haliyle sürerken dış surlarda açılan delikten içeri birkaç Osmanlı askeri girer. İç surların içine girmeye cesaret edemez ve surlar arasında gezmeye başlarlar. Merakla  etrafı inceledikleri esnada bir geçişin açık bırakıldığını fark ederler. Bu Kerkaporta kapısıdır. Bu küçük ve pek de önemli olmayan kapı ilginç bir tedbirsizlik sonucu açık unutulmuştur. Buradan giren askerler içeride Bizanslı dış sur savunucularının arkasında görüldüklerinde ilginç bir şey yaşanır. Osmanlı askerlerinin surların içinde olduğunu gören bazıları, "Kent ele geçirildi!" cümlesini dilden dile yayılacak şekilde büyük bir panikle haykırmaya başlarlar. Bu en etkili saldırıdan daha etkili olarak bir infiale sebep olur. Bu anda gereksiz panik, sanılan asılsız durumu gerçeğe çevirir ve Osmanlı askerleri şehrin içine girmeye başlar. Öyle ki İmparator Konstantinos dahi bu boğuşma anında öldürülür ve sıradan birisi gibi ceset yığınlarının altında kalır. Artık savaş kazanılmış İstanbul fethedilmiştir! Sultan II. Murad Han'ın oğlu, Sultan II. Mehmed Han, artık Fatih Sultan Mehmed olmuştur...

Georg Friedrich Händel

Georg Friedrich Händel'in Dirilişi

Bestekâr Georg Friedrich Händel, 13 Nisan 1737'de, öğleden sonra Brook Sokağı'ndaki evine bir provadan son derece sinirli olarak dönmüştür. Eve girdiğinde kapıyı büyük bir şiddetle kapatmış ve yukarı kattaki odasına çıkmıştır. Evdeki diğer kişi olan uşağı, Händel'in yapısını bildiğinden pek göze batacak bir davranışta bulunmamaya ve efendisinin hışmına uğramamaya dikkat eder. Händel'in çalışma odasından volta atma sesleri geliyordur. Belli ki onu sinirlendiren her neyse sinirleri yatışacak gibi değildir.

Neden sonra alışılmış seslerin sessizliğini, tek seferlik ve büyük bir gürültü bozar. Bu büyük gürültünün etrafa savrulan çeşitli parçalardan geldiği hissini veren, küçük ardıl sesleri de çok sürmeden diner. Gürültü zemin katın üstünden, yani Händel'in birinci kattaki çalışma odasından gelmiştir. Uşak küçük bir panik ve durgunluk hâlinden sonra derhal odaya çıkar ve ilk bakışta efendisini göremez. Tam diğer yerleri kontrol edecekken yerde son derece kötü vaziyetteki efendisini ve düşme esnasında odada oluşan küçük dağınıklığı fark eder.

Uşak efendisi Händel'i yerden kaldırma niyetiyle davranır. Ancak Händel o kadar iri yapılı bir adamdır ki, uşak onun konumunu bile değiştiremez. Derken evde o anda şans eseri bulunuyor olan Händel'in asistanı Christoph Schmidt odaya girer. İkisi birlikte Händel'i sürükler ve yatağına yatırırlar. Schimdt Händel'e bakması için alelacele bir doktor getirir. Şakaklarındaki damarlar gayet belirgin ve yüzü kıpkırmızı olan Händel hızlıca soluk alıp veriyor ve zorlanıyormuş gibi görünüyordu. Dr. Jenkins, çeşitli sorular ve bir süre devam eden muayeneden sonra meraklı gözlere dönerek "Apoplexia, sağ tarafı bütünüyle felç" der. İçi sıkılan doktor, asistan ve uşağın ardı arkası kesilmeyen sorularıyla daralır. Genel cevaplar verir. "İyileşebilir de", "felçli de kalabilir", "kısa sürede ölebilir de" gibi birbirinden son derece farklı cevaplardır bunlar.

Dr. Jenkins, evden ayrılmadan önce gayet kendinden emin bir şekilde büyük bir merakı daha giderir. "Pek çok ihtimal vardır ama kesin olan bir şey varsa, o da artık Händel'in eskisi gibi berrak bir zihinle düşünemeyeceği ve hiçbir zaman aynı sanatsal yaratıcılığa sahip olamayacağıdır." der Dr. Jenkins "felç beyne kadar ilerlemiş" diye de ekler ve evden ayrılır.

Georg Friedrich Händel tam dört koca yıl bedeninin sağ yarısı yokmuş gibi yaşar. Händel'in değil müzikle ilgilenmesi, çalışmalarını sürdürmesi konuşması bile bu müddet sonrasında yeni yeni anlaşılır bir hâle gelmeye başlamıştır.

Doktoru Aachen'daki sıcak su kaplıcalarının Händel'e iyi gelebileceğini söyledikten sonra bu derhal değerlendirilir ve Händel buraya getirilir. Buradaki doktorlar Händel için günde üç saatten fazla sıcak suda kalmanın zararlı olacağını ve Händel'in kalbinin bunu kaldırmayacağını söylerler. Buna karşın Händel kendi isteğiyle günde tam dokuz saat sıcak suda kalır. İlk hafta biterken bedeni tekrar güçlenmeye başlayan Händel, ikinci haftanın bitimiyle kollarını hareket ettirebilir duruma gelir.

Händel Aachen'den ayrılacağı gün, kilisenin önünde durur. Tanrıya karşı daha önce hiç hissetmediği türden bazı duygular hissediyordur. Baskın olarak da büyük bir minnet duygusu... Orgun başına geçer ve olabildiğince çalmaya başlar. Bu çok etkileyici ve ilahî bir andır. Müzik o tüm etkileyiciliği ve berraklığıyla o mekânda yankılanır. Orada bulunan din görevlileri ve ibadet edenler bu müziğe yüksek bir hayranlıkla tanıklık ederler. Händel iyileşmiştir ve müziğiyle şükrediyordur.

Yüksek tansiyon sebebiyle felç geçirdiğinde elli iki yaşında olan Händel, artık elli altı yaşına gelmiştir ancak eskisine göre çok daha güçlü ve heyecanlı hissediyordur. Bu ruh hali içerisinde Händel sanki bastırılmış tüm üretkenliğini serbest bırakır ve olması gerekenden daha hızlı olarak, büyük eserleri peşi sıra gelir.

Güzel günlerden sonra hem mevsim olarak hem de baht olarak kara kış yine bastırmıştır. Kraliçe'nin ölümü, İspanya Savaşı ve aşırı soğuklar peş peşe gelir. Organizasyonlar bir bir iptal olur. Bu sıralarda Händel'in ekonomik durumu iyice kötüleşmiştir. Borçlarının faizleri bile ciddi bir dert haline gelmişken dostları onun yararına bir gece düzenlerler ve tüm borçları böylelikle kapanır. Ancak Händel mutlu değildir. Kara bulutlar bir kez daha tepesine çökmüştür. Bu kötü gidişat yaratıcılığını almış ve onu yavanlaştırmıştır.

Kötüye gidiş Händel'in borçlarını tekrar türetir. O artık hiç olmadığı birisi gibi utangaç, çekingen, alacaklılarına görünme kaygısı taşıyan bir hâldedir. Kimseyle denk gelmek istemeden sokaklarda öylece dolaşıyor durur. Yaratıcılığının izinde pek çok farklı yerde gezer ve intihar dahil pek çok farklı çıkış yolu düşünür.

Yine böyle kederli bir gününde masasının üzerinde Saul ve Israel in Egypt oratoryolarının librettosunu yazan şair Jennes'ten bir mektup olduğunu fark eder. Aceleyle açtığı mektupta Jennes'in şarkı sözlerinin yazdığı bir kağıda ve kendisine yöneltilmiş bir dizi övgüyle bu sözlerin onun müziğiyle yüceleceği temennisine rastlamıştır. Bu son derece iyimser sayılabilecek yaklaşım Händel'i deliye çevirir. Düştüğü durumun alaya alındığını düşünür.

Händel daha sonra sözlerin yazdığı kağıtları inceler ve hiç beklemediği bir biçimde etkilenir. Hem de öyle bir etkilenmek ki... Sayfaları çevirdikçe büyülenir ve mest olur. Derhal notaları yazmaya koyulur. Üç hafta boyunca öyle sıkı çalışır ki, felcinin iyileştiği dönemden daha da ivmeli bir yaratıcılıkla gece gündüz demeden yazar. Oratoryonun sözlerinde kendisini, kendi mücadelesini, kendi dirilişini bulur. Hele hele ilerleyen sayfalarda rast geldiği, Halleluja! (Tanrıya şükürler olsun!) kısmı tam olarak onun içindekilerin bir haykırışıdır. Çalışmalarını tamamladığında Händel, neredeyse kör ve sağırdır! Müthiş bir yorgunlukla duvarlardan destek alarak yatağına yatar. Händel tam on yedi saat uyur. Uşağı ve asistanı artık onun öldüğünden veya yine rahatsızlandığından şüphelenirler. Doktor bile çağrılır. Neyse ki asistanı Schimdt ve Dr. Jenkins geldiğinde uşağı gayet mutlu bir şekilde efendisinin uyandığını ve yemek yediğini söyler. Händel, uyandıktan sonra  ancak bir grup insanın yiyebileceği yiyeceği ve içkiyi tüketmiştir!

Händel üzerinde çalıştığı oratoryonun ilk konserini Dublin'de verir. Bu birkaç gece sürecektir. Yanına gelen güzel giyimli temsilciler ilk gecenin gelirini hastane, hapishane ve çeşitli yerler için bağışlamak isteyip, istemediğini sorarlar. Händel onlara son derece içten ve cömert bir bakışla "evet" der. Bunu daha da ileri götürerek konserin tüm gelirini bağışlayacağını söyler. Yanındakiler buna şaşırsalar belki içten içe kızsalar da Händel yakın zamana kadar kendisinin de bir hasta ve mahkumdan farksız olduğunu anımsayarak kararlılıkla gelirini bağışlar. Händel bu bağışı hem Tanrıya karşı bir borç olarak görür, hem de gerçekten kendi kurtuluşunun kazancını diğer olası kurtuluşlara adamak ister.

Aradan zaman geçtiğinde Händel, Londra'da yine olağan yaşamına devam ediyordur. Öyle ki işleri mali olarak pek yolunda da değildir. Hattâ kurduğu opera topluluğu istifa eder. Ancak Händel bir kere başkaldırının ve kadere teslim olmamanın mantığını kavramıştır. Bunlara pek aldırış etmeden ve ilerleyen yaşına rağmen, yazmayı, üretmeyi sürdürür. 6 Nisan 1759'a gelindiğinde Händel ilerleyen hastalığıyla ölümün kıyısın gelmiş yetmiş dört yaşında bir adamdır. Ölümden korkmadığı gibi fani hayatında en az iki kere yaşadığı üzere tekrar dirilmeye olan inancından, maddî olarak yıkıldığı 13 Nisan gününde ölmeyi diler. Gerçekten de 13 Nisan günü tüm yaşamsal faaliyetleri son derece kısıtlanan Händel, bir gün sonra geride bıraktığı ölümsüz eserleriyle ölüme yürür...

Rouget de Lisle


Bir Gecelik Dâhi

Yıl 1792'dir. Fransız Devrimi başlayalı üç yıl olmuş, Fransa'da hem millî bir meclisin hem de güçsüz bir kralın olduğu siyasî düzen söz konusudur. Devrimin, yeni yönetim anlayışının korkusu bütün Avrupa'yı sarmış ve Fransa'ya karşı cephe almayı gerektirmiştir. Bu gergin ortamda Fransız Millet Meclisi, aylardır karşı ittifaka karşı doğrudan bir savaş ilanını veya barışı kararlaştırmayı tartışmaktadır.


Jirondenler iktidarı kaybetmemek için savaşa son derece istekliyken, iktidara gelmek isteyen Jakobenler, normal şartların korunduğu bir ortamda dara girecek iktidara bir alternatif olmak ve yönetimi ele almak için barış taraftarıdırlar.

Bu atmosferin geriliminde, tam da 20 Nisan günü Kral XVI. Louis, Avusturya imparatoru ve Prusya kralına karşı savaş kararı alır! Savaş kararını büyük bir millî heyecan ve savaş hazırlıkları izler. Kaleler daha da sağlamlaştırılır, sınırdaki birlikler takviye edilir. Sokaklarda geçit törenleri düzenlenir. Herkes ateşli konuşmaları dinlemeyi ve savaşa yönelik istekli olmayı bir maharet sayar. Savaştan yana doğal olarak bir korku hissi her ne kadar yaygın olsa da o gizlice yaşanan bir duygudur. İlk bakışta görülen kesinlikle bir heyecan seferberliğidir.

Savaş haberi 25 Nisan'da Strasbourg'a ulaşır. Burada da aynı çoşku anında yayılır. Üzerinde üç renkli bir kuşak sarılı olan Belediye Başkanı Dietrich, meydanda kokart şapkasıyla gelenleri selamlar. Dietrich tüm meydandaki tüm insanlara hitaben savaş kararını Almanca ve Fransızca olarak peş peşe okur. Bu ilan ve konuşmadan sonra alay bandosu Fransız Devrimi'nin ilk şarkısı olan "Ça İra"yı çalar.

