11 Temmuz 2018 Çarşamba

Simülasyon Teorisi Üzerine

The Thirteenth Floor filminden bir görsel


Teorinin İçeriği ve Ortaya Çıkışı

Düşünce tarihi, mutlak gerçeğin ne olduğuyla ilgili sayısız fikri ve tartışmayı ihtiva etmektedir. Tüm bu içerikten gelen kümülatif bir birikimle içinde yaşadığımız evrenin gerçekliğini sorgulayan modern yaklaşımlardan birisi de simülasyon teorisidir.

Simülasyon teorisi, kısaca açıklamak gerekirse; yaşadığımız evrenin bize göre çok üst bir teknolojiyle oluşturulmuş bir alan olduğunu, bizim de bu alan dahilindeki her şey gibi birtakım ögelerden ibaret olduğumuzu öne sürer. Simülasyon teorisinin, dünyadaki yaşamı yapay olarak uzayda yaşayan daha üst bir medeniyetin oluşturduğu iddiasıyla karıştırılması zaman zaman düşülen bir yanılgıdır. Zira bu iddia; aynı boyutta, aynı uzayda yaşadığımız bizden daha farklı ve gelişmiş bir canlı formunun, tıpkı bizim petri kabında bakteri üretmemiz gibi bizi ürettiğini öne sürerken, simülasyon teorisi bundan çok daha öte bir şeyi, bir boyut farkını ileri sürmektedir. Yani simülasyon teorisine göre yaşadığımız alan, gerçek alanın alt boyutlarından birisi, bir yansıma alanı olabilir.

Her şeyi beynimize bağlı duyu organlarıyla algıladığımızı biliyoruz. O hâlde; gördüğümüzü, duyduğumuzu, dokunduğumuzu, kokladığımızı, tattığımızı zannettiğimiz her şeyi aslında sadece fanustaki bir beyin olarak algılıyor, bu şekilde "yaşıyor" olsaydık bunu fark edebilir miydik? Bu sık kullanılan bir örnektir. Bunun da ötesinde biyolojik bir yapı bile değil, son derece küçük bir bilgisayar devresinden, dijital beyinden ibaret olsaydık bunu fark edebilir miydik? Pek tabii edemezdik. Bu soruları şimdilik bir kenara bırakalım. Özetle anlatmaya çalıştığım "boyut farkı" ve "yansıma alan" meselesinin özü bu benzetmelerde gizlidir. Yani gerçek bir boyut değil, nöronlar arası veya bir dijital etkileşim dahilinde bir ilişki söz konusudur.

Simülasyon teorisi (/argümanı da denilebilir), ilk kez Oxford Üniversitesi'nde bulunan İsveçli felsefeci Nick Bostrom tarafından, 2003 yılında yayınladığı bir makalede ortaya konmuştur.Bundan önce çok çeşitli popüler iddia ve yaklaşımlar olsa da akademik literatürdeki ilk ciddi emare budur.

I. Zeki yaşam formları teknolojiyi ileri bir seviyeye taşıyamayacaklar ve yok olacaklardır ya da;

II. Gerçekten teknolojiyi ileri bir seviyeye getiren toplumlar geçmişlerini simüle etmek gibi kendilerine göre düşük bir işle uğraşmayacaklardır ya da;

III. Kesin denilebilecek bir ihtimalle bir simülasyonun içinde yaşıyoruz.2
Nick Bostrom'un baş döndürücü teorisi, makalesinde yer alan bu üç önermeden birisinin doğruluğu temelinde yükselmiştir. Burada aslında her önerme bir varsayımdır ve söylememe gerek var mı bilmiyorum ama en güçlü varsayım III. varsayımdır.

Özetle: 

İlk ihtimale göre; insanlık veya varsa başka bir zeki canlı formu, gerçekten ileri düzeyde bir teknolojiye geçemeden silinip gidecektir. İkinci ihtimale göre geçse dahi kendi az gelişmiş hâlini simüle etmekle ilgilenmeyecektir. Üçüncü ihtimale göre de ileri düzeyde bir gelişmişliğe sahip üst insan, geçmişini simüle edecektir ve bizim de bu tür bir simülasyondan ibaret olmamızın önünde hiçbir engel yoktur!


Simülasyon Teorisi ve Felsefe


Felsefe tarihi boyunca gayet açık olarak görülen bir rekabet idealizm ve materyalizm arasında yaşanmıştır. Bir tahterevallinin uçlarındaymış gibi hareket eden bu iki karşıt kavramdan birisi yükseldiğinde, diğerinin o dönem için de olsa alçaldığı görülmüştür. Her ne kadar Antik Yunanistan'ın gölgesinde kalsa da Mısır, Hindistan ve Çin'de felsefe kapsamına alınabilir düzeyde önemli akımlar meydana gelmiştir. Bu ilkel akımlar genelde materyalizme eğilim gösterecek şekilde ortaya çıkmış uzun yıllar sonra materyalizmden idealizme dönüşüm gözlenmiştir.

Antik Yunan filozoflarının ilki olarak kabul edilen Thales, materyalist düşüncenin önemli öncülerinden birisidir. Thales'e göre hem canlılığın hem de diğer tüm maddelerin temelinde su vardır. Thales'ten sonra, Parmenides'in kurucusu olduğu bir akım, Eleacılık akımı başlamıştır. Bu akım her şeyin ezelden beri var olduğu, var olmaya da devam edeceğini savunmuştur. Bu akıma göre yine doğal olarak hiçbir şey vardan yok edilemeyeceği gibi yoktan da var edilemez.

Eleacılık görüşüne göre, duyu organlarına güvenmek pek mümkün değildir, zira duyu organlarımızla hissettiklerimiz bir illüzyondan ibaret olabilir. Gerçeği kavrayabilecek tek şey akıldır. Bu aslında son derece katı bir rasyonalist yorumlamadır.

Öyle ki Eleacılık, üyelerinden Elealı Zenon'un ünlü paradokslarıyla, hayatın her anında gözlemlemekte olduğumuz hareketlerin dahi birer çelişkinin yansıması olarak görmüş ve gerçekliklerini reddetmiştir.
Zenon'un genel olarak bilinen üç paradoksu şunlardır:

I. Uzay paradoksu

II. Akhilleus ve kaplumbağa paradoksu

III. Fırlatılan ok paradoksu

Uzay paradoksunda Zenon, varlıkların sınırını ve uzayı sorgular. Temel soruları şunlardır; "Her şey varsa ve her şey uzaydaysa uzay nerededir?", "Uzay da başka bir uzaydaysa o uzay nerededir?" Zenon bu soruları doğrultusunda, "bir uzayın başka bir uzayda, onun da başka bir uzayda olduğunu düşünürsek, bu sonsuza kadar gider ve uzay gerçekten var değildir" der.3

Antik Yunanistan'ın meşhur koşucusu Akhilleus saniyede 10 metre koşabilmektedir ve bir kaplumbağayla yarış yapacaktır. Kaplumbağa Akhilleus'un yalnızca 100'de biri kadar hızla yani saniyede 10 santimetre hızla ilerleyebilmektedir. Kaplumbağanın 100 metre kadar avansla başladığı yarışta, ilk bakışta Akhilleus'un aradaki farkı kapatarak kaplumbağayı geçmesi son derece olasıyken, Zenon'un varsayımı bu yönde değildir. Zenon'a göre Akhilleus aradaki 100 metrelik farkı kapatana kadar kaplumbağa da onun 100'de biri kadar ilerlemiştir ve arada daha küçük bir fark oluşmuştur. Akhilleus bu yeni farkı kapatmak üzere ilerlediğinde ise önde olan kaplumbağa yine onun 100'de biri kadar ilerlemiş olacaktır. Bu sebeple aradaki fark sürekli küçülecek ama asla kapanmayacaktır ve Akhilleus 100 metre avansla yarışa başlayan kaplumbağayı asla geçemeyecektir.4

Zenon'un hareketle ilgili diğer bir paradoksu fırlatılan bir oku konu almaktadır. Yaydan çıkan bir okun gideceği toplam mesafeyi 100 metre kabul edersek, ok bu mesafenin yarısını gittiğinde 50 metre ilerlemiş ve geriye 50 metrelik bir mesafe kalmış olacaktır. Ok ilerlemeye devam ederken kalan toplam mesafenin yarısını gittiğinde 25 metre gitmiş ve geriye kalan toplam mesafe 25 metre olacaktır. Ok bunun da yarısını gittiğinde geriye 12,5 metre kalacak ve sürekli olarak azalan mesafe sıfıra yaklaşacak, ancak hiçbir zaman sıfır olmayacak yani hedefe varmayacaktır. Zira sıfırdan başka hiçbir sayının yarısı sıfır değildir!5

Gerçek hayata baktığımızdaysa; Akhilleus, kaplumbağayı kolaylıkla geçer ve ok da hedefine varır. Bu sebeple bu akıl dışı olayların gerçek olması Zenon'a göre mümkün değildir. Bu paradokslar, özellikle hareket kavramıyla ilgili olarak günümüzde son derece akla ziyan gözükse de çok erken zamanlarda akıl yoluyla bu tür bir sorgulamaya girişmek ve duyularla algıladığımız dünyanın bir illüzyondan ibaret olabileceğini öne sürmek, saygıyı fazlasıyla hak eden bir düşünce ufkunun dışa vurumudur.

Buraya kadar ağırlıklı olarak da materyalist çizgide gelişen sorgulayıcı yaklaşımlar, Platon'la birlikte idealist çizgiyle de tanışmış ve önemli bir dönemece gelmiştir. Platon'un idealizmine göre, içinde yaşadığımız dünya yansımalar dünyasıdır. Öyle ki, her şeyin gerçeği veya özü diyebileceğimiz ideaların tamamının bulunduğu bir alem, yani idealar dünyası vardır. Onların yansımaları da bizim içinde yaşadığımız dünyadaki varlıkları meydana getirmektedir.

Platon'un böyle düşünmesinin altında; zihindeki bilgilerin, içinde yaşadığımız dünyayla irtibatlı hâle geldiğinde aslında içermediği bazı maddesel özellikler kazanması yatmaktadır. Örneğin Platon zihninde bir üçgeni düşünür. Bu üç köşesi olan basit bir geometrik şekilden ibarettir. Ancak bunu bir yere çizdiğinde ister istemez bu şekli meydana getiren çizginin bir kalınlığı olacaktır. Yine meta olarak üçgeni ifade eden bir materyal yaptığında, yani katı bir malzemeyi üçgen şeklinde kestiğinde veya tele benzer bir malzemeyi bükerek üçgen şeklini verdiğinde, bu materyallerin "gerçek" üçgende olmayan özellikleri olacaktır. Yani telin bir kalınlığı, malzemenin bir doluluğu olacaktır. Oysa ki Platon'un zihnindeki şey sadece bir üçgendir, üç köşesi olan bir geometrik şekildir. Ne bir kalınlığı, doluluğu, hattâ ağırlığı dahi yoktur. İşte bu sebeplerle, Platon'a göre diğer her şey için de geçerli olduğu gibi, idealar dünyasında bir üçgen ideası vardır ve asıl olan odur.

Platon'un düşüncelerini açıklamada kullandığı meşhur betimlemesi, mağara alegorisidir. Buna göre; bir mağaranın giriş kısmına arkası dönük olacak şekilde zincirlenmiş bir insan, hayatı boyunca bu şekilde duruyor ve girişin önünden gelip geçen her şeyin gölgelerini karşısındaki mağara duvarında görüyordur. Bu sebeple de onun tüm gerçekliği ve varlık algısı gölgelerden ibarettir. O insan gölgelerin esas sebebi olan gerçek varlıkları kavramada son derece kabiliyetsiz ve de gönülsüzdür. İşte mağara alegorisinde Platon'un anlatmak istediği şey, bu dünyada yaşayan bizlerin de bu mağaradaki insan kadar gerçekten uzak olduğumuz ve dünyada temasımızın bulunduğu varlıkların da gölgeler misali ideaların yansımalarından ibaret olduğudur. Platon'un idealizmi diğer pek çok konu gibi Aristo'nun katkılarıyla gelişmiş ve sonraki devirlerde son derece etkili olmuştur. Örneğin Aristo'nun düşünceleriyle İslâmî eksende bir bütün ortaya koymaya çalışan Farabî, varlığı sınıflandırırken ilk sebep ve zorunlu varlık gibi tanımlamalarla tanrısal varlığı ortaya koymaya çalışmış, onun peşi sıra diğer her şeyi zorunlu varlığın var oluşundan köken bulan zorunsuz varlık olarak nitelemiştir.

