8 Mayıs 2020 Cuma

İdeolojik Bir İç Dökümü: İTİRAFLARIM


Bu yazıda, daha farklı bir üslupla samimi düşüncelerimi paylaşmak istiyorum sizlerle. En içten olanlarını ama bir nevi itiraflarımı... Yani bu yazı böyle fatura borcunuzu ödemenizi isteyen özelleştirilmiş kurumun, parayı bir önce sökülmeniz için sizi 'yusuflatmak' adına gönderdiği ihbarname kuruluğunda, öyle "-ecektir", "-acaktır"la falan gitmeyecek, buna gayret edicem en azından.

Konumuz; doğruya yaklaşma çabası, ideolojinin içine doğru bir neşter atma denemesi olacak. Benim bakışımla olacağı için bunlar, kaçınılmaz olarak "itiraf" niteliğinde pek çok düşünceyi de içerecek tabii... Normalde böyle samimi veya çelişkili kısımları göstermek istemeyiz. Horoz gibi kabarıp en güçlü formumuzda görünmek isteriz. İnsanoğlu işte. Hep "ben" kaygısı. Mezara ne gelir sen ona bak akılsız! (püsküllünün o acayip çıkışlarını hatırlıyorum sık sık, galiba iyi değilim)

İdeolojiyle biraz fazla kafayı bozdum, doğru. Bunun geneli geçtim, sadece okuma anlamında bile faturası epey ağır oluyor benim için. Yani en son ne zaman ağız tadıyla bir roman okudum bilmiyorum diyebilirim. Neyse, konumuza dönelim!

En başında şunu söyleyeyim. Bizim o bitik eğitim sistemimizin çarklarından geçen herkes gibi özellikle tarih konusunda epey bilgisiz hissediyorsunuz ya hah, haklısınız ama o kadar da değil. Yani bir şeyleri de hem okuldan, hem çevreden, çeşitli diyaloglardan, izlediğiniz en azından onlarca filmden falan biliyorsunuz aslında. Bundan da bahsedicem laf ilerledikçe.

Ben oraya getirmek istediğim için demiyorum ama dikkatinizi çekiyordur. Laf ister istemez bir iki şeye geliyor. Bunlar kapitalizm, sosyalizm, sanayi devrimi, buhar gücü, demiryolu vesaire... Ha yani kör-topal bir şeylerin konuşulduğu bir yerdeyseniz bunlara gelinir illa. Paso evlilik hayalleri ve türlü dedikodular paylaşılan veya futbol konuşulan dandirik bir yerde değilseniz en azından yani hani.

Bu kabaca sanayi devrimi dediğimiz mesele, yani tarihte ilk kez insan gücü veya at, katır, eşek, manda, öküz, deve, midilli gücü falan kullanmadan başka bir şekilde güç elde edilerek kullanıldı. Bu da buhar gücüydü. Gerçek bir devrimdi. Niye derseniz öyle işte, o güne kadar yapılmamıştı ve başka türlüsü de henüz pek görülmedi. Elektrikli uzaktan kumandalı araba delisi fütürist arkadaşlar üşüşmeden söyleyeyim. İnsanoğlunun yaptığı ve yönettiği şekliyle diyorum. Öyle güneşten gelen enerjiyi, rüzgarı kullanma falan başka kategori. Başka türlüsü görülmedi diyorum çünkü gerçekten de günümüzde bildiğin termik santral de nükleer santralde temelde aynı şekilde çalışır. Su ısıtılır, buharlaşır, ısıtma şiddetiyle doğru orantılı olarak ortaya çıkan buhar bir yöne kanalize edilir, türbine çarpar ve hareket enerjisine dönüşmüş olur.

Bunu ha haldır haldır odun kömür yakarak ilkel şekliyle sağlamışsın, ha da uranyumla, sezyumla daha kolay ama bir parça daha riskli bir şekilde sağlamışsın dümen aynı dümen.

Şimdi az çok tarih bilgisi olan bilir, bu iş neden ille de 18. yüzyıla sarktı? Yani insanlar bilmiyor muydu ki böyle basit bir düzenek kurarsan hareket sağlarsın. Biliyorlardı tabii de gerek yoktu. Yani bir görüş bu yönde. Biz bir şey icat edelim de üretimde kolaylık sağlasın diye bir dert yoktu çünkü köleler vardı. Dediğim gibi bilen bilir İskenderiyeli Heron vardır tarihte. Milattan sonra 10-70 yıllarında yaşayan bu adam buharla çalışan çok çeşitli heykelvari büyük oyuncaklar yaptı. Yani atıyorum bir heykel düşünün bir haznesindeki yanıcı malzemeyi tutuşturuyorsun, aynı şekilde suyu ısıtıyor buharlaştırıyor ve o buhar bir yöne gitmek isterken heykelin eklem noktalarında bazı hareketlere sebep oluyor.

O zamanki zavallı insanların tepkisini bir düşünün. Heron'u tanrı, peygamber, hayal güçleri neye yetiyorsa o zannediyor olmalılar. Ama işte şu ilginç. Heron gidip de "yahu ben bu buharla öyle bir hareket sağlayayım ki iş yapsın, herkes rahat etsin yaa" demiyor. Niye demiyor olabilir? Kimseyi sevmediği ve herkesin eşek gibi çalışmasını istediği için mi? Sanmıyorum. Tabii sadece köle sınıfı olması esprisi de doyurucu değil. Her şeyi bir araya geldiği kokteyl bir cevap var galiba. Hem köleler var. Hem de o ufuk yok. Bir de iş oraya gelmemiş. Heron istisnası dışında dünya daha ne aşamada? Bu soru da çok önemli. Düz mekanik adamakıllı gelişmemiş daha. Yani otomobilin icadı öncesi at arabalarına bakın mesela, faytonun üstü açılır kapanır. Döşemeler deri kaplı. "Dosta gider çıtır hasarlı" gibi hepsi vallahi. İş geliyor dolaşıyor "yahu şu atlar olmasa bir makine olsa şunun önünde de o çekse" gibi bir hayale dayanıyor. Birileri çok gülmüştür tabii bu isteğe ama bakıyorsun sonra birileri "tak" diye hayal ediyor, birileri de "şak" diye yapıyor işte!

Sanayi devrimiyle kapitalizm doğdu diyebiliriz. Peki niye ta sanayi devrimini bekledi? İnsanlığın ilk dönemlerinden itibaren takasla sonra temsili ürünlerle ticaret yapılmıyor muydu zaten? Lidyalılar parayı falan bulup köşeyi de döndüler hattâ. Yapılıyordu elbet ama şöyle bir yenilik getirdi sanayi devrimi: artık buradan itibaren toprağa bağımlılık kalmadı. Türev ürünler arttı. Türev ürünleri üretecek yerlerin (fabrikaların) hacmi ve sayısı giderek korkunç bir şekilde arttı. Öyle ki bunlar artık yeni bir sınıfın doğmasına veya sınıflar ayrılığının azıtmasına sebep oldu. Bugünkü anlamıyla milliyetçiliğin ilk dalgası peydahlandı.

İngiltere'yle ilgili Kapital'de de geçen bir şey vardır mesela. Flaman yünlü manifaktürünün gelişmesiyle yüne ihtiyaç artar, yün fiyatları yükselir, bu da yün üretimini cazip kılar. Yün nasıl üretilir peki? Koyun yetiştirerek. Koyun yetiştirmek için en önemli şeylerden birisi nedir? Koyunların otlayacağı meralar! Bu sebeple irili ufaklı tüm çiftçilerin topraklarına el koyan bazı 'beyefendiler' buraları meralaştırdılar. Bu iki şeye sebep oldu. Bu hamle hem onları çok geniş topraklara sahip hâle getirdi ve koyun yetiştirmede onları -o bölgede- tekelleştirdi hem de sayısız çiftçiyi, köylüyü proleterya (mülksüz işçi) hâline getirdi. Böylelikle yün ipliği veya yünlü kumaş üretecek fabrikalarda istenilen fiyata çalıştırılacak (muhtemelen karın tokluğuna) genişçe bir kitle de yaratıldı. İşte "su buharı ve pamuğun evliliği" diye romantize edilen süreç bu kadar kerametliydi. Bilinen her şeyi değiştirdi.

"Niye illa İngiltere'de çıktı, bizde çıksa olmuyo muydu?" Diyen arkadaşları da cevapsız bırakmayarak, sessiz kimselerin sesi olayım hemen.

Heron örneğinde de dediğim gibi İngiltere her yönüyle zaten çok ileriydi. Sömürgeleri, orduları, özellikle donanması. Sahip olduğu küresel ölçekteki lojistik ağ falan müthişti. İş buraya gelip dayanmıştı yani. Bir de yer olarak da çok müsaitti, çünkü zengin ve yüzeye yakın kömür rezervleri vardı. Demir-çelik yönünden şanslıydı. Bu  da öyle bir geri-besleme sürecine soktu ki İngiltere'yi delirdi herifler. Demiri işlemek kolaylaştıkça demiryolu yaptılar, demiryolu yaptıkça dört bir tarafa ulaşıp kömür çıkarmaya, demir işlemeye devam ettiler. Bir de diğer bütün avantajlarını da katın siz bunun içine. Son ayaktaki Şahbatur gibi açıldı gitti herifler.

Yazının başında "tarih dersleriyle en arası iyi olmayanınız bile yeni bir şey öğrenmeden sadece bildiklerini doğru yorumlayarak ve aralarında bağlantılar kurarak aslında pek çok şeyi bildiğini anlayacak" gibi bir şey demiştim. Şimdi bu tür durumlara bir örnek vereceğim ve demek istediğimi anlayacaksınız.

Klasik bir saray sahnesi düşünün, bu Osmanlı olur, Roma olur, Bizans olur, eski Çin olur, Avrupa'da bir saray olur, olur da olur yani. Hani burada hep bir kutlamanın, bir şölenin arifesinde hazırlıklar yapılırken bir ürünün en iyilerini, en kalitelilerini satan tüccar saraya, huzura gelir. Tüccar o malların bölgede veya dünyadaki en iyilerini satan kişi olarak hep iki büklümdür hani, "efendim ipeklilerimin şöhreti tüm sosyetenin dilindedir" gibi bir laf eder mesela, saray takımı da şöyle bir kaş altından bakar, kimini beğenir, kimini beğenmez falan hani. İşte bu aristokrasi ve burjuva ayrımına çok iyi bir örnektir. Aynı zamanda kapitalizmin nasıl burjuvanın iplerini çözdüğünü de çok iyi anlatır.

Zira soylular zaten kurulu düzende en tepededirler. "En iyi" olmak onlar için doğarken kazanılmış bir özelliktir. Böylelikle siz en iyi ticareti yapsanız da en iyi savaşçı olsanız da en yetenekli bilmem kim olsanız da sadece onlar sizi takdir eder veya yine bir kulp bulup burunlarlar. Önlerinde el pençe divan durursunuz.

Kapitalizmin gelişmesi pek çok alandaki önemli gelişmenin bir bileşenidir aynı zamanda. Bireysel haklar, mülkiyet hakkı, ticaret hakkı, parlamento bunlar falan epey konuşuldu. Bir de kitleler tarafından pek bilinmese de bir İngiliz Devrimi var. 1640-50'lerde yaşanan bu devrimle monarşi düzeni fena sorgulandı ciddi kan döküldü. Komutan Oliver Cromwell adında bir babayiğit İngiliz Kral I. Charles'ın kellesini aldı. Zaten o yüzdendir ki dünyayı etkileyen Fransız Devrimi İngilizleri pek enterese etmedi. "Biz bu filmi 150 sene önce izledik" gibi bir tepki verdiler. Zaten pragmatik, pratikten yana, teoriden korkan, görece muhafazakâr, "bildiğinden şaşma" kafasındaki İngilizler hâlâ daha şu çok yakından takip ettiğiniz kraliyet ailesiyle, II. Elizabeth teyzeyle gül gibi geçinip gidiyorlar.