Ulusal çoşkunun hızla köpürtülmesine devam edilirken, şarabın su gibi aktığı bir ziyafet ortamında Başkan Dietrich, istihkâm birliğinde görevli olan ve altı ay önce yeni rejimin ilanına binaen bir özgürlük marşı yazan yüzbaşı Rouget'i gözüne kestirir. Rouget'e hemen yarın düşmana doğru yürüyecek olan Rhein kuvvetleri için bir savaş şarkısı besteleyip, besteleyemeyeceğini sorar. Rouget bir çekingenlikle bu teklifi kabul eder. Bunun üzerine ortamdaki pek çok nüfuzlu kişi Rouget'i tebrik eder bir tonda bunun ne kadar gerekli ve önemli olduğunu vurgular. Kadehler Rouget için doldurulur ve tokuşturulur. Gece yarısından sonra çok keyifli ve heyecanlı bir gece geçirmiş olan konuklar, Dietrich'in konağından bir bir ayrılırlar. 25 Nisan günü sona erip, 26 Nisan'ın ilk saatlerine girilmiştir. Genel görünümünün aksine bütün şehir sanki gizliden gizliye savaşın heyecanını yaşamakta ve uyuyamamaktadır!

Diğerleri her ne kadar heyecanlı olsa da herkesin üstünde bir ölçüde heyecan ve hattâ stres içerisindeki kişi; hiç şüphesiz, Grande Caddesi 126 numaradaki evinde bulunan yüzbaşı Rouget'tir. Rouget, Rhein ordusu için yazacağı şarkıya odaklanmaya çalışır. Her şeyi düşünür. Aklına savaşa evlatlarını gönderen anneler gelir, heyecanlı askerler, ulusal coşku yayma görevindeki politikacılar... Rouget stres içerisinde ayağını sürekli yere vururken aniden ilk iki satırı şu şekilde kaleme alır:

Allons, enfants de la patrie,

Le jour de gloire est arrivé!


(Haydi, vatan evlatları

Zafer günü geldi!)

Hem notaları hem sözleri düşünerek, uyumlu bir biçimde yazmayı sürdüren Rouget'e öyle bir ilham gelmiştir ki; sanki yazdıklarını kendisi yazmıyor, bir başkası ona dikte ettiriyordur!

Yüzbaşı Rouget de Lisle bu gece kendisinin bile zor tanıyacağı bir durumda, ilhamının doruklarındadır. İşte tam bu esnada bir dörtlük şöyle geliverir:

Amour sacrre de la patrie,
Conduis, soutiens nos bras vengeurs!
Liberté, liberté chérie,
Combats avec tes défenseurs!

(Ey kutsal vatan aşkı,
Öç alacak kollarımıza yön ve güç ver!
Özgürlük, ey sevgili özgürlük
Senin için çarpışanlarla beraber dövüş!)

Bu ayardaki dörtlükler peşi sıra gelirken, bete ve güfte de aynı tavda dövülmüş ve tam ideal bir biçimde üretilmiş, bu ölümsüz şarkı şafak sökmeden hazır hâle gelmiştir! Saat epey ilerlemişken yerine uzanan ve uykuya dalan Rouget sanki yine o eski sıradan ve ilhamsız haline dönüşmüş, tek kazanımı masasının üzerinde durmakta olan bu nadide eser olarak, sıradan hayatına geri dönmüş gibidir.

Günün erken saatlerinde çalan Kilise çanları Rouget'i derin uykusundan uyandırır. Rouget insan olmanın kaçınılmaz acizliğiyle bilincini toparlamaya çalışıyor, yavaş yavaş dün gece bir şeyler yaptığını anımsıyordur. Masaya baktığında şarkıyı net olarak hatırlar, Dietrich'in bir tür siparişi olan ve uykunun etkisiyle bir parça yabancılaştığı bu parça, dıştan bir gözle kendisine bir kere daha mükemmel gelir. Rouget bir gecede bu çalışmayı nasıl tamamladığına tekrar hayret eder.

Hayretini kısa sürede gideren Rouget, kendisiyle aynı alayda görevli, yan odada kalan arkadaşına ilk kez şarkıyı okur. Birkaç düzeltmeden soluğu sonra Başkan Dietrich'in evinde alır. Dietrich, Rouget'in bu insanüstü hızdaki kaliteli üretimini olağan karşılamış gibi görünür. Oyalanmadan ikili şarkıyla ilgili pratik yapmaya koyulurlar. Derken Dietrich'in karısı gelir ve eşlik etmek için piyanonun başına geçer, Dietrich notaları ezberlemeyi kabul eder ve hep birlikte işe koyulurlar.

26 Nisan gününün ilk saatlerinde yazılan şarkı, aynı günün gecesinde eve gelen pek çok misafire diğer şarkılara ek olarak okunur ve çok beğenilir.

Ancak ne kadar beğenilse de bu sıradan bir yaklaşımdır. Sadece berbat olmayan bir eserin hoş karşılanması gibidir. İnsanlar Marseillaise'nin doğduğundan bir haber görünmektedirler. Tam da olağanüstü bir eserin çağdaşlarınca pek de "olağanüstü" bulunmaması gibi bilindik bir tutumdur bu! Daha da ilginç olarak sanki Rouget bile eserin yaratıcısı olarak gerçek mahiyetini anlamış değildir!

Çeşitli övgüleri sevinçle karşılayan ve eseriyle gurur duyan Rouget'in bu mutluluğu pek sürmez. Zira Strasbourg Ulusal Muhafız Kıtası Bandosu tarafından çalışılan ve askerlerin cepheye gitmesi esnasında gayet güzel çalınan marş unutulmaya yüz tutar. Rhein ordusu generalleri bile marşı pek önemsemez ve çaldırmazlar.

Marsilya'da Anayasa Dostları Kulübü, cepheye güdecek gönüllüler için 22 Haziran günü büyükçe bir ziyafet verir. Bu ziyafette büyük bir masa etrafında toplanmış Ulusal Muhafız Alayı'nın yeni üniformalarını giymiş beş yüz kadar heyecanlı genç vardır. Bu gençler de son derece büyük bir coşku ve fedakâr duyguları taşıyor olsalar da hem güneyli yapıları hem de cepheden pek iyi haberler gelmemesi onları bir ölçüde törpülüyordur.

Yemek devam ederken ve pek de coşkulu bir hava söz konusu değilken gençlerden birisi birden bardağını masaya vurur, ayağa kalkar, tüm dikkatleri yıldırım gibi üzerine çekmiştir!

Genç birden "Allons, enfants de la patrie" diye savaş şarkısını okumaya başlar. Oradaki tüm insanlar sanki bu hamleyi bekliyormuş gibi, sanki haberleşmişler gibi, hiç afallamadan eşlik ederler. Şarkı bıçak kesiği gibi bir şaşkınlıkla başlamış ve gürleşerek dalga dalga yayılmıştır artık!

2 Temmuz günü cepheye yola çıkan bu 500 gönüllü gençle birlikte şarkı cepheye de yürümektedir. Aynı zamanda sokakta binlerin hattâ on binlerin şarkısı olmuştur.

"Aux armes, citoyens! Formez vos bataillons!" ("Silah başına yurttaşlar! Orduya katılın!") kısmı millî duyguları zirveye taşıyor ve gönüllülüğü teşvik ediyordur.

Rhein ordusu için yazılan şarkı Marsilyalı genç gönüllülerin marşı haline dönüşmüş, "Marseillaise" adını almıştır. Gönüllüler ilerledikleri ve yabancısı oldukları bölgelerde, köylerde de gözler üzerlerindeyken bu şarkıyı söylüyor ve ilgiyi daha da arttırıyorlardır. Çoğu yerde şarkıyı ilk kez duyan insanlar da eşlik ediyor ve coşku yayılmayı sürdürüyordur.

30 Temmuz'da Paris'e ulaşan gönüllüler kendilerini karşılayan on binlerce Parisli'ye karşı yine tek ses olarak okurlar. Öyle ki Parislilerin büyük ilgisi ve iştirakiyle artık bu şarkı "Ça ira"yı bile unutturan bir şarkı olarak devrimin sesi haline gelmiştir.

Bölgesel bir savaş şarkısı olarak bir gecelik özgüven ve dâhilikle yaratılan Marseillaise ihtiva ettiği cevher ve ortamsal şartlarla artık bir savaş şarkısının yükselebileceği en yüksek noktaya erişmiş durumdayken, yazarı Yüzbaşı Rouget ilginç bir şekilde sıradan hayatına ve aynı görev yerindeki görevine devam ediyordur. Daha da ilginç olanı pek farkında olmadan da olsa devrimin şarkısını yazan Rouget öyle radikal bir devrimci falan değildir. Marsilyalılar, onun şarkısını okuyarak Tuillers Sarayı'nı basıp kralı devirdiklerinde Roguet devrim hareketinden bir parça daha soğur.

Rouget Cumhuriyetçilere bağlılık yemini etmeyi reddeder. Jakobenler için çalışmaktansa görevinden ayrılır. Bir süre sonra tarihin belki de en büyük ironilerinden birisi olarak devrim şarkısının babası Rouget karşıdevrimci olarak hapse atılır. 9 Thermidor'da (27 Temmuz) Robespierre'in iktidardan düşmesiyle Rouget giyotine gönderilmekten kurtulur.

İdamdan kurtulmuş olsa da bu Rouget'in artık iyi bir hayat yaşayacağı anlamına gelmez. Önce üniforması alınır. Ardından emekli maaşı kesilir ve diğer tüm yollardan para kazanması engellenerek sindirilmek istenir. Önce Carnot sonra Bonaparte kendisine iade-i itibar yapmak istese de Rouget yaşadığı ruhsal bunalımlar sebebiyle aşırı nemrut bir adama dönüşmüştür. Bu girişimleri neredeyse küfürlü mektuplarla cevaplandırır.

Marseilleise önce Fransız orduları marifetiyle Avrupa'nın bütün ülkelerine girer. Bu çoşku artık Fransa'nın sınırlarını da aşmıştır. Ne var ki bu durum çok sürmez. Napoléon imparator olur olmaz, fazla devrimci olduğu gerekçesiyle şarkıyı tüm programlardan çıkartır ve Bourbonlar da şarkıyı tamamen yasaklarlar.

1830'un Temmuz Devrimi'yle şarkı yeniden "serbest kalır", Paris sokaklarında çoşkuyla çalınır ve söylenir. Kral Louis Philippe tarafından devrim şairi unvanı alan Rouget mütevazı bir emekli maaşına kavuşur.

Rouget de Lisle, Choisy-le-Roi'da 1836 yılında öldüğünde sıradan bir insanın ölümünden daha fazla ilgi görmez. Aradan geçen uzun yıllar sonrasında dünya savaşında şarkısı yine hatırlanır ve Fransa'nın tüm cephelerinde çalınır.

Rouget'in naaşı yıllar sonra başka bir iade-i itibarla Teğmen Bonaparte'ın da ebedî uykusunda olduğu Hôtel des Invalides'e nakledilir.

Belki de dünyanın en ironik ve dramatik hayatını yaşayan bu adam, bu tek gecelik dâhi burada ebedî huzura kavuşmuş olur...

Napoleon Bonaparte

Waterloo: Dünyanın Yazgısını Belirleyen An

Napolyon devrik bir imparator olarak tutulduğu Elbe Adası'ndan, çeşitli siyasîlerin de yardımıyla kaçtığında, bu haber çok hızlı bir şekilde yayılır. Yarattığı paniğin yayılma hızının da Napolyon'dan aşağı kalır bir yani yoktur. Napolyon; Lyon'u ele geçirir, kralı kovar. Birlikler birden bire onun emrine girer. İngilizler, Prusyalılar, Avusturyalılar ve Ruslar aralarındaki her türlü karşıtlığı unutup, Napolyon'a karşı mevzilenip, ortak bir ordu oluşturmayı en akıllıca strateji olarak belirler ve uygulamaya koyulurlar. Napolyon buna fırsat vermemek için derhal harekete geçer. İlk hamlesi Prusya ordusuna olacaktır. Muazzam Fransız ordusu, 15 Temmuz sabahı saat üçte sınırı geçer, 16 Temmuz'da, Ligny'de taarruz eder. Prusyalılar tamamen bozguna uğramasa da başarıyla geri püskürtülürler. Prusya ordusu Brüksel'e doğru çekilir. Napolyon için oyalanmak büyük kayıp olacaktır. Ligny hamlesini Wellington'a indireceği darbe izler. 17 Temmuz sabahı Napolyon'un ordusu Wellington'ın yerleştiği Quatre-Bras tepelerine doğru ilerler. Ayrıca kaçan Prusyalıları izleme görevini Mareşal Grouchy'e vermiştir. Asla önemsiz sayılamayacak bu vazifenin verildiği Grouchy, ortalama becerilere sahip ve rüşdünü ispatlamış bir süvari komutanıdır. Grouchy verilen görevi yerine getirmek üzere Blücher ve komutasındaki Prusya ordusunun izini sürmek için yağmurlu ve pek de sevimli olmayan şartlarda askerleriyle yola koyulur.

Napolyon, gök delinmiş gibi yağan yağmurda sırılsıklam olmuş ordusuyla, gece Caillou'a yol alır. Yağmurdan kaçınacak en ufak bir sığınma imkânının olmayışı son derece konforsuz ve gergin bir ortam yaratmıştır. Neden sonra Napolyon savaş karargâhı olarak kullandığı küçük kulübesinde planlar yapar. Grouchy'den gelen haberler takibin sürdüğünü belirtmektedir. Bu arada Wellington'un karargâhına son derece yakın bir konumda olan Napolyon uygun zamanı kollamaktadır.