Antik Yunan'da kayda değer diğer bir akım da Piron'un öncülük ettiği şüpheciliktir. Şüphecilikte her türlü bilgiye şüpheyle yaklaşılır. O kadar ki, yaşadığımız hayat ve gerçekten var olup olmadığımız bilgisi dahi meçhuldür. Aslında bu yaklaşım çoğu kez başlarda zannedildiği üzere zırvalıktan ibaret değildir. Şöyle ki; duyu organlarımızla algılayabileceğimiz her türlü özelliğimiz yine bize ait olduğundan bizim varlığımızı kanıtlamada referans alınamaz. Her şeyden bağımsız olduğunu bildiğimiz saf gerçeklikten ibaret bir ögeyi baz alarak varlığımızı kanıtlayamadığımız için, bu gerçekten şüpheli bir durum olarak kalmaktadır. Piron'un düşünceleri asırlar sonra 17. yüzyıl felsefesini pek çok farklı noktada etkilemiş, yeni ufuklar açmıştır.

Rönesans döneminde ağırlıklı olarak felsefede materyalist düşünce önem kazanırken, Rönesans sonrası dönemde yani aydınlanma çağında idealist düşüncenin yükselişi görülmektedir. Modern felsefenin kurucusu olarak nitelendirilen Descartes, duyuları reddeden ve akla dayanan keskin şüpheciliğine karşı, varlığını kendisine izah edebilmede "düşünüyorum o hâlde varım" ifadesini kullanmıştır. Bu ifade aynı zamanda koyu idealizmin ister istemez gelip dayanacağı bir durak olan tekbenciliğin (solipsizmin) temelini oluşturmuştur. 

Descartes'ın sıkı takipçisi olan Malebranche'ın teorisine Berkeley'in son şeklini vermesiyle ortaya çıktığını söyleyebileceğimiz tekbencilik, maddeler alemini zihnin oluşturduğu bir alan olarak ele alır.6 Sık kullanılan bazı örnekler şu şekildedir; "Kimsenin olmadığı bir ormanın ortasında bir ağaç devrildiğinde, bu ağaç gerçekten devrilmiş midir?", "Tek başınıza bulunduğunuz bir odadan dışarı çıktığınızda odadaki eşyaların varlığı söz konusu mudur?", tekbenciliğe göre örnek soruların karşılıkları "hayır"dır. Bilincin olmadığı bir yerde maddî varlık da olamaz. Yani bir bilinç bulunduğu yerde, olduğu ve olması gerektiği varsayılan maddî ögeleri tanımlıyor ve kendisine göre algılıyordur. Dış dünya, fiziksel alan, gerçeklik dediğimiz şey, nihayetinde beynimizdeki düşüncelerden ibarettir.

Burada Blaise Pascal'ın, "evren kendisini insan zihninde tefekkür eder" sözünü de çok önemli buluyorum. Bu yüksek ihtimalle de Aristoteles'in tanrısı olan 'kendi kendisini düşünen düşünce'de kök bulan bir sözdür. Berkeley'in tekbenciliğine paralel bir düşünce olarak, ona ilham vermiş olma ihtimali de epey yüksektir. Eğer 17. ve 18. yüzyıllarda yaşamış George Berkeley'den altı yüzyıl kadar geriye gelir ve bu düşünceyi ihtiva eden bir ifadeyi arayacak olursak, bu da kesinlikle Ömer Hayyam'a ait bir ifade olacaktır.

Hayyam'ın ilgili dörtlüğü şu şekildedir;

Ben yoksam, bu güller serviler yok
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok
Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok

Dörtlükleriyle (rubaileriyle) eşine az rastlanır bir biçimde matematik yapan, bu yönüyle de geniş çevrelerde büyük hayranlık uyandıran Hayyam'ın burada tekbenciliği bir dörtlükte anlatılabilecek en iyi şekliyle anlattığı görülmektedir.

Benzer şekilde William Shakespeare'in meşhur eseri Macbeth'in 5. perdesinin 5. sahnesinde Kral Macbeth, karısının ölüm haberini alması üzerine, hayatın niteliğine dair şu çarpıcı sözleri söyler;

(...)
Yarın, yarından sonra bir yarın, bir yarın daha
Sürüp gider günden güne küçük adımlarla;
Geçmiş günlerimiz ise nice sersemlere ışık tutmuş
Ölüm yolunda, toz toprak olmazdan önce.
Sön, cılız kandil, sön! Hayat dediğin ne ki:
Yürüyen bir gölge, bir zavallı kukla bu sahnede:
Bir saat boy gösterip, boyun kırıp gidecek!
Bir daha da duyulmayacak artık sesi.
Bir aptalın anlattığı bir masal bu:
Kuru gürültüler deli saçmalarıyla dolu.
(...)7

Bunlar bu şekilde anlatıldığında edebiyatın fantastik faraziyeleri olarak görülebilir. O hâlde daha güncel ve çarpıcı bir örnekle bağlayayım. Günümüzde hoş vakit geçirebilmek amacıyla tasarlanmış simülasyonlar olan video oyunlarındaki mekân oluşumu tamamen yönettiğimiz karakterle ilgilidir.

Yani oyunun içinde kanıksayarak özgürce dolaştığımız büyük alanlar, o anda oluşmakta, tanımlanmakta ve ekranımıza yansımaktadır. Hattâ gereğinden hızlı hareket edildiğinde daha ilkel video oyunlarında, mekân ve öge oluşumu gözle görülebilecek kadar netleşir. Rüyalarımızda da buna benzer bir durum söz konusudur. Bazen bunun bir rüya olup olmadığını düşündüğümüz ve gerçekliğinden kesinlikle emin olduğumuz rüyalarımızda da takdir edersiniz ki bulunduğumuz alan, gerçekte yoktur. Beynimiz o alanları hızlıca, sanki hep var olduğuna inanacağımız kadar başarılı bir şekilde oluşturur. Peki bizim gerçek ve sanal ayrımımızın temelinde ne yatar? Net olarak söylenebilir ki, diğer insanların da varlığını onaylamadığı şeylerin gerçek olduğunu kabul edemeyiz. Gerçek dediğimiz şeyin kabulü oy birliğiyle onaylandığı sürece mümkündür. Yani bir kimsenin rüyası veya bir şizofreni hastasının gördükleri gerçek değil, yanılsamadır. O hâlde yine bir can alıcı noktaya geliyoruz. Ya yaşadığımız dünya ve evren de insanların tamamının kandırıldığı bir yanılsamaysa? Müştereken bu gerçekliği teyit etmiş olmamız bunun gerçek olduğunu kesin olarak kanıtlar mı?

Bu kadar sık tekrar ettikten sonra "gerçek" olanın ne olup olmadığıyla ilgili de düşünmek gerekir. En başta şunu kabul etmek gerekir ki; gerçeklik dediğimiz şey aynı boyutta olmayla ilgili bir durumdur. Yani en azından geldiğimiz noktada söyleyebileceğimiz en sağlıklı şey budur. Simülasyonun gerçekte var olmayan bir alt alan olduğunu varsaymıştık, peki bu simülasyonun üretildiği bir üst alanın mutlak gerçek olduğunun kanıtı nedir? Elbette böyle bir kanıt yoktur. Yani rüyada gördüğümüz tüm mekânlar ve ögeler rüyada büründüğümüz karaktere göre gerçektir. Sims oyunundaki cisimler o oyundaki simlere göre gerçektir. Bu dünyada temas ettiğimiz her türlü şey de bize göre gerçektir. Bunun da ötesinde ayrıca her şeyin onun temelinde olduğu bir mutlak gerçekliğin olup olmadığı da ayrı bir merak konusudur.

Simülasyon teorisini hiç kuşkusuz insanın tüm gerçeklik algısını temelden sarsan bir içeriğe sahiptir ve her ne olursa olsun bu ilginç yaklaşımın üzerine kafa yormak dahi iyidir. Simülasyon teorisinden daha ilginç olansa, düşünce tarihindeki ilk bulgulardan itibaren, bu yönde sorgulamaların olmasıdır. Gerçi sadece bu yönüyle düşünmek de yanıltıcı olabilir. Günümüzün veya bulunduğumuz yüzyılın gelip geçici bazı meselelerinin haricinde, düşünsel alanda ne söyleyebiliriz ki ilk çağ felsefesinde söylenmemiş olsun? Belki de felsefeyle ilgili olarak daha önemli olan soru budur.


Simülasyon Teorisi ve Din

Budizm ve Hinduizm'in başı çektiği doğu dinlerinde ekseriyetle bir ahiret inancı görülmemektedir. Semavî dinlere göre dünyayı yorumlama anlamında daha materyalist olduğu savunulabilecek olan bu inanışların dünyadaki yaşamın ödülünü veya cezasını yine dünyadaki yaşamla karşıladıkları ve reenkarnasyon inancına sahip oldukları görülmektedir. Bu hayatta sürekli iyilik yapan birisi gelecek hayatında daha iyi bir konumda olacaktır. Yine hayatı boyunca kötü davranışlarda bulunan ve dini anlamda iyi bir karnesi olmayan birisi, gelecek hayatta berbat bir konumda olacaktır. Bu idealizmden uzak bir şekilde; sonsuz ve mükemmel yada sonsuz ve azapla dolu hayatları öngörmese de, yaşanılan hayatın kesintisiz bir gerçeklik olduğu düşüncesinden uzaktır. Sürekli olarak tekrardan başlatılan simülasyonların, sahip olunan karmaya paralel olarak farklı standartlarda olması düşünülmüş gibidir.

Semavî dinler başta olmak üzere, pek çok inanışta yaşadığımız dünyanın bir sınav yeri olduğu, sahi olmadığı, dolayısıyla geçici olduğu önemle belirtilmiştir. Buradaki yaşanılan hayata göre belirlenecek hükümle, ölümden sonra sonsuza kadar sürecek huzurlu bir yaşama, yani cennete veya sonsuz bir cezalandırılma süreci olan cehenneme gidileceği yönünde kesin uyarılar vardır.

Semavî dinlerin kaynaklarında geçen, yaşadığımız dünyanın geçici ve hattâ bir tür yanılsama olduğu yönündeki iddialarının bir kısmı şöyledir:

Tevrat:

Senin önünde garibiz, yabancıyız atalarımız gibi. Yeryüzündeki günlerimiz bir gölge gibidir, kalıcı değildir.
(I. Tarihler 29:15)

Zebur:

İnsana gelince, ota benzer ömrü, kır çiçeği gibi serpilir; rüzgar üzerine esince yok olur gider, bulunduğu yer onu tanımaz.
(Mezmur 103:15-16)

İnsan bir soluğu andırır, günleri geçici bir gölge gibidir.
(Mezmur 144:4)

İncil:
(Pavlus'un Mektupları)

Şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman bilindiğim gibi tam bileceğim. (Pavlus'tan Korintlilere 1. Mektup 13:12)

Gözlerimizi görünen şeylere değil, görünmeyenlere çeviriyoruz. Çünkü görünenler geçicidir, görünmeyenlerse sonsuza dek kalıcıdır.
(Pavlus'tan Korintlilere 2. Mektup 4:18)

Geçici yiyecek için değil, sonsuz kalıcı yiyecek için çalışın...
(Yuhanna 6:27)

Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine kendinize ahirette hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar.
(Matta 6:19-20)

Kur'an:

Bu dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan ibarettir. Gerçekten son yurt, işte öz hayat odur. Keşke bilselerdi.
(Ankebut 64)

Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve aranızda övünme, mal ve evlat da bir çokluk yarışından ibarettir. Bu tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, çiftçileri imrendirir; sonra heyecana gelir, bir de görürsün sararmıştır, sonra da çerçöp olur! Ahirette ise şiddetli bir azap, bir de bir bağışlama ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir!
(Hadid 20)

Her dinin kendi kuralları ve retoriği olmasına, hattâ bir dindeki emir veya ibadetin, diğer bir dinde kesin olarak yasaklı ve haram kılınmış olmasına rağmen, bu dünyanın mutlak gerçek olmadığı yönündeki yaklaşımlardaki müştereklik göz doldurucudur. Tabi bu durumun büyüsüne kapılmadan önce de bunun özellikle semavî dinler için aynı kökten gelmeyle veya tümden Platon'da kök bulan bir ekolden etkilenmeyle yada bu alandaki fikirlerle ilgili olarak, ta mitolojiye dayanmayla ilişkilendirilebileceği de göz ardı edilmemelidir.


