13 Eylül 2021 Pazartesi

Bu kez aşağıdan yukarıya!



(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Tam olarak bir kıyametin ortasındayız. Bu kıyameti meydana getiren felaketler silsilesinin temelinde yönetim problemi yatıyor. Zira başımıza gelenlerin bir kısmı her ülkede yaşanabilecek şeylerken, bir kısmı direkt siyasî sebeplerden kaynaklanıyor. Ancak her iki grup problemin de çözülememesi ve uzayan zorlu süreçler hâlini alması yine siyasetle ilgili. Kötü gidişatın her çevrede farklı bir kronolojisi olsa da Türkiye’nin giderek daha yaşanmaz bir hâle gelmesi üzerinde herkes hemfikir.

Bariz bir yönetim krizi ve giderek daralan ekonomiyle ilerlerken, pandeminin en çok vuracağı ülkelerden biri olmamız kaçınılmazdı. Son derece zorlu geçen yaklaşık iki yılın sonunda, Sedat Peker’in yayınladığı video kayıtlarıyla dünya gündeminde yer alacak büyüklükte bir ifşaat meydana geldi. Bununla birlikte bir kısmını bildiğimiz, bir kısmını da bildiklerimizle birleştirerek ayaklarımızın suya erdiği pek çok bilgiye eriştik. Pek çokları haklı olarak bir lağımın patladığını söyledi. Yıllarca alacakaranlıkta belli belirsiz gördüğümüz kirli ilişkiler büyük ölçüde netleşti. Derken sebebini henüz bilmediğimiz bir şekilde yayınlar kesildi ve o fevkalade yüksek kapasiteli olağanlaştırma mekanizmamız yine ağır ağır işlemeye başladı.

Normal bir memleketin yıllık gündemini ay bazında tüketen bir ülke olarak; son derece yoğun bir Afgan göçü, büyük orman yangınları ve şimdi de büyük sel felaketlerini konuşuyoruz. Bunlar bize devletteki organizasyonun ne kadar zayıfladığını, kurumların ne kadar yıpratıldığını, içinin boşaltıldığını gösteriyor. Evrende düzensizlik artma eğilimindedir. Yani hiçbir şey şans eseri iyi gitmez ama kötü gider. Dolayısıyla biz kendimize çeki düzen vermediğimiz müddetçe, dünyanın her yerinde olabilecek kötü olaylar doğal olarak bizde de olacak ama biz bunlarla baş edemeyecek ve büyüteceğiz. Artık direkt olarak içinde yaşadığımız bu distopyanın şartları daha da ağırlaşacak.

Buradan çıkış için çeşitli alternatifleri incelememiz, mevcut siyasî tartışmaları takip etmemiz gerekiyor. Ancak bu kez de tam bir deliler matinesinde buluyoruz kendimizi. Hâlihazırda milyonlarca sığınmacının olduğu ülkemize, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir şekilde akın eden, neredeyse tamamına yakını erkeklerden oluşan Afganları mazur görmeyi öğütleyen bir liberal çevreye rastlıyoruz. Sekter Marksistler de kör bir sınıf okumasıyla onlara eşlik ediyor. “Felaket kapitalizmi” falan diye lafa başlayıp, ortalama vatandaşın da söz konusu sığınmacıların da “ezilen” olduğunu dayatıyor. Siyasal İslamcılarsa, bu akıllara zarar istilaya en ufak bir söz söyleyeni din düşmanı olarak yaftalayıp sığınmacı dostu cepheye buradan destek veriyor. Akıl dışı konumlanma sadece bu konuyla sınırlı değil. Türkiye’de siyasî anlamda öyle bir ters yüz oluş söz konusu ki her şeyin baş aşağı durduğunu söylemek hiç abartılı olmaz. Milliyetçilik anket şirketlerince bile mecburen muhafazakârlıkla perçinleniyor. Normal milliyetçiler kendilerini tanıtırken “seküler” ön adını kullanmak zorunda hissediyorlar. Kürt milliyetçiliğine ve tarihteki gerici ayaklanmaların elebaşlarına yeterli sempatiyi göstermemek sosyalistlikten aforoz edilmeye sebep olabiliyor. Liberaller bireyin üstüne kâbus gibi çöken şirketleri canhıraş bir biçimde savunuyor. Kemâlistlik iddiasındaki dar bir çevre, dış politika ve millî güvenlik başlıklarını ön plana çıkararak ve bunları son derece yanlış yorumlayarak, anti-Kemâlizmi meşrulaştırmada bir aparat görevi görüyor. Maharetli bir yazar en absürt ve çarpık siyasî arenanın anlatıldığı bir senaryoyu kaleme alacak olsa, herhalde bundan daha iyisini yazamazdı.

Tüm bu kör dövüşü ve gevezelikleri bir kenara bıraktığımızda, tek bir şeyi görüyoruz. Toplumda yükselen Atatürk imajını. Bu ilk kez oluyor değil. Tarihe biraz dikkatle baktığımızda bu durumun o günün şartları ve bağlamında, değişen yönlerde periyodik olarak gerçekleştiğini görüyoruz. Çok partili döneme geçildiğinde CHP ve DP’nin çekişmeye “gerçek Atatürkçülük” üzerinden başlaması, 27 Mayıs İhtilâli’yle sonlanan DP faşizmi sonrasında rahat bir nefes alan geniş kitlelerin Atatürk’e yönelmesi, 70’li yıllar boyunca dozu giderek artan kaos sonrası 12 Eylül Darbesi’yle halkın normalleşmeyi Atatürkçülüğe eşitlemesi ve 90’lardaki aydın cinayetleri sonrası ideolojik niteliği daha fazla olan bir Atatürkçü yayılım bu periyotlardan bazılarıdır.

Merhum Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu suikastı sonrası toplumdaki Atatürkçülüğe yönelişi şöyle anlatıyor:

“Uğur aramızdan ayrıldığında, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin belki sadece adı ve üç de şubesi vardı. Bir yıl dolmadan şube sayısı 17’ye yükseldi. Son üç ay içinde de 42 oldu . . . Okullardan gelen konferans isteklerine yetişmeye çalışıyorlar.

Atatürkçü Düşünce Dernekleri, yurtdışında da ve özellikle de Almanya’da yaygınlaşırken, üniversitelerde de Atatürkçü Düşünce Toplulukları patlamasıyla karşılaşıldı.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği de son bir yılda çemberlerini kırdı. Gençlerden gelen yoğun ilgi üzerine, Genç Kadro adı altında yeni bir birim oluşturmak zorunda kaldı.”1

Şu andaki yükselişi pek çok veriyle destekleyebiliriz. Halkın önemli millî günlere karşı artan ilgisi, bu ilgiden pay almak isteyen şirketlerin bu günlere özel yayınladığı reklamlar, Anıtkabir ziyaretlerinin artması, her model arabadaki Atatürk imzası çıkartmaları, her ölçekteki işletmede yer alan Atatürk portreleri ve çeşitli kamuoyu yoklamaları bunlardan bazılarıdır. Açıkçası bu seferki Atatürk’e yönelişte Kemâlistlerden ziyade anti-Kemâlistlerin emeği büyük. Devletin doğal mekanizmalarının “Kemâlist vesayet” denilerek budanması, önemli yıldönümü kutlamalarında devlet tarafından yapılan organizasyonların azaltılarak bitirilmesi, bu değerleri sadece halkın gönlünde yer alabilecek bir hâle getirdi.