Saat sabah dokuz olduğunda hazırlıklar büyük ölçüde tamamlansa da günlerdir yağan yağmur toprağı çamurlaştırdığından, ağır topların ve dolayısıyla topçuların hareketi son derece güçleşmiştir. Hazırlıklar tamamlandığında, Napolyon beyaz kısrağıyla baştan sona dolaşır. Birliklerin arasında bir aslan sesi gibi gürleyen şu cümle, tüm zorlukların ve hazırlanana kadar çekilen çilelerin silinip gittiğini adeta müjdeler:

Vive I'Empereur!

(Yaşasın imparator!)

Mücadele büyük bir patlama gibi başlar ve saatlerce sürer, gelinen noktada daha önce takviye edilen tarafın kazanacağı bir durumu doğurur. Napolyon'un bir gözü Grouchy'de, Wellington'ınki ise Blücher'dedir.

Grouchy her şeyden habersiz ve görevine, verilen emre sadık olarak her yerde Blücher'i ararken, uzaktan duyulmaya başlayan top sesleri önemli bir şeyin haberini veriyordur. Napolyon Waterloo'da vuruşmaya başlamıştır. Astları Grouchy'e, rütbeleri el verdiğince geri dönmek adına baskı kurmaya çalışmaktadırlar. Ancak gelen sesler kesin bir muharebenin habercisi olmayacağı gibi, Grouchy görevine sadık kalarak daha da ilerlemeyi, Prusya askerini aramayı sürdürür. İşte Grouchy'nin belki de iyi bir şey olan bu emre itaati savaşın ve de yüzyılın kaderini belirleyecektir. Waterloo'da işler kızıştıkça, Napolyon ümitle Grouchy'nin yolunu gözler. Büyük beklentisi gerçekleşmediği gibi, büyük bir kabus olarak Grouchy'nin her yerde aradığı Blücher ve ordusu görünürde belirir. Artık Napolyon'un hezimeti kesinleşmiştir. İşte liyakatli ve sadık bir mareşalin, inisiyatif kullanamaması, cesaretsizliği ve kader belirleme konusundaki çekingenliği bir kez daha bir kırılmaya sebep olmuştur. Yenilgiyle birlikte Napolyon da artık tarihteki rolünü, ikinci şansını kesin olarak kaybeder.

Johann Wolfgang von Goethe
Marienbad Ağıdı

1823 yılının 5 Eylül gününde, bir at arabası Karlsbad-Eğer arasında yol almaktadır. Bu araba, Saksonya-Weimar Grandüklüğü Danışmanı Goethe ve iki yardımcısı; uşak Stadelmann, kâtip John'u taşıyordur. Çok da neşeli ve hareketli geçtiği söylenemeyecek yolculuk, atların değiştirilmesi için verilen molada bu halinden bir nebze sıyrılır. Goethe eline geçirdiği bir kağıt ve kurşun kalemle alelacele bir şeyler yazmaya başlar. İki adam onu izlemekle yetinirler. Bu durum hiç ardı arkası kesilmeyecekmiş gibi sürer.

Goethe'nin anı defterine aldığı notlarda;

"Şiir gözden geçirildi." (6 Eylül),

"Pazar günü de şiire devam edildi." (7 Eylül),

"Şiir yolda bir kere daha gözden geçirildi." (12 Eylül) yazmaktadır.

Goethe, Weimar'a vardığında bu aniden doğan eserini tamamlamış olur. Bu eser Marinbad Ağıdı'dır.

Goethe eserini verdiği tarihten aylar öncesinde, ölüm döşeğinde yatmış yaşlı bir adamdır. 1822 Şubat'ında geçirdiği ateşli hastalık onunla birlikte, doktorları bile öleceğine inandırmıştır. Ne var ki takvim ilerleyip hava şenlendiğinde, toprak gibi Goethe de uyanır. Hazirana ayına gelindiğinde Goethe sapasağlamdır! İyileşince Marienbad'a gider. Ancak Marienbad'a giden bu sağlıklı adamın, fizikî durumunun yanı sıra sanki ruhsal durumu da değişmiştir. Goethe ölümün eşiğine gelmiş, huysuz, yaşlı adamı orada bırakmış ve yepyeni bir karakterle geri dönmüş gibidir. Sanki kendisine verilen bu "ikinci şansı" hayat dolu bir şekilde geçirmeye and içmiştir.

Goethe alabildiğine eğlenmeye, birbirinden güzel genç kadınları dansa kaldırmaya ve yarım asır önce yaptığı gibi onlara küçük şiirler yazmaya başlar. Yetmiş dört yaşındaki bu adam bazen ilginç bazense komik görünecek bu davranışlarını sıklaştırır. Neden sonra Goethe yakın dostu grandüke açılır ve ona kendisi için Frau Levetzow'un kızı Ulrike'yi istemesini rica eder.

Grandük kendisini kırmayıp bu ricayı yerine getirmek için gayet özverili davranır. Kızı ister ancak, olumsuz olmasa da oyalayıcı bir cevap alır. Zaman geçer. Goethe bu işin olmayacağını anlamaya başladıktan itibaren hayatındaki hareketli dönem de sona eriyor gibidir. Bunun bilincinde olan Goethe kafasındaki tüm düşünceler ve karamsarlıkla tekrar yola koyulmak üzereyken, kız kardeşiyle birlikte Ulrike gelir. Yola çıkmadan önce Goethe'yi öper. Bu öpücük yolculuğu boyunca Goethe'nin düşünce yoğunluğunu arttırır.

Goethe içindekileri şu son feryadıyla dile getirir:

Beni burada bırakın, sadık yol arkadaşlarım!
Kayalıklarda, bataklıklarda ve yosunlarda!
İleriye koşun hep! Dünya kucağını açmış sizlere;
Yeryüzü geniş, gökyüzü yüce ve büyük,
İnceleyin, araştırın ve bütün ayrıntıları bir araya getirin,
Doğanın gizemi yavaş yavaş gözlerinizin önüne serielcektir.
Evren bana kucağını açtı ve ben bunun içinde nefsime yenik düştüm, kayboldum,
Daha henüz tanrıların sevgilisiyken;
Beni sınavdan geçirdiler, bana Pandoralar verdiler,
Servetleri bol, tehlikesi çok;
Onlar zengin bir dil sahibi olmam için beni zorladılar.
Ve beni şimdi bir kenara atıp ölüme sürüklüyorlar.

Weimar'a döndüğü gibi başka hiçbir şeyle oyalanmadan ağıdı temize çeker. Özel kağıtlara, iri ve süslü harflerle yazdığı şiirlerinin ciltlemesini bile bizzat yapan Goethe, bu iş için üç gün boyunca eve kapanır. Sayfaları ipek bir şeritle kırmızı maroken bir kaba tutturur.

Bu heyecanlı işin ardından Goethe yine birbirinden sıkıcı günleri yaşamaya başlar. Bu günler Polonyalı güzel Szymanowka'nın yeniden ziyaretiyle sonlanır. Goethe 27 Ekim'de Eckermann'ı çağırır. Bir şiir gecesi düzenler. Uşağına bir masa hazırlamasını buyurur. Eckermann'dan ise masaya oturup ağıdını okumasını rica eder...

Goethe ilerleyen zamanlarda yeniden hastalanır, sağlığını kaybeder. Günleri yarı koma halinde geçiyordur. Goethe kendisiyle ilgilenmeyen oğlu ve gelininin yokluğunda sağdık dostu Zelter'i çağırır. Derhal Berlin'den Goethe'nin yanına gelen Zelter onunla ilgilenir. Onun için "Karşımdaki bu adam, aşkı, gençlik acılarıyla dolu, bütün bir aşkı sanki bedeninde toplamıştı" der. Goethe'ye hasta yatağında sürekli kendi şiirlerini okur. Goethe bunları, olağanca gücüyle ve gayet ilgiyle dinler. Goethe aradan zaman geçip, ilginç bir biçimde tekrar iyileştiğinde, Zelter'e yazdığı mektupta "kendime itiraf edemediğim o gönül tutkusunu kendi sesinle bana ne güzel dinlettirmişsin" der.

Tekrar iyileşmiş olan Goethe, kalben de iyileşir ve daha gerçekçi bir yaklaşımla aşkından vazgeçer. Çalışmalarına odaklanır. Altmış yıl boyunca verdiği meyveleri dağınık bulan Goethe bunları "Bütün yapıtlar" başlığı altında derlemeye koyulur. Goethe'nin yorgun kalbi, iki eski dostu Wilhelm Meister ve Faust için tekrar hızlanır. Seksen yaşından önce Goethe, Wanderjahre (Gezgin Yıllar) adlı eserini tamamlar. Tam bir dahilik alameti olarak Goethe, ağıdından tam yedi yıl sonra seksen bir yaşındayken, en büyük işine Faust'a başlar. Bu 5 Eylül günü hayatında bir dönüm noktası olarak, unutulmaz duygu yoğunluğunun bir zirvesi olarak kalır.

Karlsbad'la ve aşkla vedalaşan bu ihtiyar adam, aşkla ve veryansınla ölümsüzleşecektir...

Johann August Suter

Eldorado'nun Keşfi


1834 yılında bir Amerika vapuru, Le Havre Limanı'ndan New York'a varmak üzere yola çıkacaktır. Avrupa'dan Amerikaya kapağı atma çabasındaki onlarca yolcu içerisindeki sıradan birisi de otuz bir yaşındaki Johann August Suter'dir.

Suter evrakta sahtecilikten aranan ve boğazına kadar borca batmış birisi olarak, karısı ve üç çocuğunu tereddüt etmeden yüz üstü bırakıyordur. 7 Temmuz'da New York'a varan Suter burada iki yıl geçirir ve hemen her işle uğraşır. Kendini geçindirir. Zamanla bir gazino açsa da orayı da satarak Missouri'ye gider.


Yıl 1837'dir. Burada nispeten durağan bir hayat yaşayıp çiftçilikle uğraşsa da her gün evinin önünden geçen kalabalıklar onu tekrar maceraya atılmaya teşvik eder. Bu kalabalıklar Batı'ya yol alıyorlardır. Bozkırlarda dolaşan mandalar ve orada yaşayan Kızılderililerden başka hiçbir şeyin olmadığı bir yere, Kaliforniya'ya...

Suter içindeki maceracı ruha daha çok direnemez ve durağan çiftçi hayatını bırakıp yola koyulur. Suter bu yolculuk için geri dönmeyi planlamadığı çiftçilik dönemine ait ne varsa satar ve iyi-kötü bir keşif kafilesi hazırlar.

Yıl 1838'dir. Suter, iki subay, üç misyoner ve üç kadınla bir manda arabasında aylar süren bitmez tükenmez bir yolculuk yapar. Hareket yerleri Fort Independence, ilk varış yerleri ise Fort Vancouver'dır. Subaylar ve misyonerler sırayla kafileden ayrılırlar. Yolculuğa dayanamayan kadınlar ise ölmüşlerdir. Suter Vancouver'dan tek başına, son derece eski ve güven vermeyen bir yelkenliyle Büyük Okyanus'a açılır. İlk durağı Sandwich Adaları olur. Alaska kıyılarını dolaştıktan sonra, San Francisco'ya çıkar. Burası o zamanda son derece bakımsız ve ıssız bir yerdir.

Suter bir at kiralar ve daha verimli toprakların olduğu, Sacramento Vadisi'ne gider. Geniş verimli toprakların işlenmeye hazır olarak bomboş olduklarını görür. Derhal başkent Monte Rey'e gider, Vali Alverado'nun makamına çıkar. Burada çok güzel ve verimli işler yaparak Yeni Helvetia'yı kurmak istediğini söyler.

Vali "neden Yeni Helvetia" diye sorduğunda, "çünkü ben bir İsviçreliyim ve cumhuriyetçiyim" der Suter. Vali ona derhal on yıllık bir imtiyaz verir.

Yıl 1839'dur. Suter bir kervan düzer. En önde silahıyla atının üzerindedir. Arkasında birkaç Avrupalı ve onların da arkasında yüz elli tane Kanak (Kızılderili işçi), yiyecek, tohum ve cephane yüklü otuz manda arabasıyla çeşitli çiftlik hayvanları ağır ağır ilerlemektedirler.

Derhal araziyi ıslah etmek için ormanları tutuşturur, ahır, ağıl ve baraka yapımına başlarlar. Tohumların ekilmesi için sürülmeye dahi gerek olmayan toprağa tohumları ekerler. Bu süreç çok verimli sonuçlanır. Hem hayvan sayısı artar, hem de alınan mahsul bire beştir. Yakınlarda yaşayan bitkin durumdaki sömürge mensupları da buraya akın ederler. Yeni Helvetia günden güne büyüyen bir yerleşim yeri olur. Ticaret hacmi o kadar artar ki, Yeni Helvetia kendi gereksinimini karşılamanın yanı sıra çok geniş bir alana yiyecek nakli yapmaktadır. Suter Fransa'dan (Rhein bölgesinden) üzüm fideleri getirtir ve yetiştirmeye başlar. Kendisine güzel çiftlikler ve modern evler yapar. Suter artık Yeni Helveti'nın efendisidir. ABD'nin bu büyük sömürgeyi Meksika'nın elinden almasıyla her şey daha da güvenli hâle gelir. Suter birden yüzüstü bırakıp geldiği ailesini hatırlar ve onları yanına davet ettiği bir mektup gönderir.

Takvimler 1848 yılınının Ocak ayını göstermektedir. Suter'in çalışanı olan, doğramacı James W. Marshall Heyecanla Suter'in evine gelir. Suter şaşkındır, zira Marshall'ı Colomba'ya bıçkıhane kurmak maksadıyla göndermiştir. İzinsiz olarak karşısında biten bu adamın geçerli sebebinin ne olduğunu merak eder. Marshall lafa girip cebinden çıkardığı küçük sarı taneleri gösterir. Bunların dün toprak kazılırken bulunduğunu, altın olduklarını ve bolca bulunduklarını söyler. Suter tanecikleri inceler ve altın olduklarına ikna olur. Derhal Colomba'ya dönerler.