Simülasyon Teorisi ve Bilim

Lezzetli bir fincan sütlü kahve içecek olsaydınız, sütün ve kahvenin karışım oranının ne olmasını isterdiniz? Eğer sütlü kahveden bahsediyorsak eklenenin süt, asıl olanın kahve olduğunu söyleyebiliriz. Peki hangi aşamadan sonra bu karışıma az sütlü derdiniz? %20 veya %15 olabilir mi? Süt oranı %10'a indiğinde bu kimilerine göre sert bir sütlü kahve olurdu. Peki süt oranı ne kadar minimize olsa biz bunun artık sadece düz bir fincan kahve olduğunu kabul edebilirdik, yani sütlü kahvemiz eser miktarda süt içeriyor olurdu? %1 ve altı olabilir mi? Galiba bu oranı bu şekilde kabul edebiliriz.

Peki başından beri her şeyi kanıksamış bir vaziyette yaşayıp gittiğimiz şu dünyada, varlık olarak nitelediğimiz şeylerin, maddelerin ne kadarı boş olsa onların gerçekten var olmadıklarını kabul ederdik?

Atomların yapısı incelendiğinde genel olarak bir atomun içindeki varlığın, parçacıkların takribi olarak 1/100.000 kadar yer kapladığı görülüyor. Yani bu aynı zamanda şu demek; maddenin yapı taşı olarak ele aldığımız atomların, 99.999/100.000 kadarı boş hâldedir. Kısacası denilebilir ki, atomun %99,999'u boşluktur.

Bunu açıklayabilmek için genelde bir stadyumun ortasında bulunan bir bilyenin atom çekirdeği olduğunu var sayan, çekirdeğe belli uzaklıklarda ve muhtelif yerlerde bulunan küçük parçacıkların elektronları temsil ettiği bir modelleme kullanılır. İşte söz konusu boşluk bu kadar fazladır. Aslında bu boşluk bizim algılarımızın çok ötesinde bir anlama sahiptir. Yani atom altı ölçekte kütle içermeyen bir etkileşim alanıdır. Tabi bu durumun haricinde yani atom bazında değil, atomlar arası ölçekte konuştuğumuzda bir atomik dolgu faktöründen de söz etmek gerekir. Mühendislikte önemli yere sahip olan malzeme biliminin ilgi alanına giren atomik dolgu faktörü, farklı malzemelerin birim hücredeki atom miktarını ifade eden bir orandır.

Yüzey merkezli küpte 0,74, hacim merkezli küpte 0,68, basit küpte 0,52 olarak hesaplanır.8

Yani zaten kendisi %99,999 oranda boş olan atomların meydana getirdiği daha kompleks yapılardaki doluluklar, atomları direkt saf kütle olarak kabul ettiğimiz durumda dahi %74, %68, %52 olarak hesaplanır. Bu da bizi temas ettiğimiz herhangi bir cisimdeki boşluk miktarının inanılmaz ölçüde fazla olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüz yüze getirir. %1 ve altında süt ihtiva eden sütlü kahveyi, sade kahve olarak kabul edebileceğimizi söylemiştik, bu bir anlamda %1'in altındaki bir varlığı (sütü) ihmal etmek oluyordu. Peki çevremizdeki her türlü cisim ve maddenin sadece %0,00001 kadar kütle içerdiğini düşünecek olursak bu kütleyi ihmal etmemiz mümkün olabilir mi? Yani varlığın aslında var olmadığını söyleyebilir miyiz?

Umarım felsefedeki "Varlık var mıdır?" türünden soruların, manevi anlamla ilişkilendirilmeden, direkt olarak yaşadığımız boyutta ve somut olarak dahi ele alındıklarında aslında o kadar; boş, gereksiz, saçma ve aptalca olmadığı konusunda ufak da olsa bir kanaat oluşturabilmişimdir.

Tüm bunlarla ilgili olarak hayatımızdaki diğer bir algısal yanılgı temasla ilgilidir. Temas etmek yani dokunmaktaki hissiyatımız da pek gerçeği yansıtmaz. Açıkça şunu söyleyebiliriz ki; çarpışan iki bilardo topu aslında bizim algıladığımız şekilde atomik anlamda temas etmez. Bunun da ötesinde bir ekmek ve onu kesen bıçak, bir karpuz ve kendisine isabet eden mermi dahi birbiriyle atomik mertebede temas etmez! En temelde iki atomun teması asla mümkün değildir. Aradaki en az 1 Angstromluk (1 metrenin 10 milyarda biri) mesafe vardır ve bunun daha da azalması mümkün değildir.

Biraz daha büyük kavramlarla, örneğin evren ve galaksimizle ilgilenecek olursak, simülasyon teorisiyle de pek çok kez ilişkilendirilen bir konu Fermi paradoksudur.


İtalyan fizikçi Enrico Fermi'ye atfen bu paradoksta özetle şu sorgulanır;

Milyarlarca yıllık sürecin sonunda -tüm insanlık olarak- eğer biz varsak, gelişmişlik düzeyi bize yakın hattâ bizden çok üstün başka medeniyetler de olmalıdır. Ancak böyle bir varlık görülmemektedir. Eğer varsalar bile hâlâ neredeler, eğer yoksalar biz nasıl varız?9

Muhtelif sebeplerle dünya dışı varlıklara kafayı takmış, sürekli bu yönde ortaya atılan asılsız ve bilimsel olmayan iddiaları doğru kabul eden kişilerin inanma istek ve eğilimlerinin aksine, dünya dışı zeki bir canlı formunun varlığını destekleyecek dikkate değer bir kanıt yoktur. Oysa biz varsak, benzer malzemeyle, benzer formda çok uzun yıllar sonra bizim seviyemizde ve bizden de gelişkin "uzaylılar" olmalıydı. Ama öyle görünüyor ki yoklar, o zaman biz nasıl varız? İşte kritik yer burasıdır; "biz nasıl varız?" Acaba gerçekten var mıyız? Herhâlde bu soru yine bizi en başlara, örneğin Piron'a ve septiklere götürüyor!

Evrenden devam edecek olursak diğer bir açmazımız Olbers paradoksudur. Alman hekim ve astronom olan Heinrich Olbers'in 1823'te yazdığı makalesinde ileri sürdüğü bu tezi kısaca şu şekildedir;

Büyük patlama evreni oluşturduğunda çok fazla sayıdaki ışık kaynağı olan gök cismi her yöne doğru savrulmuşsa, herhangi bir cismin ışık hızından daha hızlı hareket etmesi de mümkün değilse, niçin evrenin tamamı hâlâ aydınlanmış vaziyette değildir yada geceleri neden hâlâ karanlıktır?10

Eğer gerçekten bir simülasyonda yaşıyorsak, bu sistemin bazı açıkları olmalıdır. İşte bu tip paradokslar da mevzuubahis açıklarla ilgili olarak bize fikir verebilir. Elbette ki tam tersine olarak, simülasyon teorisini desteklemeyen mahiyette içeriğe de sahip olabilirler. Şu soru da sorulabilir; eğer gerçekten bir simülasyon söz konusuysa, buradaki ögelerin zihinleri neden bu simülasyonu çözecek düzeyde olsun?

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca, soğuk savaşın da etkisiyle pek çok konu iki kutbun arasında çekiştirilip durmuş, bu hararetten bilim de nasibini almıştır. Bu sayede hem bilimin hem de bilimselliğin tanımı ve şartları uzun uzadıya tartışılmıştır. Genellikle Karl Popper'in belirlediği tanımlamaların tartışmaya son noktayı koyduğunu düşünürsek, simülasyon teorisini de bunun üzerinden değerlendirebiliriz. Popper'e göre bu bağlamda en öncelikli şart bilimsel olarak kabul edebileceğimiz bir ifadenin yanlışlanabilir olmasıdır.

Yani ben size sadece bana görünen, kulaklarından daha küçük kanatları olan ve uçabilen pembe bir filin dünyayı döndürdüğünü söylesem, bu yanlışlanabilir bir iddia değildir. Bu sebeple bilimsel de değildir. Tıpkı bu şekilde bunca dişe gelir temele rağmen, simülasyon teorisi de bilimde baz alınan gerçekliği, maddî varlığı tartışmalı hâle getirdiğinden ve bu da yanlışlanabilir olmadığından bilimsel değildir! Bu anlamda bilim dışı olduğu gayet açıktır. Ancak burada önemli bir ayrıma geldiğimizi zannediyorum; bu bilim dışılık bir zırvalığı mı, yoksa bilim üstülüğü mü ifade eder? Bence ikincisini ifade eder. Yani simülasyon teorisi en azından şimdilik, bilim dışı ancak bilim üstü bir düşüncedir. Hem diyelim gerçekten de bu seçenek doğru, yani ikinci seçenek, bundan ne çıkar? Söyleyeyim, bir müddet güler eğleniriz, yine bu boyutta, bu gerçeklikte o aştığımız(!) bilime dört elle sarılır, hayatlarımızı konforlu ve sağlıklı olarak sürdürme çabasına geri döneriz. İşte bu sebeple aslında bu teorinin bilimde yerinin olup olmaması da önemli değildir.

Tüm bu beyin fırtınasını iki temelde yararlı görüyorum. İlki; adından da anlaşıldığı gibi bunun bir beyin fırtınası olması, birbiriyle kel alaka gibi görünen kavramların, bilgilerin doğru şekilde bir araya geldikçe üst anlamlar oluşturduklarının görülmesidir. İkincisi ise rahatsızlıktır. Evet bildiğiniz rahatsızlık. Ben insanların biraz olsun rahatsız olmaları ve potansiyellerini kullanmaları gerektiğine inanıyorum.

Matematiğin hayatımızdaki yeri, sık konuştuğumuz meselelerdendir. Onun katı ve sevimsiz bir disiplin mi, bilimin dili mi, hayattaki yegâne gerçeklik mi olduğunu tartışır dururuz. Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein'ın yüksek matematik bilgisi ve dil bilgisiyle kusursuz/çelişkisiz bir yapı oluşturma denemesinin, elinde sadece matematiksel gerçekler kalarak sonuçlandığı, felsefenin ürkütücü hikayelerinden birisi gibi anlatılır durur.

Peki bu matematiksel gerçekleri belirleyen kimdir? Örneğin Euler'in keşfettiği ve pek de mütevazı davranmayarak adının baş harfiyle adlandırdığı "e" sayısını düşünelim.11 Klasik anlatımda 1 dolarımız olduğunu var sayarsak, 1 yıl içindeki maksimum bileşik faizi hesaplayarak elde ettiğimiz miktar 2,718281828459... şeklinde ilerleyen miktarda doları ifade eder, ki bu aynı zamanda e sayısının değeridir. Matematiksel olarak (1+1/n)^n şeklinde yazılabilecek bir fonksiyonun limitidir. Değişkenimizin hem aşırı büyüdüğü, hem de aşırı küçüldüğü durumlarda e sayısı elde edilir.