İlber Ortaylı bu periyodik yükselişleri ideolojiyle değil, onu da kapsayan bir kavram olan “weltanschacuung” (Almancada ‘dünya görüşü’) kavramıyla açıklıyor. Bunun ideolojik bir kampa bölünemeyecek olan, toplumdaki bir tür maya olduğunu söylüyor.2 Türk modernleşmesindeki Kemâlizm’in yadsınmaz yeri, her yöndeki fikirsel hareketin onda muhakkak bir kök bulmasına yol açıyor. Açıkçası Kemâlizm’i tümden reddetmek, modernizmi reddetmek, bir ucu Fethullahçılığa çıkan Nurculukta eşelenmek, kendini dönüp dolaşıp Necip Fazıl’ın histerik metinlerinde veya onun da karikatürü olan Kadir Mısıroğlu’nun hezeyanlarında bulmak demek oluyor.

Aslında bu yol epey denendi ve hattâ zorlandı da. Menderes’in dinci çevrelerin sırtını sıvazlayarak kolay oy elde etmeyi keşfettiğinden beri, dönem dönem Demirel’de, Evren’de Atatürk imajını paravan olarak kullanıp Türk-İslâm sentezini resmî ideoloji hâline getirmeyle, Özal’da sermaye ve dinciliğin ittifakıyla ve en nihayetinde çok daha yoğunlaşan son yirmi yıldaki deneysel süreçle denendi. Net olarak anlaşıldı ki bu maya tutmuyor. Tamamının sonunda geldiğimiz yer, “Taliban’ın inancıyla ters bir yanımız yok”3 noktası. Bu da yıllardır karikatürize edilen o ‘İzmirli teyze’ tiplemesinin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.

Pew Araştırma Merkezi’nin bazı Müslüman ülkeleri kapsayan bir araştırması var. Buna göre Türkiye’de, anayasada dinî değerlerin etkili olmasını isteyenlerin oranı yalnızca %13.4 Geri kalanlar da yaklaşık olarak yarı yarıya tavizsiz bir laikliği ve dinî değerlere saygılı laikliği savunuyor. Araştırmadaki ilginç noktalardan biri de tavizsiz laikliği savunanların 2012’de %27 iken sadece dört yılda, yani araştırmanın yapıldığı 2016 yılında %36’ya yükselmesi. Aynı araştırmadaki önemli bir vurgu da “şeriatçı” diyebileceğimiz %13’ün gençler arasında son derece sınırlı olması.

Bu konuda MetroPOLL’ün gençler üzerine yaptığı bir araştırma bizi çok daha kesin sonuçlara götürüyor.5

Araştırmaya göre 18-24 yaş aralığındaki gençlerin ideolojik yönelimi şu şekilde:

Atatürkçü/Kemâlist %28,9

Milliyetçi/Ulusalcı %21,8

Dindar %14,1

Muhafazakâr %8,2

Sosyal Demokrat %4,2

Seküler/Laik %2,8

Sosyalist/Komünist %2,6

Liberal/Demokrat %1,5

Diğer %4,3

Fikrim yok/Cevap yok %11,6

Bu oranlara şaşırmamak gerekiyor. Zira en iyi yönetim bile yıllar içerisinde yorulur, yıpranır ve eskir. Kaldı ki burada giderek saplanan, yönetemeyen, rasyonel temelleri olmayan bir yönetimden bahsediyoruz. Nietzsche’den girip Foucault’dan çıkan kendini büyük düşünce adamı olarak pazarlayan kâğıttan kaplanlarla modernizme savaş açsanız, hattâ onun öncüleriyle bazen daha gür, bazen cılız akan Meriç Nehri gibi bir ekol yaratmış olsanız, bunları; çay, simit, martı edebiyatı yapan kalitesiz dergi yayıncılığıyla destekleseniz dahi günümüzle temas edemeyen fikirleri, sağlıklı bir ideolojiye dönüştüremezsiniz.

Yine geçtiğimiz günlerde Habertürk TV’de konuk olan ve Kürşad Oğuz’la bir söyleşisi yayınlanan Siyaset Bilimci Olivier Roy, Türkiye’yle ilgili benzer bir çıkarımda bulunuyor. Başından beri Kemâlizm’in karşısında konumlandırılan AKP’nin düşüşüyle, Atatürk figürünün ve Kemâlist tahayyülün yükselişinin koşut olduğunu, burada eksik olanın henüz belirginleşmemiş bir neo-Kemâlizm olduğunu söylüyor.6 Aslında bu çıkarım bizim için yeni değil. İlker Aytürk’ün 2015 yılında Birikim’de yayınlanan “Post-post Kemalizm: Bir Paradigmayı Beklerken” makalesinden beri bu konu, ilgili çevrelerde somut olarak tartışılıyor.

Post-Kemâlizm şüpheye mahal bırakmayacak şekilde çöktü. Ürettiği tüm o korku hikâyeleriyle, tek parti dönemi lanetlemesiyle, Atatürk’e açıkça saldırmanın ısınma turları olarak İnönü kötülemeleriyle iflas etti. Tüm bunların yapıldığı dönemdeki; IMF programının takibi, Avrupa’dan sıcak para girişi, ardı arkası gelmeyen özelleştirmeler ve bunların sağladığı kısmî ekonomik istikrarın sonlanmasıyla rüya bitti, gerçeklere uyandık. Şimdi o kötülenen dönemler yani “eski Türkiye”, insanlara nostaljik, huzurlu, gerçekte olduğundan da güzel, güvenli bir liman gibi görünüyor. Karizmatik Atatürk figürü yükseliyor. Diğer yandan Kemâlistler hiç olmadığı kadar gerilemiş durumda. 90’larda hayal bile edilemeyecek “sarıklı amiral” haberlerini sadece izliyoruz. Radikal eğilimlere sahip olması kuvvetle muhtemel on binlerce Afgan kolayca sınırlarımızdan geçiyor. Bugün Anayasa Mahkemesi’nin varlığının tartışıldığı noktadayız.

Buradan itibaren rüzgâr bizden yana olsa da mücadele şartlarımız son derece ağır. Bu yeni dalgaya güvenerek hiçbir şeyi akışına bırakma lüksümüz yok. Bu ilginin Özalcı-Evrenci bir Atatürkçülüğe, hattâ “Atatürk yaşasaydı Refah Partili olurdu” lakayıtlığına evrilmeyeceğinin garantisinin olmadığı gibi. Evet, bugün yeni Türkiye’nin üzerinde bir hayalet dolaşıyor; Kemâlizm hayaleti! Ancak bu hayaletin (yahut ruhun) nüfuz edeceği bedeni büyük bir incelikle yaratmamız gerekiyor. Milyonların kalbindeki bağlılık ve inançtan başka dayanağımız olmadığını bilerek, bu kez aşağıdan yukarıya, yeniden!