Suter durumu yerinde inceler ve bu toprakların dünyanın en bol altın içeren toprakları olduğunu anlar. Tüm buralar ona ait olduğu için bu altınlar da onundur. Suter birden dünyanın en zengin adamı olduğunu düşünür. Ne var ki zaman bunu getirmeyecektir. Bu sarı sırrın açığa çıkması sadece sekiz günü bulur. Buradan sonra herkes ama herkes görevini bırakarak kanallara elekle toprak eleyip altın elde etmeye başlar. İnekler sağılmaz memeleri şişer ve ölürler. Küçükbaşların yemi verilmez ve ağılı yıkarak hasat vakti gelen mahsulleri çiğner ve talan ederler. Bir gecede çiftliğin tüm sistemi çöker. Sarı metal herkesin aklını başından almıştır. Bu da yetmezmiş gibi telgrafla, ağızdan ağıza yayılan bu sarı haber, çok uzak noktalardaki insanların da yığınlar halinde buraya üşüşmesine sebep olur. Çekirge sürüsü gibi buraya akın eden insan yığınları Suter'in her türlü işini mahveder.

Bunlar kanun tanımaz haydutları, eşkıyaları da içeren sürülerdir doğal olarak böylelikle herkesin gücünün yettiğine baskın geldiği tekinsiz bir ortam oluşur. Her şeyin daha da kötüye gittiği bu yerde Suter'in hayvanları yağmacılar için leziz yemeklere dönüşür. Depolar ve diğer yapılar yağmacıların evi olmuştur bile, hiçbir ekili alana özen gösterilmez. Her yer çiğnenir. Suter'in tüm araç gereci de çoktan yağmacıların eline geçmiştir.

New York'tan gelenler, Almanya'dan, Fransa'dan, İngiltere'den, İspanya'dan gelenlerle; 1848, 1849, 1850, 1851 yılları birbirinden karanlık ve fakirlikle geçen yıllar olarak yaşanır. Suter'e ait olan topraklar, yabancı insanların arasında alınıp satılmaya başlanır. Yeni Helvetia artık unutulmaya yüz tutmuş bir yer adı olarak yerini Eldorado ve Kaliforniya'ya bırakır.

Suter uzaklarda ıssız bir çiftliğe çekilir ve tekrardan işe koyulur. Derken davet ettiği karısı ve üç yetişkin oğlu yolculuklarını tamamlamış ve yanına varmışlardır. Bu zorlu yolculuk onları çok hırpalamıştır. Karısı geldiği gün ölür. Suter oğullarıyla birlikte tekrar canla başla çalışmaya başlar.

Yıl 1850'dir. Kaliforniya resmen ABD'ye katılmış ve eski günlerin aksine bir hukuk düzeni getirilmiştir. Suter bunu müthiş bir fırsat olarak görür. Kaliforniya hükumeti ve on yedi bin iki yüz çiftçiyi, topraklarını işgal ettikleri gerekçesiyle mahkemeye verir. Hükumetin çıkardığı yirmi beş milyon dolarlık altından da pay ister. Davada yararlı olabilmesi için büyük oğlu Emil'i Washington'a hukuk eğitimi almaya gönderir. Buna ek olarak Suter yeni çiftliğinden kazandığı tüm parayı da bu büyük davayı kazanmaya harcar. Mahkeme dört yıl sürer.

18 Mart 1855'e gelindiğinde Yargıç Thomson, Suter'in iddialarında tamamen haklı olduğuna kanaat getirir. Suter amacına ulaşmış, denilebilir ki dünyanın en zengin adamı olmuştur!

Belki biraz erken sevinen Suter için çok iyi gelişmeler yaklaşmıyordur. Kararın açıklanması veyayılmasının ardından binlerce (eski yağmacı) çiftçi adliyeeye hücum eder ve binayı tutuştururlar. Her yerde Yargıç Thomson'ı ararlar. Suter'in büyük oğlunu yakalamak üzereyken Emil intihar eder. Ortanca oğlunu yakalayıp öldürürler. Küçük oğlu ise anavatanı İsviçre'ye kaçmak üzere denizdeyken boğulur. Kızgın kitleler Suter'e ait her yeri basıp yakıp yıkarlar. Paralarını ve değerli olan her şeyi yağmalarlar.

Suter'in bundan sonraki kaderi çok karanlıktır. Washington'da tam bir dilenci kılığında oradan oraya koşturup, aç gözlü avukatlara son üç-beş kuruşunu da kaptırarak hakkını aramaya çalışır. Sersefil geçirdiği yirmi yıl hiç sonuç vermez. Artık o civarda bilinen ve alay konusu olan bir yaşlı adama dönüşmüştür. Derdi para da değildir üstelik, her şeyini alan, yok eden o azgın kitlelerden intikam almak istiyordur. Yine bu amaçla adliyede oradan oraya gittiği bir gün, 17 Temmuz 1880 günü kongre sarayının merdivenlerinde kalp krizi geçirerek hayata veda eder. Blaise Cendrars adındaki yazarın Suter adına bir kitap yazması onun hikâyesinin gelecek nesillere de taşınmasını sağlar.

Suter'in anısı, dünyadaki en karmaşık yazgıya sahip adamın hikâyesi artık bu kitapla yaşayacaktır...

Fyodor Dostoyevski

Bir Yiğitlik Ânı

Gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler onu,
Kılıç şakırtıları duyulur hapishanenin avlusunda
Ve buyurgan sesler; bu bilinmezlikte
Titreşir korkutucu gölgeler birer hayalet gibi.
İleriye doğru itiyorlar onu ve derin bir dehlizden geçiliyor.
Uzun ve karanlık, karanlık ve uzun.
Bir sürgü gıcırdıyor, bir kapı gacırdıyor;
Gökyüzünü ve buz gibi havayı duyuyor içinde
Ve onu bir arabaya, tekerlekli bir lahte
Bindiriyorlar ite ite.
(157. sayfa)

.
.
.

Askerler, iplerini çekip kazıktan uzaklaştırıyorlar onu.
Yüzü solgun
Ve sönük.
İtiyorlar onu ötekilerin arasına saygısızca.
Bakışları,
Yabancı ve tamamen içine kapanık,
Ve titreyen dudaklarının çevresinde
Karamazov'ların sarı gülüşü var.
(164. sayfa)

(Dostoyevski 1849 Nisan'ında sözlü ve yazılı olarak uygulanan sansüre bir de çiftçilerin haklarını kısıtlayan uygulamalara karşı olduğu için çarlık polislerince tutuklanır. Hükmü -22 Aralık gününde uygulanmak üzere- idamdır! Tam infaz uygulanacağı anda Çar'ın af haberi yıldırım gibi yetişir. Bu asi insanların Çarlığa karşı sempati geliştirmesi için sık yapılan bir jesttir. Tabii idam edilen onlarca kişi yine de bu kadar şanslı değildir. İşte yukarıda paylaştığım iki pasaj da Zweig'ın bu durum üzerine yazdığı uzunca bir şiirin ilk ve son kısmıdır.)

Cyrus West Field
Okyanusu Aşan İlk Söz

Bugün son derece kanıksamış bir vaziyette yararlandığımız teknolojik imkânlar, insanlık tarihi göz önüne alındığında son derece yenidir. Cengiz Han'dan Napolyon'a aslında, Sezar'dan Bismarck'a aslında çok büyük farklar ortaya koyacak bir ulaşım ve iletişim farkı yoktur. Ne var ki günümüze gelinene kadar her türlü gelişme geometrik bir biçimde artmış ve şu anki boyutlara ulaşmıştır.

1851'de o güne kadar Avrupa ve İngiltere arasındaki teknolojik ayrılık sonsuza dek giderilmiş ve telgraf hattıyla adanın ana karaya bağlanması başarılmıştır. İşte buradan itibaren bugün bildiğimiz anlamda Avrupa; tek yürek ve tek beyin olarak varolabilmiştir.

Bu mühim gelişmeyi dünyanın dört bir yanında benzerleri izler. Kendi arasında bağlanan adalar, ana karayla çok kısa sürede bağlantı kurabilen adalar ve başka geniş toprakların artan haberleşme hızı geri dönüşü olmayan gelişmeleri getirir.

Bu lokal gelişmeleri çok daha büyük, belki de ilk iddialı global bir fikir izler. Bu fikir o kadar büyüktür ki, masumane bir hayalcilik ürünü mü, deli saçması mı, yoksa gerçeklik payı olabilecek bir düşünce mi bir süre anlaşılamaz. Bu fikir; İngiltere'yle de birleşen ve tek parça olan Avrupa'nın bir hat vasıtasıyla Amerika'yla birleştirilmesidir! Bunun için anlaşılacağı üzere bütün bir Atlantik tabanına kablo döşemek gerekiyordur. Sırf bu iş dolayısıyla, kimileri bu fikirle ilgili konuşmayı vakit kaybından başka bir şey olarak görmemektedir.

Bu zamanlarda (1854) İngiliz bir mühendis olan Gisborne, New York'la Amerika'nın doğusundaki en uç nokta olan Newfoundland arasında bir telgraf hattı oluşturmak için çalışıyordur. New York'a para bulmak ve projeyi tamamlamak umuduyla gittiği bir zamanda Cyrus West Field adında genç biriyle tanışır. Field projeleri hızla hayata geçiren ilginç denecek ölçüde başarılı bir iş adamıdır. Elektrikten ve teknikten zerrece anlamayan bu genç adam, organizasyondaki başarısı, inancı ve bitmek tükenmek bilmeyen dinamizmiyle büyük projeleri birbiri ardına bitirmiştir.

Field, Gisborne'a Newfoundland'la İrlanda'nın arasına çekilecek bir telgraf hattından bahseder. Bu Amerika ve Avrupa'nın birbirine en yakın ve hat çekilebilecek en uygun iki noktası demektir!

Birbirini tamamlayan bu iki adamın buluşması; bilginin ve hareketin, tekniğin ve organizasyonun, sistematik bir beynin ve heyecanlı bir kalbin buluşmasıdır. Bu göz kamaştırıcı işbirliğiyle kısa sürede çılgın projenin uygulanmasına geçilir.

Tonlarca kablo üretilir. Makaralara sarılır ve okyanusun dibine salınmak üzere makinelere, dev makaralara nakledilir. Kablolar salınmaya başladığında pek çok önlem söz konusudur. Sarım sürüp de karadan uzaklaşırken sinyal ölçümleri de ihmal edilmez. Böylelikle tüm kablo salınıp iki nokta birleştirildiğinde kötü bir sürprizle karşılaşılmayacaktır.

Kablonun salınımı başlayıp, kara çok uzakta kaldığı hâlde son derece kaliteli bir sinyal akışı sağlanması büyük bir sevinç yaratırken, bir gelişme tüm sevinçleri kursakta bırakacaktır. Rüzgâr sebebiyle boşalan makara ve kablonun kurtulan ucu derin sularda kaybolup gitmiş ve geri dönüşü olmayan bir hatayı meydana getirmiştir. Zira herhangi bir yolla kablonun bulunması ve çıkarılması mümküb değildir.

İkinci başarısızlık, salınan kablolarda meydana gelen kırıkların sağlıklı ve pürüzsüz bir sinyal akışını imkânsız kılması sebebiyle kablonun bir hat çekmek için değil de ondan kurtulunmak için okyanusa atılması gibi bir işe dönüşür. Bir kere daha hayaller suya düşmüştür.

Üçüncü kez bir girişime kalkışmak için Field gereğinden fazla ter döker. Zira finansörler daha fazla batmak istemiyorlardır. Field onları bundan önceki zararlarını da tanzim ederek kâra geçmenin tek yolunun bu olduğuna ikna etmeye çalışır başarılı da olur. 1858 fiyaskoyla sonuçlanan ikinci girişimin hemen ardından üçüncüsü için çabalanan yıldır. Üçüncü girişim diğerlerinden daha farklı olarak bu sefer iki geminin başlangıçta kablolar birbirine perçinlenerek, sanki iki silahşor düelloya yapacaklarmış gibi başlar. Gemiler git gide birbirinden uzaklaşırken kablo salınır.

Üçüncü girişimin başarılı olmasıyla o güne kadar görülmemiş bir zaferin sevinci dalga dalga kitlelere yayılır. Field'in içindeki bitmez tükenmez inanç herkesin inançsızlığına baskın gelmiştir. Düşünce tarihinde pek çok kez kitlelere karşı tek bir kişinin zaferiyle sonuçlanan diğerleri gibi bu muazzam olay, artık Amerika ve Avrupa'nın anlık olarak haberleşebilmesi, tekleşmesi, birleşmesi demektir.

Bu gelişmeyle Field, belki de kendisinin dahi beklemediği bir şekilde Amerika'da adeta bir millî kahraman, neredeyse bir tür mesih olarak algılanır. Field'in tanınırlığı ve ona duyulan saygı, sanki birden Franklin ve Kolomb'u bile geride bırakır! New York'un bir ucundan diğer ucuna uzanan ışıklar ve meşaleler, bir coşkunun selini ifade ediyordur.

Ancak gelen günler sanki "çabuk yükselen çabuk düşer" türünden bir yasayı teyit edercesine Field'in aleyhine gelişmeleri getirecektir. Kablonun git gide işlevini yitirerek çalışmaz hâle gelmesi, başlarda Newfoundland'daki teknik görevliler arasındaki küçük ve korkunç bir sırken, zamanla yayılır. Yayılması da kaçınılmazdır; zira haberler yine eski usûllerle araya belli zamanlar girerek Amerika'ya ulaşıyordur. Bu sebeple hattın çalışmadığı uzun süre saklanabilecek bir sır değildir.