Euler'in bu ilginç sayısı elbette ki bundan ibaret değil, e sayısının taban olduğu logaritma, yani doğal logaritma (lnx) dünyamızda görülen ve evrende de görülmesi muhtemel olan olayların değişim eğilimlerinde (yani türevlerinde) sıklıkla karşımıza çıkar. Örneğin; bir radyoaktif maddenin yarı ömür hesabını yapan fonksiyon, herhangi bir maddenin pH değerini veren fonksiyon, herhangi bir yerde meydana gelen depremin Richter ölçeğindeki değerini hesaplayan fonksiyon, bakteri üremesi ve bakteri miktarının artış değerini veren fonksiyon, türevleri alındığında kişiyi e tabanlı logaritmayla karşı karşıya bırakan fonksiyonlardır. Peki sizce bu e sayısını kim belirlemiş olabilir? Bu mutlak gerçek midir, yoksa başka bir boyutta bu tabanın e olmadığı değişimler gerçekleştirmek mümkün müdür? Belki de mümkündür ama bunu bizim beynimiz bu simülasyona göre tasarlanmıştır ve beynimizin tüm bunları kavraması imkân dahilinde değildir.


Yine diğer ilginç bir denklemde de e sayısı baş roldedir. Kendisi gibi irrasyonel bir sayı olan pi, çok daha ilginç bir sayı olan i ile çarpılıp e'nin kuvveti olarak yazıldığında ve buna bir eklendiğinde elde ettiğimiz değer sıfır olur. Bu matematiğin en ilginç denklemlerinden birisidir.
Virgülden sonraki kısmı belirsiz bir biçimde sonsuza giden iki sayı olan e ve pi'nin, karesi -1 olan imajiner sayı i'nin, son olarak da sayıların temel taşı olan 1'in kullanıldığı bir denklem ve değerimiz sıfır. İşte bunun insanları düşünmeye itmesi, hattâ rahatsız etmesi gerektiğine inananlardanım. Bunu kim belirlemiş olabilir? Bu nihai gerçek midir ve eğer böyle olmasa nasıl olabilirdi? Hiç kuşkusuz bu soruları cevaplamadaki ilgisizlik ve basit teist retorikler aynı şekilde dikkate alınamaz düzeydedir. 

Köklü, esaslı sorgulamalar için, her şeyin üstünde bir düşünce ve rahatsız olmak hissiyatı gerekir. Sizleri ufacık da olsa rahatsız edebildiysem ne mutlu bana!

DİPNOTLAR
1 fizikist.com/simulasyon-argumani/
2 odatv.com/tum-yasadiklarimiz-bir-simulasyon-mu-0410161200.html
3 filozofunyolu.com/2017/12/13/eleali-zenon-ve-paradokslari/
"Diyalektik Materyalizme Giriş" August Thalheimer, Yunan İdealizmi
5  a.g.e.
6  sosyolojisi.com/solipsizm/5223.html
"Macbeth" Shakespeare, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 2016. 15. baskı sf. 101
8  web.itu.edu.tr/ozgulkeles/dersler/MalzemeBilimi_03_2010.pdf  -sf. 31
9  tr.wikipedia.org/wiki/Fermi_paradoksu
10  tr.wikipedia.org/wiki/Olbers_Paradoksu
11  matematikciler.com/e-sayisi/

20 Haziran 2018 Çarşamba

Sunî Sınıfsızlık Üzerine



Sunî Sınıfsızlık Nedir?

Tarih boyunca hemen her toplulukta, halkta farklı katmanların olduğu bilinmektedir. Bunlar yaygın olarak "toplumsal sınıflar" olarak tabir edilegelmişlerdir. Tarihin seyri içerisinde sınıflar arası ilişkide ve özellikle de bir hak arama mücadelesinde, diğer alanlarda yaşanan değişimlere de bağlı olarak gelişmeler, denge değişimleri izlenmiştir. Toplumsal sınıfların değerlendirilmesi, farklı sosyolojik okumaların ve ideolojilerin yaklaşımıyla farklılık gösterir. Bir görüş sınıfların varlığını temel problem olarak görüp ortadan kaldırmayı amaçlarken, diğeri sınıfları toplumun farklı organları olarak algılar ve bu organların uyumluca çalıştığı, bütünlüğün sürdüğü durumu olması gereken durum olarak görür. Yani sınıfların varlığı ideolojilerin de ötesinde toplumların en önemli unsuru olarak bir olgudur. Yine de bunun ifade edilme şekli ideolojiler arasında farklılık gösterebilir.



Sınıflar, birbirleriyle olan ilişkileri sonucu önemli toplumsal gelişmeleri oluşturmakta, toplumdaki ana eğilimleri ifade etmektedirler. Tam da burada iyice odaklanılması gereken yer, sınıfların kendi kontrol alanlarını genişletmek için mücadele etmeleri, özellikle ekonomik kaygılar barındıran davranışlar sergilemeleridir. Bunlar son derece doğal davranışlar olmakla da birlikte, günümüze gelinene kadar dünya çapında önemli bir hafıza oluşturmuş ve hatta müstakil bir "teorik alan" yaratmıştır. Geldiğimiz noktada ve yaşadığımız zaman dahilinde toplumsal sınıflardan bahsederken çok önemli bazı noktaların atlandığı veya hiç görülmediği, bu sebeple de sağlıklı analiz yapmanın imkansızlaştığı kanaatindeyim. Bu atlanan veya görülmeyen noktaların bir araya geldiklerinde ortaya çıkardıkları bütünü ise "sunî sınıfsızlık" olarak adlandırıyorum.


Sunî sınıfsızlık, yapay ve sadece görüntüde mümkün ve sürdürülebilirliği de tartışmalı olan bir sınıfsız toplum manzarasını ifade etmektedir. Buna göre toplumun yaşantısı ve harcamalarıyla, genel ekonomik veriler arasında büyük uçurumlar vardır. Yani ilk bakışta toplumdaki herkesin iyi imkânlara sahip olduğu, bolluk ve refah içinde yaşadığı, iyi bir gelire, hatta büyük bir sermayeye sahip olduğu zannedilebilir. Oysa ki bu sadece görünüm itibariyle böyledir. Bu durumun yaygınlaşması ve sürekli hale gelmesinde küreselleşme rüzgârının katkısı inkâr edilemez. Hatta bu birincil sebep olarak da öne sürülebilir. Gelişen bilişim teknolojisi ve artan sosyal medya kullanımıyla dünya kültürü tek tipleşmeye başlamıştır. Bu bağlamda insanların olduklarından çok olmak istedikleri şekilde görünme istekleri katlanarak artmıştır. Tam da burada devreye giren ve dijital vitrin görevi gören sosyal medya, insanların olmak istedikleri karakter modelini sergiledikleri bir alan haline gelmiştir.


Elbette ki sosyal medya ve sanal mecralar tek başlarına sunî sınıfsızlığı meydana getirmezler. Bu alanlar, sadece bu görünümün tahsisinde rol oynarlar. Arka planda; markalaşmayla tercih edilecek ürünler, topluma sunulan rol modeller-üretilen karakterlerle bürünülecek tiplemeler belirlenirken, bunları yapmadaki en önemli aracın yani paranın teminini de bankalar sağlarlar. Tahmin edileceği üzere büyük bir borçlanma, hatta borç döngüsü de burada işleyen ana mekanizmadır. İnsanlar -eğer bu durum bilinçli olarak meydana getirildiyse- dahiyane bir biçimde içinde bulundukları yoksulluğu sorgulamak, ezilmeyi reddetmek, hak aramak yerine tam tersini yaparak bu durumun bilinmesinden kaçınmak yoluna kanalize edilmişlerdir. Yaşadıkları hayatı gerçeğin tam zıttı bir şekilde göstermeye çalışmaktadırlar. Buraya kadar ne olup, ne olmadığını belirlemeye çalıştığım sunî sınıfsızlık kavramının temeli de işte bundan ibarettir.

Sunî sınıfsızlık; günümüzde sınıf ilişkilerinin saplandığı bir yer olarak, sınıf mücadelesinin önünün alınmasına yönelik bir saptırma olarak, bir görünümün yorumlanması olarak, farklı şekillerde değerlendirilebilecek bir durumdur. Bu durumu gözlemlenebilir, saptanabilir, somut bir şekilde ele alınabilir bir durum olduğu için, tıpkı sınıfların varlığı gibi bir olgu olarak da kabul edebiliriz. Ancak bu olguyu doğuran süreçlerin ne olduğu ve kasıtlı bir şekilde mi geliştirildiği, yoksa kendiliğinden mi geliştiği sorularıysa çok daha geniş, kapsamlı ve bütünsel analizlerin cevap bulabileceği bir konu olarak farklı bir alanın kapsamındadır.



Düşünce Tarihi Boyunca Sınıf Kavramı Üzerine Bazı Yorumlar



Herhangi bir toplumda yaşamın sürdürülebilmesi için tarihin ilk dönemlerinden bu yana toplumları, toplumsal sınıflar meydana getirmiştir. Bu da haliyle düşünürlerin, filozofların, siyasî düşünceye katkıda bulunan kimselerin yorumlarında o zamanki şekliyle veya bugün bizim anladığımız anlama daha yakın olarak yer almıştır.

Platon'un perspektifinden sınıf kavramı


"Felsefe Platon'a düşülmüş dipnotlardan ibarettir." cümlesini çok kere duymuşuzdur. Platon düşünsel olarak pek çok alanda, disiplinde günümüzdeki en karışık meselelerin en ilkel hallerini ortaya koyan kişidir. Siyaset felsefesi ve devlet kavramı, dolayısıyla toplumsal sınıflar da bu kapsamdadır.



Platon, İdeal Devlet'inde toplumu üç sınıf şeklinde öngörür, bunlar; yönetici sınıfı, yardımcılar (bekçiler) sınıfı ve üreticiler sınıfıdır. Adından da anlaşılacağı üzere yöneticiler siyasetin en üstünde yer alır ve devleti yönetirler. Yardımcılar içeride ve dışarıda güvenliği sağlamakla, ayrıca yöneticilerin emirlerini yerine getirmekle yükümlü orta sınıftırlar. Üreticiler ise her türden ürünü üreten en alt sınıftırlar.1


Platon son derece idealist bir filozof olduğundan olsa gerek, bilgeliğin az sayıda insanın ulaşabileceği bir merhale olduğunu düşünmüş ve az sayıda filozof kral-kraliçenin bulunduğu bir yönetici sınıfını öngörmüştür.Yöneticiler ve onların yardımcıları olan orta sınıf aynı zamanda birlikte "koruyucular" olarak da adlandırılırlar. Koruyucuların mülkiyet hakları ve dahi aile kurma hakları yoktur.


 Öyle ki, kışla benzeri yerlerde topluca yaşayan koruyucular aynı yemekleri yerler ve ortaklaşa bir yaşam sürerler. Burada kendilerine ait bir mülk olması söz konusu değildir. Hatta özel olarak karı-koca olma durumu bile söz konusu değildir. İlişkilerde değişim ve ortaklaşalık vardır. Koruyucuların kendilerine ait olmama şartıyla çocuk yapmaları mümkündür. Bu çocuklar belirli yerlerde kimin çocukları olduklarını bilmeden yetiştirilmeleri ve ileride yetenekleri doğrultusunda görevlendirilmeleri söz konusudur.Bu anlamda aileden çocuğa geçen bir sınıf aidiyeti de söz konusu değildir.


Koruyucuların mülk ve maddiyattan uzaklaştırılmış durumda olmalarının yanı sıra yaşadıkları kışla tipi yerlerde de lüks ve şatafattan arındırılmış komünal bir yaşam sürmeleri öngörülmüştür. Siyasî anlamda en alt sınıf olan üreticilerin ise mülk edinme ve aile kurma hakları vardır. Bu durumla belki de bir tür dengelemeye gidilmek istenmiştir.