Şimdi gelelim ideolojilerin tam yol ayrımına. Adam Smith mi, Karl Marx mı? Günümüzde böyle ateşli bir tartışma yok belki. Ama en temelde bu iki isme ulaşıyoruz. Smith zannedildiği üzere kapitalizm propagandisti bir adam değildi. Öyle bir zamanda yaşamıyordu çünkü. Kapitalistlerle sosyalistlerin kavgası falan yoktu bizim anladığımız şekliyle. Smith hem kurulmakta olan düzeni analiz etti. Hem de önemli bir şeye işaret etti. Yani çok çok kabaca uluslar üretir, geliştirir, satarlar ve rekabet ederler. Buradan da bir zenginlik doğar. Refah insanlığın çok eskilerden beri hayal ettiği şekliyle, kutsal metinlerde yer alan şekliyle mümkün olur gibi bir işaret etmeydi bu. "Keramet sermayededir" gibi...

Adam Smith'in bu önerisi taze kapitalistlere de bir öz güven verdi. Kralın önünde iki büklüm olan kazıkçı-çakal tüccar rolünden, toplumun en önündeki örnek vatandaş rolüne bürünmelerine yardım etti. Böyle sevimsiz manzaralar da oluştu tabii epey. Aristokrasinin o muazzam bilgi havuzundan nasiplenmemiş ama birden onların seviyesine ulaşan sevimsiz tipler türedi. "Kıroyum emme para bende" türü hareketler yani. Eski ihtişamlı yaşamını kaybetmiş ve hayata tutunabilmek adına piyano dersi veren adama "bana bakh hoca sana bi gucak para veriyom gızıma en iyi şekilde öğret şu mereti" diyen iş adamı Ökkeş Ağa gibi figürler hep böyle meydana geldi.

Yine hatırınızda daha iyi kalmış olması muhtemel bir örnekten gideyim. Eski standartlarını korumak adına Adnan Ziyagil'e kızını veren Firdevs Yöreoğlu gibi yer yer aristokratların durumu. Aslında Firdevs kokonası da burjuvanın dibi ama standart meselesi benzetilebilir. O Matmazel de aristokrasiye müthiş bir örnek aslında. Neyse.

Bir de tüm eserleriyle Smith, ekonomi politiğin günümüzdeki anlamıyla temellerine büyük katkıda bulundu. Onun ölümünden yaklaşık 30 yıl sonra dünyaya gelen Marx, doğrudan Smith'in dünyasında yaşadı. Sistemin tüm acımasızlığına ilk sıradan tanık oldu. Başlarda hukuk felsefesine, Hegel'e falan sarsa da daha sonraları kadim dostu Friederich Engels'ten aldığı ilhamla asıl meselenin ekonomi politikte olduğunu anladı. Buraya yöneldi. Bakın burası çok önemli, zira Marx'ın Das Kapital'i yazmadaki motivasyonu ve tüm hikâye burada gizli.

Marx kapitalizmin büyük analizini yaptığı eserini hayatının merkezine koydu ve durmadan çalıştı. En hafif ifadeyle bu aslında bir fakültenin, bir enstitünün yani akademik bir yapının altından ancak kalkabileceği bir şeydi. Bu sebeple de Marx da gayet doğal olarak hedefine tam anlamıyla ulaşamadı. Kapital'in ilk taslakta 24 ciltten müteşekkil dev bir külliyat olarak planlandığı söylenir. (Artık Tercüman gazetesinden kaç kupona alırdık bilmiyorum) Bu bir insanın ömrünü çok aşacak bir çalışma olduğundan gerçekçi bir bakışla Marx bunu çeşitli rivayetlere göre değişen şekillerde kısaltmayı, yoğunlaştırmayı hedefledi. 12 cilt, 8 cilt, 6 ve en sonunda 4 cilt gibi... Evet 4 ciltte karar kıldı ve çalışmalarını sürdürdü. Ancak ömrü ilk cildi layıkıyla tamamlayıp basmaya yetti. Engels de sağlık problemlerine rağmen yüksek bir gayretle Marx'ın el yazmalarını toparlayarak 2. ve 3. cildi tamamladı. 4. cilt de zaten taslakta genel tarihî bilgi veren tamamlayıcı kısım olarak öylece kaldı.

Yani sözün özü Ricardo ve Engels gibi çok baba diğer isimler olsa da sembolik olarak Smith ve Marx gibi bir yol ayrımıyla karşı karşıyayız, bunu vurgulamak isterim. Bunun melezi olabilir. Karma ekonomi olabilir. Bir yolun tımarlanmışı olabilir. Ama ana kol olarak üçüncü bir anlayıştan söz edilemez. Kabaca 8-10 adet ideolojiden bahsedebiliriz. Ancak bunların her birisinin kendisine özel bir ekonomi politiği yoktur. Belirli tonlarda bunları edinirler veya hiç ilgilenmezler. Köktendincilik örneğin veya feminizim gibi...

Bireysel mülkiyet hakkıyla ilgili bazı ilkel tartışmalar hep sürdü. Bugün hâlâ bazı siyâsî konuşmalarda lafının geçtiğine tanık olursunuz. Bazı varlıklar için nesilden nesile devreden topraklar için özellikle, çocukça bir sorgulama yapılır. Yani bu toprak nasıl senin oluyor çünkü babandan kaldı. Nasıl onun oldu çünkü babasından kaldı. Peki o nasıl edindi? Birisinden satın aldı diyelim. Satın aldığı kişi nasıl edindi? Ona da babasından kaldı. Ama en başında bir şekilde var olan gezegende bu topraklar vardı ve kimseye ait değillerdi. Dolayısıyla kimseye de kalamazlardı. Ama bazı uyanık kimseler çıkıp bunlar üzerinde hak iddia etti. Sınırlar belirlendi ve işletip kazanç sağlayıp daha fazlasını satın almak, satıp keyif sürmek veya miras bırakmak gibi opsiyonlar türedi denir.

Bu tartışmayı ilkel buluyorum zira adamakıllı alanlarda bu tartışmalar en azından bu şekliyle biteli herhalde en az 200 yıl kadar oluyor. Locke burada zihin açıcı bir şekilde emeği öne sürüyor. Yani toprağı verimli, sulanması gayet mümkün geniş bir arazi düşünün ki burayı çalılar, yabani otlar ve keşmekeşlik sarmış olsun. Buraya en yakın köyün insanlarının burayı keşfettiğini düşünelim. Yahut da göç sonucu tarım kabiliyeti olan insanlar buraya ulaşmış olsunlar. Her dönem yüzlerce kilo hattâ tonlarca ürün elde etmenin mümkün olduğu bu muhteşem yer nasıl bölüşülürdü? İlk olarak akla kaba kuvvetin ayırıcı bir unsur olacağı geliyor. Bu da "dedem bütün topraklar benim deseydi o zaman" diyen ilkel komünist arkadaşı çağrıştırıyor. "Deseydi de kim kazırdı senin dedeni?" Deyip seviyeyi düşürmeden önce bir şeyi fark etmemiz gerekiyor ki o da tüm topraklara sahip olmakla meselenin hallolmadığıdır. Yani tüm topraklar sizin olabilir. Ancak bu toprakları işlemek ve bir işe yaramasını sağlamak için iş gücüne yani diğer insanların da katılımına ihtiyaç vardır. Bu katılım için de insanların bir çıkarı, elde edilecek sonuçtan bir payı olmalıdır.

Dolayısıyla insanlar örgütlü bir biçimde veya hepsi ayrı ayrı işe koyulurlar. Toprağı ehlileştirirler. İşte burada gezegenimizin küçük kısımları olan işlenebilir toprakların sahiplerinin nasıl olabildiği gizeminin cevabına da ulaşırız. Yani kimse çıkıp "tüm bu topraklar benimdir" diyemez. Herkes elinden geleni yapar  ve herkes üstesinden gelebileceği kadar toprağın sahibi olur. Daha sonrasında işçi çalıştırmayla, artı değerin sömürüsüyle, feodal sistemle işler değişebilir. Burada Marx'ın zannedildiği gibi kökten ve kesin bir şekilde mülkiyet düşmanı olmadığını da hatırlamamız yerinde olur. Tüm bu ilerleme adına Marx'a göre bile bu bir gerekliliktir.

Bir de gözden kaçırmamamız gereken önemli bir husus Locke'un "emek" kavramını öne sürmesini andırır bir şekilde, asıl değerli olanın yer, toprak, verimlilik olduğu kadar "emek" olduğudur. Günümüzde fazla nüfusla, herhangi bir alana pek çok talip olmasıyla, emeğin her zaman hazır ve nazır olmasıyla bunun farkında olmayabiliriz. Ancak birkaç yüz yıl geriye bazı sömürgelere gitsek emeğin ve iyi bir organizatörlüğün, bir yeri "adam etmenin" en az o yer kadar değerli olduğunu görürdük. Hâlâ da Afrika'da falan bunu görebileceğimiz yerler vardır. Yani bir insanlara iş öğretmeniz, organize etmeniz, doğru sulamayı yapmanız, bir işleyişi başlatmanız karşılığında yüzlerce dönüm alanı çok uzun yıllar ücretsiz kiralayabilir, neredeyse sahibi olabilirsiniz. Bu da emeğin nasıl topraktan bile değerli olduğunu kanıtlar.

İşte zorbalıkla, çalışkanlıkla, kurnazlıkla veya herhangi bir başka yolla biriken ve nesiller boyu devreden sermayenin kökenine yönelik kısa bir anlatım bu şekilde. Ayrıca sermayenin yoğunlaşması da kaçınılmaz görünüyor. Yine çok kısa bir simülasyon oluşturalım. Genişçe bir verimli araziyi, herhangi bir avantajı ve dezavantajı olmaksızın yüz eşit parçaya bölüp, yüz kişiye paylaştırdığımızı ve onlara çalışmak için gerekli araçları tahsis ettiğimizi düşünelim. Belli bir süre sonra birileri kısım kısım toprak satıp, daha küçük alanda çalışıp (pek sürdürülebilir olmasa da) daha rahat yaşarken, diğerlerinin de günden güne topraklarını genişletmesi çok olasıdır. Hattâ normal şartlar altında (ticaret imkânları kısıtlanmazsa) olası değil, kaçınılmazdır.

Bir nesil içinde olmasa da herhalde nesiller boyu aynı yüz parça alanda yüz ailenin çalıştığını göremeyiz. (Burada nüfus artışını ihmal ediyoruz) Dolayısıyla bizim o emek övgüsüyle, ehlileştirmeyle veya diğer yaklaşımlarla olumladığımız, meşru kıldığımız mülkiyet, matematiksel olarak kaçınılmaz olarak aynı ellerde veya elde birikmeye ve dolayısıyla sömürüye gidiyor. İşte kabaca bu da Marx'ın sermaye yoğunlaşması dediği şeydir.

Bugün konuştuğumuz dünyanın en zengin %1'inin her yıl artarak kendi küçük varlığının çok ötesinde korkunç büyüklükte varlıklara sahip olması meselesi de budur. Kapitalist sistem buna çözüm olarak rekabeti kutsayan tavrıyla "tröst" olarak adlandırdığı yapıyı yasaklıyor. Yani aynı sektörde sektörü kontrol altına alacak birleşmeler veya o dereceye ulaşacak kadar büyümek yasaklanıyor. Bunun (kendileri için) acı tecellilerinden birisi Rockefeller aile şirketlerinin petrolde tekelleşmesi sebebiyle, devlet zoruyla otuzdan fazla parçaya bölünmeye zorlanmasıdır.

Daha önce de vurguladığım üzere içerisinde yaşadığımız bu sistemde överken de yererken de kaçınamayacağımız iki yol, iki isim Smith ve Marx'tır. Tabii geçen zamanla birlikte gelen yenilikler, edinilen tecrübeler ana omurgayı kırmasa da metinlerin altını oyar veya en azından kenarlarından kemirmeye başlar. Bu sebeple de bunlara bazı yamalar gerekir. Smith'e yapılan en büyük yama muhtemelen Keynesyen politikalardır. Marx'ın ise envai çeşit yeniden, yeniden ve yeniden yorumlanması mevcut.

Bir de şunu unutmamak gerekiyor: Marx öyle açılımlar başlattı ki bu her boyutta bir uzantısı olan büyük bir felsefî konumlanmaydı. O sebeple 200. yaşı geçmesine rağmen hâlâ konuşuyoruz ve konuşmaya da devam edeceğiz gibi görünüyor.