Bu ortamda Field nasıl "millî bir kahramana" dönüştüyse aynı şekilde "en büyük vatan hainine" büyük bir hızla dönüşür! O herkesi kandırmış koca bir yalancı olarak anılıyordur artık...

1866'ya gelindiğinde Field tüm inancıyla ve gücüyle yeniden bir atılım için her yolu dener. Altı yıllık ara dönemde kahrından ölmekten veya bir sokak adamına dönüşmektense pes etmemiştir. Yeni plana göre sırf bu iş için tasarlanan dev çelik kale; Great Eastern görev için hazırdır!

Great Eastern ikinci seferinde görevi başarıyla tamamlar. O güne kadarki en temiz bağlantı sağlanır. Derken kısa bir süre sonra eski kablo da bulunur ve kullanıma hazır hâle getirilir. Eski ve Yenidünya tekrar ve ayrılmamak üzere birbirine bağlanmıştır artık. Tarihsel olarak bakıldığında er geç kurulacak bu bağlantı, hiç tereddütsüz denebilir ki Cyrus West Field adındaki bu adamın kalbindeki inanç ve heyecanla başarılmıştır!

Lev Nikolayeviç Tolstoy
Tanrı'ya Sığınış

İki üniversiteli genç meşhur yazar, yaşlı adam Tolstoy'la görüşmek için gelirler. Bunlar sıradan iki genç değildir. Aynı zamanda ateşli ve devrimci Rus gençlerinin, on binlerin temsilcisi durumundadırlar ve Tolstoy'a tek bir soruları vardır:

"Neden bizimle değilsiniz?"

Bir süre tartışırlar bu heyecanlı ve idealist gençler; en az otuz yıldır, gelir ve mülk adaletsizliği üzerine yazıp, gençleri, kitleleri uyandıran bu adamı tabiri caizse sahaya davet ediyorlardır. Tolstoy onlara eserlerini okuyup okumadığını sorar. Başta cevabın zaten eserlerindeki o hümanizmde gizli olduğunu düşünür. Derken gençler çok daha gür seslerle konuşarak; okumak da ne demek zaten "eserlerinizle büyüdük, aydınlandık" türü bir yanıt verirler.

Tolstoy savunmasını sürdürür, herkesle barışık olmaktan ve iyilikten bahseder. Söz, kimseyi kırmadan, kimseye zarar vermeden ve tanrıya karşı günah işlemeden bir ölüm istediğine kadar gelir. Gençler ikna olmazlar ve tartışma kızışır. Tolstoy'un radikalliği ve şiddeti eleştirmesine karşı, şiddetin zaten çarlar ve baronlar var olduğu sürece var olacağını, onlar toprağın altına girmeden de Rus halkının refaha ulaşamayacağını Tolstoy'un yüzüne haykırırlar.

Artık seksen üç yaşındaki bu ihtiyar ilginç bir şekilde bu; inanmış, saf kalpli, çıkarsız meydan okumadan etkilenir. Gençler ona, halkın yarı aç yarı tok bir şekilde tahta kulübelerde soğuktan tir tir titreyerek yaşarken, onun bu kale gibi evde konforlu bir yaşam sürdüğünü son derece açık bir dille hatırlatmışlardır.

Ölümün kıyısında olduğunu hisseden ve bilen Tolstoy, on üç yıl öncesini hatırlar. Bir kesici alet ister, sekreterinden ve kızından... Korkuyla ona bakarlar. O ise koltuktaki küçük bir yırtığı daha da büyüterek içerisinden bir zarf çıkarır. Bu onun on üç yıl önce yazdığı bir veda mektubudur. Yaşadığı bu hayattan kaçmayı planlamış ve bu mektubu yazmış, sonra da vazgeçmiştir. Şikayet ettiği ne varsa on üç koca yıldır aynen devam ettiğini öfkeyle hatırlar. Çok gergin bir hâl alır. Bu evde rahat olmadığını başta karısı olmak üzere herkesin onu gözlediğini, gizli gizli onun kağıtlarını karıştırdığını iddia eder. Derken tartışmaya karısı da dahil olur ve bir anlaşma yaparlar. Artık Tolstoy'un özel alanına saygı gösterilecektir.

Tolstoy karısının gece geç saatlerde odasına girdiğini ve bir el fenerinin güçsüz ışığıyla masasını, masasındaki dokümanları karıştırdığını görür. Nedense(!) buna hiç şaşırmaz, herkesten gizlice, sekreteri ve hem hekimi hem de dostu olan Duşan'ı  haberdar ettiği bir biçimde, ormanda onlarla buluşarak vasiyetnamesini teslim eder. Buna göre eserlerinin telifleri ve diğer tüm gelirleri insanlık adına kullanılacaktır. Bunu varislerine hiçbir şekilde güvenmediği için yapar ve en az on üç yıl gecikmiş olan planını devreye sokarak, yanına bir kuruş bile almadan evden gizlice ayrılır.

Astapovo tren istasyonundan hareket edecektir. Oradaki görevlilerin kendisinden para almayacağını bildiği için gerçekten de hiç para almamıştır. Tolstoy büyük bir yalınlıkla ebediyete yürüyordur. Ertesi gün çoktan yer yerinden oynamış ve gazeteler onun kaçtığını veya kayıp olduğunu yazmıştır. Bu yetmezmiş gibi artık herhangi bir harekete destek verme şüphesinden dolayı polis de onun peşindedir. İşler iyice karışmış durumdayken, dostu ve hekimi Duşan'dan başka kimsenin eşlik etmediği Tolstoy hastalanmış, ateşler içinde yanıyordur. Yakınlarda kalacak bir yerin olmadığı için, Tolstoy'u tanıyan ve ona büyük saygı duyan istasyon şefi ona odasını tahsis eder. Tolstoy bu küçük odayı beğenir ve buraya yatırılır.

Geride bıraktığı birtakım çıkarcılar ne odluğunu anlayamamışken, çarlık polisi bir harekete liderlik edeceği veya destek vereceği şüphesiyle peşindeyken Tolstoy, sanki o iki gence söz vermiş ve yerine getiriyormuş gibi, halkı için acı çeker, ebediyete intikal eder.

(Kitabın bu kısmı, Tolstoy'un tamamlamaya ömrünün vefa etmediği ve içinde bulunduğu acılı durumu yazdığı, Karanlıkta Bir Işık adlı üç perdelik drama eklenmek için yazılmış bir sondeyiş veya dördüncü perde niteliğindeki bir Zweig dokunuşudur.)

Robert Falcon Scott

Güney Kutbu İçin Savaşım


20. yüzyılın dünyası, artık bilinmezleri olan, sırlarla dolu bir dünya değildir. Birkaç yüzyıldan beri giderek hızlanan keşifler, gelişen teknolojiyle tüm küreyi taramaya doğru ilerlemiştir. Tam da burada daha geç keşfedilmede/incelenmede finale kalan bölgeler, bekleneceği üzere Kuzey ve Güney kutuplarıdır. Kuzey Kutbu için Amerika'da Peary ve Cook; Güney Kutbu içinse iki ayrı gemiyle Norveçli Amundsen ve İngiliz Kaptan Scott yola çıkmıştır.

Güney Kutbu'nun keşfi için yapılan iki ayrı girişimle ister istemez ölümcül seviyede bir rekabet açığa çıkmıştır. Zira bu keşif denemesinde bir taraf birinci olacak ve tarihe geçecek, diğer tarafsa ikinci olarak muhtemelen hatırlanmayacaktır bile...

İngiliz donanmasının kaptanlarından olan Scott, açıkçası aman aman başarılı ve eşi benzeri bulunmayan bir asker değildir. Sıradan birisi olan bu adam, eline geçen bu fırsatla elde ettiği tarihe geçme şansının son derece farkında olarak elinden geleni ardına koymamaya kararlıdır.

Keşif heyetini taşıyan gemi 1 Haziran 1910'da İngiltere'den ayrılır. Gemi ilgnç ve belki de biraz komik olarak Nuh'un gemisini andırıyordur. Zira dönemin teknolojik araçları ve silahlarının yanı sıra gemide bol miktarda canlı hayvan vardır. Pek çok çeşidi bulunan hayvanların kimisi beslenme, kimisi ulaşım amacına yönelik kullanılmak üzere gemiye yüklenmiştir. Örneğin küçük güçlü ve soğuğa son derece dayanıklı atlar olan Sibirya midillileri, taşınması ve bakımı nispeten daha kolay olan hayvanlar olarak, Güney Kutbu şartlarında seyahat ve eşya taşımada yarar sağlaması için bulundurulmaktadır. Gemideki tek ilginçlik bunlarla sınırlı değildir. Gemi aynı zamanda pek çok araştırmacı ve bilim insanıyla, kütüphanesiyle, yüzen bir akademiyi andırmaktadır. Zira yeni gidilecek bu yerdeki her türlü inceleme direkt uzmanlarınca yapılacaktır.

Uzunca bir deniz yolculuğundan sonra heyet 77. enlemdeki bir kulübede konuşlanır. Burada o günün son teknoloji imkânlarıyla pek de iç açıcı olmayacak şekilde adeta bir hayat kurarlar. Burada az çok neşeli geçen günlerini yakınlarda Amundsen',n kış karargâhının görüldüğü haberi bıçak gibi keser. Bu açıkça Amundsen'in heyetinin kendilerinin önünde olduğunun işaretidir. Ne var ki Scott ve beraberindekiler bu tür açık delilleri daima yanlışlamaya, görmezden gelmeye, başka anlamlara yormaya gayret ederler. Bu gerçek onlar için biraz fazla ağırdır. Heyet nihai hedefe, kutbun merkezine yani 90. enleme varmaya daha çok konsantre olur.

1 Kasım 1914'te heyet küçük gruplara ayrılır. Kutba varmak için daha rasyonel hareket etmeyi kararlaştırmışlardır. Scott yolculuk boyunca kendisi veya grup için problem teşkil edecek kim olursa onu güvenli bir şekilde geri gönderir. Scott'ın yönetimini asla sorgulamadan kararlarına uyan bu kişiler, küçük sebeplerden dolayı tarihte ilk kez Güney Kutbunu görmek üzereyken bundan mahrum kalmayı büyük bir olgunlukla kabul ederler.

Dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyecek, başka bir gezegeni andıran şartlar, Scott ve beraberindekileri çok zorlar. Kızaklara koştukları eğitimli köpekler ve Sibirya midillileri bir bir telef olur. İlginç zemin kızakların parçalanmasına sebep olur. Grup en son beş kişi olarak yola devam etme kararı alır; Scott, Bowers, Oates, Wilson ve Evans.

Bu son beş kişi, kaderleri birleşen bu beş adam, tarihe adını yazdıracak beş insan, kilometreleri sayarak yola devam ederler. Bir müddet sonra çok daha fazla yorulmalarına rağmen ilginç bir derecede motivasyonları artar ve mesafe azaldıkça daha da bilenirler.

Yeni yılın onaltıncı gününde, 16 Ocak'ta anı defterinde "Mutluluktan uçuyoruz" yazılacaktır. Ancak bu mutluluklarını törpüleyecek şey, yine ve yeniden Norveç'li kâşif Amundsen ve beraberindekilerin bariz ayak izleri ve diğer her türlü kalıntılarıdır. Artık hepsi keşfi ilk yapan heyet olmayacaklarını bilmektedir. Sadece bu sesli olarak grup içinde konuşulmuyordur.

Kızak ve kızak köpeklerinin bıraktığı izleri ve orada dikili kara bir bayrağı gördüklerinde artık Amundsen'in kendilerinden önce davrandığına dair en ufak bir şüpheleri kalmamakla birlikte, bunu birbirlerine karşı yalanlayacak moralleri de kalmaz. Bunun peşi sıra Scott, anı defterine "dönüş yolu gözümü yoruyor" yazacaktır.

Dönüş yolu gerçekten de çok daha zor olacaktır. Zira mevcut yorgunluklarına ek olarak bu safhadaki yorgunluğun eklenmesinden ziyade, gelirken bıraktıkları küçük depolardan yararlanabilmeleri için tam olarak geliş yolundan dönmeleri gerekiyordur. Bu da ekstra stres, yorgunluk ve risk demek olur. Bu ortamda bile ekibin disiplinin bozulduğunu söylemek mümkün değildir. Ekip üyesi Wilson, ölümle yüz yüze olduğu hâlde incelemek üzere topladığı on altı kilo ağırlığındaki değerli taşı ısrarla kızakta tutuyor ve taşıyordur.

Diğer bir üye aniden farklı davranışlar sergilemeye başlar. Grubun en güçlüsü denilebilecek bu adamın aklî dengesini kaybetmeye başladığı anlaşılır. Ne yapacağını bilemeyen arkadaşları onu bu buzul çölünün ortasında bırakmayı akıllarından bile geçirmeye çekinirler. Ne var ki ertesi gün, Evans hayatını kaybeder. Grup dört kişi kalmıştır.