Aristo'nun perspektifinden sınıf kavramı



Platon'un öğrencisi olan Aristo, onun devamı niteliğinde pek çok gelişmeyi sağlamış, yine bu gelişim kapsamında da çoğu noktada Platon'un düşüncelerine eleştirel bir yaklaşım göstermiştir. Aristo'nun Platon'dan en temel farkı daha materyalist olmasıdır. Her şeyin idealar dünyasında bir ideasının bulunduğunu iddia eden ve dünyadaki varlıkları da bu ideaların yansımaları olarak niteleyen Platon'dan farklı olarak Aristo idea yerine "telos" kavramını geliştirmiştir. Buna göre örneğin büyük bir meşe ağacının telosu başka bir alemde bir idea değil, yine yeryüzündeki bir meşe palamududur.



Aristo, Platon'un koruyuculara özel mülkü ve aile kurmayı yasaklamasını da gerçekçi bulmaz ve eleştirir. Yönetme erkini elinde bulunduranların aile kurma haklarından ve mülk edinmekten vazgeçmelerini mümkün görmez ve bu yasaklamayı reddeder.4


Aristo'nun hemen her konuda olduğu gibi sınıf meselesinde de bir "orta yol" veya "altın orta" yaklaşımı söz konusudur. Aşırı uç sınıfların kontrolü ele geçirmelerini sakıncalı görür. Buna göre en zenginlerin veya en fakirlerin kontrolü ele geçirmesindense, geniş bir orta sınıfın söz sahibi olmasını daha sağlıklı bulur. Yine Platon'dan farklı olarak yönetici sınıfın içinde kadınların yer bulmasını doğru bulmaz. Bunun yanı sıra köleliğin varlığını da kabul eder. Böylelikle, kadınların ve kölelerin ikinci sınıf varlığı da ortaya çıkmış olur.5




Makyavelli'nin perspektifinden sınıf kavramı


Makyavelli'nin topluma bakışında keskin bir elitler-kitleler ayrımı vardır. Yönetme erkinin saltanat usulüyle veya herhangi bir komployla dışarıdan elde edilmesiyle pek ilgilenmeyen Makyavelli, son derece ilkesiz bir biçimde sadece yönetme erkini muhafaza etmeyi amaçlar. Devletin başına geçen kimsenin başta kalabilmesi için her şeyi yapmasını ve halkın geniş kitlelerini dizginlemesini öğütler. Bu geniş kitlelerin özgürlüğü hak etmeyecek ölçüde akılsız, bencil ve öngörüsüz olduklarını düşünür.6

John Locke'un perspektifinden sınıf kavramı



Liberalizmin tarihî öncülerinden birisi olan John Locke'un sınıflara bakışını anlayabilmek için önce özel mülkiyete bakışını kavramak gerekir. Locke, başlangıçta yaratıcının tüm insanları eşit yarattığını ve eşit haklar verdiğini savunur. Bu gayet dinsel bir yaklaşımdır. Locke'a göre insanlar bu başlangıçtaki eşit halden itibaren emek verdikleri ölçüde özel mülke sahip olmuşlardır. Yani birtakım insanın ilkel halde bir alanda bulunduklarını varsayarsak, her biri işleyebildiği, tarım yapılabilir hale getirdiği ölçüde toprağa sahip olur ve özel mülk doğmuş olur.Bunun miras yoluyla devri ve onu devralanların tasarrufları sonrası yine devretmeleriyle de mülkün nesiller boyu devamlılığı sağlanır.



Locke'a göre nesiller boyu elindeki mülkü arttıran aileler daha yetenekli ve seçkin ailelerdir. Bir de bu yetenekli insanların işlerinde çalışan sosyo-ekonomik statüleri daha düşük insanlar vardır. Bu insanlar da emek vererek ve akıllarını kullanarak mülk edinebilirler. Ancak onlar mülklerini arttırdıkları zamanda da yine ağır ve angarya işleri yapması gereken birileri olacağından, yani bir alt sınıfın varlığının daima gerekli olacağından bu durum normaldir. Toplumda bir alt kesimin, alt sınıfın olması Locke'a göre gayet doğal ve gereklidir. Yine Locke'a göre zaten alt sınıftaki insanların kendini geliştirecek ne akılları ne de eğilimleri vardır.8


Karl Marks'ın perspektifinden sınıf kavramı


Marks hiç şüphesiz üzerinde en çok konuşulan düşünce insanlarından birisidir. Çoğu kez bir kavramı ilk kez onun dile getirip getirmediği, bir teoriyi ilk defa onun ortaya koyup koymadığı, hatta ne söylediği ve ne söylemek istediği tartışma konusu olmuştur. Kendisinin haksız çıktığı, yanıldığı iddialarının yanı sıra, haklı çıktığı(!) söylenen düşünsel rakiplerinden çok daha tanınır olması da son derece ironiktir.

Tarihî akış içerisinde hem siyasî eğilimleriyle ilgili olarak, hem de yaşadığı dönem itibariyle, yaşanan teknik gelişimlerin sosyal hayatı ve sınıfları yeniden dizayn ederek ilgi uyandıracak bir hale gelmesi sebebiyle Marks, toplumsal sınıflar üzerine en çok kafa yoran teorisyen olmuştur.


Marks'ta sınıfın ne olup ne olmadığıyla ilgili olarak, "toplumdaki katman, tabaka" tanımından daha derin bir tanım bulmak pek mümkün değildir. Bir sınıfa olan mensubiyetin Marks'taki kıstası, kişinin elindeki sermaye veya mülk değil, o sermaye veya mülkü kazanma şeklidir.9 Para kazanmayı ve mülk edinmeyi belirleyen şey, yani meslekler de Marks'a göre o dönemdeki; üretim şekli, teknik gelişim ve bunlara bağlı olarak paranın akış yönüne göre belirlenir. Bu bağlamda toplumsal roller; köleci toplumda efendi-köle, feodal toplumda derebeyi-serf, kapitalist toplumda sermayedar-işçi olarak belirlenmiş olur.10


Marks, Louis Bonapart'ın 18. Brumaire'i adlı eserinde; köylüler, işçiler, toprak aristokrasisi ve kapitalist burjuva olarak beş sınıftan bahsetmektedir.11




Almanya'da Devrim ve Karşı-Devrim adlı eserinde; köleler, göçebe tarım işçileri, küçük köylüler ve büyük köylüler olarak dört sınıftan bahsetmektedir.12


Alman İdeolojisi adlı eserinde; kentliler ve köylüler olarak iki sınıftan bahsetmektedir.13


Marks, sağlığında ne sınıfların, ne de sınıf çatışmasının kendi keşfi olduğunu, kendi öngörüsünün; sınıflara sadece üretimin bir aşamasında rastlanacağını, sınıfların sermaye yoğunlaşmasıyla keskin bir mücadeleye girerek ikiye indirgeneceğini, bu mücadelenin de proleterya diktatörlüğüyle neticeleneceğini, daha sonrasında sınıfsız topluma geçileceğini ortaya koyduğunu söylemiştir.


Gerçekten de Marks'ın tüm teori ve öngörülerinde, bir ülkeye veya bölgeye özgü olarak sınıf sayıları değişse de, temelde sermayenin yoğunlaşması sonucu ara sınıfların ortadan kalkarak ezenler ve ezilenler olarak iki sınıfın ortaya çıkacağı iddiası vardır. Bu aynı zamanda tarihsel materyalizmin önemli bir kısmıdır. Teknik gelişim sınıfların durumunu belirleyecek, sınıfların durumu da yeni dengeleri tesis edecektir.

Marks'a getirilen çok yaygın bir eleştiri de; onun öngörüsüne tamamen zıt olarak sınıf savaşımının şiddetlenmesi ve ayrımın tavan yapması yerine, iş hayatında sonradan ortaya çıkan, "beyaz yaka" olarak da adlandırılan vasıflı kafa işçilerinin varlığıyla, yumuşak geçişli bir sınıflar hiyerarşisinin meydana gelmiş olmasıdır.14



Tarih Boyunca Bazı Toplumsal Sınıflılık Örnekleri


Toplumsal sınıfların uzunca bir geçmişi olmakla beraber, tarih öncesi dönemde insanların avcı-toplayıcı düzeyde yaşamlarını sürdürdükleri zamanlardan itibaren, tarımın keşfiyle toplumsal ayrımın keskinleştiği ve sınıf kavramının ortaya çıktığı düşünülmektedir. Antik Yunan'da demokrasinin olduğu zamanlarda dahi yaygın kanının aksine kölelik vardır. Hatta, kölelik sayesinde ağır iş ve angaryalar yürütülmekte ve toplumsal yaşam bu şekilde sürerek özgür insanların yararlanabildiği "demokrasi" temin edilebilmektedir.


Yine toplumsal sınıfların en katı şekillerinden birisine örnek verilebilecek sistem kast sistemidir. Bu ismin Portekizce'deki "casta" yani ırk kelimesinden türediği düşünülmektedir.15 Bu sistem uzun yıllar Hindistan'da görülmüştür. Kast sistemi yakın bir tarih olarak görebileceğimiz 1975 yılında ancak kaldırılabilmiştir. Kırsal kesimde 1975'ten bu yana kast anlayışının kalıntılarının hâlâ bulunduğu da bilinmektedir.16


Hindistan'daki kast sisteminde dört ana sınıf vardır. Bunlar; brahmanlar, ksatriyalar, vaisyalar ve sudralardır. Bu sıralama aynı zamanda statüyü de belirleyen bir sıralamadır. Brahmanlar, kutsal kitabın yorumlanmasındaki çalışmaları yürüten en üst ve dinî bir sınıftırlar. Ksatriyalar, askerî güvenlikten sorumlu üst düzey komutanların bulunduğu subay sınıfıdır. Vaisyalar, ticaretle uğraşan tüccar sınıfıdır. Sudralar ise en alt kesim olarak ağır işleri ve angaryayı yerine getiren işçi sınıfıdır. Bunlara ek olarak sınıf dışı olarak kabul edilen belki bir anlamda sudraların da altında bir beşinci sınıf olan paryalar vardır. Paryaların hiçbir insanî hakka sahip olmadığı bilindiği gibi pek çok yerde bulunmaları dahi yasaktır.


Hindistan'daki kast sistemini diğer sınıf sistemlerine göre çok daha katı yapan şey ayrımın daha net olması ve sınıflar arası geçişin mümkün olmamasıdır. Buna mukabil Ortaçağ Avrupası'nda daha yumuşak bir sınıflılık vardır. Zümre veya düzen olarak adlandırılan sınıflar; soylular, din adamları ve geriye kalanların toplamından meydana gelen bir "üçüncü düzen"i içeren bir hiyerarşiden ibarettir. Sınıflar arasında güç de olsa geçiş mümkündür. Üçüncü düzen denilen kesimin içinde de, özellikle bazı İskandinav ülkelerinde daha sık rastlanacak şekilde, köylü-burjuva ayrımı, köylülerin kendi içlerinde serf ve özgür köylü ayrımı görülmüştür. Yine soyluların ailelerine veya sahibi oldukları toprak büyüklüğüne göre ve din adamlarının da kendi içlerinde alt-üst ilişkileri mevcuttur.17

Yeni dünyanın kuruluşunda başat rol oynayan Fransız Devrimi, monarşi ve Kilise baskısından bıkan, ancak yöneldiği okumalarla bilinç düzeyi artan ve yaşadığı hayatı sorgulayan geniş yığınların mücadelesiyle yapılmıştır. Bunun sonucunda dünyayı da etkisi altına alacak milliyetçilik akımı ve sınıf bilinci yayılmış, bu devrimi örnek alan farklı devrimler meydana gelmiştir. Daha sonraları da bunların bir kısmı radikalleşerek faşizmi ve nazizmi meydana getirmiş, bir kısmı umut vadeden genç cumhuriyetler, bir kısmı da burjuva devrimini Marksizm etkisiyle sosyalist devrimle tamamlamışlardır. Kısacası uzun yıllar öncesi bir düzenin geniş halk kitlelerince ortadan kaldırılması dalga dalga etkilerle yeni düzenleri meydana getirmiştir.