İktisatta artı değer, psikolojide yabancılaşma, mantıkta (ve en temelde) diyalektik materyalizm, etik ve ahlâk bakımından sömürü bunlardan bazıları. Yine ironik olarak bunların (belki diyalektiğin materyalistleşmesi dışında) hiçbirisini Marx yaratmadı. Ancak yaratılmış olanları bir araya getirerek çok etkili bir biçimde ilerletti. Bu sebeple de bugün nasıl çok yaratıcı bir açılım getirmiş olmasına rağmen kapitalizmi temsilen Smith yerine Weber'den yola çıkmıyor, onu sembolleştirmiyorsak, anti-kapitalizm adına da Veblen'i, Baudrillard'ı değil, Marx'ı veya onun ideolojik uzantısı olan birilerini referans almak durumundayız.

Günümüzde en güçlü sistem neşterlemesini yapmış kişi bu uzantılardan birisi olarak geçtiğimiz yıllarda hayata veda eden Immanuel Wallerstein'dir. Ancak bence geniş kitleler nezdinde daha etkili olabilmek için, içeriden değil de dışarıdan yapılan saptamalar çok daha güçlüdür. Yani Marx'ın takipçisi olan birinin kapitalizmi eleştirmesi değil de bu meselelerde önceden belirlenmiş bir konumu olmayan kişilerin dedikleri/yazdıkları daha büyük etki yaratır. Yani ideolojinin peşinen kötülendiği günümüz dünyasında "ideolojik" olmayana çok daha itimat edilir. Dolayısıyla küresel bir örgütten, olur ya BM'den, AB'den  Gini katsayısının iç karartıcı seyriyle ilgili yapılan bir yayın, bir açıklama bu bapta çok etkili olur. Yine Marksist olmadığını açıkça belirten 21. Yüzyılda Kapital'in yazarı Thomas Piketty'nin etkisi de buna güzel bir örnek.

Gerçekten de dünyanın neresine bakarsanız bakın katmerli bir sömürü, yukarıdaki "%1'lik kesim" örneğinde de olduğu gibi kesin olarak var. Bu hem sermayenin yoğunlaşması sebebiyle kaçınılmaz hem de denetlenen ve denetleyenlerin aynı üst sınıflarda bir arada olması sebebiyle. Bugün zenginlerin "offshore" hesaplarla, muhasebecilerinin marifetleriyle, çeşitli sistem içi hokkabazlıklarla yahut da direkt yasal olmayan yollarla vergi kaçırmaları (başka bir deyişle vergi ödemekten kaçınmaları) filmlere dahi konu olan, bilinen bir şey.

Bu da demek oluyor ki; memurların tamamından, özel sektörün tümünde resmi olarak bildirilmiş maaşa oranla ve en önemlisi asgarî ücretlilerden de kaçması mümkün olmayacak şekilde alınan vergi, bunların fersah fersah üstündeki büyük 'beyefendilerden' alın(a)mıyor. Yani sömürü, kandırmaca, sınıf savaşımı adına her ne derseniz tartışmaya açık bir konu değil. Kesin olarak var. Bu temel ve basit bir şey görünebilir ama önemli. Unutmayın katmerlenmiş meydan eylemcisi komünistler bile bazen "ulan bu patronlara da nankörlük mü ediyoruz acaba" diye iç geçirebilir. Ben fazla karikatürize ediyorum ama cidden var bu. Hattâ uzun yıllar sonra temelinde bunun olduğu günah çıkarmalar, dönmeler, sapmalar çok görülür.

Sömürünün kesinliği bahsi sonrası, biz de doğal olarak hiçbir standartta geçerliliği olmayan bu durum karşısında alternatiflere, çıkışa, bir direnişe kafa yorarken kaçınılmaz bir şekilde Marx'a veya Marx'ın öğretisine "seve seve" şöyle bir dönüp bakmak durumunda kalıyoruz! Tabii hemen şunu da eklemek isterim; aslında sadece ekonomi politik yönüyle bakarsak bu böyle.

İşin bir de özgürlükçü, ilerlemeci, bireyci tarafı var ki anmazsak büyük haksızlık olur. Çok kısaca şöyle söyleyeyim... Halk güzellemesi kulağa iyi gelebilir ama çoğu zaman retorikten ibarettir. Çoğunluğun düşünceleri, inanışları neredeyse istisnasız olarak yanlıştır. Önemli işler, buluşlar, keşifler hep toplum geneline aykırı düşünen ve yaşayan kişilerden çıkmıştır. Seçkinlik, yani aristokrasi ilerleme adına çok büyük faydalar sağlamıştır. O elit çevreler, onların ilgi alanları sayısız kez insanlığın ufkunu açacak şeyler doğurmuştur. Bu da böyle Jakoben-kapitalist-seçkinci-tepeden bakan bir şerh olarak burada dursun.

Evet, şimdi ortalama sade veya sütlü vatandaşın zaviyesinden bakarsak, "koskoca Sovyetler battı gitti abi bi yol olmaz burdan, bırakın bu komoniz kafalarını" gibi bir argümanla karşı karşıya kalıyoruz. Aslında bunun beş gömlek üstü de aynı mantık zemininde daha cafcaflı laflarla yükseliyor ya, neyse... Şimdi o "kafalar" gerçekten de iflas etti kabul etmek lazım. Ama Marx ne demişti, ne oldu, ne sonuca varıldı? Gelin bunu biraz daha hatırlamaya çalışalım.

En başında yukarıdaki paragraflarda da dediğim gibi Marx bütün eserlerini gönlünce yazıp da arkasına yaslanabilmiş bir adam değildi. Tüm ömrü büyük acılarla, insanüstü mücadelelerle ve gerçekten de bir insanı çok aşan bir işe soyunmanın meşguliyetiyle geçti. Ana eseri olan Kapital'i bile tamamlayabilmiş değildi. Bu sebeple Marx'ın iddialarının yanlış çıkıp çıkmadığını söylemekten önce, iddialarının ne olduğu üzerinde anlaşmamız gerekir. Dolayısıyla artık şaka yollu ifadesinin bile akıllı kimselerce hoş karşılanmadığı ve de zerrece özgün olmayan "beyaz yakalılar türedi demek ki Marx yanıldı" türü ifadelerle değerlendirmede bulunmamız mümkün değil.

Marx'ın tüm felsefesinin temeline koyabileceğimiz diyalektik mantık, en basit şekliyle "tez+antitez=sentez" şeklinde ifade edilir. Marx'ın her şeyi açımlaması bu şekilde. Ona göre her şey, her gelişme bu şekilde okunabilir. Hattâ okunmak da zorunda çünkü doğanın işleyişi böyle. Bu o kadar çeşitli yerlerde uygulanıyor ki gülesiniz gelir. Bu olumlama, olumlamanın yadsınması, yadsımanın yadsınması şeklinde. Yani sanıyorum "proleterya -> burjuva -> proleterya diktatörlüğü" gibi bir örnek verilebilir. Bir de şu da var mesela: pirinç (bildiğiniz pirinç tanesi) -> nemlendirilmiş pirinç tanesi -> pirinç filizi.

O lisedeki felsefe derslerini hatırlayın. Bir şeyleri bildiğiniz meselesine geliyorum yine. Hani dalga geçtiğiniz "aynı derede iki kez yıkanılmaz" ifadesi vardı. Bu da diyalektiğin ilk başlangıç noktalarından birisidir. Yani "ilk girişinizden hemen sonra bile girseniz, o derede bir kum tanesinin, bir balığın, bir küçük taşın veya kaçınılmaz olarak su moleküllerinin birbirlerine göre konumları muhakkak değişmiştir ve orası artık 'başka' bir dere olmuştur" gibi bir mantık bu. Pirinç esprisinde de benzeri söz konusu. Nemlenen ve kılığı değişen o pirinç tanesi artık aynı 'şey' değildir. Biraz daha sonra olduğu son şey de olmaz, yeşillenmeye falan başlar. Sonra da pek çok pirinç tanesini meydana getirecek bir bitkiye dönüşerek iyice değişir. Formel mantık temelinde olmadığımız için de tamamen başkalaşmaz veya 'tersinin tersi' kendisi olmaz. Takdir edersiniz ki tüm pirinç taneleri de birbirinden farklı.

İşte ilk bakışta bize pek bir şey söylemediğini zannettiğimiz tarih de Marx'a göre böyle işliyor.

Yine kısaca özetliyorum:

ilkel komünal toplum -> köleci toplum -> feodal toplum -> kapitalist toplum -> sosyalist toplum -> komünist toplum şeklinde.

Marx'a göre tüm tarih sınıf savaşlarından ibaret ve safhaların geçisi de bu şekilde yaşandı ve yaşanacak. İlki, başından beri şu hâlâ tamamını bilemediğimiz tarihin sınıf savaşımından ibaret olması kafama yatmış değil, neyse bu benim görüşüm deyip geçiyorum. İkincisi görmüş olduğunuz üzere Marx hayattayken de bu çizgi en az yarısına kadar yaşanmıştı, yani yaşanmışları analiz ederek, yaşanacakları tahmin etmek hattâ net olarak görmek demekti bu.

Koskoca bir Sovyet deneyimi sonrası pek çok kez dendiği üzere çok daha vurgulu olarak Marx'ın haksız çıktığı söylendi. Bunun da çok doğru bir laf olduğuna emin değilim, çünkü açıkça görülüyor ki 'Marx'ın yanılması'na ek olarak "ideolojilerin sonu geldi" diyen ve -Marx'a kıyasla adını anmanın bile bir tür saygısızlık olacağı- Fukuyama da haksız çıktı. Sadece ideolojisizlik ideolojisi gibi bir yere getirdi işi, gayet kurnazca. Bir de birisinin hangi ölçekte konuştuğumuzu söylemesi gerekiyor. Yani atıyorum 1950 itibarıyla sosyalizm tüm dünyayı sarmadığında mı Marx haksız çıkmış oluyordu? Yahut da 2000 yılı için mi bu sınırı koyabiliriz? Peki bizi 2100, 2200, 2300 gibi yıllara dair konuşmaktan alıkoyan nedir?

Farkındayım çok ileri tarihleri referans vermek (diyelim 3000 yılından bahsetmek), biraz topu taca atmak demek oluyor. Yani kaç yılına gidersek gidelim çocukça "biraz daha var" demek gibi bu. Tarihe de baktığımızda; 1848, 1871, 1917, 1949, 1956 gibi tarihleri açıkça görüyoruz ve bunlar en azından bir fikir veriyor. Bunların da yakın aralıkta uzağına baktığımızda ele gelir bir şey göremiyoruz. Hattâ aksine 1991'de Sovyetlerin çöküşünü görüyoruz.

O zaman Sovyet tecrübesine daha dikkatli bakalım. Bu kesinlikle Marx'ın ön gördüğü, onayladığı ve çizdiği yolda bir ilerleme miydi?

Sovyetler Birliği'nin kuruluşunun ilk büyük adımı olarak Ekim Devrimi, 1917'de birçok ihtimalin olumlu sonucuyla ve güçlükle yapıldı. Yani "emperyalizme karşı birlik" vurgusuyla zaman zaman vurgulanır. Bizim Çanakkale'deki efsanevî direnişimiz ve müttefiklere geçit vermememiz Çarlık Rusyası'nın emperyalist ortaklarından yardım alabilmesini engelledi. Aynı emperyalist cephe bir tokat bizden yediği gibi okkalı bir tokat da -dolaylı olarak yardım ettiğimiz- içerideki Kızıl Ordu (veya onun öncü yapılanmalarından) yedi.

Yine çok kaba bir özetle, savaştan ve mevcut şartlardan artık yılmış Rus halkıyla, bu durumu iyi değerlendiren devrimci önderlerin birliği kademeli olarak Sovyetler'i meydana getirdi. Burada ilk olarak devrimin Rusya'dan başlaması Marx'ın öngörülerine tamamıyla tersti. Zira Marx devrimi, eserlerinde daima "gericiliğin kalesi" gibi ifadelerle nitelediği Rusya'da değil, sanayi devrimini başlatmış, kapitalizmi ilerletmiş Avrupa'da, özellikle İngiltere'de bekliyordu. Bu işin bir kısmı.

Diğer kısmına gelirsek Sovyetler'in kuruluşuna giden o heyecanlı yıllar dünyanın dört bir tarafında "demek ki mümkünmüş" gibi bir yayılıma sebep oldu ve hareketler, devrim girişimleri birbiri ardına geldi.