İlerleyen günlerde bıraktıkları depolara varırlar. Buldukları umduklarından çok daha azdır. Derken Yüzbaşı Oates'in ayaklarının donduğu fark edilir. Oates sürünerek ilerlemeyi sürdürür, ancak ağırlaşan hava şartları ve artan rüzgâr onu çaresiz bırakıyordur. Kamp yerine vardıklarında Oates'in geri dönüşü olmayan hele de mevcut koşullarda asla tedavi edilemeyecek durumda olduğu anlaşılır. Oates son derece kahramanca ve askerî bir tavırla, kendisini bırakıp gitmelerini ister. Arkadaşları bunu kabul etmezler. Aradan zaman geçtiğinde Oates biraz çıkıp dolaşacağını söyler. Herkes bunun aslında ne anlama geldiğini bilse de itiraz edecek durumda değillerdir. Hiçbirisi Oates'le vedalaşmaya cesaret edemezler. Bu kahraman adam büyük bir yiğitlikle ölüme yürür. Grup üç kişi kalmıştır.

29 Mart'a gelindiğinde grup artık hiçbir mucizenin kendilerini kurtaramayacağının farkındadır. Bu farkındalıkla Kaptan Scott yarı donmuş elleriyle tüm tanıdıklarına mektuplar yazar. Artık ölümün eşiğinde olan bu adam yazdıklarında zerrece pişman olmadığını belli eder. Kurtarılmaları mümkün olmamıştır. Zira ana kamp bölgesinden bu öncü grubu kurtarmak üzere iki girişim yapılmışsa da sonuç vermemiştir. Ağır hava koşulları rehberi olmayan bu girişimleri başarısızlığa uğratmıştır.

Kaptan Robert Falcon Scott'ın, bu saygı duyulası adamın karısına yazdığı mektuptaki küçük bir detay; dev bir dram metninden, bir büyük kitaptan veya filmden çok daha dokunaklıdır. Ölmek üzere olan Scott, bu mektubunun üzerindeki "eşime" ifadesini çizerek, "dul karıma" şeklinde değiştirmiştir...

Vladimir İlyiç Lenin

Mühürlü Tren

Büyük savaş başladığından beri küçük, arada sıkışmış bir barış bölgesi olarak İsviçre, her ülkenin dışişlerinin yoğunlaştığı bir yerdi. Öyle ki daha önceleri pek çok organizasyona birlikte katılmış, birbirlerine jestler yapmış, hoş vakitler geçirmiş, hediyeleşmiş diplomatlar şimdi birbirlerini görmemezlikten geliyor veya düşmanca bakıyordur. Yıl 1917'dir ve savaş son demlerine girmiş, taraflara neredeyse tüm zararını yaşatmıştır.

Tam da bu ortamda ve zamanda, İsviçre'nin Zürih kentindeki bir adam, misafir olduğu ayakkabı tamircisinin evinde ve her gün düzenli olarak ziyaret ettiği kütüphanede hiç göze batmıyor ve tanınmıyordur. Pek iri yapılı ve kilolu olmayan, kel ve çekik kara gözlü bu adam Vladimir İliç Lenin'den başkası değildir.

Kütüphane görevlisi her sabah kendisinden kitap ödünç alan ve aynı yerine geçip okumaya başlayan bu adamın kütüphaneye gelişiyle saatin dokuz olduğunu anlıyordur. Bu süreklilik 15 Mart günü bozulur. Kütüphaneci çok şaşırır zira bu ufak yapılı adam o gün gelmemiştir.

Lenin o sabah kütüphaneye gitmekteyken bir Rus dostundan Rusya'da devrim hareketinin başladığı haberini almıştır. Bunu doğrulamak ve gerekeni yapmak için de gazete bayiine koşar. Haber doğrudur ve gazetede çarın tahttan indirildiği, siyasî tutukluların affedildiği yazıyordur. Lenin bu habere pek tabii sevinir ama bu buruk bir sevinçtir. Zira yıllardan beri gerçekleştirmeye çalıştığı hareket kapıdadır ve o Rusya'da değildir.

Daha sonra aldığı çelişkili haberlerle de sarsılır, kurulan geçici hükumet liberal karakterlidir ve ülkeye girmeye çalışan aralarında Plekhanov ve Troçki'nin de bulunduğu pek çok devrimci sınırlarda tutuklanmıştır. Bu haberlerin de haricinde İsviçre'den hareket Lenin için çok büyük bir problemdir. İtalya, Fransa, Almanya, Avusturya arasında kalan İsviçre'den çıkmak için İtilaf Devletler'inden çıkmasına olanak yoktur. Aynı zamanda bir Rus vatandaşı olarak resmî olarak düşman ülke olan Almanya ve Avusturya da ona kapalıdır.

Lenin Alman hükumetiyle bir anlaşma yapmak durumunda kalır. O güne kadar hiçbir ciddi mevkide bulunmamış olan Lenin, sanki gelecekten haberdarmış gibi, olacakları zaten biliyormuş gibi, Sovyetler Birliği'nin kurucu lideri olacağı kendisine önceden söylenmiş gibi, Alman hükumetiyle büyük bir öz güvenle konuşur. Şartları açık ve net olarak; üst aramasının yapılmaması, vagonlarının dokunulmazlık hakkı olması, trenden bir buyrukla veya başka bir şekilde inilmeyecek olması, pasaport kontrolü yapılmayacak olması şeklindedir. Lenin asla ricacı ve düşkün bir görünüm vermemiştir.

Artık, gürültüsüz bir biçimde, ancak kendisinden emin olarak yola çıkan bu tren, o güne kadarki üretilmiş teknoloji ürünü her şeyden, en kuvvetli tanktan toptan dahi daha etkili bir makine olarak işlemekte ve son durağı olan Petersburg'a varmak üzere raylarda hızlanmaktadır...

Nihai durağa varıldığında tüm yolcular büyük bir sevinç yaşar. Zira sıradan birer insan gibi başladıkları bu yolculuğun sonunda onları binlerce sivil ve askerî tören kıtaları karşılamıştır. En soğukkanlı kişi olarak görülen Lenin yaptığı konuşmadan sonra kendisine tahsis edilen zırhlı otomobille işe koyulur. Şimdi de ilk durağı biricik gazetesi Pravda olacaktır.

Marcus Tullius Cicero
Cicero

Cicero, tarihin gördüğü en tılsımlı adamlardan birisi olarak; Roma İmparatorluğu'nun ilk hümanisti, anayasacı, cumhuriyetçi ve de tarihin ilk avukatı gibi önemli sıfatlarla onurlandırılmıştır.

Sezar'a ve onun savaşçı, otoriter, güce dayalı haklılıkla yürüyen karakterine verdiği özgürlük mücadelesini kaybettiğinde canından olmamış, aksine Sezar tarafından lûtfedilerek -ve siyasî bir mücadelede olmamak şartıyla- yok edilmemiştir. Altmış yaşındaki Cicero, geride bıraktığı tüm o yükseliş dolu günlerin, kendisine gösterilmiş bunca alâkanın ve yaptığı görevlerin bir önemi yokmuşçasına sadeleştirilmiş ve etkili olacağı alanların dışına itilmiştir. Bu onun için hiç şüphesiz en büyük sürgündür!

Bu hâl ve bunun getirdiği psikolojik durumla Cicero, Roma'dan Tusculum'a (bugünkü adıyla Frascati) gider. Burası İtalya'nın en müthiş doğal güzelliklerine sahip bir yer olarak, bu yorgun özgürlük savaşçısının dinlenebileceği eşsiz bir yerdir. Sevimli kara ormanların çevrelediği bu yerde, gür akarsular sanki bir akışkan bir gümüş izlenimiyle insanın ruhuna hitâp etmektedir.

Cicero bu büyülü yerde yeni bir evlilik yapar. Daha çok kendi içine döner. Bir hatipten çok yazar, bir demagogdan çok filozof olur. Ateşli yıllarındaki Devlet Üzerine'den daha farklı olarak burada; Yaşlılık Üzerine ve Hitabet Üzerine'yi yazar. Kızı Tullia'nın ölümü üzerine meşhur Consolationes (Teselliler) de burada vereceği eserlerdendir.

Onun bu yerde, Tusculum'da yaşadığı dönem aynı zamanda Sezar'ın keskin diktatörlük dönemidir. Burada artık mecburî bireyselliğinin doruklarına ulaşan Cicero, koşmaktan nefes nefese kalmış bir ulaktan alabileceği en şaşırtıcı haberi alır. Diktatör Jullius Sezar, Roma Forumu'nda öldürülmüştür!

Cicero şaşırır, yüzü sapsarı olur. Düşmanı konumundaki Sezar'ın, hem de sinsi bir şekilde öldürülmesi onda zerrece bir sevinç duygusu yaratmamıştır. İnsanî bir acı hisseden Cicero, yine de Sezar'ın ölümünün cumhuriyetin doğumu anlamına gelebiliceğini çok iyi bildiği için doğruca Roma'ya gitmek üzere yola koyulur.

Cicero Roma'ya vardığında, komplocular olan Brutus ve Cassius'u açıkça destekler. Halkın özgürlüğünün geri geldiğinden ve bunun cumhuriyet için bir şans olduğunu Sezar'ın öldürüldüğü yerden haykırır. Ancak Antonius'un başı çektiği dikta taraftarları da boş durmuyordur. Bu cenah, sadece komplocuların değil, cumhuriyet fikrinin de kökten öldürülmesi gerektiğini düşünüyordur. Hazırlıkları da tam bu yöndedir.

Bu karmakarışık siyasî ortamda senato da Cicero'yu desteklemeye hazırdır. Çeşitli görüşmeler yapılır. Yeni bir yol çizilecektir. Ne var ki; Cicero bu görüşmelere bizzat katılmamak gibi bir hata yapar. O çok övdüğü halkın güvenilmezliğini, eğlence düşkünlüğünü, kaypaklığını sezer. Halk gösteri izlemeye, arenadaki organizasyonlarla coşmaya bayılıyordur ve daha farklı olarak neleri önemsediği şüphelidir. Aynı halk bugün Sezar'ı yarın onun katillerini, diğer gün onları da tasfiye edenleri destekleyebiliyordur. İşte tam da bu manzara Cicero'yu ikinci defa inzivaya çekilmeye ikna eder. Kimse için yapılabilecek bir şey yoktur. Cicero tekrar kendi içine kapanır...

Bu haleti ruhiye içerisindeki Cicero en büyük eseri Yükümlülükler Üzerine'yi yazar. Bu kitap aynı zamanda bir vasiyetname formatındadır ve sanki oğluna hitap ediyormuş gibi bir üslupla yazılmıştır.

Siyasî karışıklık sürerken komplocular (Brutus ile Cassius) ve diktakörlük heveslisi Antonius karşı karşıyadır. Derken Sezar'ın sağlığında halefi ilân ettiği Octavius da ortaya çıkar ve rekabete katılır. İşin ilginç tarafı hepsi gönderdikleri haberlerle, Cicero'ya onu yanında görmek istediklerini bildirirler. Cicero'nun ideallerine olan eğilimleri tartışılsa da mutlak gücü elde etmek üzere, bu yaşlı ve bilge fikir adamının gücünden faydalanmak istedikleri açıktır.

Tam da bu ortamda Cicero, Roma forumunda belirir. Yaşlı adam cumhuriyet düşmanlarına karşı belki de son savaşını vermek üzere bulunuyordur!

Sezar'a yakın olmasına rağmen cumhuriyet fikrine yakınlık gösteren Octavius'un desteklenmesi ve Antonius'un diktatörlüğüyle savaşmak gerektiğini açıkça belirtir.

Aradan geçen zamanda doğanın boşluk kabul etmeyeceği gibi, Roma'daki siyasî alan da boşluk kabul etmez ve en ilginç üçlü birliklerden birisi kurulur. Komplocular olarak anılan Cassius ve Brutus'un dışarıda kaldığı bu birlik; Antonius, Lepidus ve en ilginci de Octavius arasında kurulmuştur. Bunca cumhuriyet tartışmasından sonra çıkan sonuç tam olarak budur. Üç küçük Sezar!

Cicero bu haberi aldığında, bunun kendisi için iyi bir anlama gelmediğini çok iyi biliyordur. Antonius ne yapıp edip onun canının peşini bırakmayacaktır. Öyle de olur. Yeni yönetim ekonomiyi düzeltmek için en zengin insanların servetlerinin ele geçirilmesini kararlaştırır. Bu karar başlarda gizlidir ve üç adam üç uzun gün bunun üzerine tartışırlar. Servetleri ellerinden alınan adamların bir tür birlik veya isyan oluşturmamaları adına aynı zamanda idam edilmeleri de kararlaştırılır. Bunlar dönemin en zengin iki bin insanıdır ve adlarının yazıldığı bu kara liste "lanetliler" olarak belirlenmiştir.

Cicero da bu ölüm listesine alınacağını anladığında çareyi Brutus ve Cassius'un güçlü olduğu bölgeye gitmekte bulur. Gemi yolculuğu bu amaçla başlamışken Cicero uzun düşüncelere dalar. Üzerinde yıllardır verdiği mücadelenin yorgunluğu vardır. Bu esnada Sicilya'ya doğru yol alırken karar değiştirir. Yazgısına teslim olurcasına düşmanlarının onu beklediği İtalya'ya gitme kararı alır. Öyle de yapar. Evine vardığında evini manevî bir biçimde selamlar. Çok sevdiği odasına geçip uzunca bir istirahate başlamak üzereyken sadık bir kölesi dışarıda silahlı ve şüpheli adamların birisini-birilerini aradığını ve kaçması gerektiğini söyler. Cicero buna karşı çıksa da sonradan ikna olur.

Birtakım köle silahlanmış olarak, kendisini ormanlık bir yoldan bir gemiye ulaştıracaklardır. Ne var ki içlerinden işbirlikçi olan bir köle bu haberi de Roma askerlerine uçurmuştur. Böylelikle Cicero ve küçük koruma ekibi yolun yarısında kıstırılırlar. Cesur silahlı köleler tam gard almıştır ki, Cicero dağılmaları emrini verir. Bu son derece büyük bir erdemdir; zira Cicero kendisi yaşlı ve ölüme yakın bir adam olarak, belli ki son yıllarında -veya son anında- genç ve sağlıklı insanların ölümüne sebep olmak istemiyordur.