1 Ahmet Taner Kışlalı, Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, İmge Yayınevi, s.100

2 https://www.youtube.com/watch?v=HitTNISE0vo&t=1220s

3 https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/erdoganin-turkiyenin-talibanin-inanciyla-alakali-ters-bir-yani-yok-sozlerine-tepki-yagdi-seriat-devleti-mi-olduk-1854110

4 https://www.pewresearch.org/global/2016/04/27/the-divide-over-islam-and-national-laws-in-the-muslim-world/

5 https://www.haber3.com/foto-galeri/haber/metropoll-arastirdi-2023te-ilk-kez-oy-kullanacak-z-kusagi-ak-partinin-ustunu-cizdi-galeri-6023756?page=2

6 https://youtu.be/uichgVOWKzI?t=4194s


https://hararet.org/bu-kez-asagidan-yukariya/

Kitap Değerlendirmesi: Kapitalizmin Tarihi

 


Bu kitap muhtemelen okuma sürecinde en çok süründürdüğüm kitap olma rekorunu kırdı. Bu kitabı kovid-19'un bir pandemi meydana getirdiği ilk zamanlarda, Zizek'ten Agamben'e hayatta olan pek çok önemli düşünürün pandeminin olası sonuçları üzerine birbiri ardına değerlendirmeler yaptığı, belki de kapitalizmin tarih olacağının konuşulduğu günlerde, arkadaşlarımla bir BKM buluşmasında almıştım. Bazı kısımlarını tekrar tekrar okudum. Araya zaman girdiği için birkaç kere baştan başladım. Bitirdikten sonra da geri dönüp okuduğum yerler oldu. Gerçekten de hem herkesin değindiği hem de gerçek anlamda bilinirliği son derece düşük olan kapitalizm kavramıyla ilgili epeyce yeni bilgi edindim. Böyle karmaşık konudaki bir çeviri kitabın bu kadar leziz bir Türkçeyle okunabilmesi açısından da çevirmen Evrim Tevfik Güney'e ve Say Yayınları'na minnet duydum.

Kitap, bekleneceği üzere meseleyi kapitalizm kavramının tarihsel serüveninden başlatıyor. Kapitalizmin gelişimi, hem kavramın içeriğinin hem de eleştirilerin yoğunlaşmasını getiriyor. Örneğin 1850'de Louis Blanc "sermayenin bir tarafı devre dışı bırakmak yoluyla diğer tarafça edinilmesi" tanımını yapıyor. İlerleyen yıllarda onu Proudhon ve Liebnecht'in eleştirileri izliyor. Aynı dönemin Marx ve Engels'in son derece ileri ve nitelikli analizler yaptığını da buna ekleyebiliriz. 1922'ye gelindiğinde 12. basımı yapılan Britannica Ansiklopedisi'nde, "capital" maddesi temel bir tanımdan geniş bir betimlemeye evriliyor.

Kapitalizm üzerine üç temel yaklaşım, son derece de isabetli olarak; Marx, Weber ve Schumpeter olarak verilmiş. Dünyaya damgasını vurmuş olağanüstü bir eser olarak Das Kapital'in yazarı olarak Marx, "kapitalizm" adını nadiren kullanmış. Marx'ta ilginç olarak bu tür şaşırtmalar ve genel kanıya aykırı durumlar günümüzde hâlâ canlılığını koruyor. ("İdeoloji" ve "çarpık bilinç" eşitlemesinde de bunun bir benzeri var.)

Marx'ın kapitalizm analizi dört temel üzerinde özetlenebilir.

I. İşbölümü ve parasal ekonomiyi önkoşul olarak gerektiren piyasa olgusu, kapitalizmin ana bileşenidir. Bu tür bir kapsayıcılığa sahip kapitalizm her tür ilerlemenin acımasız bir motoru gibi çalışır. Rekabeti içerir ve tarafları kaçınılmaz olarak karşı karşıya getirir. Ayrıca her kimliğin uymaktan asla kaçınamayacağı piyasa yasaları söz konusudur.

II. Kapitalizm başlangıcından itibaren sınırsız birikimi amaçlar. Bu birikim başlangıcında zorla ve şiddetle sağlansa da sonraları sözleşmeyle ve dolaylı zorunlulukla sağlanmıştır. Ancak temelinde emeğin sömürüsü daima vardır. Bu anlamıyla sermaye, emeğin tortusudur.

III. Kapitalizmin işleyişi, üretim araçlarına sahip olanlarla, emekçiler arasında bir takas ilişkisini içerir. Bu ilişkinin iki tarafın da yararına gibi görünmesine rağmen doğası gereği bir çatışmayı doğurması kaçınılmazdır. Teknolojik ve sosyal ilerlemeyle başlangıçtan beri karşı karşıya olan burjuvazi ve proleteryanın arasındaki çatışmanın ivmelenmesi açık bir karşıtlığa dönüşecektir. Burada proleteryanın taşıyıcılığı üstlenmesi ve tarihsel görevini yerine getirmesi, bir devrimle sonuçlanacak ve her ne kadar Marx bu konuya detaylıca değinmese de sosyalizmi veya komünizmi inşa edecektir.

IV. Taşıyıcı rolü burjuvazinin üstlenmesi ise kapitalizmi, miadı dolan her şeyi kendi içinde öğütmesiyle ve dünyanın her yerine yayacaktır. Buradaki kaçınılmazlık kapitalist sistemin ekonomiyi de aşarak; toplumu, kültürü ve politikayı da domine etmesi kendi anlayışı dışındaki hiçbir yaklaşıma yaşam alanı tanımamasıdır. O dönemdeki veya daha önceki düşünürlerin farklı isimlerle adlandırdığı bu durumu Marx "kapitalist toplum biçimi" olarak tanımlar.

Max Weber, kimileri farklı yorumlar getirse de kapitalizme Marx'a zıt olarak son derece olumlu yaklaşır. Weber'e göre kapitalizm, Batı'nın modernleşme sürecinde yaşadığı kapsayıcı bir tarihsel işleyiştir. Marx'ın sonsuz birikim olarak adlandırdığı kapitalizm devinimi, Weber için gelişimi sürekli hâle getiren bir nimettir. Weber bu sonsuz ve hızı artan ilerlemenin kendi kendini yok etmesi tehlikesini değil, organizasyon artmasıyla bürokrasinin yavaşlamasını ele alır. 

Weber ayrıca kapitalizmin ruhunu Kalvinist-Prütenistik ahlâk anlayışıyla bağdaştırır. Bunun temelinde Tanrı'nın bazı insanlara doğal yetenekler vererek onları toplumda ayrıcalıklı bir konuma getirmesi, bunun dışındaki çoğunluğun da disiplinli ve düzenli bir şekilde aynı zamanda birbiriyle de organize olarak çalışması, hayatını idame ettirmesi yatar. (Burada önemsediğim bir değinme, Weber'in Protestanlarla başlattığı kapitalist ruhun, Werner Sombart'a göre ortaçağ Yahudileriyle başlaması oldu.)

Joseph Schumpeter yaşadığı dönem gereği daha kapsayıcı değerlendirmelerde bulunmuştur. Onun ömrü dünya savaşlarını, büyük buhranı ve Sovyet deneyimini görmeye yetmiştir. Buna rağmen Suchempeter'in analizleri günümüzde hâlâ tartışma konusudur. Schumpeter kapitalizme görece olumlu yaklaşır.

Schumpeter; kredi, inovasyon ve girişimcilik gibi ögeleri, bunların kendi arasında ilişkisini çok önemser. Kapitalizmin temelinde bunların meydana getirdiği dinamikleri görür. Kredi, yeni ve büyük potansiyeli olabilecek bir işin yapılabilmesi için gereken ön sermayedir. Bu sermayeyi kullanarak başarılı olan girişimci artık kendisi de bir sermayedar olma yolundadır. Ayrıca söz konusu krediyi de faiziyle geri öder. Böylelikle pek çok alandaki gelişimin yanı sıra önemli bir ekonomik devinim gerçekleşir. Schumpeter'in son zamanlarında yaptığı benzetme çok daha kavramsal olarak "yaratıcı yıkım"dır. Yaratıcı yıkım kapitalizmin çalışma şeklini özetler. Sürekli olarak "yeni" meydana gelir ve eskinin "yenilerini" ortadan kaldırır. Aynı zamanda genişleyerek bir devamlılığı sağlar.

Örneğin herkesin gaz lambası kullandığı bir bölgede yeni yeni elektrik alt yapısının tamamlandığını düşünelim, burada sarı ampul tedarik eden veya bunu kendisi üreten bir şirket başlarda çok iyi kâr eder. Ancak sarı ampul ticaretinin kârlılığı duyuldukça diğer tüccarlar hattâ tüccar olmayan kişiler buraya el atar ve artık bu normal bir ticarete döner. Haddinden fazla bir yüklenme söz konusuysa aşırı arz tüccarlar açısından zarara dahi sebep olabilir. İşte Schumpeter kapitalizmin döngüsünü sarı ampul örneğindeki gibi daima farklı alanlarda farklı yenilikler olacağından hareketle sürekli görür. Ancak buna mukabil yine Schumpeter, kendinden beklenmeyeceği üzere kapitalizmin bir noktada tıkanacağını öngörür. İnovasyonun (tasarımın) tekil şahıslara ve kesintisiz olmayan tekil eylemlere bağlı olması, ayrıca kapitalizmin başarısının getireceği irade dışı sonuçlar bir noktada onun kendi çıkmazını hazırlayacaktır.

Bu ana ekollerin yanı sıra, farklı bakış açıları da vardır. Keynes, kapitalizmde amaçsal akıl ve hesaplanabilirliktense; keyfiyet, duygu ve rastlantıların etkili olduğunu düşünür. Bunları havansal dürtüler (animal spirits) olarak adlandırır. Keynes'in ekonomi konusundaki en büyük karakteristiği demek olan gereken yerlerde devlet müdahalesi de muhtemelen bu hayvansal dürtüleri tımarlamakla ilgilidir.

Farklı bakış açılarına önemli bir örnek de tarihçi Braudel'dir. Braudel kapitalizm ve piyasa ekonomisi kavramlarını alışılmadık bir biçimde ayırır. Piyasa ekonomisinin daha orta ve alt oyuncuları kapsayan, gerçekten de rekabet içeren bir ortam olduğunu ancak kapitalistlerin çok daha büyük oyuncular olarak bu rekabetten münezzeh olduklarını vurgular. Oligopolitik ve monopolitik eğilimleri olan kapitalistler, siyasilerle dirsek temasındadırlar. (Burada daha önce pek çok kere takip ettiğim hattın ulaştığı Braudel'in üç ciltlik Maddi Uygarlık ve Kapitalizm eserini okumamın şart olduğunu da samimi bir not olarak eklemek isterim.)

Wallerstein ve Arrighi, Braudel'in analizini temel alarak yeni çalışmalara başladılar. Bunun önemli bir çıktısı olarak kapitalizmin Avrupa dışı ülkelere ve dünyanın pek çok yerine transfer olabilmesiyle ilgilendiler. Bu da Komünist Manifesto'da da öngörülen kapitalizmin ülke sınırlarını aşarak küreselleşeceği meselesini de teyit ederek bir "dünya sistemi" analizini doğurdu.

Kitabın ikinci bölümü, kapitalizmin tarihsel gelişiminde, hatırı sayılır bir çevre tarafından ilk nüve olarak kabul edilen merkantilizm, yani ticaret kapitalizmiyle devam ediyor. Burada bir ara değinmeyi gerekli buluyorum. Gerçekten de kapitalizm dediğimiz şeyi, ticaret yapmak üzerinden okuyacak olursak buna bir başlangıç noktası tayin etmenin mümkün olmayacağı gibi bir sonuca varıyoruz. Zira biliyoruz ki insanlığın ilk günlerinden beri takas veya insanlar arası alışveriş vardı. Lidyalılar'la birlikte para keşfedildi. Ancak bizim kapitalizmin ilkel evresi olan merkantilizmden bahsetmemiz için 1500'lü yıllara gelmemiz gerekiyor. Bu bizi teorisyenler arasında yapılmış büyük bir tartışmanın kıyılarına vardıkmakla beraber, takip ettiğimiz ekoller açısından şöyle bir açıklamaya yönlendiriyor; günümüzdeki hâliyle kapitalizm pek çok ögeyi içinde barındıran bir kavramdır. Bireysel haklar, özel mülkiyet, sermaye/sermaye yoğunlaşması ve çeşitli diğer başlıklar bu ögelerden bazılarıdır. Dolayısıyla bu şekliyle kapitalizmden bahsetmek üzere bir tarih taramasına başladığımızda merkantilizm, ilkel bir yapı olmakla beraber son derece makul bir başlangıç noktasıdır.

Merkantilizmin ilk örneğini ele almak için Çin, Arabistan ve Avrupa'nın bir kısmına bakabiliriz. Merkantilizmi yani ticaret kapitalizmini, 19. ve 20. yüzyıllarda önce sanayi kapitalizmi, ardından günümüzde de geçerli olan finans kapitalizmi izler.

Sonuç olarak kapitalizm, günümüzde pek çok liberal ilkeyle birlikte anılsa da çok eski olmayan zamanlarda son derece zıt alanlara da kayabilmiştir. Mussolini ve Hitler'in iktidara gelişlerinde ülkelerindeki burjuvazilerin desteğini almaları buna örnek gösterilebilir. Ayrıca kapitalizmin her seferinde bir şekilde ayakta kalmayı sürdürmesi de göz ardı edilemez. Bunda çok kıvrak ve bir yerden sonra iç bulandıran değişim kabiliyeti son derece etkilidir.

28 Şubat 2021 Pazar

Köpekliğin Doğası Üzerine


(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır.)

Köpeklerin de diğer her canlı gibi evrimsel bir hikâyesi var. Ancak onların öyküsü, diğer pek çok canlıdan daha farklı ve daha merak uyandırıcı. Zira köpekler, çok fazla çeşidi bulunan bir tür olarak; kahve kupasına sığabilenlerden, ağırlıkça yetişkin bir insandan ağır ve iki ayağı üzerine kaldırıldığında uzun olan bir çeşitliliğe sahip. Bunun sebebi 25-30 bin yıllık bir süreçte iki kademeli bir seçilime tâbi olmaları olarak görülüyor.1 Buna göre ilk olarak çok eski zamanlarda ilk kez yerleşik hayata geçen insanlarla, doğadaki vahşi kurtlar arasında birtakım temaslar başladı. Bu temaslar bekleneceği üzere genelde türlü çatışmaları ifade ediyordu. Ancak zamanla sürüden dışlanmış veya doğal işleyiş sonucu diğer kurtlardan nispeten daha ılımlı olanlarla insan toplulukları arasında daha sıcak ilişkiler başladı. Böylelikle insanların yemeklerinden arta kalanları yiyen ve olası tehlikelere (özellikle eski dostlarına) karşı onları erkenden uyaran bu ılımlı kurtlar, insanların daimi birer yardımcısı oldular.

Asıl hikâye biraz da bu noktadan sonra başladı. İnsanlarla iyi anlaşmaktan, yakın mesafede yaşamaktan, direkt olarak insanlarla birlikte yaşamaya başlayan bu hayvanlar, binlerce yıllık bir yapay seçilime maruz kaldı. Yani her nesilde istenilen özelliğe sahip olan yavrular seçilerek yetiştirildi ve bu nesiller boyu yapıldı. Böylelikle sık sık "insanın en yakın dostu" nitelemesiyle anılan ve yüzlerce cinsi olan köpekler meydana geldi. Köpeklerin insanlar nezdindeki imajının bu kadar olumlu olmasına rağmen, insanların birbirini nitelediklerinde veya benzettiklerinde kıvanç hissi yaratan hayvanlar arasında köpekler yoktur. Aksine "köpek" veya "köpeklik" ifadeleri alabildiğine aşağılayıcıdır. Bunun temelinde köpeklerin saldırganlık potansiyelleri olabilir. Ancak köpeklerin hayvanlar arasında muhtemelen en büyük 'devşirme' türü olmaları da bununla ilgilidir. Zira köpeklerin kendi doğru ve yanlışları yoktur. Her durumda sahiplerine karşı bağlılık ve bir eylem son derece insafsız da olsa onu görev bilmek köpeklerin ve köpekliğin doğasında vardır.

Orwell'ın güzide eseri Hayvan Çiftliği'nde köpeklik, direkt köpekler üzerinden harika bir biçimde anlatılır. Çiftlik hayvanlarca ele geçirildiğinde, diktatör domuz Napoléon, annelerinden ayırdığı yavru köpekleri herkesten gizli olarak yetiştirir ve Animalizm'in ilkelerinden ziyade, kendi önderliğine bağlı bir korku aracına dönüştürür. Anne babaları yıllarca Bay Jones'un (yani önceki yönetimin) bekçiliğini yapan bu yavrular, artık Napoléon'un köpeğidirler. Herhangi bir doğru-yanlış ayrımları veya kendi bilinçleri olmaksızın, sahiplerinin sözünden çıkmazlar.

Romanın bilindik incelemelerinde Napoléon'un köpeklerinin daha sonraları KGB'ye dönüşecek Çeka'yı temsil ettiği söylenir. Bu, iktidar el değiştirdiğinde, 'yasal' olanın da nasıl kaypak bir biçimde değiştiğine ve köpekliğe dair muhteşem bir anlatıdır. Ayrıca eklemek gerekir ki, gerçekten Rusya bu tür değişimlere çok kez tanıklık etmiştir. Örneğin Ocak 1905'te, tamamen barışçıl bir şekilde, üstelik Çar'a karşı son derece hürmetkâr bir tavırla yürüyüş yapan, bazılarının eşleri, çocukları da yanında olan işçilere Çar'ın polisleri ateş açtı ve yüzlercesi öldü. Bu katliam herhangi bir şekilde suç teşkil etmiyordu. Zira bir fiilin suç olup olmayacağını belirleyen rejim, zaten katliamın failiydi. Uzun yıllar sonra Stalin'in polisleri de emirler doğrultusunda hareket ettikleri müddetçe, teknik olarak 'suç işleyemeyecek' durumdaydılar. Yine Ekim 1993'te Sovyetler'in son kalıntılarını ezen, parlamento binasını vuran tanklar sadece birkaç yıl öncesinde meşhur Kızıl Ordu'nun tanklarıydı. Aynı şekilde kızıl bayraklarla eylem yapan insanlara gayriinsani bir biçimde saldıran askerler birkaç yıl önce Kızıl Ordu'nun askerleriydi. Rusya'da köpekleşmenin acı tecellisi bugün de devam ediyor. Özellikle hafta sonları yapılan Putin ve beraberindeki oligarklara karşı yapılan eylemler polis gücüyle bastırılıyor. Yani suçla ve suçlularla mücadele amacıyla kurulmuş resmî yapılar, en büyük suçluları koruyor.

Bu köpekleşme çeşitli toplumsal olaylar vesilesiyle dünyanın pek çok yerinde görülüyor. Bazen yaptıklarının yanlış olduğu yahut yanlışı savundukları kendilerine izah edilen kolluk kuvvetlerinin "biz de emir kuluyuz" minvalinden ifadeleri, köpekleşmenin en dramatik itiraflarından birini ortaya koyuyor. Ancak ne bir itiraf, ne öz eleştiri, ne de başka bir şey, onların zihinlerdeki imajını değiştirmiyor. Zira onlar, karşılarına konumlandırıldıkları kitlelerce, insandan devşirilmiş ve insana karşı olan başka bir tür olarak görülüyorlar.

https://evrimagaci.org/kopeklerin-evrimi-vahsi-kurtlari-evcillestirirerek-kopekleri-nasil-evrimlestirdik-3567

https://hararet.org/kopeklerin-dogasi-uzerine/

10 Ocak 2021 Pazar

“Ahbap çavuş kapitalizmi” nereden çıktı?


(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Ekim ayında Twitter, dijital mecrada rastlamadığımız türden ‘akademik’ bir tartışmaya sahne oldu. Mesele kısaca; Türkiye’nin mevcut durumunun neo-liberalizmle ne derece örtüştüğüydü. Berk Esen’in Türkiye’nin neo-liberal bir yapıda olmadığı iddiasıyla başlangıç fişeği ateşlenen tartışma, sonra çeşitli eleştirilerle daha da alevlendi. Tabii bir sonuca bağlanmadı. Yer yer yeniden konuşulmakla beraber, geniş aralıkta, azalan bir şiddetle öylece sönümlendi. Son olarak Esen’in; Birikim’in internet sitesinde, yayınlanan söyleşilerini okumam, unuttuğum bu konu üzerine, beni bir şeyler yazmaya teşvik etti.

Bu tartışmayı çok yararlı buluyor ve benzerlerinin de meydana gelmesini umuyorum. Bir fikre sahip olmak, bir şeyleri bilmeyi gerektirir. Ancak bilinen şeylerin tazelenmemesi yahut sorgulanmaması, fikirleri giderek sadece bir inanca dönüştürür. Tartışmalar, bildiklerimizi gözden geçirme ve yeni bilgilerle harmanlama için bulunmaz nimettir. Fakat tartışmaların bir matematiksel eşitsizlik içerisinde olması gerekir. Öyle ki, hem fikirlerimizin hızlıca çarpıştığı ve bizi âtıl kalmaktan koruyan bir şiddette hem de kendimizi kaybetmediğimiz ve rasyonel çerçevenin dışına çıkmadığımız bir dinginlikte olmalıdır. Şiddet dengesinde gerçekleşen tartışma sonucunda fikirlerimizi değiştirmek, kazanım ve erdemdir.

Tartışmanın büyümesini ve sonuçlanamamasını birkaç yanlış anlaşılmaya bağlıyorum; “Türkiye neo-liberal değildir” sözü, “Türkiye kapitalist değildir” anlamına gelmez. Dolayısıyla Türkiye’de kapitalizmin ne derecede azıtmış olduğuna dair öne sürülen her iddia, doğru olmakla birlikte tartışmaya katkı sağlamıyor ve yanlışlamıyor. Karşı iddia, Türkiye’de kapitalizmin binbir kılığından biri olan ahbap çavuş kapitalizminin hâkim olduğunu savunuyor. Ayrıca bir muhalifin, “Türkiye neo-liberal değildir” demesi, neo-liberalizmi kötü bir işleyişten uzak tutma çabası gibi algılanıyor. Sadece bu ifadeden böyle bir anlam çıkarmak hakkaniyetli olmuyor ve alâkasız birtakım argümanların sıralanmasını sağlıyor. Hem bu söz, “AKP neo-liberal değildir ve hiç olmamıştır” gibi bir anlama da gelmiyor. Aksine Esen, pek çokları gibi neo-liberalizmin Türkiye’deki serüveninin 24 Ocak kararlarıyla başladığını düşünüyor. Ancak neo-liberalizmin 2008-2009 yıllarında sonlandığı fikrinde diğerlerinden ayrılıyor; AKP’nin başından beri neo-liberal politikaları takip ettiğini kabul ediyor.

Türkiye’nin neo-liberal olup olmadığı sorgulamasına girişmeden tartışmayı başlatan sözleri şöyle bir hatırlayalım:

(1) Gençler rejimin adına hala neoliberalizm mi yoksa artık doğru terimleri kullanmaya geçebilir miyiz? Piyasalarla kavga eden, faiz teorisine inanmayan, damadı kasanın başına oturtan, ucuza patates domates satan, kayyumla şirketlere el koyan rejime neoliberal demek komik kaçıyor artık.¹

(2) Ayıptır yahu, sene olmuş 2020 hala AKP’yi neoliberalizm üstünden eleştiren yazılar görüyorum. Hükümetin ekonomik politikasının neoliberalizmle uzaktan yakına alakası yok. Türkiye’yi de neoliberalizm otoriter yapmadı. Kavramları bu kadar sündürmeyelim.²

(3) Türkiye’nin iktisat politikası da, dış politikası da, içişleri de, hukuk sistemi de neopatrimonyaldir. Yani tepedeki kişi ve etrafındaki dar klikçe belirlenir. İdeolojik değildir. Bu anlaşılmadan yapılan siyasi analizler baştan sona yanlıştır.³

(4) Neoliberalizmi sevmeyebilirsiniz. Ben de neoliberal değilim. Ama neoliberal terimini küfür şeklinde, her gördüğünüz kapitalist hükümete yapıştırmayın. Kavramları bu kadar sündürürseniz yaptığınız analiz çuvallar.⁴

İlk tweet gayet mâkul görünüyor; neo-liberalizmin tanımı, ülkedeki uygulamalar ve işleyiş belli. Bunlara bağlı olarak tanımın mevcut işleyişe uyup uymadığı bu şekilde irdelenebilir. Üçüncü tweette “ideolojik değildir” kısmı, “pragmatik ve İslâmisttir” şeklinde güncellenebilir. Bunun yanı sıra ikinci ve dördüncü tweetlerdeki ifadenin de yanlış olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’yi neo-liberalizmin otoriter yapmadığı iddiası, mevcut durumun tayininden tamamen farklı bir konudur. İktidarın şu anda otoriter bir yapıda olduğunda hemfikirsek, buraya nasıl geldiğimizde de hemfikir olabilmeliyiz. 24 Ocak kararlarından beri içinde bulunduğumuz neo-liberal dönem, sadece kronolojik olarak değil, ideolojik olarak da söz konusu otoriter rejimin öncülüdür. Ana bileşenleri dincilik ve piyasacılık olan bir siyâsî programın zorunlu istikâmeti kaçınılmaz olarak otoriterleşmedir.

“Benim memurum işini bilir”, “anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz”, “ben zengini severim” gibi ifadeleri sarf eden bir zihniyet, neo-liberalizme mi yoksa ahbap-çavuş kapitalizmine mi yakın görünür? Özal’ın, Demirel’in ve bazı merkez sağ siyasetçilerin diğer sermayedarlara göre daha imtiyazlı ahbapları olmamış mıydı? Bu ahbapların niteliğinin, beşli çeteyle mukayese edilmesi elbette mümkün değil. Fakat zihniyet olarak aralarında bir halef-selef bağı olmadığını kim söyleyebilir? Hem sağ siyasette neo-liberalizmle birlikte bugün şikâyet ettiklerimizin daha az yoğunu veya ilk nüveleri yok muydu?

Oy karşılığında gecekondulara tapu dağıtan popülist lider Özal da partizan kaynak aktarımını gayet iyi yapardı. Ancak ne ANAP fanatizmini inşa edebileceği 18 yıllık iktidarı, ne de onun öncesine giden, kadrolaşmayı daha eski tarihlere çeken öncül partileri vardı.

Yerel siyasette neo-liberalizm ve ahbap-çavuş kapitalizminin sebep ve sonuç olarak ayırmamız zordur. Taşrayı tanıyanlar; adam kayırma, memleketçilik ve türlü usulsüzlüklerin, “iş görme”, “işini yaptırma”, “koruma/kollama” şeklinde adlandırıldığını bilir. Bunları yaptırabilecek durumda olmak, son derece makbuldür ve istenir. Fâlih Rıfkı’nın “Yalan söylemek, Şark’ta ayıp değildir” tespitindeki gibi bir zihniyet, neo-liberalizmin Türkiye’de uygulamaya konmasından itibaren onunla uyum içinde olmuştu. Uzun yıllar memleketin her yerinde böyle işleyen düzenin, bir yandan kendisini daha ileri taşırken, öte yandan ülke siyasetini şekillendirmesi kaçınılmazdı.

Dördüncü tweetle ilgili küçük bir değerlendirmeyi ayrıca önemsiyorum. Bence “neo-liberalizm” geniş kitlelerce bir küfür olarak kullanılabilir. Zira bu kişilerin etraflıca analiz yapmak gibi bir dertleri yoktur. Hemen herkesin faşizmi “İtalyan milliyetçiliği” değil de bir kötüleme sıfatı olarak kullanması gibi. Neo-liberalizmin pejoratif şekilde kullanılmasında da bir beis görmüyorum; pek çok yere cebren ve hileyle giren, sistematik olarak kötülük üreten bir programın, muhtemelen gelecekteki kullanımı bu şekilde olacaktır.

Tartışmanın asıl odağına dönersek, sistemi incelemek için bakmamız gereken şeyleri kararlaştırmak gerekir. Denildiği gibi, bir beşli “ortak girişim grubu” mevcut ve hatırı sayılır kaynak doğrudan veya dolaylı olarak buraya aktarılıyor; dahası, vergilendirmede sayısız imtiyaz sağlanıyor. Buradan hareketle Esen’in ahbap-çavuş kapitalizmi tanısı gayet anlaşılabilir. Ancak bu yaklaşımın indirgemeci bir tarafının olduğu eleştirisinin, tamamen haksız olduğunu kim söyleyebilir? Kaldı ki, iktidar-sermaye ilişkisi tamamen bundan mı ibaret? Öte yandan toplumsal hayat bizi nasıl bir saptamaya götürür?

Eğitimde en yakındaki devlet okulundan başlayıp, istisnalar dışında yine devlet okulları arasında tercihle ilerleyen eğitim hayatı giderek tarihe karışıyor. Bunun yerini okul öncesinden başlayan özel eğitim kuruluşları ve kolejler alıyor. Sağlıkta da manzara pek farklı değil; hastaneden çok oteli andıran, ücreti mukabilinde lüksleşen özel hastanelerin sayısı ve kullanımı giderek artıyor.

Eğitim ve sağlık gibi iki önemli alanda özelleşme artıp, halk zenginleşmediğine göre bu durum, eklenebilecek pek çok farklı nedenle birlikte açıkça bir borçlanmayı ifade ediyor. Olmayan parasını temel ihtiyaçları için harcamaya çalışan ve sürekli borçlanan geniş kitleler, zengin-fakir arasındaki makasın daha da açıldığı anlamına geliyor. Sistem içi problemlerin de pandemi gibi sistem dışı problemlerin de tabana fatura edildiğini görüyoruz. Üstelik bu uygulamalarda sermayedarda yandaşlık aranmıyor, sermaye sahipliği yetiyor. İşsizlik fonu işveren için kullanılırken, OHAL’in nasıl bir anti-grev aracına dönüştürüldüğü ilk ağızdan ifade ediliyor.

Ayrıca küreselleşme ve teknolojik imkanlarla ilişkilendirebileceğimiz bazı durumlar söz konusu; hükumetlerce belirlenmeyen kendiliğinden oluşan bir iklim, sınırları aşarak yaşamımızı etkisi altına alıyor. Yüz yüze ilişkilerle aldığımız her türlü hizmeti veren ve kullanımı giderek artan mobil uygulamaların tamamı bu iklim kapsamında. Herhangi bir hobisini internette canlı yayınlayanlar, Instagram hikâyesinde ürün tanıtan veya satanlar, hattâ YouTube’da türlü kanalların sahibi/abonesi veya izleyicisi olan çocuklar, farkında olmadan bu ekonomik düzene dahil oluyor.

Dışarıda çok önceleri başlayan ve açıkça neo-liberal -ve hattâ kimine göre postmodern- niteliklere sahip internet yaşamı (sanal toplantılar, alıverişler-hizmetler, iletişim ve sosyalleşme v.b) Türkiye’de çok yenidir. İşin ilginç yanı bu yeni habitusun başlangıcı, Esen’in takriben Türkiye’de neo-liberalizmin sonlandığını iddia ettiği döneme rastlar. En azından bu yönüyle neo-liberalizm, Türkiye’de bittiği iddia edilen dönemde, bitmek şöyle dursun, aslında yeni bir faza geçmiş, daha da pekişmiştir.

Sonuç olarak;

Türkiye’de işleyişin neo-liberalizme uygun olup olmadığını sorgularken, öncelikle kıstaslarımızı belirlemek gerekir. İktidar ve sermaye ilişkisini ele alırsak, Esen’in iddiaları ancak bir parça anlaşılabilirse de bu ‘anlayış’ bir müddet sonra aşınmaya başlar. Sermayenin ayrıcalıklı konumu, daima yandaşlık şartı gerektirmez. Zira önü açılan kesim iş dünyasıyken, güçlüklerin yüklendiği taraf ise daha çok emekçi kitlelerdir. Sosyal yaşam açısından baktığımızda insanımızın homo economicusa evrildiğini, dolayısıyla neo-liberal havanın hiç olmadığı kadar pekiştiğini iddia edebiliriz. Tartışmada gözden kaçan ve belki de üstünde durulması gereken önemli noktalardan biri budur.

Meseleyi yerel olarak ele aldığımızda benzer bir durum söz konusu; taşradaki ahbap-çavuş ilişkisi bu süreçte ülke genelinde işlemeye başlamış, alt yapı üst yapıyı belirlemiştir. Bu açıdan mevcut otoriter rejimin, ülke siyasetinde farklı partiler ve yapılarla en az kırk yılını takip edebiliriz. Ayrıca şu anki durumumuzu, neo-liberalizmin yeni safhası yahut ahbap-çavuş kapitalizmi olarak belirlesek dahi bu tartışmasız olarak neo-liberalizmin sonucudur. Mevcut otoriterlik her ihtimalde neo-liberalizmin ürünüdür. İçerisinde bulunduğumuz durum ve neo-liberalizm birbiriyle kaçınılmaz olarak ilişkilidir.

1 https://twitter.com/berkesen/status/1319261210651623425

2 https://twitter.com/berkesen/status/1319262817141350403

3 https://twitter.com/berkesen/status/1319262818575749120

4 https://twitter.com/berkesen/status/1319262819955650560


https://hararet.org/ahbap-cavus-kapitalizmi-nereden-cikti/

14 Aralık 2020 Pazartesi

Perspektif Üzerine

Hepimiz hayata, kaçınılmaz olarak kendi açımızdan bakıyoruz. En temelde hayatı, çevremizdeki her şeyi anlamlandırmak gibi bir kaygımız, hattâ zorunluluğumuz var. İkinci olarak da bu anlamlılığın bize fayda sağlaması, lehimize olması, en azından bize mümkün mertebe zarar vermemesi gerekiyor. Aslında tam da burada kendi değerlerimiz ve tercihlerimiz doğrultusunda sonsuz manipülasyon denemelerini kabul etmiş oluyoruz. Bu da "ideolojiler bitti" palavrasının çoktan geniş kesimlere yedirildiği şu zamanlarda, irili ufaklı sayısız 'ideolojimiz' olduğunu hatırlatıyor bize veya ispatlıyor.

Çok kötü, kavgacı, uyumsuz, tahammülsüz, geçinilmesi mümkün olmayan insanların oturduğu bir mahallede dünyaya gelmiş ve anne babası sürekli bu insanların gazabına uğrayan bir çocuk düşünün. Bu çocuk yaşanan gerginliklerden korkuyor, dolayısıyla mahalle sakinlerinden nefret ediyor olsun. Mahalleye objektif olarak şöyle bir bakıldığında, asıl; kötü, kavgacı, uyumsuz, tahammülsüz ve geçinilmesi mümkün olmayan kişilerin bu çocuğun anne-babası olduğu saptanırsa, bu gerçeğin çocuğa anlatılabilmesi ve onun bunu kabul etmesi ne derece mümkündür?

Yahut da biraz kültürümüzden hareketle konuşalım. Türk kültüründe kaynana-gelin zıtlığı bir olgudur. Günlük hayatta pek çok şey bu olgudan etkilenir. İlk bakışta kaynanalar katı, anlayışsız ve dediğim dediktir. En azından gelinlerin perspektifinden durum böyledir. Sürekli kaynanalarının suyuna gitmelerine rağmen sonuç alamadıklarını ve hak etmedikleri bir muameleyle karşı karşıya kaldıklarını iddia ederler. Sadece gelinlere göre değil annelerine ve (eğer varsa) özelliklerine kız kardeşlerine göre de durum kesinlikle böyledir. Kaynanaları dinleyecek olduğumuz zamansa tam tersi bir anlatı dinleriz. Bu sefer de gelinler anlayışsız, geleneklerden bihaber ve muhtemelen asidirler. Aynı olayların gelin ve kaynana tarafından algılanışı tamamen zıttır ve iki taraf da kendi haklılığına büyük bir kararlılıkla inanır. İşin ilginç yanı, az önce bahsettiğim kızlarının bu kötü kaderine dertlenen gelin anneleri de (eğer oğulları varsa) yine bir gelinin nezdinde aynı niteliklerle bezeli bir kaynanadırlar. Dahası söz konusu gelinleri olduğunda, müteessir kız annesi rolünden, çetin bir kaynanaya dönüşmeleri de son derece mümkündür.

Dolayısıyla hayatın her anında kişileri veya şeyleri kendi konumumuza göre bir yere yerleştirir, onu kaçınılmaz olarak kendi perspektifimizden görürüz. Bu gerçekliğin çarpıtılmış bir hâlidir. Aynı şekilde "her şey" dediğimiz kümenin içindeki bilinçli ögeler, yani kişiler de bizi mecburen çarpık bir biçimde görürler. Bunların tamamı da tüm sosyal ilişkilerimizi ve hayatımızı oluşturur.

Yani "bitti" dediğimiz, gerçekten büyük kümeleri belki bir nebze gerilemiş, eski popülaritesini yitirmiş olan ideolojiler, bu yönüyle hayatımızın her tarafında ve her zaman bulunur. Kişisel olarak, olabildiğince geniş bir bahçeye yayılmış, tek katlı bir evi seviyorsanız; olası bir tartışmada, çevrenizdekilere bir evin birden fazla katının olmasının, evin içinde merdiven bulunmasının ne kadar kötü ve itici olduğundan bahsedersiniz. Yahut spor giyinmeyi seven birisiyseniz, takım elbisenin ne kadar sıkıcı ve rahatsız bir giyim eşyası olduğunu dile getirirsiniz. Aslında bunlar da birer propagandadır. Evet tüm ülkeyi veya dünyayı işçilerin yönetmesi gerektiği ve gerekirse bu yönde kan dökmenin de normal olduğu kadar ciddi bir propaganda olmamakla birlikte, bir yöndeki düşünceye uygun düşecek şekilde teori ve söylem geliştirmektir. Hayatımızın dört bir yanı bunlarla sarılıdır.

Elbette dünyada tarafsız, renksiz, kokusuz, saf gerçekler de vardır. Ancak bunlar bize bir şey söylemezler veya söyleyebilecekleri şeyler çok kısıtlıdır. Dolayısıyla sonsuz, sırasız ve anlamsız veriyi anlamlı hâle getirecek büyük veya küçük düşünce mekanizmalarına yani 'ideolojilere' ihtiyaç duyarız. Bu bizi sınırsız bir göreceliliğe ve ideolojinin kaçınılmazlığına iter. Tıpkı evren gibi. Somut olarak yıldızlar, gezegenler ve her türden cisim vardır. Bu elimizdeki tarafsız gerçeklerden birisidir. Ancak kendi eksenlerinde ve birbirlerin etrafında dönen, bunu ve başka türden hareketleri sonsuz kez tekrar eden evrendeki tüm ögeler, birbirlerine göre sonsuz konum oluştururlar. Her biri de anlık olarak kendi gerçeklikleridir.

İdeolojiyle ilgili perspektif temelli bu korkunç paradoksu ilk kez 'dürten' kişi, Karl Mannheim'dı. Mannheim, gayet insanî bir biçimde ve kabaca yanlış gerçeklik (çarpıtılmış bilinç/ideoloji) ile bilim (Marksizm/bilimsel sosyalizm) arasına bir çizgi çeken Marx'a, amiyane tabirle "senin de bilincimizi çarpıtmadığın ne belli?" demişti. Yani 'ideoloji' ve 'ideolojik olmayan bilimsel anlayış' değil de iki (veya daha fazla) 'ideoloji' söz konusuydu. Dolayısıyla da (en azından tartışmanın bu kısmına kadar) ideoloji dediğimiz şey dışına çıkamayacağımız kadar kuşatıcıydı.

Louis Althusser de bu durumu biraz daha iyi modelleyerek, her toplumun yaşamak için kaçınılmaz olarak ve kendine özgü olacak şekilde ideoloji salgıladığını ve bu salgının içinde yaşamını devam ettirdiğini ileri sürdü. Hayatın pratiğine baktığımızda da bunu rahatlıkla teyit edebiliriz.

Her şeyin ideolojik olduğunu unutup bazı 'ideolojik' şeylerin objektif birer gerçek olduğunu bize kabul ettiren şey, çoğu kez çok fazla insanın böyle düşünüyor olmasıdır. Yani cılız denebilecek ölçüde bile tartışma olmadan, o konuyla ilgilenen herkesçe aynı düşüncenin kabul edilmesi, bizi o düşüncenin mutlak doğru olduğuna ikna eder. Şeytan'ın kötü olduğu düşüncesi gibi.

Mesela gelin Şeytan'ı ve onun niteliğini düşünelim. Şeytan tüm Semavî dinlere göre kötülüğün temsilcisi ve ana kaynağıdır. Binlerce yıldır sayısız insan buna inanmış ve ona karşı birtakım ritüellerde bulunmuştur. Burada küçük bir beyin jimnastiği yapmayı öneriyorum.

Şeytan kendi kendini mi var etmiştir?

Şeytan bir şekilde var olduktan sonra, kötü olmayı her şeyden bağımsız ve mutlak bir iradeyle kendisi mi tercih etmiştir?

Kötü olmak Şeytan'ın elinde midir?

Kötü olmak Şeytan'ın elinde değilse, bu gerçek bir kötülük sayılabilir mi?

Şeytan kendi anlayışıyla bize 'iyilik' yapmak istemiş ve biz onu yanlış anlamış olabilir miyiz?

Şeytan'ın daima ve tüm kötülüğün kaynağı olması, insan perspektifli ve onu temize çeken bir din ideolojisinin ürünü olabilir mi?

Son olarak da: sürekli kötülenen ve lanet edilen Şeytan'a hiç kendi fikri sorulmuş mudur? Yahut da birisi onun perspektifinden meseleleri değerlendirmeye çalışmış mıdır?

La Tristesse du Diable (Şeytan'ın Kederi) adlı Fransızca şarkı, özellikle son soruyla ilgili epeyce fikir veriyor. Bu sebeple de yazımı bitirirken sözlerini* aynen paylaşıyorum:

Ben gölgeyi getiren ışığım.

Ben karanlık gecelerin ardından gelen şafağın oğluyum.

Gizemlerin gözcüsüyüm.

Seher yıldızıyım.

Keruvların kralıyım, Lucifer'im.


Kimin aklına gelir...

Iblis'in kederi ?


Hayır değilim...

Sana inandırılan o kişi.


Ben sanat ve bilimim.

Ben gün ve geceyim.

Ben koruyucu ve baştan çıkarmayım...

Kalbinin atmasını sağlayan kişiyim.


Size aşktan bahsettim ama sadece baştan çıkarma gördünüz.

Size güzelliği gösterdim ve güzellik artık tek saplantınız oldu.

Sadece hayatınıza bir anlam vermek istedim.

Onların uyarılarına karşı koyarak sizin için itaat etmedim.


Ve ceza olarak...

Beni böyle cağırdınız:

"Şeytan"

*: https://www.youtube.com/watch?v=obR4JMeP1Zw

(Çeviri, linkini paylaştığım YouTube videosundan alınmıştır ve Gizem Kurt'a aittir.)