Sovyetler 20. yüzyılın en önemli fenomenlerinden birisiydi. Bu yüzyılda hem kuruldu hem de aynı ihtişamla yıkıldı. Bu yıkılış bir kişinin öngörüsüydü. Hem de temel tezi bir şeylerin öngörülemeyeceği olan ve tarihsel materyalizm karşıtı olan birisinin, Karl Popper'in...

Bu, Popper'e çok değer katan kehanet, Der Spiegel röportajında kendisine sorulduğunda Popper gerçekten de üstün bir mütevazılıkla bunun bir kehanet olmadığını, kimsenin kehanette bulunmaması gerektiğini söylüyor. Bir entellektüelin, sadece ahlâksal olarak bir sorumluluk üstlenerek gelecekte olacaklara olumlu olarak katkıda bulunması gerektiğini de ekliyor.

Öte yandan unutmamamız gereken bir "kâhin" daha var. O da açıkça Sovyetler'in çökeceği öngörüsünde bulundu. Hem de Popper'den çok önce. Bu kişi de Ekim Devrimi'nin öncülerinden Lev Troçki'dir. Ancak Lenin'den sonra Sovyetler'i yönetmeye aday görülen Troçki aksine, Lenin'in ölümüyle gözden düştü, sürgün edildi ve katledildi.

İsterseniz bu ayrıma daha detaylı bakalım...

Marx'ın sosyal düzene dair söylediği ve üzerine tartışılamayacak en net şey herhalde işçilerin, yani proleteryanın bir milletinin olmadığıydı. Bu yüzden de "dünyanın tüm işçileri birleşin" diyordu. Bu Marksizm'in enternasyonal (uluslararası) niteliğinin açık bir kanıtı. Zaten bu yüzden boyna 'enternasyonal'ler kuruldu. Dünya çapında örgütlenmelere çalışıldı. Devrim bir yerden başlayıp, dünyayı saracaktı.

İngiltere olmasa da Rusya'da başladı işte bir şekilde. Yukarıda da dediğim gibi nicelerinin ilgisini çekti. Yayılmaya teşneydi. E kolay da değil bu işler malum. Yoğun odaklanma gerektiriyor. Yürütmesi, o iktidarı elde tutması zor. Karşı-devrim nöbette. Hayır zaten Marx da öyle her şeyi yazmış, tarif etmiş değil. Bu yüzden garibim Lenin az mı icat çıkardı. Öğretiyi pratize etmeye resmen ömrünü verdi. Çok da yaşamadı zaten, resmî olarak Sovyetler'in kuruluşunun ilk yılında felç geçirdi ve konuşma yetisini kaybetti. Sovyetler'in ikinci yılında (1924'te) da hayata veda etti.

Lenin sonrası doğal olarak hemen bir liderlik sorunu başladı. Ne kadar öyle  sosyalizm tandanslı kolektif çalışma, birlikte karar alma esprileri falan olsa da her harekette, her yönetimde olduğu gibi burada da bir lider gerekiyordu ve bulunacaktı!

İleriki dönem için Lenin pek de tarafsız ve sakin değildi. Bu sebeple sanki içine doğmuş gibi bir vasiyet kaleme aldı. Aslında o ölünce bu belge "vasiyet" oldu. Parti kongresinde okunmak üzere yazılmış bir mektup desek daha doğru. Burada Stalin-Troçki çatışmasının ileride ciddi bir ayrılığa sebep olacağını öngörürken, Stalin'in kabalıklarının bulunduğu konumla bağdaşamayacağını ve de Stalin'in topluca alınan bir kararla mevcut görevinden (Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreterliği) alınmasını tavsiye ediyordu! Buna ek olarak Troçki de bu anlaşmazlık sebebiyle biraz eleştirilse de mektupta genel olarak övülüyordu.

Mektup 1923'teki 12. parti kongresinde okunacaktı aslında ama Lenin'in beyin kanaması geçirmesi üzerine hanımı Krupskaya bir süre gizleme gereği duydu mektubu. Lenin iyileşince istediği gibi yapar diye düşündü muhtemelen. Ama Lenin iyileşemedi. Öldü. Bunun üzerine vasiyetleşen bu mektubu Krupskaya parti yönetimine bildirdi. Ayrı ayrı okumak, not almamak ve hakkında konuşmamak gibi über garip şartlarla vasiyet 13. kongrede paylaşıldı. Parti yönetimi insanı şaşırtan (ve açıkçası hâlâ detaylarını bilmediğim) bir şekilde, ölümüyle iyice ilahlaşan Lenin'in bu vasiyetine uymak yerine Stalin'in liderliğini kararlaştırdılar. Tabii Troçki'ye de yol göründü. Sol muhalefet ezildi. Her kumpasla, her tasfiyeyle -tam da Lenin'in vasiyetinde kaygı belirttiği üzere- Stalin gücü daha da kendi elinde topladı. Ölümüne kadar uzanan yolda su katıksız bir diktatör oldu.

Şimdi bu kısımları konuşurken mesele teorinin falan dibine iniyor. Dolayısıyla günümüzde "diktatörlük mü ıyy o ne be Saddam gibi" falan diyeceğimiz meseleler çok farklı ele alınıyor. Proleterya diktatörlüğü gibi mesela, kaçınılmaz bazı basamaklardan birisi olarak öngörülüyor. Yani zaten öyle bir anında demokrasi vaadi falan yok. Hattâ Marx'ın o 1871 Paris Komünü deneyimi üzerine yazdıklarında, devrimci şiddete, kızıl teröre yuvarlanabilecek şeyler de var. Ama böylesi de önerilmiyor hepten be güzelim. Stalin resmen oradan bulduğu fetvayla, işi Hitler'in bir tık altı olmaya kadar getiriyor otoriterlikte. Hitler kadar hızlı ivmelenmiyor tabii bu da bir fark.

Troçki sürgüne gitti demiştik. Uğradığı duraklar arasında biz de varız (as bayrakları as as). İstanbul'a geliyor. Önce Taksim'de bir ev, bir ara otel, sonra daha iyi izolasyon ve güvenlik amacıyla Büyükada'da kıyak bir villa. Orada okuyor, yazıyor, bazen kıyıdan bazen açılarak balık tutuyor. Netflix dizisinde falan da görmüşsünüzdür, Troçki balık tutmaya bayılıyor. Bu bütün eski tüfek abiler böyle galiba. Lenin'de de var aynısı. O da sürgünlerde hep okuyup yazmanın yanı sıra, olta atarmış.

Bir gün hattâ küçük bir kız yüzerken, adada kim görse yüz metreden tanıyacağı Troçki'nin iki Rus korumasıyla olduğu sandala yanaşıyor. Dinlenme bahanesiyle tutunuyor. Tipik Türk davranışı olarak adadaki herkesin gördü mü birbirine işaret edip fısıldaşmaya başladığı bu donuk adamla Fransızca iki kelâm etmek istiyor. Korumalar uzaklaştırıyorlar. Herifler de tedirgin tabii, dünyadaki en kindar diktatöre karşı birisini koruyorlar sonuçta...

Yılmaz Özdil gibi şaşırtayım sizi. (ama korkmayın yazının özel kuşe kâğıda basılmış çıktısı için 2500 papel istemeyeceğim). O küçük kız, Mîna Urgan'dır. Meşhur edebiyatçımız, aynı zamanda Falih Rıfkı Atay'ın üvey kızı. Dünya ne küçük değil mi?

Neyse iyice saptık yine. Asıl meseleye devam edelim. Sonuçta Marx'tan başlayan o çizgi, binbir zorluk ve de şansla Lenin'den geçerken bu gibi olaylarla Stalin'e uğradı ve öyle devam etti. Hani "Sovyetler'in çökmesi Marx yanıldı demek miydi, Popper mi haklıydı, Sovyetler Birliği aslında neydi?" soruşturması yapıyorduk ya, onun için de biraz tarihi neşterliyorduk, heh, o sebeple bunları konuşmaya devam ediyoruz işte.

Marx'ın dünya devrimini ve enternasyonaliteyi işaret etmesi, anlamak için Einstein olmaya gerek bırakmayacak şekilde tersinden okursanız da "tek ülkede sosyalizm olmaz" demekti. "Bu yol zorlanırsa kapitalist toplumun pisliği kendini yeniden üretir" diyordu Marx. Stalin hariç herkes de bunu böyle anlamıştı zaten. Aslında Stalin bile böyle anlamıştı da işine gelmeyince yan geldi sonradan...

Stalin 1926'da Leninizm'in İlkeleri'ni yazdı. Burada da sosyalizmin tek ülkede olamayacağı vardı. Aylar sonraki ikinci baskıda bu kısmın yerinde yeller esiyordu!

Hele hele Marx "işçilerin ayrı vatanı olmaz, onların vatanı tüm dünyadır" derken bu Stalin ve güdümündeki Komintern "sosyalist anavatan" diye bir şey yumurtladılar. Tam komedi programı. Buna göre dünyadaki tüm sosyalistlerin birinci önceliği kendi ülkelerinde devrim yapmaktansa, Sovyetler'in çıkarı neyse ona göre davranmak demekti. Tezlerini tahmin etmişsinizdir zaten. "Biz bitersek siz de bitersiniz, biz yaşayalım ki siz de var olun" gibi bir yaklaşım. Belki bir bakıma bu da fena fikir değil ama Sovyetler'in bürokrasi batağına saplanması ve dünyadaki heyecanın sönümlenmesi gibi ağır faturaları oldu. Bir de kim ne derse desin açıkça Marx'ın tam zıttı bir yaklaşımdı.

İspanya İç Savaşı'nda Franco karşısında Stalin tarafından desteği kesilen devrimcilerin -üstelik de başarılı olabilmeleri epey mümkünken- ezilmeleri vahim bir örnek mesela. Tabii böyle vahim bir olaydan da dünya edebiyatı George Orwell gibi bir yazar kazandı. Bunu da unutmamak lazım. Belki bu da bir tür diyalektiktir. Neyse şamataya sarmayalım tekrar...

Yine daha önceleri Avustralya'da liman işçileri greve girmişti. Ama öte beri bir grev değil, herifler geleceği, gideceği durdurmuşlar, hayatı felç etmişler resmen. Hele de o yıllarda, devrimin eli kulağında. Hop Komintern bunların çayına grev kırıcı atıyor. Niye? Sovyet gemileri limana girecek! Stalin Ağa'ya para lazım! Yani nerede bir şey olsa "başkan geliyo kaldırın" diyorlar. Başkan geliyo kaldırın! En sonunda isyan ediyor insanlar, başkanın...

Lenin'e bakıyorsunuz mesela, Sovyetler'in ilk yıllarında hem de açıkça işçilere "şu anda çeşitli eksiklikleri ve çelişkileri olan bürokratik bir devlete sahibiz bu devlete karşı haklarınızı savunun grev yapın" gibi önerilerde bulunuyor. Stalin döneminde eğer bir tarafa karşı böyle danışıklı dövüş falan yapılmayacaksa grev direkt idam sebebi.

Troçki sürgününü pek çok başka tasfiye süreci izliyor zaten. 1936-38'de büyük temizlik denen operasyon var. Birbirinden rezil bir sürü kumpasla devrimin önderleri ve zamanında Stalin'den daha ileri konumlara ve prestije sahip herkes ayıklanıyor.

Çin'de falan da benzer şeyler var. Kültür devrimi denen şey, üniversite hocalarına ve aydınlara yapılanlar adeta dram. Stalin-Mao, tam usta-çırak ilişkisi. Tabii Çin örneği gibi diğer pek çok örnek gibi sosyalizm yine yayılıyor. Ama "öyle" yayılıyor işte. Çin'de (açıkçası tam da kendi yapısına/nüfusuna uygun) bir yönelim. Bir de II. Dünya Savaşı'yla gariban ülkelere tank paletiyle, postalla gelen komünizm var. Seçimler iptal. Tüm iktidar Stalinist partilere!

Zaten Mao'nun yazdıklarında da görülüyor. Nitelik falan kalmamış bir yerden sonra. Komple nicelik. III. Dünya Savaşı dedikoduları dönerken, "Dünya savaşlarının ilki 200 milyonluk Sovyetleri doğurdu, ikincisiyle ona 600 milyonluk Çin eklendi, üçüncü savaş ne getirir, deneyin isterseniz" gibi laflar ediyor.

(Ayrıca eklemek isterim, bu ikilide bizim "solda" ne kadar üstü örtülmeye çalışılsa da onların dümen suyuna girmediğimiz, kokuşmuş bürokrasilerine bağlanmadığımız için bir yerden itibaren 'Kemâlist Devrim' karşıtlığı ve açıkça kötülemesi de var.)

Yani sözün özü durumlar bu şekil. Şimdi Popper haklı çıktı, yahut Marx yanıldı goygoyunun ne kadar boş bir muhabbet olduğunu daha iyi anlamışsınızdır. Aslında daha doğru ifade Troçki'nin haklı çıktığı. 1940'taki ölümünden önce açıkça ve ısrarla söylüyor bu tür "sosyalizmin" yaşamayacağını. Aslında dediğim gibi direkt Marx da söylüyor "kapitalist toplumun pisliği kendini yeniden üretir" diye de neyse, durduk yere 'ideoloji arsızı' damgası yemeyelim şimdi. Ama Troçki kesin olarak söylemişti bunu unutmayalım.

Mesele sadece haklı çıkıp çıkmamakla da bitmiyor. Zaten demiştim Popper böyle bir hüneri peşin olarak reddediyor. Yani zoru direkt diyalektik mantıkla. Aslında Popper'in eli burada pek zayıf değil, çünkü Marksistler ne kadar görmemezlikten gelmeye çalışsa da bilimin seyri daima ideolojileri de etkiliyor. Bilimin Marx'tan itibaren olan dönemi, diyalektik mantığı, dolayısıyla da onun üzerine inşa edilmiş Marksizm'i boşa çıkarıyor bir yerde. Nasıl mı? Açalım.

Biyolojik evrimi ilk kez bilimsel anlamda açıklamaya çalışan Darwin önemli bir durak noktası. Darwinizm'i Sosyal Darwinizm izliyor mesela siyasi sahada. Garibim Darwin'in dini imanı bilimi ilerletmekken, manyak Naziler adamı ilham kaynağı yapıyor kendilerine.

Neyse, türler upuzun süreçlerde evrimleşiyor ve değişiyorlar buna göre. İyi tamam ne güzel. Peki bunun çalışma şekli, mekanizması ne? En temelde doğal seçilim diyebiliriz. Yani türün, mevcut şartlara en uygun olanlarının gen aktarımıyla sürmesi ve kendince bir yol bulması. Burada doğadaki şartları öngöremediğin anda basbayağı cortluyorsun. Bir türün kademelerine ait tüm fosiller, anatomisi, şusu, busu elinde olsa da işe yaramıyor. Niye? E çünkü hangi şartların oluşacağı ve olayı nereye çekeceği belli değil ki. Yani 60 küsur milyon yıl önce oldu gibi meteor çarpıp koca koca dinozorların piyasasını bitirdiği şekilde bizi de mi bitirecek, buzul çağı mı başlayacak, küresel ısınma mı ilerleyecek, korona mı gelecek kim biliyor? Hiç kimse. Yani tamamen, dümdüz, bal gibi şans!

İşte bu şans deterministik, yani "gerekirci" anlayışı yıkıyor. "Böyle böyle olmuştu, o zaman böyle olması gerekir" diyemiyorsun. Aslında biz de çok severiz toplum olarak böyle falcılığı falan ama Marksizm'e de mesafeliyiz, ilginç... E şimdi "bana ne solucanın dönüp dolaşıp insan olacağı belli değilse, Marksizm ne alaka" diyebilirsiniz. Ama öyle değil işte. Genel olarak yeni bir dönemin kapısı aralanıyor böylelikle. Her şeyin öyle mekanik bir sistemdeki gibi dümdüz okunamayacağı anlaşılıyor.

Sadece Darwinizm'den kaynaklı değil tabii bütün gürültü. Dediğim gibi yeni bir sayfa açılıyor. Buna bütün bir kuantum fiziği örnek verilebilir. Yani çok kabaca söyleyeyim, klasik dönemdeki "bir akıl her şeyi yani evrendeki tüm bilgiyi bir an için bilebilse geleceği de okurdu" iddiasına açık bir reddiye geliyor. İşte Popper de kendisi bir icat çıkarmış değil, bu yaklaşımla Marx'ın tarihsel diyalektiğini haklıyor, komple ıskartaya çıkarıyor.

Bir de şu "sembolik mantıkla diyalektik çökertme" esprisini pek sağlıklı bulmuyorum. Teknik olarak kesinlikle doğru, kimse itiraz edemez. Ama şu var: ABD'den, Rusya'dan ve Türkiye'den alınıp, Londra caddelerine yerleştirilen trafik polisleri gelene geçene "ters şerit" cezası yazmazlar mıydı? Bu da onlar açısından teknik olarak kesinlikle doğru olurdu.

Biraz paradoksal bir laf olacak ama gerçekten de mantığın tek bir sistemle var olması insana daha mantıklı geliyor. Yani şu çeşit mantık, bu çeşit mantık, diyalektik mantık denmesi biraz kulak tırmalıyor. Mantık mantıktır ve mantıklı olan da budur demek istiyor insan. Öyle de zaten formel mantık ve diyalektik mantık birbirine taban tabana zıt, iki ayrı uzaydan gelmiş şeyler değiller, sadece biraz zemin farkı var. Soyut olarak bir " A " hep " A " dır. " A' " (a üssü) de  " A' " dür. Bu gayet anlaşılır.

Peki gerçek hayatta bunu nereye uygulayabiliriz?

Herhangi iki elmanın, iki taşın, doğadaki herhangi iki cismin aynı olması mümkün müdür? Doğayı da geçelim birebir aynı üretilen iki cismin bile sadece özdeş oldukları kabul edilebilir. Aynı olmalarına imkân yoktur. Daha ötesi bir cisim kendisiyle de aynı değildir, zira sürekli değişir. İşte o felsefe derslerinde dalga geçtiğiniz Herakleitos'un dere muhabbetine geliyor iş. Bir dağ düşünün, bir sonraki anda çoktan içindeki sürüngenler, kuşlar, böcekler, vahşi hayvanlar yer değiştirmiş olur. Dağdan bazı kaya parçaları ayrılmış olur. Beki de bir kesişim bölgesindeyse dağ yükselmiş olur.

Biyolojik bir mekanizma olarak kendinizi düşünün. Saniyede milyarlarca reaksiyon geçiren, en azından her saniye 25 milyon yeni hücre üreten bedeniniz daima aynı şey midir? Bu örnekler fazlaca çoğaltılabilir. Yani " A " bir bakıma " A' " dür da. Hattâ hem " A " hem de " A' " dür.

Dolayısıyla diyalektik mantık büyük darbe alsa da bir tarafıyla daima umut veren bir yaklaşım olarak öylece duruyor.

Ayrıca şunu da hatırlatayım, bu Popper'in haklı çıkışı geniş kitlelere, bugünkü ifadeyle 'prekaryaya', insanlara ne vaat ediyor? Şu offshore hesapları kapatmayı öneriyor mu mesela? Adil (veya katlamalı) vergi dağılımına, asgari ücretin iyileştirilmesine, tepedeki meşhur %1'in şöyle bir havasının alınmasına, ücretsiz sağlık ve eğitim hakkına, bir parça insanca yaşamaya ne diyor?

Direkt uyarlayıp, günümüz Türkçesiyle konuşturmak mümkün olsa; "inovasyon yapın", "kendinize fark katın", "daha çok çalışın", "aptallar gibi sekiz saat uyumayın", "başarmaya inanın" ve en önemlisi "robot yapın!" gibi şeyler söylerdi muhtemelen rahmetli...

Bir de tabii eklemek gerekiyor ki bu hızlı illüzyonist takım, diyalektiğin falan hurdaya kaldırılmasıyla her şeyi sıfırladıklarını sanıyorlar. Asırlara işlenmiş insanlık ayıplarını, kara lekeleri bir anlığına bir kenara bırakarak söylüyorum, bu neo-liberal dalga -ki son 40-50 yılın hikâyesidir- her yere kumpaslarla, istihbarat örgütlerinin oyunlarıyla ve darbelerle girdi. Özgürlüğün ve gelişmişliğin öncüsü(!) ABD, her tarafta medenilere karşı vahşilerle kol kola girdi. Karşı-devrim çatısı altında kendi çıkarları için her türlü ucube yapıyı besledi ve azdırdı.

Popper'in naif tavrıyla yaptığı açıklamaları, Hayek'in özgürlük düşkünlüğü falan iyi güzel de gerçekte nerede bulabiliriz bunları? Nerede rastlarız? Afganistan'da, Irak'ta, Suriye'de, ABD'nin etki alanlarında var mıdır mesela? Öyle "salt bilim" güzellemeleriyle falan hafızamız sıfırlanmadan, bunları da konuşmamız lazım.

Ha tabii biri de çıkar şunu der: evet kardeşim matematiksel anlamda veya bilimsel olarak Popper sonuna kadar haklı (yani doğru), senin sorduğun yönde de olumlu (doğru) en ufak bir önerisi yok var mı diyeceğin? Gerçekten de temel anlamlarıyla doğrular çelişmez. Ama burada bundan çok daha yukarı boyutta bir bağdaşma söz konusu. Yani doğrular bağdaşmak zorunda mı? Alın size bambaşka bir tartışma konusu işte...

Bir de insan faktörünü ıskalamamak gerektiğine inanıyorum. Yani siz sınırları belirlemeye çalışsanız da insandaki o ilginç ruh kalıpları kırıp atıyor. Yani bir örümcek yuvasında, her örümcek ağını örüp mutlu mesut yaşasın, aradaki rekabetle de hayatlarının bir anlamı olsun istiyorsunuz. Bir müddet sonra bir bakıyorsunuz ki Rockefeller adındaki besili tarantulanız diğer gariban böcekleri yediği gibi ağlarını da bozup kendisi koskoca bir ağ örüvermiş! Mecburen sizin de hiç müdahale etmek istemediğiniz hâlde onu 33 parçaya ayırıyorsunuz.

Yada yukarıda anlattığım gibi siz "bütün iktidar Sovyetlere!" falan gibi bir heyecanla başlarken bir bakıyorsunuz, birkaç küçük şanssızlık sonrası bütün iktidar komple Stalin'e gitmiş!

İnsan doğası, hakkında Marx'ın da eser verdiği koskoca bir başka tartışma alanı. Yada güç istencinin çeşitli örnekleri işte. Zaten sosyal yönüyle bakarsak, Stalin'le kesin olarak yerleşen despotik ve bürokratik karakterler Sovyetler adına çürümeyi başlattı. Yıkımı getirdi. Yine insan doğasıyla çelişiyordu çünkü. İnsanlar pek az zamanda aynı olmaktan ve yapacakları şeyin kendilerine bildirilmesinden hoşlanırlar.

Yine kapitalizmin de bu kadar dipsiz bir kuyu gibi görünmesinin sebebi insan doğasıyla birleşmesi aslında. Yani bırakın sınırlanmayı bir gün bir Rockefeller gibi bile olabilirsiniz. İstediğiniz kadar tüketme, istediğiniz gibi hareket etme şansınız var. Yani teorik olarak mümkün diyelim en azından. Ayrıca bu öyle bir bütünlük ki bir propagandaya, slogana falan bile ihtiyaç duymuyor. Doğrudan insanın içine işliyor. Bir hastalık gibi.

Genel olarak meramımı anlatabilme kapsamında biraz Troçkist propaganda yapmış gibi görünebilirim. Aslında hiç değil. Sezar'ın hakkını Sezar'a verme gayretiydi bu. Zaten bizdeki (yerli ve milli) Troçkistlere de bakarsanız, bambaşka ve ucube yorumlar görürsünüz. Anti-Kemâlist çalışmalara büyük mesailer vakfeden bu arkadaşlarda, devrim şehidimiz Mustafa Fehmi Kubilay'ın katillerini sınıfsal bir ayaklanma öncüleri olarak değerlendirebilecek kadar acayipliklere rastlayabilirsiniz. Yani sever misiin, sabaha mı bırakırsın..?

Yerli Stalinci ve Maocuların karşı-devrim artığı Şeyh Sait ve Seyit Rıza'yı "devrimci" ilan etmelerine alışmıştık da bu Troçkist(!) açılım biraz daha ileri oldu doğrusu.

Evet, anlattığım sebepler dolayısıyla bir bütün olarak Marksizm'i ele almak, en sade hâliyle entellektüel bir safha olarak dahi olsa önümüzde es geçemeyeceğimiz bir durak noktası olarak duruyor. Ancak bu bütünü ele alma çabası da yukarıda sadece 'fragmanını' gördüğünüz uçsuz bucaksız bir kargaşaya sürüklüyor bizi. Tabii bir yandan da hayatın bizim okumaya giriştiğimiz anda durmadığını, okurken de okunacakların artan bir ivmeyle genişlediğini hatırlamakta yarar var. Dolayısıyla işimiz pek kolay değil. Ama "kötü" demiyorum, çünkü bu zorluklar gayet ufuk açıcı ve keyifli de. Hem hayatın anlamlandırılmasında da diğer pek çok şeyden çok daha etkililer.

Ayrıca dünyadan farklı olarak, bizim Kemâlizm diye de bir kaynağımız, temelimiz var. Bunun üzerinde çok daha nitelikli bir şekilde durma taraftarıyım. Zira bu kaynağın; mevcut gidişatın her geçen gün daha çok sıkan bir pranga etkisi yaratmasıyla, bir alternatif arayışı olarak popülerleşen  veya millî bayramlarda hatırlanıp genişlik kazanan, ama derinliği olmayan şekliyle değil, çok daha ince bir işçilikle değerlendirilmesi gerekiyor.

İşte bir yönüyle de itiraf olarak gördüğüm, zihnimdeki ideolojik düşüncelerin bir özeti bu şekilde. Başlangıçta da dediğim gibi çoğumuz bunları açıkça konuşmaya yanaşmayız. Psikanalizle falan ilgilenenler, bu tür düşünceleri aktarmada "iktidarı devretmek istememe" türü bir kaygı olduğunu söylerler muhtemelen. Tam da yeri gerçekten. Ama ben bunu çocukça buluyorum. Hayatında Marx-Engels külliyatına dair nitelikle herhangi bir okuma yapmamış bir sosyalist veya başka türlü bir ideolojik zombi olmak istemem. Üstelik böyle değilmiş gibi davranmak da bu gerçeği değiştirmiyor.

Hattâ şu da var, önceki deneyimlerime dayanarak söylüyorum; muhtemelen bu yazıdaki bazı kritik noktalar da en geç 1,5-2 yıla basit, anlaşılır ve de gülünç gelecek. Hiçbir yazımı silme ihtiyacı duymadığım gibi o zaman bunu da hâlâ burada tutuyor olacağım. Daha iyi hattâ geriye baktığımda yol üzerindeki göstergelerden birisine dönüşecek. Ne güzel.

Bu sebeple tam da burada, yine bugüne kadar hiç yapmadığım bir daveti yapma gereği hissediyorum. Yani burayı okuyorsanız, çayı, sigarayı alıp ciddi ciddi yazının tamamını okudunuz demektir. Tabii bir de bu konularla ilginiz var anlamı çıkar buradan. Gözlerinize sağlık. Teşekkür ederim. O zaman mümkünse buranın yorum kısmında veya herhangi başka bir kanal yoluyla siz de fikrinizi beyan edin. (Üyelik falan istemiyor) Üzerine konuşalım, belki suyumuzu bulmaya biraz daha yaklaşırız.

Değil mi ama?

Platonik Kemâlizm'in Eleştirisine Katkı


(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Yeni bir kavram doğdu, Platonik Kemâlizm! Bu kavram sayesinde her seferinde en az bir paragraflık tanım yapmaktan ve üstüne yanlış anlaşılmaktan, birilerini kırıp, gücendirmekten kurtulduk. Zaten kavramların oluşturulmasında önemli bir gereklilik de pratik anlamda bu şekildedir. Teorik anlamda ise her yeni kavram gibi Platonik Kemâlizm de bize; havada uçuşup duran kelimeler yerine, bu kelimelerin bütünleşerek oluşturduğu netleşmiş bir yapıyla, üzerinde çok daha kolay çalışılabilir, derinlerine inilebilir bir alan sunuyor.

Yaptığı tarih programlarında, yeri ve zamanı geldikçe Murat Bardakçı'dan bazı 'Platonik Kemâlizm' eleştirilerini görür, tebessümle seyrederdik. "Senin mavi gözlerinin aydınlattığı yolda ilerlemek" gibi ifadelerle başlayan hamasi birtakım taklitlerle söze başlayıp, "bu inkılâp kürsüleri ne iş yapar" diye sitemle bitirirdi. Çok temel, çok basit, çoktan yapılmış olması gereken görevlerin, yükümlülerince yerine getirilmemiş olması üzerine söylerdi bunları. Bir Kemâlist olmasa da püsküllüyle ve Fethullah'ın tarihçileriyle en etkili mücadeleyi verenlerden birisi olarak Bardakçı'nın bu eleştirilerini, o zamanlar bile yerinde görürdüm.

Dizinin ilk yazısında, Saltuk Buğra'nın da belirttiği üzere; "platonik" kavramının özü, Platon'u dahi aşarak, ondan yaklaşık yüz otuz yaş daha büyük olan Konfüçyüs'ün "Altın Çağ" tasavvuruyla yine karşımıza çıkıyor. Yani 'platoniklik' aslında Platon'dan da eski ve evrensel. Bunun küçük örneklerine hayatımızda da rastlıyoruz. Klişeleşmiş birer özlem ifadesi olarak o; "eski bayramlar", "eski ramazanlar" söylemleri tamamen bu evrensel hissiyatın bir ürünüdür. Denilebilir ki insanoğlunda, "biz büyüdük ve kirlendi dünya" inanışı neredeyse doğuştan gelir.

Özellikle topluluk bazında ele alacak olursak bu tür inanışların olmadığı bir kesim görebilmemiz zordur. Örneğin neo-Osmanlıcıların gerçeklerle zerrece uyuşmayan Osmanlı ütopyaları ve Osmanlı'da; içki tüketimi, eğlence anlayışı, farklı cinsel tercihler gibi konulara olan tahammülsüzlükleri, tamamen söz konusu inanışla ilgilidir. Bu da son derece doğal.

Tabii bizim yine de Platonik Kemâlizm'i açmamız, onunla ilgilenmemiz ve onun aşılmasının yollarını aramamız gerekiyor. Doğal bir durum olması sebebiyle eylemsiz kalamayız. Zira Kemâlizm'in içerisinde bulunma iddiasıyla, bunu Kemâlizm'i ilerletmenin bir gereği olarak yerine getirmemiz gerekir. Ayrıca Kemâlizm; arkaik bir inanış, eskide kalmış bir yapıyı ululama ritüeli veya bir din olmadığı için dinamik yapısıyla zaten bunu gerektiriyor. Yani Platonik Kemâlizm'le 'uğraşmak' aslında hem Kemâlistlerin üstlenmesi gereken bir misyon hem de Kemâlizm'in gereği.

Platonik bakışın bir karakteristik özelliği de ardında ciddi bir bilgi birikimi barındırmamasıdır. Yani biraz daha açık konuşacak olursak, bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira en temel seviyede bir okuma bize, Atatürk'ün pek çok şeyi başardığı gibi bazı girişimlerde de değişikliğe gittiğini veya tamamen vazgeçtiğini gösterecektir. Dolayısıyla 1923-38 devresinde, başından nasıl ilerleyeceği belli saat gibi işleyen bir yönetim değil, zaman ve zemin şartlarına göre sıklıkla taktiksel değişikliklere gidilen titiz, gerçekçi ve bir o kadar da kararlı bir yönetim görürüz. Platonikler bunları bilmekten epey uzaklar.

Platoniklerin "değişmez kült doğruların" bekçiliğini yaparken, ne kadar yanıldıklarını anlamak için çok basit birtakım varsayımlar bile yeterli. Atatürk'ün 1931'de, henüz CHP'nin III. Kurultayı yapılmadan hayata veda etmiş olduğu bir senaryoda platonikler, çok büyük ihtimalle 'Devletçilik' ve 'Devrimcilik' ilkelerinin mevcut ilkelere eklenmesine de karşı çıkıp, gerçek özün dört ilkeden müteşekkil olduğunu ileri süreceklerdir. Yani aslında Altı Ok'a bile karşı çıkmış olacaklardır. Benzer şekilde Köy Enstitüleri'nin daha verimli işlemesi için çizilen plandaki, Türkiye'yi yirmi bir eyalete ayıran haritayı bugün aynı samimiyet ve yararlılıktaki herhangi bir çalışma için görseler, muhtemelen yine kıyameti koparacaklardır!

Burada daha büyük problem platonik yaklaşımdan ziyade, bu yaklaşımdan doğan aforoz etme opsiyonudur. Aforoz etme hakkı bir kere bir çevrenin eline geçtikten sonra düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi güçleşir. Önceki birkaç yazıda diğer arkadaşların da belirttiği üzere fikrî kısırlık ve genel durgunluk başlar. Kemâlizm'in içi boşalır. Oysaki bizim yapmamız gereken Kemâlizm'in farklı yorumlarının önünü açmak ve bunların verimli bir biçimde etkileşmesiyle ilerleme sağlamak.

Tam da burada karşımıza Kemâlizm'in içeriği ve "olası Kemâlizmler" tartışmaları çıkıyor. Burada öncelikle bir temelde uzlaşabilmeyi önemsiyorum. (Aslında bu uzlaşı ortadan kalkmış da değil ama biraz unutulmuş gibi görünüyor) Bu temeli altı ilke, bütünleyici ilkeler ve genel olarak devrimlerin istikâmeti olarak belirleyebiliriz. Kemâlist olma iddiasındaki kişilerin de bu temelde ihtilâfa düşmesi beklenemez.

Ayrıca bu temelin bize; Kemâlizm'in en derinliksiz, en kuru, en düz yorumunun bile geriletilmediği ve bir şekilde sürdüğü takdirde, uzun on yıllardır yaşadığımız savrulmadan çok daha hayırlı bir süreç yaşatmaya muktedir olduğunu hatırlatmak gibi de bir yararı olacak.

Zira bu durumda; tarım ve hayvancılık temelli millî sanayisi gelişmiş, en az tükettiği kadar üreten, nitelikli teknolojik ürünleri üretebilen, yarattığı istihdamla dengeli nüfus dağılımına sahip, vatandaşları ve özellikle gençler arasında fırsat eşitliği sağlayabilen, sosyal devletin olduğu, mafyatik-tarikatçı toplum yapısının peşinen giderildiği bir Türkiye manzarası söz konusu. Takdir edersiniz ki bu ulaşılabilir 'ideal'i ummakta, talep etmekte öyle aman aman derin teorik tartışmalara, düşünce ayrılıklarına pek de gerek yoktur. İşte buradan bir "ideolojik bilinç" üretilmesi ve yayılması önemli bir önceliğimiz olmalı.

Söz konusu 'ideolojik bilinci', genel toplumsal gerekliliğinin, toplumdaki kanserli düşünceleri gidermesinin yanı sıra "Kemâlizmler" arası bir mutabakat zeminin diri tutulması olarak da önemsiyorum. Tartışılamaz, bir adım gerisi kabul edilemez, zerrece taviz verilemez bir mutabakat zemini. Bunun ne derecede hayati önemi olduğunu geçtiğimiz birkaç on yıldan edinilen tecrübe gösterir. Erhan'ın Kemalizmin Soğuk Savaş Tecrübesi / Sağ Kemalizm Üzerine Bir Deneme kitabı için yazdığı değerlendirme yazısında kısaca özetlediği gibi gerçekten de Türkiye siyâsî tarihinin önemli bir özeti; sağ Kemâlistlerin, sol Kemâlistleri, anti-Kemâlistlerin de sağ Kemâlistleri tasfiye etmesi şeklindedir. Söz konusu bir mutabakat zemini, bunun böyle olmasının önüne geçebilir, bambaşka bir senaryonun yaşanmasını sağlayabilirdi.

Tabii gerçekçi bir gözle bakacak olursak, bu ilgililerin potansiyelini çok aşar ve fazla hayalci bir varsayım olur. Ancak bundan sonrası için bunu göz önünde bulundurmanın, hele de mevcut tecrübelerimiz ışığında bize çok büyük getirisi olur.

İdeolojik bilincin toplum genelinde yayılmasının önemini daha önceki yazılarımda da defaatle vurgulamıştım. Platonik Kemâlizm'in aşılmasıyla geleceğimiz muhtemel yerle ilgili olarak bir kez daha değinmek isterim...

"Evren boşluk kabul etmez" gibi beylik bir lafı kullanma taraftarı değilim ama gerçekten de öyle. 'Düşünce evrenimiz' için de bu geçerli. Bir şeyi olması gereken yere koy(a)muyorsanız, oraya muhakkak başka bir şey konur! Türkiye'de bunun sayısız örneğiyle karşı karşıyayız.

Madımak Katliamı'nı hatırlayalım. 20. yüzyılda Nazilerden sonra ikinci kez insan yakma vahşeti burada görülmüştür. Buradaki yamyam topluluğunun Hitler'in takipçisi olmadığını bildiğimize göre bunların ideolojisi nedir? Cevap çok basit: olması gereken ideolojik bilincin yokluğunda yetişen kanserli düşünceler! Zaten ilkesizliği tescillenmiş odaklardan, dini istismar etmeme erdemini bekleyemezsiniz. En belirgin örneklerini Millî Mücadele'de gördüğümüz üzere, geniş kitlelerin ortak paydası olan dinî değerlerin istismarı, art niyetli çevreler adına daima söz konusu olmuştur. Daha güncel olarak Fethullahçıların tüm faaliyetleri buna örnek verilebilir.

Yine Madımak Katliamı'ndan bu bapta iki önemli örnek var. İlki biraz daha muğlak olarak, bir polis memurunun Madımak Oteli'ne ilerleyenlere hitâben,  üzerindeki üniformayı tutarak "bu olmasa ben de size katılırdım" demesidir. İkincisi ise herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak kesinlikte kayıtlara geçmiş bir olay olarak, merdivenle pencereden Aziz Nesin'i kurtarmak üzere orada bulunan bir itfaiye erinin, Nesin'i çekerek aşağı düşürmesi ve darp etmesidir. Buradan anlaşılıyor ki sade vatandaşın ötesinde, devletin memurunda dahi ideolojik bilinçten eser yok! Günümüzde, bir önceki yazımda belirttiğim üzere bu yoksunluk, gelebileceği en yüksek noktaya sirayet etmiş durumda.

İdeolojik bilincin pratikteki diğer bir yararı da 'devrim ve karşı-devrim' indirgemesini mümkün kılması. Böylelikle birçok teorik detayda ayrışabilecek, ancak en temelde Atatürk'ün devrimci bir önder olduğu hususunda hemfikir olan çevrelerin, Atatürk'ün deccal olduğunu öne süren tümörümsü azınlığa karşı tek yumruk olabilmesine imkân vermesi, buna muazzam bir örnek.

İdeolojik bilinç bahsinin sonrasına, Kemâlizm'in farklı yorumlanması ve "olası Kemâlizmler"e gelecek olursak, Kemâlizm'in ortaya çıkışından çok sonra gelişen yaklaşımlarla Kemâlizm'i kesin olarak nitelememeyi, anakronizme düşmemek adına öneririm. Özellike Soğuk Savaş ikliminde gelişen, keskin sağ-sol ayrımcılığının, kendisinden yıllar önceki bir pratiği kesin olarak kategorize etmesi sağlıklı olmaz. Ancak yine de bu şekilde bakacak olursak her iki yönde izler bulabiliriz.

Mesela Kemâlizm'in tüm milliyetçi tarafları "sağ" olarak nitelenmesine sebep olabilir. Öte yandan 'sınıf savaşımı' temelli olmasa da halk vurgusu, halkın öncelenmesi ve ekonomideki devletçi politikalar "sol" olarak görülmesine de sebep olabilir. Kemâlizm'de baktığımız yer kadar, bizim bulunduğumuz yer de belirleyicidir. Yurt dışındaki tartışmalarda Kemâlizm ciddi bir başkaldırı ve Türk ulusunu inşa etme yönüyle, neredeyse milliyetçilikle eşitlenir. Bu sebeple de daha çok 'sağda' görülür. Ülke içindeki tartışmalarda ise Kemâlizm ekonomide devletçilik, sosyal yaşamda laiklik üzerinden tartışıldığı için daha çok 'solda' görülür.

Ayrıca Kemâlizm'in yapısı itibarıyla da bir muğlaklık söz konusu. Buradan hareketle 'öz'ün sağ mı, yoksa sol mu olduğu tartışmalarına ek olarak; on yıllar içerisinde gelişmiş, somut olarak mevcut birer sağ Kemâlizm ve sol Kemâlizm akımı da var.

Atatürk yöntemini değil, amaçlarını idealize eden bir liderdi. Yöntemi, hayatta karşı karşıya kaldığı durumlara göre değişkenlik gösterdi. Örneğin Millî Mücadele sonrası İzmir İktisat Kongresi'nde alınan kararlar liberalizme yakınken, 1929 Buhranı sonrası devletçilik ve planlı ekonomiye yönelindi.

1 Kasım 1937'de meclisteki "gökten indiği sanılan kitaplar" kısmıyla vurgulanıp, manipüle edilen konuşmasında Atatürk, bu konuya değinir ve tam olarak şöyle der:

Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.¹

Bu konuşmadan çok önce, Nutuk'ta da parti programına yönelik bir soru üzerine Yakup Kadri'nin "doktrine gidersek donarız çocuk" şeklinde aktardığı ifadeye rastlıyoruz:

Yayınladığım programı, bir siyasî parti için yetersiz, kısa bulanlar oldu. "Halk Partisi'nin programı yoktur" dediler. Gerçekten de ilkeler adı altında bilinen programımız, itiraz edenlerin gördükleri ve bildikleri şekilde bir kitap değildi. Fakat temel ilkeleri içine alıyordu ve pratikti. Biz de uygulanması imkânsız düşünceleri, nazarî birtakım ayrıntıları yaldızlayarak bir kitap yazabilirdik. Öyle yapmadık.²

Bu pasajda "uygulanması imkânsız nazarî (teorik) birtakım ayrıntıları yaldızlayarak" kısmını çok önemsiyorum. Zira sadece burası bile Atatürk'ün yöntemi kutsamadan ve esnek tutarak hareket etmesini özetliyor. Bir de olağanüstü gerçekçiliğini vurguluyor. Bu tarihsel de bir zorunluluk aslında. Baktığımızda tüm devrimlerin bir yola çıkış haritası veya ideolojisi var. Bizim devrimimiz dışında neredeyse tamamının... Bizde devrim önce gelip ideolojiyi doğuruyor. Sonuç olarak da böyle bir yöntem gelişiyor.

Celâl Şengör, Atatürk'ün yöntemini Popper'ın eleştirel akılcılığıyla benzeştiriyor. Bu sadece Şengör'ün görüşü değil, gerçekten de muazzam bir benzerlik söz konusu. Ayrıca yine teorinin pratikten sonra geldiği bir durumla karşı karşıyayız. Yani Şengör'ün de belirttiği üzere, Atatürk'ün yöntemini işletip, tüm işlerini hallettiği 1935 yılında Karl Popper bu yöntemi önereceği Logik der Forschung (Bilimsel Araştırmanın Mantığı) adlı eserini yeni yayımlıyor.

Celâl Şengör, Popper'in belirlediği bilimsel yöntemi ve Atatürk'ün yöntemini sırasıyla şöyle ifade ediyor:

Bilimsel Yöntem

1. Problemin saptanması

2. Problem çözümü için bir varsayımın uydurulması

3. Varsayımın çıkarımlarının gözlemle denetlenmesi

4. Gözlemlerle çelişiyorsa varsayımın terk edilmesi

5. Genişlemiş gözlem temeliyle uyumlu yeni bir varsayımın uydurulması

6. Yeni varsayımın çıkarımlarının gözlemle denetlenmesi

7. Dördüncü ve sonraki aşamaların sırayla tekrarı

Atatürk'ün Yöntemi

Atatürk, tüm yaşamı boyunca;

1. Önce karşısındaki sorunu iyi tanımaya ve tanımlamaya,

2. Kendisinden önce bahis konusu sorun veya sorunlar için ortaya atılmış çözüm önerilerini iyi öğrenmeye ve bunların başarısızlık ve/veya uygunsuzluk nedenlerini doğru teşhis etmeye,

3. Sorunun veya sorunların çözümü veya çözümleri için uygun varsayım önerileri üretmeye, 

4. Kendi önerdiği varsayımlara körü körüne asla bağlanmadan onları en acımasız bir şekilde gözlem raporlarıyla denetlemeye

5. Başarısız olduğuna inandığı varsayımlarını derhal eleyerek, yerlerine yeni gözlem temelini de dikkate alarak yeni varsayım önerileri üretmeye,

6. Bu yeni varsayım önerilerini de daha önceki varsayımlar için yaptığı gibi gözlem raporları ışığında denetlemeye büyük özen göstermiştir. Bu yöntem, Atatürk'ün işlerini neredeyse bitirdiği yıllarda Karl Popper'in tüm dünyaya gösterdiği gibi, doğa bilimlerinden bildiğimiz, bilimsel yöntemin ta kendisidir.

Genelde Atatürk'le ilgili olarak olumlu veya olumsuz aynı lafların tekrarlanması, kısır tartışmalar ve tarihî bilginin boğuculuğuyla ıskalandığını düşündüğüm en önemli kısım tam olarak da budur; Atatürk'ün yöntemi...³

Buraya kadar her şey gayet iyi ama buradan itibaren bir programsızlaşma ve retorikleşme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bunu Kemâlizm'in kan kaybetmesi ve etkisizleşmesi izliyor.

Ayrıca eklemek isterim ki Popper özdeşleştirmesiyle, Kemâlizm'i yönlendirmek üzerine iki çizgiyle karşılaşıyoruz. Bunlar 'bilimsel nitelik' ve 'siyâsî olanın reddi' gibi bir yaklaşımla yukarıda belirttiğim gibi retorikleşmek ya da sağa yönelmektir. Zira Popper, tanınmış bir anti-Marksist olarak liberalizmin önemli bir temsilcisidir. Bu da bizim kullandığımız ideoloji tayfının sağında yer alır.

Bizim günlük hayatta alışkın olduğumuz üzere, siyâset biliminde "ne sağ ne sol" gibi bir konum pek mümkün değil. Herhangi bir yaklaşım, düşünce, söylem,  sağ-sol ekseninde ılımlı veya radikal olarak muhakkak bir noktaya denk düşer. Zaten bu değerli bağdaştırmayı yapan, bu durumu gün yüzüne çıkaran kişi olarak Celâl Şengör'ün şahsî fikirlerine baktığımızda da bu eğilimi görürüz. Teorik olarak ufuk açıcı şeyler söyleyen Şengör, pratikte Kenan Evren'i dahi aklayan bir anlayışa sahip. Buna ister 12 Eylül Atatürkçülüğü deyin, ister NATO Atatürkçülüğü, isterseniz de sağ Kemâlizm.

Genişçe bir entellektüel çevrenin retorikleşmenin ve bunun dışındaki sağ-sol ayrımı kaçınılmazlığının farkında olarak uzun yıllar önce dahi çıkış yolları aradıklarını görüyoruz. Örneğin Enver Ziyal Karal, Şevket Süreyya Aydemir'in de bulunduğu bir davette 'doktrin' meselesine şöyle değiniyor:

Üç şey beraber giderse Atatürk ortaya çıkar: Atatürk-Türk Devrimi-Atatürk Doktrini

Bir Atatürk Doktrini var mıdır?

"Yoktur" deniliyor. Ben var olduğunu görmek istiyorum; onun için izin verirseniz, daha çok bu konu üzerinde duracağım.

Şevket Süreyya Bey, haklı olarak hatırlattılar: Atatürk "Ben doktrin adamı değilim" demiş. Bunu ben de kabul ediyorum; ama ne vakit, ne münasebetle söylemiş?

Evet, Atatürk İlkeleri nedir? İlke, bir fikirden daha başka bir şeydir; kalıplaşmış bir fikirdir. Donmuş mu? Hayır. Kalıp, mutlaka donmak demek değildir; ama bir biçim almak demektir. İlkenin devrim ile ilişkisi elbette vardır.

Ne kadar problemi sezmiş olsa da Karal'ın bu değinmesinin veya diğer çeşitli vurgularının yeterli etkileşimi ve ilerlemeyi sağlaması tabii söz konusu bile değil. Kendisini o dönemde daha sonra Yön Hareketi etrafındaki bazı çalışmalarda görüyoruz. Bu yönde özellikle Uğur Mumcu'nun deyişiyle tek başına bir akademi gibi çalışan kişi gerçekten de Yön dergisinin, akımının kurucusu ve derginin başyazarı Doğan Avcıoğlu'ydu.

Avcıoğlu sol Kemâlizm'in geliştirilmesine öncülük etti. 1960'ların güçlenen sol rüzgârıyla Avcıoğlu, samimi bir fikirsel bütünlük inşa etmeyi başardı. Burada samimiyeti özellikle önemsiyor ve vurguluyorum. Zira yukarıda da belirttiğim üzere her ne kadar Kemâlizm'in özünden kaynaklı bir muğlaklık, yöntemin kutsanmaması ve dogmalaştırılmaması sebebiyle bir genişlik varsa da istisnasız her şey bu genişliğe sığdırılabilecek durumda değil. Daha açık olarak söyleyeyim: herkes Kemâlist olmak zorunda da değil.

Yani Türk solunda pek çok kez rastlandığı üzere, toplumda taraftar toplaması mümkün olmayan, hayattayken Atatürk'ün açıkça karşı durduğu görüşlerin, Atatürk'e ve onun anlayışına yakın gösterilerek sunulması, en temelde ahlâken yanlış ve sağlıklı da değil. Bunlarla bir yere varılamayacağı da on yıllar süren tecrübelerle sabit. Avcıoğlu, bu gibi girişimlere zıt olarak, çok daha özgün ve sarih bir bütün ortaya koyması sebebiyle değerli bir örnek.

Toparlayacak olursak, Platonik Kemâlizm'in aşılması -ki kavramlaşması bu aşılmanın önemli bir başlangıcıdır- kuşkusuz en öncelikli görevlerimizden birisi. Ancak bu aşma sonrası geleceğimiz yerde önemli bir problemle karşılaşıyoruz. Bu Platonik Kemâlizm'in görünürde de olsa sağladığı temelin yitirimiyle meydana gelen boşluk ve onu takip edecek "gerçek Kemâlizm" tartışmalarıdır. Burayı son derece kritik buluyorum. Zira en temelde belirli bir mutabakat zemininden yoksun tartışmalar zaten olması gereken yerde olmayan çizgimizi daha da geriletir. Dolayısıyla naçizane Kemâlizm iddiasında olan tüm çevreler adına bir temel, buradan devşirilen bir ideolojik bilinç, onun da ilerisinde Platonik Kemâlizm'in aforozculuğundan arındırılmış, daha üst teorik tartışmalarla ilerlemeyi öneriyorum.

2 Mustafa Kemâl Atatürk, Nutuk, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2016, s. 486
3 Celâl Şengör, Dâhi Diktatör, Ka kitap, İstanbul, 2014, s. 26-27
4 Enver Ziya Karal, Atatürk ve Devrim, ODTÜ Yayıncılık, Ankara, 2003, s. 148

İğdiş Muhâlefet

© T24

(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Artık pek kullanmadığımız kelimelerden birisi "iğdiş"... Tabii kendisini kullanmayınca, anlamı da yok olmuyor ya da bu anlamı içeren durum ortadan kalkmıyor. Sözlük anlamı; "erkeklik bezleri çıkarılarak veya burularak erkeklik görevi yapamayacak duruma getirilmiş (hayvan ve özellikle at)" olarak verilmiş.¹ Yaşar Kemal'in de bu kelimeyi pek çok yerde ve yerinde olarak kullandığını görmek mümkün. Yine Mümtaz Soysal'ın "İğdiş Sol" başlıklı bir köşe yazısı epey bilindik, kısa ve vurucu bir yazıdır.² Ayrıca bu yazının da esin kaynağıdır.

Bizdeki isimlendirmeye bakılırsa, muhâlefetin 'iğdiş' olması pek garipsenmeyebilir. Zira muhâlefet; yapısı gereği 'iktidarın' zıttıdır, onun altındadır, ondan daha güçsüzdür. Yönetme erki bağlamında bir varlığı, yürütmede herhangi bir etkinliği yoktur. Buna karşın yasamadaki varlığıyla, en iyi ihtimalle bir denetleyici olabilir.

Bu küçük değinmemize ek olarak -kendi içerisinden bir perspektifle- muhâlefetin de pekâlâ bir iktidara sahip olmasının, bir ülkedeki makul düzen açısından, iktidarın iktidara sahip olmasından daha önemli olduğunu söyleyebiliriz. Yani muhâlefet, demokratik düzeni tescillemek üzere varlığına müsaade edilen pasif bir yapı, bir figüran değil, iktidara direkt muadil olma iddiasında bir merkez olmalıdır. Bunun için de bir miktar 'iktidar' içermek zorundadır.

Muhâlefetin iğdişliğinin, yani şu içeremediği iktidarın temelinde, birbiriyle de ilişkili olarak üç katman var. Bunlar; ideolojik bilinç, örgütlülük ve liderliktir. Aslında etkili bir lider veya bir öncü kadro, aynı zamanda iyi bir örgütlenmenin tek amacı olmasa da doğal bir sonucudur. Örgütlenme de benzer şekilde hassasiyetle belirlenmiş, işlenmiş net bir siyâsî çizginin, ideolojik bilincin sonuçlarından birisidir. Yani birbirlerini de direkt besleyerek çalışan bu üç dinamiğin yokluk derecesindeki eksikliği, muhâlefetin iğdişliğinin sebebidir.

Diğer yazılarda söz konusu dinamikleri müstakil olarak işlemiştik. Yine de kısaca değinmek gerekirse şunları söyleyebiliriz; ideolojik bilinç, bizim devrim tarihimizde daima yarım kalmış bir ödevdir. Şevket Süreyya'nın da dediği üzere, 'Halk Partisi' kuramcı ve yorumcu yetiştirememiştir.

1960'lardan itibaren, ideolojinin yeni yorumlanma çabalarını, muazzam bir örgütlenme izlemiş, sancılı uzun yıllar ardından 12 Mart ve 12 Eylül süreçleri, örgütlülüğün ana omurgasını kırmıştır. Buradan sonra oturtulacak neo-liberal düzen, hem bireyi ön plana çıkarması hem de diğer caydırıcı resmî tedbirlerle örgütlülüğün sönümlenmiş olarak kalmasını sağlamıştır. Yeni bir örgütlenmeyi körükleyecek esaslı bir 'ideoloji işçiliğinin' olmaması da buna eklenebilir.

Söz konusu iki dinamiğin yokluğu veya aşırı yetersiz oluşu, üçüncü dinamiğin yani liderliğin, beyin takımı işlevi görecek bir öncü kadronun meydana gelmesini de imkânsızlaştırmıştır.

Muhâlefetin iğdiş hâlinin genel bir analizi kısaca bu şekildedir. Peki bu çözümlemeye ihtiyaç doğuracak ve geçerli olmasını sağlayacak teşhis, somut olarak nedir?

Bunu da iki noktada görebiliriz. Birincisi, herhangi bir üyesini dahi her alanda savunabilecek kudrette olması gereken bütün bir muhâlefetin, en üst düzey yöneticisinin ciddi bir linç girişiminden güçlükle kurtarılabilmesidir. İkincisi ise muhâlefetin her seviyedeki pek çok mensubunun kırılma anlarında "siyâseti bir kenara bırakmaya" daima hazır oluşudur. Bunlar muhâlefetin iğdişliğini net olarak teşhis etmemizi sağlayan; fiziksel ve fikirsel alandaki iki tezahürdür.

"Siyâseti bir kenara bırakmak", günümüz Türkiyesi'nde üzerinde daha çok durmamız gereken önemli bir ifadedir. Kriz anlarında muhâlefet, bu ifadeyle kolaylıkla iktidarın güdümüne girer. Hattâ son olarak geldiğimiz nokta, bir krize bile gerek bırakmadan, bakanların iktidardan bağımsız bir kişilik olarak benimsenip yüceltilmesi seviyesindedir. Romantik "Atatürkçü bakan" imajı da "salgınla ilgili süreci iyi yöneten hepimizin bakanı" imajı da bunun birer ürünüdür. Ayrıca söz konusu 'Atatürkçülüğün' ve muazzam(!) süreç yönetiminin gerçek nitelikleri de çok geçmeden ayyuka çıkmıştır!

Siyâsetin kötülenmesi eskinin şiddetli ideolojik çatışmalarıyla, bir de aktif siyâsetin içindeki yolsuzluklar, kayırmacılık ve bütün bir çürümüşlükle temellendiriliyor. Böylelikle siyâsetin aslında pis bir iş olduğu, ilk fırsatta bir kenara bırakılarak, 'akıl' ve 'vicdanla' hareket edilmesi öneriliyor.

Oysaki siyâset hayatın işletilmesi adına daima kaçınılmaz bir yoldur. Hiçbir zaman, hiçbir anda bir kenara bırakılamaz! Siyâset; zaten bir alternatif olarak gösterilen o akıl ve vicdanın, yüz yıllar boyunca yaşanan deneyimler doğrultusunda geliştirdiği çeşitli programları, fikirleri, reçeteleri ihtiva eder. İnsanlık, en temelde biyolojik zorunluluklar sebebiyle tüketmek zorundadır. Bu da üretim zorunluluğunu ve üretim araçlarını ortaya koyar. Üretim araçlarının sermayedarların mı, yoksa kamunun mu lehine işleyeceği de "sağ" ve "sol" dediğimiz kaçınılmaz ayrımı meydana getirir. Dolayısıyla 'siyâset dışı' veya 'sağ-sol üstü' söylemler daima adi politik retoriklerdir.

Utangaç sağcıların, "ben ne sağcıyım ne de solcu" klişesinin daha derininde olan şey, neo-liberalizmin önemli arterlerinden birisi olan anayasalcı iktisat teorisidir. Bu yaklaşıma göre devletin ekonomiye olası müdahalesinin önü anayasayla alınmalıdır. Böylelikle sermayenin çıkarları iktidardan bağımsız olarak daima anayasal garanti altına alınmış olur.³ Yani sermayenin korunumu ve sağ politikaların işleyişi, "sağ ve sol üstü" bir şey olarak, "olması gereken" olarak belirlenir ve işler. Bu anlayış, yani 'ideolojisizlik' ideolojisi, Sovyetler'in çözülmesiyle doruk noktasına ulaşmıştır.

Günümüzde o doruk noktasından epeyce uzaklaşmış bulunuyoruz. Sağ-sol ayrımı, zenginle yoksul arasındaki fark ve içerisinde bulunduğumuz özel dönemle birlikte pek çok meseleyle, ideolojik bilincin gerekliliği hiç olmadığı kadar bariz hâle geliyor. Tam bu ortamda gözümüzü muhâlefete çevirdiğimizde, yine en yetkili ağızdan, bizzat Kemal Kılıçdaroğlu'ndan, ısrarla "sağ-sol yok" vurgusunu işitiyoruz.⁴ Bazı konuşmalarında hızını alamayıp bunların 18. yüzyıla ait kavramlar olduğunu dahi ileri sürüyor.

Bu tür ifadeler; muhâlefetin mevcut siyâsî başarısızlığını, iktidardan neden epeyce uzak olduğunu açıklıyor. Zira kendisini potansiyel iktidar yapacak temel dinamik olan ideolojik bilincin inşasından hâlâ bihaber olduğu anlaşılıyor. Ayrıca bu yaklaşımlar, ana muhâlefet gibi koskoca bir aygıtın, neo-liberal zokayı yutmakla veya bizlere yutturmakla yükümlü olduğunu da ortaya koyuyor!

Birileri muhâlefeti iğdiş etmişe benziyor; ama kimler?

2 "İğdiş Sol", Mümtaz Soysal, Hürriyet 23.07.1993

3 Fatih Yaşlı, İdeoloji: Bir Kavramın İzinde, s. 34