Cicero'yu teslim alan gözünü para hırsı bürümüş askerler, onu yakaladıklarının en kesin nişanesi olarak kafasını ve ellerini keserek Antonius'a gönderirler. Düşüncelerinde haklı çıkarlar zira Antonius bunun karşılığını yüklü bir meblağ ile verir.

Takip eden günlerde Roma'da bir oyun düzenlenir. Bu kez herkes o kadar da mutlu değildir. Oyunu ve tüm kalabalığı izleyen korkunç birer materyal, konuşma kürsüsünün tam tepesinde asılı duran soluk bir baş ve ellerdir. O baş ki insanlığın en yüce kurumlarını doğuracak düşünceleri, kavramları düşünmüş ve o eller ki uzun metinler, hattâ ciltler olarak bunları kaleme almıştır!

Savunduğu düşüncelerin de tam olarak alt edildiğinin bir nişanesi olarak öylece halkı izleyen bu parçalar, insanları -geç de olsa- hüzünlü ve daha aydınlık bir bilince sevk etmiştir.

Sanki bundan önceki tüm çabalardan çok daha etkili olarak...

Woodrow Wilson

Wilson'ın Başarısızlığı



Takvimler 13 Aralık 1918 tarihini gösterdiğinde, ABD Başkanı Woodrow Wilson, George Washington adlı gemidedir ve gemi Avrupa sahiline doğru kararlı bir şekilde yol almaktadır.

Bu öyle alelade bir yolculuk değil; devasa bir çarpışmanın, büyük yıkımın, I. Dünya Savaşı'nın geride bırakıldığı bir ortamda gerçekleştirilen önemli bir seyahattir. Başkan Wilson, burada büyük bir misyon üstlenmek üzere, bu düşünceyle yola çıkmıştır. Dört uzun yıl boyunca birbirini boğazlamış Avrupa'da barışın tesisi için kendisi önemli bir otorite olarak görülüyordur.

Yolculuk tamamlandığında, yani George Washington gemisi Fransa'nın Brest Limanı'na yanaştığında Başkan Wilson'ı öncelikle kuru bir tören kıtası ve resmî bir karşılama bekliyordur. Ancak bunun hemen arkasından, daha uzaklardan duyulan uğultu, coşku ve kalabalığın sevinç çığlığı çok daha doğal bir sevgi selini ifade eder...

Başkan Wilson ve Amerikan delegasyonu, Fransız hükumetinin tahsis ettiği Hôtel de Crillon'a yerleşir. Büyük bir gazeteci ordusu bu delegasyonu ve Fransız yetkilileri daimî olarak takip eder durumdadır. Sadece bu takiple de yetinmeyen basın çalışanları barış görüşmeleriyle ilgili toplantılara da katılmayı talep ederler, zira bu görüşmelerin doğasında olan açık diplomasi bu hakkın tanınmasına sebep oluyordur.

Almanya'yla imzalanacak olan barış antlaşmasının genel yapısının belirlenmesinde doğal olarak iki yaklaşım öne çıkar; birisi geçici ve güncel olarak savaşın sonlandırılmasına yönelik görüş, diğeri ise daimî barış için katı ve kesin, klasik tarzdaki görüştür. Avrupa'nın ittifakları bir görüşü, Wilson nezdinde Amerika diğer görüşü savunuyordur. Wilson geçici barışa pek meyletmeden, uzmanların, komisyonların yöneteceği bir süreçle ve 14 maddelik ilkeler doğrultusunda, her bölgenin kendi özelinde çözümler bulunması taraftarıdır.

Bizzat savaşın tarafı olan Avrupa acelecidir. Wilson ise daha idealist ve ilkelere göre belirlenecek bir antlaşmayı savunur. Bu da daha uzun vadeye yayılmış bir diplomatik silsileyi getiriyordur. Wilson, müttefiklerin diğer başkentleri olan Londra ve Roma'yı da ziyaret eder. Bu arada Wilson'ın tüzüğü hâlâ hazırlanmış değildir. Tüzüğün tamamlanması silahların tamamen bırakılmasından üç ay sonrasını bulur. 14 Şubat 1919'da tüzük oybirliğiyle kabul edilir. Bu haber sevinç çığlıklarını, umutları, barışın artan ayak seslerini bir kez daha tazeler. 15 Şubat'ta başkan, ebedî barışın belgesini kendi yurttaşlarına da anlatmak için Amerika'ya geri döner.

Yine Brest Limanı'ndan ayrılan gemisi resmî uğurlamanın dışında o kadar yoğun bir sevgi seliyle karşılaşmaz. Wilson beklentinin altında kalmıştır. Yada kim bilir, Amerika'nın başkanı olan bu insana yüklenen tanrısal özellikler, onun erişmesinin mümkün olmadığı bir çizgiyi meydana getirdiğinden böyle bir manzara ortaya çıkmıştır.

New York'a vardığında da aman aman bir ilgiyle karşılaşmayan Wilson, Avrupa'ya göre yeterince çaba göstermemiş, Amerika'daki siyasî muhaliflerinin yaydığına göre ise, gereksiz bir çaba göstererek istikrarsız, kaotik Avrupa'ya haddinden fazla burnunu sokmuştur. Ayrıca yaklaşan başkanlık seçimleri, onun aslında yetkisiz birisi olarak büyük işlere kalkıştığı ve belki bundan bir fayda etme niyetinde olduğu gibi tezleri de güçlendirmiştir.

Wilson'ın çekilişini Lloyd George izler. Daha sonra da Clémenceau'ya yapılan bir suikast girişimi, onu öldüremese de yaralamış ve iki hafta "iş göremez" raporu almasına sebep olmuştur. Bu ortamda meydan her çeşit üniformaları ve gösterişli apoletleriyle generallere, mareşallere kalmıştır. Kalıcı barışı güçlerinin ebediyen ellerinden alınması olarak algılayan bu beyler tüzük ve ilkeler bahislerini zırvalık ve gevezelikten ibaret görmektedirler. Sadece askerler de değil, onların arkasındaki sanayiciler ve yıkımdan para kazanacak olan onarma heveslileri de benzer görüşlerle desteklerini bildiriyorlardır.

Tam da bu atmosferde Avrupa basını hep bir ağızdan aynı baskıyı yapmaya başlarlar. Bu büyük psikolojik harekat ve yönlendirmenin ana teması; Wilson'ın iyi niyetle de olsa, ütopik ve süper etik düşünceleriyle, uygulanamaz öneriler ortaya koyarak barışı imkânsız hâle getirdiği yönündedir. Sırf bu sebeple de Avrupa'da yeniden kaosun meydana gelmesi an meselesidir!

Wilson yine aynı kararlığınını sürdürürken, Wilson'ın etkili olmadığı dönemde Mareşal Foch, tüzüğü antlaşmadan çıkaracak seviyeyi neredeyse yakalamak üzeredir. Ancak Wilson'ın kesin tavrı bunu engeller. Artık en yakınları bile değişen dengeler sebebiyle Wilson'a mevcut şartlara uymak yönünde bazı tavizler vermek, sarsılmaz idealizmini bir ölçüde törpülemek şeklinde tavsiyelerde bulunmaktadır. Hiç beklenmedik yeni bir faktör yine Wilson'a karşı devreye girer ve Wilson bu kez fizikî olarak da güç kaybeder. Başkan Wilson grip olmuştur! Kurmayları ve ittifak hükumetleri de artık kendisiyle çelişir bir pozisyondayken, Wilson biraz iyileşir. Hemen Deniz Bakanlığı'na bir telgraf çektirir. Bu telgraf ABD'den yine aynı liman kentine, Fransa'nın Brest şehrine hareket edecek bir geminin en yakın ne zaman hazır olacağını soruyordur. Bu telgraf aynı zamanda basına da bildirilir ve bu haber dünyada yeni bir yıldırım etkisi yaratır!

Bu yeni görüşme için Wilson'ın tavrı tam olarak yine aynıdır. Hiçbir taviz verilmeyecek, eski usûl zorlama barış değil adil barış olacak, Saar havzası Fransızlara verilmeyecek, İtalyanlar Fiume'yi alamayacak, Türkiye parçalanmayacak, halklara zorunlu göç politikası uygulanmayacaktır! Bu aynı tavır karşısında İngiliz ve İtalyan basının başı çektiği kara propaganda hızlanır. Avrupa'yı hattâ dünyayı kendi teolojik inatçılığına ve uzlaşılmaz idealistliğine kurban ettiği ısrarla vurgulanır.

Yeni gelişmeler karşısında danışmanları dahil kimse Başkan Wilson'la hemfikir değildir. Çaresiz milyonların isteği onun adil barış tavrından yana olsa da o sadece kendisine karşı olan bir avuç etkili adamı görüyordur ve artık kendisinde direnecek gücü bulamayarak geri adım atar. Danışmanı Albay House köprü görevi görür, bazı imtiyazlara göz yumulur. Sınır pazarlıklarının sürmesi bir haftayı geçer. 15 Nisan gününe gelindiğinde müttefiklerden Clémenceau'nun askerî taleplerini içine sinmese de kabul eder. Saar havzası Fransızlara tümden verilmese de 15 yıllığına verilmiştir. Hemen ertesi gün Paris basınındaki fırtına diner ve düne kadar yerden yere vurulan Clémenceau neredeyse en akıllı devlet adamı olarak belirlenir.

Wilson artık kesin olarak yenilmiş, eski tip "barış" galip gelmiş ve kalıcı, çağları aşacak etik bir antlaşma yapma fırsatı kesinlikle kaçırılmıştır. Wilson böylelikle son kez Amerika'ya döner. Bu yolculuğunda hiç olmadığı kadar buruk ve efkârlıdır. Tek bir adamın, Wilson'ın verdiği mücadelenin başarıya ulaşamaması belki de dünya tarihinin o güne kadar gördüğü en büyük başarısızlıktır. Zira bu iyi kalpli idealist adamın bir kez geri adım atması, sürekli bir yenisini daha gerektirmiş ve o yıkıcı eski kafa galip gelmiştir. Bu durum, bu "barış" savaşı kaçınılmaz olarak tekrar çağıracak ve hiç şüphesiz daha büyük bir yıkımını yaşayacak suçsuz yığınlar bunun bedelini çok acı bir şekilde ödeyecektir...


Kitap Üzerine Genel Bir Kritik

Günümüz imkânlarını sonuna kadar ve açıkçası çok da nitelikli olmayan amaçlar için kullanırken, bazen unuttuğumuz, bazen hiç bilmediğimiz, bazen az çok bilsek de ilgilenmeyip kendi küçük, tüketici yaşamımıza dönmeyi yeğlediğimiz şeyleri, son derece de keyifli olarak; hatırlatıyor, öğretiyor ve niteliğini açıklıyor bu eser...

Daha da ilginci Zweig bunu; bu kaygıyla, bu kitabı bir bilgi yükü haline getirerek  ve amaç olarak değil, ufku bildiğimiz ufuk çizgisinin ötesine giden olağanüstü adamların, meydana getirdikleri tarihsel ânları anlatırken bir araç olarak kullanıyor!

Bugün uydularla her santimetrekaresini izleyebildiğimiz gezegenimizin koca koca Kıtalarının keşfi, o yolculuklardaki zahmetler, bitmez tükenmez tuzlu su ve kavurucu güneşin insanı yiyip bitirmesi, günümüzün dünyası kurulana kadar yüzlerce, binlerce yıl en çok yarar sağlayan atların her kara parçasını nallarıyla dövmeleri, büyük savaşlar ve insan aklının alamayacağı kadar kan ve göz yaşı, büyük karaların örüldüğü demiryolları, önemli besteler, yazıtlar, metinler... 

Hepsi bu kitapla, hatırı sayılır bir tarih ve coğrafya bilgisiyle de harmanlanarak, tekrar hatırlanıyor ve önemseniyor.

Tabii aşırı övgücülüğün bir zararı olarak, bilinç sınırını aşıp inanç tarafına geçmemek yani Zweig'ı kutsamamak lazım. Zira bu onu doğru anlamamızı imkânsız hâle getirir ve ona gerçek anlamda ulaşmamızı engeller.

Bu kitapta;

Nuñez de Balboa'nın büyüleyici kozmik şansı,

Fatih Sultan Mehmed'in kararlı dehâsı,

Georg Friedrich Händel'in inanılmaz ilâhi direnci,

Rouget de Lisle'nin kendisine yaşarken pek bir yarar sağlamayan cilveli yazgısı,

Napolyon Bonapart'ın Waterloo şanssızlığı,

Johann Wolfgang von Goethe'nin ikinci baharı ve yaşama tutkusu,

Johann August Suter'in "zenginlikle" gelen fakirliği,

Fyodor Dostoyevski'nin son anda idamdan kurtularak uzun yıllar yaşayıp en önemli edebî eserlerini vermesi,

Cyrus West Field'in gerçek olduğuna zorlukla inanılan yaşamı ve talihi,

Lev Nikolayeviç Tolsoy'un iç burkan yalnızlığı ve Tanrı'ya sığınışı,

Robert Falcon Scott'un ölüme meydan okuyan kararlılığı,

Vladimir İlyiç Lenin'in dünya tarihini değiştirmek üzere çıktığı tren yolculuğu,

Marcus Tillius Cicero'nun yasalara ve iyiliğe olan sarsılmaz inancı,

Woodrow Wilson'ın etik yaklaşımı ve idealizmi anlatılabilecek en güzel şekliyle anlatılmıştır. Kimse bunun aksini iddia edemez.