Günümüzde Sınıfların Durumu



Berlin Duvarı'nın yıkılışının habercisi olduğu tek kutuplu dünyanın varlığı, Sovyetler Birliği'nin çözülmesiyle tescillenmiştir. Buradan itibaren yoğunlaşan küreselleşme propagandaları asla vadedilen zenginliği ve refahı getirmediği gibi aksine gelir dağılımındaki adaletsizliği körüklemiş ve sermayenin yoğunlaşmasına sebep olmuştur. Bugün 1970 yılından itibaren ülkelerdeki ulusal gelirden alınan payda, en üstteki %1'lik kesimin payının giderek arttığını söylemek mümkündür.18


Ünlü iktisatçı Guy Standing'in bir tanımlaması olarak, "güvencesiz" ve "proleterya" kelimelerinden türetilmiş olan "prekarya" kavramı da içinde bulunduğumuz zamanda sınıflardan söz edileceği zaman muhakkak hatırlanması gereken bir kavramdır.19 Bu kavram esasında Marks'ta sıkça duyduğumuz proleteryanın günümüzdeki, sık iş değiştiren bilinçsiz ve güvencesiz halini ifade eder. Bunun tehlikeli olabileceğini vurgular. Gerçekten de sermaye yoğunlaşmasına paralel olarak izlenen bu yeni sınıfın gelişimi, yetişen yeni nesillerin ekseriyetini içermesi sebebiyle dünyada git gide artan bir avamlığı ve köksüzlüğü beraberinde getirmektedir.



Sözün özü; yükselen neoliberal politikalar, sendikalar ve güvence sağlayacak kurumsal yapıları boğarak, gelir adaletsizliğini getirmiş, sermayeyi yoğunlaştırmış, büyük ölçüde vasıfsız ve güvencesiz nüfusu doğurmuştur. Bunun sosyal hayattaki yansıması da sunî sınıfsızlık olarak tezahür etmiştir. 

Toplumsal statü arttırıcı etkisi olduğu düşünülen kişisel eşyaların, örneğin cep telefonlarının kullanımı, gelir seviyelerine göre dağılımı yönüyle incelendiğinde muhtemelen son derece heterojen bir sonuçla karşılaşılacaktır. Yani popüler bir markanın yüksek modelli bir cihazının fiyatı, kimi kullanıcılarının aylık gelirinin bir kısmına veya tamamına denk gelirken, önemli bir kısmının da birkaç aylık gelirlerinin toplamına denk geldiği görülecektir. Bu durum pek çok alan için geçerlidir ve bu tür örnekler sunî sınıfsızlığı teyit etmede son derece mühimdir. Direkt olarak aynısına sahip olmanın mümkün olamayacağı ölçüde yüksek fiyata sahip ürünlerde ise -örneğin otomobillerde- istenen ürüne muadil olarak geliştirilen daha düşük prodüksiyondaki ürünlerin tercihi veya doğrudan asıl ürünün çeşitli zamanlarda kiralık olarak kullanılması durumu görülür. Aralarında ciddi gelir farkı bulunan kimselerin bir kısmının kendi imkanları doğrultusunda, bir kısmının da borç döngüsüyle aynı -veya çok yakın- standartlarda yaşadığı görülmektedir. Daha önce de bahsettiğim şekilde, toplumun temeline oturan borçlanma mekanizması ve bankaların önlenemez büyümesi de, doğrudan doğruya bununla ilgilidir. 



Ekonomik alanların dışında artık; ruh hali, karakter ve imaj olarak dahi tek tipleşme, özgünsüzlük, "idealleşme" had safhadadır. "İdeal" olanı kendisine sunulan kitleler onu elde etme çabasına girmektedirler. Herhangi bir ağ ile geniş kesimlere sunulan imajlar çok kısa sürelerde Batı Avrupa'dan, Ortadoğu'ya toplumların ezici çoğunluğunda görülmektedir.



Bu sevimsiz ve iç karartıcı görüntüsünün dışında sunî sınıfsızlık, hiç değilse bazı temel hakların teminine, her alanda insanî şartların sağlanmasına karşı oluşmuş veya oluşturulmuş en aşılmaz engellerden birisidir.




DİPNOTLAR

1  "Siyasî Düşünce Tarihi" Schultz, Tannenbaum, Çev. Fatih Demirci, İstanbul: Adres Yayınları 2011. 7. baskı sf. 74

2  a.g.e. sf. 74

3  a.g.e. sf. 74

4  a.g.e. sf. 94

5  a.g.e. sf. 97

6  a.g.e. sf. 176

7  a.g.e. sf. 245

8  a.g.e. sf. 251

9  "Siyaset Bilimi" Ahmet Taner Kışlalı, sf. 199

10  a.g.e. sf. 202

11  "100 Soruda Sosyoloji El Kitabı" Doğan Ergun, sf. 79-80

12  a.g.e. sf. 79-80

13  a.g.e. sf. 79-80

14  "Sosyoloji- Kısa Fakat Eleştirel Bir Bakış" Anthony Giddens, sf. 61

15  Kışlalı, a.g.e. sf. 192

16  www.siamtur.com/uzakdogugazetesi/2017/06/22/hindistan-gecmisinin-acimasiz-duzeni-kast-sistemi/

17  Kışlalı, a.g.e. sf. 193

18  "21. Yüzyılda Sınıflar" Socialist Register 2014, sf. 148

19  www.mahfiegilmez.com/2018/01/proletarya-prekarya-ve-otesi.html#more

9 Mayıs 2018 Çarşamba

Aydın Üzerine



Aydın Kimdir?


Her toplumda o toplumun taşıdığı potansiyel doğrultusunda olmak üzere belli bir ölçüde bulunan, toplumu ilgilendiren her meseleyi sorgulayan, özgün fikirlere sahip olan, daima aklıyla ve vicdanıyla hareket eden, sürekli olarak arttırma eğiliminde olduğu birikimiyle belirlediği doğruları halka işaret eden kişilere aydın denir. Aydının bunun ötesinde genel bir tanımını yapmak, düşünsel olarak onu gruplandırmak zordur. Zira özgür düşüncenin getirdiği özgünlükle, her aydın kendi yolunda ilerlemekte ve kendi çizgisini belirlemektedir. Doğal olarak da tüm aydınları tek bir çizgide veya ideolojide toplamak mümkün değildir.


Bununla birlikte aydının yapısı gereği kaçamadığı aynılıkları da vardır hem de bu aynılıklar alabildiğine geniş sınırlar içinde geçerlidir. Örneğin; çocukluktan itibaren tüm otoritelere -ebeveynler ve öğretmenlerden başlayarak- muhalefet hatta isyan etme, mevcut kuralları sorgulama, sınırların ötesini merak etme, sürekli düşünme ve öğrenme isteği, hayatın bir döneminde bir sol partiye üye olma, o partiden de bir tartışmayla ayrılma, hareketli özel yaşam, aydın dediğimiz kişinin ülkeler sınırlarını da aşan ortak özellikleri olarak görülebilir.

TDK tanımına göre aydın; Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse), münevver, entellektüel demektir. Bu tanım, aydının en önemli yönünü içermemesi sebebiyle eksiktir. Aydın her şeyden önce dik başlıdır. Bu yüzden de münevver ve entellektüel gibi kendi arasında eş anlamlı olan kelimelerle eş anlamlı değildir.


Aralarında herhangi bir birikim ve donanım mukayesesi yapmamakla birlikte, entellektüel ve aydın arasındaki temel farklar olarak şunlar belirlenebilir;

Entellektüel için kendini geliştirmek ve dünyayı daha iyi kavramak amaçtır, aydın bunları bir araç olarak kullanıp halkı için mücadele verir.

Entellektüel daha çok keyif insanıdır, üzerinde çalıştığı meselelerde kendi yakın çevresiyle ilişki içerisinde olup daha küçük bir alanda pek de suya sabuna dokunmadan yaşayıp gitme eğilimindedir, barışçıldır, aydın geniş kitlelere hitap etmek ister daha dişlidir, çatışmacıdır.


Aydının bitmeyen bir kavgası vardır. Aydın alabildiğine idealisttir, daima bir ideale varmaya çalışır. Bu sebeple önceden savunduğu bir fikir gerçekleştiğinde, teori ve pratiğin tam olarak uyumlu olamaması nedeniyle doğacak farklılıkları, bir müddet sonra yine eleştirmeye başlar ve böylelikle yeni bir hedef belirlemiş olur. 

Aydın tüm birikimiyle aklı ve vicdanı yönünde eser verir, bu eser kitleleri etkileyebilir. Burada eserin kalitesini aydının bilgisel olarak beslendiği kaynaklar, tarafsızlığını ve hiçbir odağa yamanma-yaranma çabası içermemesini de maddi olarak beslendiği kaynaklar belirler. Yani aydının kişisel bağımsızlığı onun önemli gerek şartlarından birisidir. Bu aynı zamanda aydın dediğimiz kişinin temel çelişkisi olmakla beraber, onun yaşam serüveninin bir trajediyi ifade etmesinin de sebebidir. Yaşamı boyunca aydın; akıl, adalet, vicdan ve hürriyet için daima boyundan büyük mücadelelere girişir ve aynı zamanda bir insan olması sebebiyle karşılaması gereken temel ihtiyaçları vardır. Aydın tek başına bağımsız olarak ayakta durabilmelidir. Bir yerden destek alan aydın oranın kalemşoru haline gelir ve aydın vasfını kaybeder. Önemli bir Türk aydını olan Nihat Genç bu durumu gayet açık olarak "kendi ekmeğini kendisi kazanan" şeklinde ifade eder. Mücadele ettiği otorite(ler), çoğu kez aydının temel ihtiyaçlarını karşılamasına engel olma gücüne de sahip olduğundan aslında aydının varlığı dahi bir çelişkidir.


Tüm bu ifadelerle "Aydın Kimdir?" sorusuna cevap ararken, aydının kim olmadığı sorusunun da son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple; temelde inanmadığı şeyleri kişisel çıkarları doğrultusunda savunan, kişisel bağımsızlığı olmayıp güç odaklarının sponsorluğuyla hayatını idame ettiren, tek bir sponsorlukla da kalmayıp dönemsel geçişlerle beraber değişen sponsorları doğrultusunda ağız değiştiren kişiler, birikimleri, donanımları, kariyerleri ve mevkileri ne olursa olsun asla aydın değildirler. Hele hele intihal yaptığı gayet açık olan, kişisel kin ve nefretiyle nesilleri zehirleyen, hayalî kaynaklara atıfta bulunarak iddialarını buralara dayandıran, satılık kalem ücreti geciktirildiğinde birtakım yerlerde buhranlara giren kişilerin "aydın" sıfatına layık olduğunu düşünmek dahi abesle iştigaldir! 


Aydın Sınanması


Aydın kimliği peşinen kazanılan kalıcı bir sıfat değil, hayat boyu izlenilen yol sonucunda alınabilecek bir şeref payesidir. Zamanın soğukluğu karşısında haklı çıkmış olmayı, insan olmanın getirdiği çelişkiler yığınından olabildiğince sıyrılmayı, kişisel bağımsızlığını sağlamış olup, kendi birikimleriyle doğruların mücadelesini vermeyi gerektirir. Görünüşte "aydınlar diyarı" olan ülkemizde bu sınanma çok iyi kavranmalı ve bu yönde katı elemeler yapılmalıdır.


Günümüzde bakıldığında her çevrenin kendi kalemşorleri, iklime göre değişen, dünyaları okumuşları(!), en uç lafları söyleyenleri ve hatta en güzel saçmalayanları mevcuttur. Bu sevimsiz marjinalleşme durumu karşılıklı çekişmelerle içinden çıkılmaz bir döngüye girmiş durumdadır. Bu durum aynı zamanda boşluk kabul etmeyen bir sistemde, hakiki aydınların tüketilmesi sonucu yerlerine onların yerini dolduracak aydın görünümlü tiplemelerin yerleş(tiril)mesi olarak da görülebilir.

Aydınlık iddiasında değerlendirilen kişilerin zamanın tepkisiz soğukluğu karşısındaki haklılığı, hatta bu haklılığın o kişinin hayatı sona erdikten sonraki genel değerlendirilmesiyle nihai bir kanıya varmak mümkündür. Zira insanoğlunun nefes aldığı sürece her ne kadar belli bir çizgiye sahip olsa da, şu veya bu sebeple bu çizgiyi değiştirmesi, kişisel bağımsızlığını kaybederek bir güruha entegre olması gayet olağan ve görülmüş şeylerdir. Aydın diyebileceğimiz kişinin doğruyu savunma ve halkın çıkarlarını gözetme mücadelesi bu yüzden kendisi hayattayken de değerlendirilebilir durumda olup, nihai niteleme ancak kendisinin ölümünden sonra yapılabilecektir.

Zaman karşısında haklılık meselesine değinecek olursak da şunları söylemek gerekir; tüm kişisel ikbal hesaplarını reddeden, halkının, ülkesinin çıkarları ve hakkaniyet doğrultusundan başka bir değer yargısına sahip olmayan, bu çıkarları saptama safhasında sadece bu doğrultuya riayet eden ve bu saptamayı kendi bilgi birikimiyle orantılı olarak isabetle yapan kişi zamanın karşısında haklılık elde eder.

Daha gerçeğe yakın ve ülkemize uyarlayarak ifade edecek olursak, yakın tarihteki vahim olaylarla ilgili olarak, öncesinde uyarısını ne pahasına olursa olsun yapan kişileri bir de dönemlik tarifeyle yazan ve konuşan diğerlerini sıkıca irdelemek ve ayırmak gerekir. Pek çok olayda olduğu üzere bu kısımda da bir turnusol görevi gören Fethullahçı çeteye olan yaklaşım, bu kişilerin dönemlik kalemşor mu, uzman saçmalayıcı mı, yoksa hakiki aydın mı olduklarının saptanmasında önemli bir yer tutar. 

Yakın geçmişte bu çetenin devlete karşı her türlü kuşatmasını olağan bir olay olarak dinî soslu bir yorumlamayla ve uzmanca saçmalayarak Osmanlı'daki kardeş kavgasına falan benzetmek başlı başına tarih önünde kalıcı olarak bir utanma sebebidir. Yine benzerî şekillerde hiçbir geçerliliği bulunmayan bu illegal çeteyle devletin arasında ara bulucu olmaya pek hevesli kişiler dünyada aydınlık iddiasında olabilecek en son kişilerdir.


Sadece Fethullahçı çeteyle de ilgili olmayarak akla hayale gelecek her türlü millî zararı kendi çıkarları doğrultusunda aklamaya çalışan, bu anlamda tıpkı Marx'ın kastettiği türden bir yanlış bilinç oluşturmak için tüm birikimini sonuna kadar kullanan kişiler hiçbir zaman aydın olarak nitelendirilemeyecek kişilerdir.


Aydının veya "aydın" denilen kişinin tespiti günümüzde gelişen teknolojinin etkisiyle eskiye nazaran çok daha kolaydır. Artık eskiden olduğu gibi sadık bir gazete okuyucusu, o sararmış saman kağıt yığınlarının sıkı bir tarayıcısı ve iyi bir arşivci olmaya gerek olmayıp, internet ortamında mevcut olan video kayıtlarını izlemek bu tespit için yeterlidir. Yoğun veri bombardımanı sonucunda her ne kadar hafızalarımız zayıflamış olsa da, soğuk kanlı basit bir göz gezdirmeyle fırdöndü rüzgar güllerinin, paralı kalemşorlerin, şirket teknokratlarının saptanması son derece kolaydır. Böyle güzel bir avantajın yanında günümüzdeki önemli bir dezavantaj da yine genel hafızasızlaşmadan yararlanan utanmazlaşmadır. Fırdöndülüğü, kalemşorluğu ve paralı teknokratlığı defalarca tescillenen kişiler bazı basit retoriklerle varlıklarını sürdürmeye son derece rahat bir şekilde devam etmektedirler.


Aydın ve Aydınlanma


Aydının birincil misyonu aydınlatmaktır. Hem de kişisel çıkar gözetmeden, korkmadan, bıkmadan, vazgeçmeden aydınlatmak. Toplumdaki oturmuş anlayış, paradigma, kültürel ve dinî hassasiyetler insanlık tarihi boyunca çoğu kez aydınlanmanın önüne bir set çekmiştir. Tarih çoğu kez her türlü tehdide rağmen yine de doğrunun savunuculuğunu yapan aydınların öyküsünü yazmıştır. 

Milattan önce 500 dolaylarında Antik Yunan'da matematik ve geometriyle ilgili önemli gelişmeler gösteren Pisagor ve cemaati çalışmalarını aynı zamanda dinî bir öğreti haline de getirmeye çalışmıştır. Pisagor ve cemaatinin belirlediği öğretiye göre sayılar çok yücedir ve kusursuzdur ve bu sebeple tamamı rasyoneldir. Örneğin ardışık dört rakam olan 1, 2, 3 ve 4'ün toplamının 10 olması da bu kusursuzluğa bir kanıttır. (1+2+3+4=10) Yine ortaokulda tanıştığımız Pisagor teoremine göre; bir dik üçgende iki dik kenarın kareleri toplamının karekökü hipotenüse eşittir. İrrasyonel, yani virgülden sonra düzensiz bir şekilde sonsuza kadar giden ve akıl dışı olan sayıların varlığını keşfeden Hippasus yaptığı çalışmalarla keşfini sağlam temellere oturtarak hocası Pisagor'a sunmuştur. 


Hippasus bu durumu Pisagor teoremindeki haliyle yani iki dik kenarı "1" birim uzunluğundaki bir dik üçgenin hipotenüsünün uzunluğunu bulma şeklinde örneklendirmiştir. Günlerce bu soru üzerine kafa yoran ve √2 (kök iki) gibi bir irrasyonel sayının varlığıyla yüzleşen Pisagor sayıların kendi anladığı anlamda kusursuz olmadığını anlamış ve Hippasus'un ölüm emrini vermiştir. Bu emirle denize atılan Hippasus da belki tarihte doğruyu söylediği için canından olan ilk kişi olarak yerini almıştır.


Benzer şekilde M.Ö. 400 dolaylarında Sokrates, Atina'da felsefenin tarihî öncülerinden birisi olduğundan habersiz insanlarla konuşmuş, sorular sormuş, doğruluğundan emin olunan "gerçek"lerin aslında nasıl basit kabuller olduğunu gözler önüne sermiştir. Sokrates, belki de ebe olan annesinden aldığı ilhamla insanlarla tartışıp önce onları hiçbir şey bilmediklerine inandırıp sonra da düşünerek doğruyu bulmaya yönlendirmiş, bu kendine özgü "doğurtma" metodunu kullanmıştır. Bu aynı zamanda diyalektiğin ilkel bir türü olarak da ele alınabilir.


Çok geçmeden ünü tüm Atina'yı saran bir fenomen haline geldiğinde, egemen çevreler kendisinden, özellikle onun toplumun hassasiyeti olarak görülen çoğu değeri yerle bir etmesinden rahatsız olarak homurdanmaya başlamışlardır. Bu süreç Sokrates'in yargılanmasını ve sonunda sürgün veya idam cezasını tercih etmesini gerektirecek olaylar dizisini başlatmıştır. İlginç bir şekilde Atina'yı terk etme imkanı da bulunan Sokrates, ölümü seçmiş ve idam cezasını kabul ederek yaşama veda etmiştir.

Aradan yüzlerce yıl geçtikten sonra "İslâm'ın Altın Çağı" olarak da adlandırılan, İslâm dünyasında bilimin yükselişe geçtiği dönemde İbni Rüşd, İbni Sina ve Farabi gibi nice önemli düşün insanları sağladıkları aydınlanmanın bedelini bir sürü tezviratla muhatap kalarak, gerici propagandalara maruz kalarak, baskı altında tutularak ödemişlerdir ve hatta günümüzde dahi aynı karanlığın temsilcileri kendilerini dinsizlikle itham etmeye devam etmektedir.

Yine bu dönemden de birkaç yüzyıl sonra Ortaçağ karanlığında, engizisyon zulmüne karşı bilimsel gerçekleri ve aydınlığı savunan kişiler akla hayale gelmeyecek işkencelerle hayattan koparılmışlardır. 1548-1600 yılları arasında yaşayan Giordano Bruno da bunlardan birisidir. Bruno mütedeyyin bir ailede dünyaya gelmiş ve ailesinin isteği doğrultusunda rahip olmuştur. İlerleyen zamanlarda ise matematikle, felsefeyle, astronomiyle ilgilenmiştir. Bruno kilisenin tezlerini direkt olarak yıkacak şekilde, evrenin sonsuz olduğunu ve dünyanın da evrenin merkezinde olmadığını ısrarla dile getirmiş, her türlü baskı, yıldırma ve işkenceye karşı bu ısrarından vazgeçmeyerek idam edilmiştir.


Sözün özü tarih boyunca aydınlanmanın ve insanoğlunun doğruya yürüyüş sürecinin biricik öznesi aydın dediğimiz kişi olmuştur. Aynı oyun bildiklerimiz ve belki de hiç bilemeyeceklerimiz olarak sonsuz kez sahnelenmiştir ve sahnelenmeye de devam edecektir. Karanlığın ve aydınlığın, aydınlanmanın kavgası tıpkı her gün yaşandığı şekilde, güneşin yeniden doğması gibi aydınlığın galip gelmesiyle sonuçlanacaktır.


Rasyonalizatörlük Misyonu


Ülkemiz özelinde konuşacak olursak son yılların yükselen trendi olarak karşımıza çıkan yeni bir tür iş tanımı rasyonalizatörlüktür. Bu işin icracıları son derece de sevimsiz olarak bazı eylem ve söylemleri rasyonalize etmekle yükümlüdürler. Yani belirli bir birikime sahip kimseler -bu bir entellektüel veya eski bir aydın da olabilir- ekranlarda veya diğer bazı mecralarda kişisel çıkar karşılığında savundukları sponsorlarının tüm eylemlerinin nasıl son derece doğru ve isabetli olduğunu ispatlamada çoğu kez de çirkinleşerek performanslarını sergilemektedirler. Bu durum doğal olarak ortaya, at gözlüklü bir ideolojik salvodan da beter bir manzarayı getirmektedir. Zira bu çıkışlar sadece ilgili sponsoru savunmaya yönelik olduğundan ideolojik savunmada bulunan nispî iç tutarlılığı dahi içermemektedirler.

İşin kötü tarafı bu durum her ne kadar ilk olarak oralardan başlasa da, iktidara yakın yazar-çizer rasyonalizatör ekiplerle sınırlandırılamaz. Bu şekilde konuşlanmış ekipler ister istemez zaman içinde muhalefette, diğer siyasî partilerde de kendi simetrik ikizlerini yarattıklarından, bu süreklilik iktidar yandaşı ve aydın kavgasını, iktidar yandaşı ve muhalefet yandaşı kavgasına evirmiştir. Buradaki en büyük trajedi de budur. Zira bu durum uzun yıllar içerisinde geliştiğinden dönemsel olma özelliğinden çok, siyasî kültüre işleme yönüyle ele alınmalıdır.


Dünyada da baskın yönetimlerin artma eğiliminde olduğunu göz önüne alır ve rasyonalizatörlük misyonunun küresel bir yayılma göstereceğini hesap edersek, tüm dünyada akıl ve vicdan sahibi bağımsız yapıdaki aydınları iyi bir geleceğin beklemediği bir tablo ortaya çıkacaktır.

Diğer yandan bu meseleler konuşulduğunda değinmemenin mümkün olmadığı önemli bir kesim de akademisyenlerdir. Genel olarak bakıldığında akademisyenler çoğunlukla entellektüel yapıda insanlar olup, yer yer aralarından önemli aydınlar çıkarmışlardır. Toplumda yankı uyandıran büyük olaylar karşısında bazen açıklamalarla, bazen farklı mecralarda söyledikleriyle bazen de bildiri yayınlayarak gündeme gelen akademisyenlerin bir kısmı ne yazık ki rasyonalizatörlük misyonunu epey benimsemiş görünmektedir.


Türk Aydını Kemalizm'i Aşmalı mı?

"Türk aydını ve Kemalizm eşiği" başlığı altında konuşmak özellikle neoliberal çevrelerin pek sevdiği bir iştir. Bu çevrelere göre Türkiye'de bilgi düzeyi belirli bir ortalamaya ulaşan aydın veya o potansiyeli taşıyan kişi, temel farkındalıkları yakalar ve bir millî bilinç taşıma, millî duruş gösterme eğilimine gelir. Bu gayet normal olmakla beraber onlara göre ilkel bir durumdur ve aşılması gerekir. İleri safhalardaysa bilgi düzeyi artar ve birden; açık pazar ekonomisinin, kâr odaklı devlet yönetiminin, laçka serbestiyetin, Batı'nın Ortadoğu planlarının, dışa bağımlılığın kıymeti anlaşılır. Böylelikle aydın diyebileceğimiz dünyayı tanıyan kişi ortaya çıkmış olur, yani en azından mevzuubahis çevrelere göre durum böyledir. Aslında bu durum en azından ülkemiz için rahatlıkla söylenebilir ki, baştan aşağı yanlış birer; ekonomik, siyasî, sosyolojik ve kültürel süreç okumalarının tezahürüdür. Tabi bu yanlış okumaların ne kadar samimi kanaate, ne kadar birtakım sponsorluklara bağlı olduğu da ayrı bir tartışma konusudur.

Osmanlı'dan günümüze uzanan ekonomik süreçle ilgili kabaca bir özet şu şekildedir;


1838'de Balta Limanı Ticaret Antlaşması'yla "baltalanan" Osmanlı ekonomisi, 1881'de devletin birincil vazifesi olan vergi toplamadan dahi feragat etmesi anlamına gelen Düyun-u Umumiye'yi doğurmuş, Osmanlı Devleti denilebilir ki devlet olma vasfını kaybetmenin eşiğine gelmiştir. Bir dizi felaketin de sonrasında açık seçik Sevr Antlaşması'yla  Türklerin tabutuna son çivi çakılmak istenirken, 1923'te Lozan Barış Antlaşması Sevr'i tarihin tozlu raflarına kaldırmış ve iktisadî kapitülasyonların reddiyle ekonomik bağımsızlığı getirmiştir. 1929 Büyük Buhranı yaşanırken Altı Ok'tan birisi olan devletçilik ilkesiyle pek çok yatırım yapılmış millî ekonomi güçlenmiş, dışa bağımlılık önlenmeye çalışılmıştır. 1947'den itibaren Truman ve Marshall yardımları gibi çeşitli programlarla Batı'ya meyil yeniden başlamış, DP döneminde bu durum artarak devam etmiştir. 24 Ocak 1980'de alınan kararlarla Türkiye ekonomisi tamamen açık pazar modeline geçmiş, 1995'te ise ilgili protokoller tamamlanarak, 1996 yılından itibaren Gümrük Birliği'ne girilmiştir. Kamuoyuna "AB'ye arka kapıdan giriş" olarak pazarlanan Gümrük Birliği üyeliği büyük bir ekonomik taviz olarak verilmiş ve aradan geçen 20 yılı aşkın sürede; Ege Adaları'nda, Kıbrıs'ta ve Güneydoğu'da yeni tavizler istenmiştir. Bu istekler de, tıpkı Gümrük Birliği üyeliğinin kabul ettirilmesi gibi Avrupa Birliği'ne tam üyelik vaadiyle ortaya konulmuştur.


Türkiye'de sanılandan çok daha erken başlayan (Anıl Çeçen'in deyimiyle) de-Kemalizasyon dönemi, bir hedefsizliği ve savruluşu getirmiştir. Bu savruluş yukarıda da belirttiğim disiplinler açısından ayrı ayrı okunabilecek şekilde ritmik olarak tekrar eden bir sıkıntılar silsilesi ve yön bulma arayışını getirmiştir.

Örnek vermek gerekirse, ülkemizin devalüasyon tarihçesi şu şekildedir;

- 7 Eylül 1946'da ilk kez devalüasyona gidildi.

- 4 Ağustos 1958'de ikinci kez devalüasyona gidildi.


- 10 Ağustos 1970'de üçüncü kez devalüasyona gidildi.

- 1970-1980 arası siyasî istikrarsızlıkla pek çok kur ayarlaması yapıldı.

- 24 Ocak 1980'de meşhur 24 Ocak Kararlarıyla devalüasyona gidildi.


- 5 Nisan 1994'te yine devalüasyona gidildi.


- 22 Şubat 2001'de ülke tarihimizin son devalüasyonu yapıldı.


Ekonomik krizin bir acı reçetesi olarak devalüasyon, bir devletin kendi para biriminin değerini yabancı para birimleri karşısında düşürmesi olarak kısaca açıklanabilir. Devalüasyonla ülkede yabancı yatırımın önü açılır ve sıcak para girişi olur. İhracatta da aynı şekilde maliyet değerinin düşmesiyle avantaj sağlanmış olur. Tabi bu etkilerinin çok daha ötesinde gündelik hayattaki dezavantajları, vatandaşa getirdiği külfet başta olmak üzere devalüasyonun tam bir acı reçete olduğu gerçeğini değiştirmez.


Türkiye jeopolitik konumu gereği dünyadaki çalkantıları en fazla hisseden bir durumdaysa da hiçbir mazeret üretmeden istikrarı yakalamanın yolları vardır. Bu yolları, metotları çok uzakta aramaya da gerek olmayıp, ülkenin kuruluş ayarlarını, Kemalizm'i, Atatürk'ün programını hatırlamak kafidir. Yoksa yukarıdaki deneyimlerden de anlaşılacağı üzere; sorunu çözmeyip ötelemek, günü kurtarmak, köklü bir yapılanmaya kalkışmamak daima aynı problemlerin tekrar ortaya çıkması demek olacaktır.

Devalüasyon tarihçesi olarak sıraladığımız ekonomik süreç okumasının siyasî sürece yansıması da açık olarak takip edilebilmekte, yakın tarih kronolojisinden bize adeta göz kırpmaktadır.


Yalçın Küçük'ün eserlerinde detaylıca ele aldığı ekonomi-siyaset ilişkisi, kabaca örneklendirmek gerekirse şu şekildedir;

- 7 Eylül 1946'daki ilk devalüasyondan 4 yıl kadar sonra 14 Mayıs 1950'de Demokrat Parti dönemi başladı ve 27 yıllık tek parti dönemi sonlandı.

- 4 Ağustos 1958'deki ikinci devalüasyondan 2 yıl kadar sonra 27 Mayıs 1960'ta cumhuriyet tarihinin ilk askerî müdahalesi yaşandı ve 10 yıllık DP dönemi sonlandı.


- 10 Ağustos 1970'teki üçüncü devalüasyondan 1 yıl kadar sonra, 12 Mart 1971'de ordu hükumete muhtıra verdi ve hükumet devrildi.

- 24 Ocak 1980'de köklü ekonomik değişiklik kararlarıyla birlikte devalüasyon gerçekleştirildikten aylar sonra 12 Eylül'de ordu yönetime el koydu ve kararlar daha rahat bir biçimde uygulandı.


- 5 Nisan 1994'deki devalüasyondan 3 yıl kadar sonra 28 Şubat 1997'de hükümet krizi yaşandı.

- 22 Şubat 2001'deki devalüasyondan 1 yıl kadar sonra siyaset yeni bir yön buldu, 3 Kasım 2002 erken genel seçimiyle koalisyonlar sonlanarak günümüzde hâlâ sürmekte olan AKP dönemi başladı.


Yaşanan ekonomik kırılmaların siyasî kırılmalarla ilişkisi ana hatlarıyla işte bu şekildedir. Bu kırılmaların sosyolojik ve kültürel kırılmaları getirdiği de gayet açıktır. Örneğin Özal'ın mimarı olduğu 24 Ocak Kararlarının tatbikiyle, mantar gibi bankerler türemiş ve günümüzde ucu Çiftlik Bank Vakasına kadar izlenebilen sosyo-ekonomik olayların fitili ateşlenmiş, Banker Kastelli olayı yaşanmıştır.


Yine Gümrük Birliği üyeliğiyle ülkemiz çeşit çeşit yabancı ürünle tanışmakla birlikte AB'nin gümrük tarifelerine mahkumiyet ortaya çıkmış, bireyler düzeyinde dahi görülen borçlanma eğilimi de artmıştır. Günümüzden 20 yıl kadar önce bazı yerlerde ayıp karşılanan kredi kartı kullanımı şuanda son derece yaygındır. Her türden kredi kullanımı ve yaygınlaşan kredi kartlarıyla denilebilir ki piyasadaki en çok  para kazanan şirketler yine bankalar olmuştur. Toplumun kültürel yapısı baştan aşağı değişmiş ve açıkça söylemek gerekirse tüm bu değişimler pek de olumlu yönde olmamıştır. Etik, ahlâk, iş ahlâkı, vasıf, kalifiyelik ve bilinç süratle azalma eğilimine geçmiştir.


Kısaca değinmeye çalıştığım tüm bu ekonomik, siyasî, sosyolojik ve kültürel okumalar içerisinde görüldüğü üzere en verimli, kararlı ve tutarlı kısım Kemalizm doğrultusunda hareket edilen kısımdır. Bu yüzden dolayı da, eğer birtakım dış sponsorluklardan bağımsız ve samimi olarak konuşacaksak; Türk Aydını'nın değil Kemalizm'i aşmak, onu daha iyi kavramak ve içselleştirmekten başka bir yolu olmadığını da rahatlıkla söyleyebiliriz.


Bir Aydın Turnusolü: "Yetmez Ama Evet!"


Türkiye'nin yakın tarihindeki önemli kırılma noktalarından birisi de 2010 referandumudur. Bu referandumla; "bağımsız ve tarafsız yargı", "sivilleşme", "vesayete son", "demokrasinin yükselişi" söylemleriyle baskın gelen "evet" cephesi önemli değişiklikler sağlamış ve yine bu değişiklikler de Türkiye için pek hayırlı olmamıştır. 


Fethullahçı çetenin yüksek yargı yapılanmasının önünün açılmasına da sebep olan bu referandumda, özellikle neoliberal çevrelerin mottosu haline gelen "yetmez ama evet!" sloganı da etkili bir propaganda aracı olmuştur. Direkt olarak Fethullahçı çete liderinin, "bu referandumda ölüler bile mezarlarından kalkıp oy kullanmalıdırlar ve öyle zannediyorum kalkacaklar da" yorumuyla ve bu çetenin referandum sonrasındaki faaliyetleriyle de gayet basit olarak sadece gazete manşetlerinden dahi takip edilebilir bir süreç yaşanmıştır. 


Bu süreçte gemi azıya alan Fethullahçı çete; MİT kriziyle anılmış, 17-25 Aralık girişimlerinde bulunmuş, diğer olası illegal girişimleri 15 Temmuz'daki darbe teşebbüsünde başarısız olmalarıyla sonlandırılmıştır. Yani o pervasızca dillendirilen "yetmez ama evet" propagandaları darbe karşıtlığından yararlanmakla birlikte, aşikare darbe girişimlerinin önünü açmaktan başka bir işe yaramamıştır. 


İşte burada yani 2010 yılından itibaren bir sınanmayı da izleyebiliriz, bu direkt olarak aydınların sınanmasıdır. "Yetmez ama evet!" turnusolü bazı öyle gibi görünen tiplemelerin asla aydın olmadıklarını açığa çıkarmıştır. Bazılarının bilgisinden, birikiminden zerrece şüpheye yer olmasa da, bu durum bize aydın için bilgi ve birikimin yeter şart olmadığını; kişisel bağımsızlık, samimiyet, akıl ve vicdan koordinasyonunun sağlanması gerektiğini tekrar tekrar hatırlatmıştır.