Ancak yine de eklemekte yarar olduğunu düşünüyorum ki; özetlemenin mantığı gereği yukarıda Zweig'dan aynen aktarmış olsam da İstanbul'un fethinin direkt olarak Kerkaporta geçidindeki bir dalgınlığa dayandırılması pek akıl kârı değildir ve tarihî verilerle de uyuşmaz.

Benzer şekilde Cyrus W. Field'in defalarca deneyerek ve dev bütçelerle 1866'da tamamlamayı başardığı Amerika ve Avrupa'nın birleşmesini sağlayan telgraf hattı sadece yaklaşık otuz yıl sonra icat edilecek radyo ile pek de bir anlam ifade etmeyecektir.

Bu genel kritiğin son kısmına kitaptaki en çok etkilendiğim kısmı da eklemek isterim;

(...) Kısacası, bu ufak tefek adamı kimse önemsememektedir. Kundura tamircisinin evinde oturan Vladimir İliç Ulyanov adındaki bu adamı Zürih'te tanıyanların sayısı üç düzineyi bulmaz. Eğer o zamanlar, bir elçilikten ötekine büyük bir hızla giden o göz alıcı diplomat arabalarından biri rastlantı sonucu sokakta bu adama çarpıp da ölümüne neden olsaydı, dünya bugün onu, ne Ulyanov ne de Lenin adıyla tanıyacaktı. (...)
(260. sayfa)

Gerçekten de günümüzde dahi kimilerinin sevgiyle, kimilerinin negatif duygularla da olsa andığı veya tanıdığı, dünya tarihine adını silinmez bir şekilde yazdırmış bu adam, sosyalizmin bir numaralı pratisyeni-uygulayıcısı, pek de tanınır olmadığı o günlerde, bir elçilik arabasının çarpması sonucu ölseydi ne olurdu?

"Tarih değişirdi" demek haklılık payı olan ama fazla kolaya geçen bir cevap. Muhtemelen Lenin'in arkadaşları, Rusya'daki öncü kadro benzer işleri yine biraz farklı olarak da olsa yaparlardı. Peki ya Lenin? O dönemdeki bazı anmalar dışında, Zweig'ın da belirttiği üzere hiçbir yerde adı geçmez, ne bizler ne de dünya bugün onu tanımazdı.

Bu başlarda insana ilham veren ilginç bir bilgi olarak görünüyor. Zira yeterli inanca ve disipline sahip her "sıradan" insan tarihe adını yazdırma ihtimalini, o potansiyeli bu bilginin açtığı ufukla kendinde hissedebilir. Şu an bu yazıyı okuyor olan sizler de!

Diğer taraftan, o "arabanın çarptığı" ihtimalin diğer sayısız örneğe uyarlanması insanı tarifi zor bir burukluğa sevk ediyor. Düşünsenize normalde çok büyük insanlar olacak ancak yazgısı gereği "sıradan" bir insan olarak erkenden dünyadan göçenler... Belki de paralel evrenlerde başarılı olan büyük isimler...

Tüm bu olaylara, kişilere, tarihin durduğu ânlara ek olarak Zweig'ın bu eserini okurken, böylesine çılgın alternatif düşüncelere veya tarih felsefesine meyleden noktalara kadar savruluyorsunuz.

Bu çeşitliliği içermesi dolayısıyla da eğer birisine bir kitap hediye edilecekse ve ne tür kitaplardan hoşlandığı, bilgi birikiminin ne olduğu gibi şeyler biraz muğlaksa; herkese hitap edebilecek potansiyeli, içeriğinin bir kısmının muhakkak hoşa gidecek olması ve bu başlıkta saydığım diğer pek çok sebepten dolayı kitap kesinlikle İnsanlığın Yıldızının Parladığı Ânlar olmalıdır!

Tam da burada, Uludağ Üniversitesi'ne bir ziyaretinde, Tekstil Mühendisliği Bölümü öğrencilerine verdiği bir konferans sonrası, öğrencilerin tamamına bu kitabı hediye eden Kimya Yüksek Mühendisi Kasım Altay'a şahsım ve arkadaşlarım adına teşekkür ederim...





Bir Yıldızın Söndüğü Ân: Zweig'ın Ölümü

Zweig, bu uzun metnin başında da bahsettiğim üzere, çok sevdiği Avrupa'dan Nazi baskısı sonucu kaçmak zorunda kalmıştır. Ancak öyle büyük bir tarihî yıkım onu izlemektedir ki, Zweig arasını giderek açtığı durak noktalarıyla Güney Amerika'ya kadar gelir. Burada da çeşitli ülkelerde bulunduktan sonra Brezilya'ya yerleşir. Avrupa Naziler eliyle bir enkaza çevrilirken Zweig bu ülkede, Brezilya'da son aylarını yaşayacaktır...

On dört tarihsel minyatürle bizlere vazgeçmemeyi, yazgıya rağmen hareket etmeyi, tekrar tekrar kaybederken kazanmayı, ne olursa olsun yeniden başlamayı, bitmeyen azmi, dirilişi, tüm kötü gidişata karşı koymayı anlatan bu anıt adam, büyük kalem Stefan Zweig, eşiyle birlikte 22 Şubat 1942'de yaşamaktan vazgeçmiş ve intihar etmiştir!

Son derece başarılı bir biyografi yazarı olan Zweig, üzerinde çalıştığı Michel de Montaigne biyografisi için dostu Ernst Feder'den ödünç aldığı kitapları zamanından önce, çalışmasını tamamlamadan teslim ettiğinde tarih 21 Şubat 1942'dir ve Ernst Feder muhtemelen bu müthiş insanı son kez gördüğünün farkında değildir.



O gece evlerine döndüklerinde eşi Lotte ve Zweig Veronal adlı uyku ilacından aşırı dozda alırlar. Sonsuz uykularına dalan Zweig ve eşi yataklarında ve birbirlerine sıkıca sarılmış hâlde bulunurlar.

Öylesine çekip gitmeyen, ardında esaslı bir mektup bırakan Zweig, sevenlerine "Artık güneşin doğmasını bekleyecek takatim kalmadı, ancak siz yeni doğacak güneşi mutlaka bekleyiniz" diyecektir...

Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmanın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.


Stefan Zweig, Petropolis şehri, 22 Şubat 1942


On Beşinci Ân İçin Naçizane Bir Deneme: Stalingrad

Zweig'ın "on dördüncü ân"da ABD Başkanı Woodrow Wilson'ın düşünce dünyasına, psikolojik yapısına derinlemesine değinerek anlattığı "başarısızlık", yani adil barışın sağlanamaması, kaçınılmaz olarak aynı büyük şiddetin devamını, II. Dünya Savaşı'nı doğurmuştur.

Zira eski kafaların uygun gördüğü şekliyle yapılan "zorlama barış", getirdiği ağır ekonomik yükümlülüklerle Almanların belini kırmış, rekor enflasyon seviyeleriyle onları müthiş bir yoksulluğa itmiştir. İşte Başkan Wilson'ın da korktuğu son derece sağlıksız bu durumun, sağlıksız sonuçlarından en büyüğü olarak Almanya'da Nazizm güçlenmiş ve Hitler iktidara gelmiştir.

Sağlıksız ve aşırı boyutlardaki bir tür milliyetçilik olan Nazizm ideolojisi, geliştirdiği üst düzey savaş teknolojisiyle birleşerek önce Avrupa'yı yakıp yıkmış, 1941 yılında ise yüzünü Sovyetler Birliği'ne dönmüştür. Aradan geçen bir yılda, yani 1942'de Nazi birlikleri Rus topraklarının iki yüz kilometre kadar içlerine girmiştir. 1942'de özellikle baharın gelişi ve sonrasında yaz mevsiminde yoğunlaşan saldırılarıyla Alman kuvvetleri ilerlemeyi sürdürmüş ve Stalingrad'a ulaşmışlardır.

Stalingrad, Stalin'in adını taşıyan bir şehir olarak moral, motivasyon açısından, Volga nehri ve Hazar denizi üzerinden taşınan yardım olarak lojistik açısından, içinde barındırdığı gelişmiş sanayisiyle direkt materyal açısından son derece önemlidir. Alınması durumunda Hitler için zafer, kaybı durumunda Stalin için mağlubiyet kaçınılmaz görünüyordur. Tam da bu netlikler ışığında çatışmalar sürer...

2 Eylül'de Stalingrad'da savaş kızışırken, hemen ertesi gün, 3 Eylül'de Almanlar Volga'nın batısını net olarak ele geçirmişlerdir. Almanların hava üstünlüğü yadsınamaz durumdadır ve Stalingrad'da da büyük yarar sağlar. Eylül ayı boyunca şiddeti ivmelenerek artan çatışmalar Almanların lehinde ilerliyor, Nazizm Stalingrad'da bir tür kangren gibi yayılıyordur.

Ekim ayından itibaren şehir yarı yarıya bölünmüş durumdadır. Ani güç değişimleri ve süren bombardıman bir şehirden çok harabeyi andıran Stalingrad'ı savaşın merkezi yapacaktır.

Kasım'a gelindiğinde "düştü düşecek" görünümündeki Stalingrad, Rusların son kalbî kuvvetleriyle adeta ellerinden kaymak üzere olan bir görünümdedir. Ancak bu ayın ortalarından itibaren bazı şeyler tersine dönmeye başlar. 20 Kasım'da belirlenen bir taktikle Ruslar iki gün içerisinde çeyrek milyon Alman askerini kuşatma altına alırlar. Öyle ki Alman General Friedrich Paulus da bu kuşatmanın içinde kalmıştır. Bir General'in esir düşmesi ihtimali Nazilerin tarafındaki moral ve motivasyonu törpülerken, Hitler'den gelen emir çok nettir ve pek iç rahatlatıcı olduğu da söylenemez.

Hitler ulaştırdığı mesajında, "kuşatmayı yarmak ve geri çekilmek gibi bir amacımız yok, her şartta saldırı sürecek" minvalinde bir emir verir. Almanlar için kötüye gidiş sadece bununla sınırlı değildir. Rusya'nın meşhur kışı günden güne şiddetini arttırır...

Aralık ayı boyunca kuşatma sürer, Almanlar takviye birliklerle çemberi geriden kırarak saldırılarını güncellemeyi deneseler de sonuç alamazlar. Buradaki diğer bir belirleyici faktör de çember içindeki takviyesiz askerlerin her türlü stoğunun günden güne erimesidir. Erzaktan mazota her şeyin azalması, askerî birliklerin hareketini güçleştiriyor ve ağır kış koşulları karşısında onları çaresiz bırakıyordur.

Stalingrad'da durum böyleyken Almanların Kafkasya'daki tüm kazanımlarının da kaybedilmesi, onları genel bir gerilemeye iter.

Ocak ayı Almanların çaresizliğinin daha da koyulaştığı bir ay olur. 1943 yılı Almanya için hiç uğurlu bir yıl olmamıştır. Öyle ki General Paulus, Hitler'e çektiği bir telgrafta teslim olmak için izin ister. Gelen cevap hiç de şaşırtıcı olmayarak "hayır"dır! Tam bir hafta sonra Hitler pek de akıllıca olmayarak General Paulus'u Mareşalliğe terfi ettirir. Aynı gün yani 31 Ocak'ta taze Mareşal Paulus teslim olmayı kabul eder ve böylelikle bir Nazi Mareşali düşmana esir düşmüş olur.

31 Ocak günü, doğal olarak herkesten önce Mareşal Paulus'un bildiği bu karar, onun beyin kıvrımlarındaki bu düşünce, bu acı inisiyatif, Stalingrad Savaşı'nın kesin ve geri dönüşü olmayan bir biçimde belirlendiği o muhteşem ânda ortaya çıkmıştır.

18 Haziran 1815'te Waterloo'da olduğu gibi, 18 Mart 1915'te Çanakkale'de olduğu gibi, ileri doğru akacak olan on yılları, hattâ belki de yüz yılları belirleyecek bu küçük ve tılsımlı ân, büyük mucizeler sonucu bir kez daha meydana gelmiştir!

Buradan itibaren kendileri için işlerin yokuş aşağı gittiği Almanlar, önce sınır dışı cephelerden sökülerek, Almanya sınırlarının geçilmesine şahit olacaklar ve Berlin'in düşmesine dek 31 Ocak 1943'ten itibaren iki yıl kadar sürecek önlenemez bir çöküşü yaşayacaklardır.

Bu ân yaşandığında Stefan Zweig ve eşi intihar edeli tam 344 gün olmuştur.

Bu ândan itibaren tam 821 gün sonra ise 30 Nisan 1945 günü, Adolf Hitler ve eşi intihar edecektir.

İşte tam da bu şekilde, yıldızların parladığı ânları en güzel şekilde anlatan kişi olan Zweig'ın bile, görmek için yeterli sabrı gösteremediği bu ânın yaşanması sadece birkaç yüz günlük takati gerektirmiştir. Ancak nitekim bir insan olan Zweig kendisinde bu enerjiyi bulamamış ve vazgeçmiştir.

Öyle zannediyorum ki; kendi küçük hayatlarımızdaki vazgeçme eşiklerimiz, dert edindiğimiz önemsiz pürüzler, bizi pes etmeye götürecek "felâket" sandığımız etkenler karşısındaki yaşam enerjimiz, en çok bu ironik sona tekrar tekrar bakarak güncellenmeli, çoğalmalı ve parlamalıdır!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder