8 Aralık 2017 Cuma

Kemalizm'in Dayanılmaz Haklılığı



Atatürkçülük mü Kemalizm mi?

Bundan önce de birkaç kere Atatürkçülük yerine daha doğru ifadenin neden Kemalizm olduğunu açıklamaya çalışmıştım. Atatürkçülükten bahsedilebilecek en erken tarih doğal olarak Atatürk’ün soyadını aldığı 1934 yılıdır ki, bu yıla gelinene kadar da zaten devrimler büyük ölçüde gerçekleştirilmiştir. Ayrıca Atatürkçülük tanımının 1950’li yıllardan itibaren ortaya çıktığını görüyoruz. Merhum Ahmet Taner Kışlalı eserlerinde iki sebepten ötürü doğru tanımlamanın Kemalizm olduğunu belirtiyor. İlkini 19 Mayıs 1919'dan itibaren millî örgütlenmenin tüm dünyaca "Kemalistler" olarak adlandırılması; ikincisini ise Atatürkçülük deyiminin askerî darbelere meşruiyet kazandırmada paravan olarak kullanıldığından yıpratılmış olması ve Kemalizm'in ana kimliği olan anti-emperyalizmden soyutlanarak "NATO'cu" bir anlayışa büründürülmesi olarak ifade ediyor. Buna benzer bir eleştiriyi Nadir Nadi'nin Ben Atatürkçü Değilim kitabında da açıkça görmek mümkündür. Günümüzden bir bakışla artık ikinci tezin pek de bir geçerliliği kalmadığını, nasıl olduysa tersyüz edildiğini görür gibi oluyoruz; yani insanların bir kısmı (açıkça söylemek gerekirse pek de bilgi sahibi olmayanları) Kemalizm'i radikal, katı, müdahaleci görürken, Atatürkçülüğü ise daha ılımlı ve akılcı görüyorlar. Sonuç olarak bakıldığında Atatürkçülük ve Kemalizm ifadelerinin ikisinin de kullanılmasında bir sakınca olmadığını, ancak bu iki ifade arasında bir mukayese yapıldığı zaman bu gibi küçük hatırlatma/bilgilendirmelere ihtiyaç duyacağımızı peşinen söylemek isterim.

Kemalizm bir ideoloji midir?

İdeoloji kavramı ortaya çıktığından itibaren birbirinden farklı anlamlar ve yaklaşımların eksenine girmiştir. Her dönemde ideolojiye dair nitelemelerin olumlu ve olumsuz olarak değiştiğini görmek mümkündür. Günümüzde ideoloji pek sevimli bir kavram olarak görünmüyor ve "ideolojiyle ilintili olan", "ideolojik olan" şeylerin peşinen yanlış-yanıltıcı-güdümlü-eksik olduğu düşünülüyor. Tüm bu düşüncelerin de doğruluğu, yanlışlığı, arka planı "ideoloji" ana başlığında detaylıca tartışılabilir. Kemalizm'in bir ideoloji olup olmadığı meselesinde ise başından itibaren Anadolu'yu örgütleyerek millî bir duruşu ve yeniden yapılanmayı sağlamış, yeni devleti kurmuş bu millî refleksin bir ideoloji olarak kabul edilmemesi gerektiği kanaatindeyim. Dediğim gibi ideoloji kavramına dönem dönem farklı yaklaşımlarda bulunulmuş, geçmişte ideolojinin varlığı ve gerekliliği çerçevesinde Kemalizm'in de bir ideoloji olduğunu samimi olarak savunan önemli düşünce insanları olmuş olabilir. Ancak hem günümüzdeki negatif algıyla, hem de yine günümüzden bir bakışla Kemalizm'i bir ideoloji olarak kabul etmenin getireceği anlayışla diğer ideolojilerin her birinin Kemalizm'e alternatif, onun yerini doldurabilir birer farklı yol olarak sunulması kaçınılmaz olacaktır. Bu sebeplerin haricinde yapısal olarak da özellikle dogma ve doktrin içermediğinden teknik olarak Kemalizm'in bir ideoloji olmadığı kuvvetli bir argümandır. CHP’yi kastederek “Paşam bu partinin bir doktrini yok” diyen Yakup Kadri, Atatürk’ten açıkça “doktrine gidersek donar kalırız” cevabını almıştır.  Kemalizm hiçbir siyasî farklılık gözetmeden,  manipüle edilmemiş her düşünceden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının bir temel düşünce zeminidir ve öyle de kalmalıdır.

Kemalist Aydınların Öngörüleri

Günümüze kadar defalarca haklı çıkan Kemalistlerin bu haklılığının hâlâ yeteri kadar anlaşılmadığına veya vurgulanmadığına hayretle ve üzülerek tanıklık ediyorum. İçerisine düştüğümüz her türlü kötülük sarmalını on yıllar önce deşifre eden, hiçbir şahsî ikbal gözetmeyen, satın alınamayan, dik duruşundan ve ilkeliliğinden asla taviz vermeyen ve çoğu da vatanseverliğinin bedelini canıyla ödeyen Atatürkçü-Kemalist aydınlar sanki bu ülkede hiç yaşamamış gibi falanca tarihten sonra ahmaklığı kafasına dank edenleri gördükçe şaşırıyorum.


Uğur Mumcu'nun Cumhuriyet gazetesinde yazdığı, 22 Ocak 1993 tarihli köşe yazısının bir kısmı;

TBMM Milli Eğitim Komisyonu, harp okullarına giriş koşullarını düzenleyen yasa tasarısını görüşürken verilen bir değişiklik önergesi ile imam-hatip okullarını bitirenlerin harp okullarına girişlerine engel olan madde değiştirilmiş.
...
Bu uzun vadeli eğitim ve bürokratik yerleşim projesini kimler planlıyor?
1973 yılında çıkarılan Milli Eğitim Temel Yasası'nın 31.maddesi, liseleri bitirenlerin ancak "yetiştirildikleri yönde" yüksek öğrenim yapacakları ilkesini getirmişti.
...
Hukuk fakültelerini bitirip savcı ve yargıç, hukuk ve siyasal bilgiler fakültelerini bitirip polis müdürü ve kaymakam oluyorlar.
Yarın ya da öbür gün vali de olacaklar...
...
Eskiler, "Camiye, kışlaya, mektebe siyaset sokulmaz" derlerdi.
Bu yasa tasarısı TBMM'den geçerse camilere ve okullara sokulan dinsel siyaset, kışlalara da sokulmuş olacak.
Türkiye'de son yıllarda siyaset, ticaret ile tarikatlarla iç içe gelişiyor. 
Dinsel siyaset, 12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra parasal kaynağa da kavuşarak devlet içinde de köşe başlarını tuttu. Ellerinde yayın organları, yayınevleri, televizyon kanalları ve arkalarında da her gün bu gazetelere reklamlar veren Suudi kökenli islam bankerleri var.
1983 yılında Milli Eğitim Temel Yasası'nı değiştirdiler, bugün Harp Okulu Yasası'nı... "İmam-hatiplilerin harp okullarına girmelerini isteyen" Atatürk'ün partisi CHP'nin Genel Sekreteri başta olmak üzere bu uğurda çaba gösterenler doğrusu büyük başarı elde ettiler.
-Yaşa var ol Harbiye/Selamünaleyküm sivil toplum Maşallah ikinci cumhuriyet/ Ruhuna el fatiha laiklik... 1


Uğur Mumcu Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun önemine atıfta bulunduğu ve kışlaya siyasetin sokulmakta olduğunu açıkça duyurduğu bu yazıyı kaleme aldıktan sadece iki gün sonra (24 Ocak 1993) arabasına yerleştirilen bombanın patlamasıyla hayatını kaybetti. Kışlaya siyaset sokulmasının, siyasî bir takım emelleri olan odakların orduda yapılanmalarının ne denli tehlikeli olabileceğini yıllar sonra çok daha iyi anladık.


Ahmet Taner Kışlalı'nın Cumhuriyet gazetesinde yazdığı, 17 Ekim 1999 tarihli köşe yazısının bir kısmı;

...
Öte yanda Fethullah Gülen.
Son yıllarda, kamu önünde ağzından tek bir cumhuriyet karşıtı söz çıkmamış. Devlet büyükleriyle iyi ilişkiler kurmuş. Ordu dışında hemen tüm önemli kurumlarda önemli ''mevziler'' elde etmiş. ABD'nin ''etkin'' desteğini sağlamış.
Görünüşte Atatürk'e ve cumhuriyete saygılı ama tüm eğitim ağı ile, cumhuriyetin temellerini ağır ağır kemiriyor. Amacına ürkütmeden, acıtmadan ulaşma yöntemini seçmiş.
Kutlular ve Gülen.
İkisi de Nurcu.. İnançları ve amaçları aynı, yöntemleri ayrı.
Hangisini seçersiniz?.. Kırk katırı mı, kırk satırı mı?
Hakkındaki bilgilerimiz arttıkça, Sayın Gülen beni korkutuyor. Bay Kutlular'a ise gönülden teşekkür etmek istiyorum.
En körlerin bile gözünü açmak konusundaki katkıları için!
Tanrı'nın kullandıkları ile Tanrı'yı kullananları daha iyi ayırmamızı kolaylaştırdığı için!
...2

Ahmet Taner Kışlalı, "Fethullah Gülen" tehlikesinden açıkça bahsettiği bu yazısını kaleme aldıktan sadece 4 gün sonra (21 Ekim 1999) bir bombalı paketin patlamasıyla öldürüldü. 


Necip Hablemitoğlu'nun Fethullahçı Terör Örgütünü anlattığı KÖSTEBEK isimli kitabının önsözünden bir kesit;

Fethullahçılar, Türkiye’de Mevleviler, Bektaşiler, Cerrahiler gibi salt dinsel inancını yaşamaya çalışan bir cemaat değildir. Uluslararası alanda at koşturan, son derecede tehlikeli bağlantılarıyla, ekonomik kaynakları ve eğitim kurumlarıyla, Türkiye’nin yüzyüze olduğu en tehlikeli tehdit odağıdır. Örgütlenme modeli itibariyle Türkiye’de bir eşi yoktur; örgütlenme modeli olarak, tamamı C.I.A. denetimindeki Moon, Falun-Gong, Scientology gibi tarikatlarla benzeşmektedir. Fethullahçılar, mevcut ekonomik kaynaklarını, yapılabilecek en akılcı ve en değerli alana, eğitim yatırımına tahsis ettiklerinden, diğer şeriatçı yapılanmalara kıyasla, ülkemizin sadece bugününü değil, daha çok geleceğini tehdit etmektedirler. İşte bu yasadışı yapılanmanın, eğitimin yanısıra, en az onun kadar önemli olan istihbarat alanına yönelmesinde, birtakım stratejik gerekçeler rol oynamaktadır: 

1. Tüm dünyanın pekçok merkezinde uygulanmakta olan terörist ve de köktendinci ideolojik yaklaşımların yaptığı gibi, devlete ya da yabancı devletlere karşı silahlı mücadele vererek hedefe varmanın mümkün olmadığını en kavrayan dinsel organize suç örgütü, Fethullahçılardır. Mevcut sistemi yıkmak yerine, takiyyeyi ön plana çıkararak, devlet yapısıyla çatışmayacak bir örgütlenmeyle, zaman içinde devletin stratejik kurum ve kuruluşların içine sızmak ve ele geçirmek, bu yasadışı yapılanmanın “ılımlı” görüntüsünün altındaki en önemli neden ve etkendir. 

2. Fethullahçılar, istihbarat birimlerine sızmakla, kendilerine gelebilecek her türlü operasyonu önceden haber alma, önleme ve de karşı operasyonu başlatma olanağına sahip olmaktadırlar. Bu durum, onlara sadece savunma değil, saldırı olanağı da sağlamaktadır. 

3. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızmakta zorlanan ama buna rağmen yılmaksızın girişimlerini sürdüren Fethullahçılar, istihbarat birimlerindeki kadrolarını, alternatif Silahlı Kuvvetler olarak algılamaktadırlar. Bu durum, onların kendilerini güvende hissetmelerine yol açmaktadır. Nitekim, emniyet mensubu Fethullahçıların toplanma ve eğitim merkezlerine “ışık kışlaları”, emniyet içindeki kadrolarına da genel bir ifadeyle “ışık orduları” denilmektedir. Fethullahçıların emniyet içindeki kadroları, T.S.K.’ne karşı “denge” sağlama çabalarının bir sonucudur. Devletin ele geçirildiği, sistemin bütünüyle değiştirildiği, “Çin Seddi’ne otağ kurulduğu” en son aşamada, alternatif silahlı kuvvetlerin T.S.K.’ne karşı kullanılması olasılığından, moral anlamda sıkça söz edilmektedir. 

4. Fethullahçılar, Türkiye’nin tek özel istihbarat örgütüne sahiptirler. Devletin istihbarat birimlerinin tüm olanaklarını kullanan; gizli bilgilerin tamamını elde eden bu yasadışı örgüt, gerek kendi “hasım”ları ve gerekse, hedef siyasiler, gazeteciler, mafya babaları, bürokratlar, akademisyenler, askerler ve diğer önemli meslek mensuplarının “açıklarını” içeren, şantaj malzemesi olarak kullanılabilecek her türlü görsel ve işitsel bant kayıtlarından, bu kayıtlara ait çözümlerden, fotoğraflardan her türlü resmi belgeye, hatta kişisel anekdotlara kadar herşeyi içeren bir arşive de sahip bulunmaktadırlar. Parayla satın alamadıklarına, hatta korkutamadıkları “hasım”larına karşı, çarpıtılmış, fabrikasyon bilgi ve belge tanzimi de, bu örgütün ilgi ve uzmanlık alanı içindedir. Aynı şekilde, Fethullahçılar, kendi şirketlerine rakip şirketleri bertaraf etmek için bu özel istihbarat örgütünü kullanmaktadırlar. Bunun için daha çok, “kaçakçılık” duyumları çerçevesinde şirket merkezlerine yapılan aramaların yıkıcı etkisinden söz edilmektedir. Aynı taktik, “hasım” vakıf, dernek ve şahıslar için de uygulanmaktadır. Bu örgütün servis hizmetlerinden kimi siyasilerin sıkça yararlandığı yolunda duyumlar alınmaktadır. Özel istihbarat örgütü sayesinde, radikal sosyalist partilerin dışında, seçim barajını aşma olasılığı kuvvetli olan tüm siyasal partilerde, Fethullahçıların aday gösterme gücünün sözkonusu olduğu bilinmektedir. Bu örgüt 3 aynı zamanda, “hasım”ların enterne edilmesi, etkisizleştirilmesi ya da tasfiyesi; yandaşların ise önemli yerlere getirilmesinde işlevsel rol oynamaktadır.3

Necip Hablemitoğlu kitabın bütününde detaylı olarak deşifre ettiği ve muhakkak devlet tarafından dağıtılmasının şart olduğunu belirttiği Fethullahçı Terör Örgütü'yle ilgili önsözde genel olarak 4 maddede bir açıklamada bulunuyor. 3. maddede özellikle tarihî haklılıkta zirveyi yakalamış bilgiler göze çarpıyor. Bilindiği üzere Hablemitoğlu 18 Aralık 2002'de evinin önünde kurşunlanarak öldürüldü ve öldüğünde bu kitabı taslak halindeydi.


Türkan Saylan'ın 19 Haziran 1999 tarihli Siyaset Meydanı programındaki  Fethullahçılarla ilgili konuşmasının bir kısmı;

(...)Birazcık belki abartılı olacak ama bir zamanlar Rusya'daki Rasputin'in davranışlarıyla paralellik görüyorum bu işin içinde, bir yerlere hakim olmak, hani birileri geliyor dünyayı fethediyor sonra bir anda boşalıyor olay, böyle bir sonuç bekliyorum. Yani bir yerde bu işin bir balon gibi sönmesini bekliyorum. Çünkü bir sürü mağdur insan var ortada, hiç kimse konuşamıyor, herkes tehdit altında. Buradaki konuşmamızdan sonra bizim başımıza ne gelecek onu da bilemiyorum.(...)4

Türkan Saylan bu tarihî ağırlığı olan tespitleri yaptıktan 10 yıl kadar sonra 2009 Nisan'ında yorgun ve bitap düşmüş bir kanser hastasıyken FETÖ polislerince evi arandı. En çok morale ihtiyacı olduğu dönemde insanlığa çok büyük katkıları olmuş bu büyük insan yıpratıldı. Direkt olarak olmasa da dolaylı yoldan FETÖ tarafından öldürülen Kemalist bir Türk aydını olarak 18 Mayıs'ta hayata veda etti.

İlhan Selçuk'un Cumhuriyet gazetesinde yazdığı, 21 Haziran 2009 tarihli köşe yazısının bir kısmı;
...
Fethullah Gülen bilindiği gibi Amerika’da yaşıyor...
Nakşi tarikatının Saidi Nursi kolundan sözüm ona din adamı...
TV’lere çıkıp nutuk atıyor..
Başında takkesi..
Türk ulusu neredeyse F cemaatine dönüşecek...
Bütün kilit noktaları tek tek ulusun elinden gidiyor...
Devlette artık yasal ve demokratik tarafsızlık sizlere ömür...
‘Cemaatçi hiyerarşi’ devletteki ‘bürokratik hiyerarşi’nin yerini aldı alacak...
Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nde ulus ya da halk cemaate mi dönüşecek?..
Geçen gün TV’de nutuk atan Feto’ya baktım, zamanlama hesabında başarıya doğru yürüdüğüne inanıyor...
Peki, Atatürk’ten Fethullah’a mı geldik?..
Ata’dan Feto’ya...
Bu gidişle Feto yakında Atatürk’ün yerine geçer mi?..
Geçerse, biz de yerin dibine geçer miyiz?..
...5

Hayatı boyunca cumhuriyet adına mücadele veren çok ileri yaşlarda dahi FETÖ savcıları ve polislerince rahatsız edilen İlhan Selçuk'un ölümünden tam 1 yıl önce yazmış olduğu bu yazısında da yaklaşan tehlikeye ve FETÖ'nün devlette önemli yerleri eli geçirdiğine dair uyarısını görüyoruz.


Yaşar Nuri Öztürk'ün 2008 yılında basılan meşhur Allah ile Aldatmak kitabında, "Allah ile Aldatmanın Sivil Destek Kuruluşları" başlığında dökümünü paylaştığı ilgili kuruluşlar;

Milli Görüş Örgütü:
37 yayın, 330 dernek, 33 vakıf, 8 dershane, 48 şirket

Fethullahçılar:
16 yayın, 23 dernek, 220 vakıf, 24 pansiyon, 570 dershane ve okul, 96 şirket

Süleymancılar:
6 yayın, 2100 dernek, 14 vakıf, 1750 pansiyon ve kurs, 28 şirket

Şiddetçi-radikal örgütler:
89 yayın, 95 dernek, 19 vakıf

Muhtelif dinci gruplar:
100 küsur yayın, 100 küsur dernek, 50 küsur vakıf, muhtelif pansiyonlar ve kurslar

Toplamda:
170 yayın, 2570 dernek, 316 vakıf, 1780 pansiyon ve kurs, 580 dershane ve okul, yaklaşık 180 şirket6

Dinin dünyevî olarak her türlü güç elde etmede bir araç olarak kullanılmasına karşı mücadele veren ve daima laiklik hassasiyeti taşıyan ve 22 Haziran 2016 tarihinde aramızdan ayrılan büyük düşünce insanı Yaşar Nuri Öztürk. Bu sayıların 2003'teki sayılar olduğunu ve doğal olarak katlanarak arttığını belirtmekle birlikte, ilerleyen sayfada bu kuruluş toplamının, TSK gibi son derece etkili bir güçten mahrum bırakılmış Türkiye Cumhuriyeti'ne baskın bir güç olacağını, TSK'ya yapılan saldırıların da bu bağlamda bir anlam taşıdığını ifade ediyor. Biz de bugün artık, o günlerde Ergenekon-Balyoz gibi kurmaca davalarla olağanüstü tasfiyelerin yapıldığı TSK kadrolarına kimlerin yükseldiği ve gerçekten hangi amaca hizmet ettiklerini özellikle 15 Temmuz 2016 tarihinden itibaren, bir çıkarımdan, tespitten ziyade kesin olarak anlamış bulunuyoruz.


CHP Tunceli milletvekili Kamer Genç'in 2009 yılının Haziran ayında yaptığı meclis konuşmasının bir kısmı;

(...)Şimdi bu Fethullah Gülen‘i bir gün bu Meclis’te açalım. Kimdir bu arkadaşımız? Ne yapmak istiyor? Türkiye’de bunun sermayesi nereden geliyor? Acaba Türkiye’deki rejimdeki rolü nedir? Bunları araştıralım. Niye buna çekiniyorsunuz? Yarın bunu en büyük zararını siz çekeceksiniz, ben çekmem. Benim düşüncelerim belli. Araştıralım, Türkiye için çok büyük bir tehlike haline gelmiş(...)7

22 Ocak 2016'da aramızdan ayrılan Kamer Genç'in o zamanlar belki de; tahammülsüzlük, baskıcılık, önyargılılık olarak eleştirilen ve yıllar sonra haklılığı acı bir şekilde tescillenen sözlerinden bir kesit.

Tüm bu öngörüler tarihî ağırlık ve haklılıklarıyla yakın geçmişimizde yerlerini aldılar. Şüphesiz bu liste çok daha genişletilebilir, ancak bir durum değerlendirmesi yapmak ve yakın geçmişten günümüze şöyle bir bakmak için bu kadarı yeterlidir diye düşünüyorum. Bu büyük şahsiyetlerin bir kısmı bu ve buna benzer öngörülerinin bedelini canlarıyla ödediler. Hem de her biri kendinden önceki cinayetleri görerek. Bu şekilde cinayet veya diğer maddî-manevî yaptırımlarla etkisizleştirilen Kemalist aydınların yerine; seçkin(!), özgürlükçü(!), entellektüel(!), aydın(!) yeni bir güruh getirildi. Bu güruh da bizlere yıllarca Fethullahçıların her yeri işgal etmesini, devrimlerin törpülenmek istenmesini, devletin en güçlü kurumlarının yıpratılmasını, yargının, emniyetin ve ordunun içten kuşatılmasını ve ülkemizi her türlü temelden dinamitleme projelerini; özgürlük, insan hakları, sivilleşme vesaire diye yutturmaya çalıştı. Bugün ise bu güruhun bayraktarlarının ya cezaevinde bulunduğunu, ya yurtdışına kaçtığını yada yaptıkları türlü rezilliklerle haklı olarak toplumsal lince maruz kaldıklarını görüyoruz.

Kemalizm Karşıtı Sunî Aydınlardan Seçmeler
Habertürk kanalında yayınlanan Fatih Altaylı'nın meşhur Teke Tek adlı programının 11 Ağustos 2008 tarihindeki konukları, Tuncay Özkan ve Sevan Nişanyan idiler. Nişanyan, bilindiği üzere Yanlış Cumhuriyet adlı kitabın da yazarı olarak, diğer pek çok yerde de olduğu gibi Tuncay Özkan'a karşı tüm yayın boyunca; Cumhuriyet Mitingleri'nin gizli odaklarca desteklendiğini, Ergenekon davasının son derece haklı, gerekli ve isabetli bir dava olduğunu savunuyor. O yayında istisnasız savunduğu her şey ile ilgili yanıldığını yıllar içerisinde anladığımız Sevan Nişanyan. Savunduğu Ergenekon davası kapsamında, hiçbir zorunluluğu yokken dünyanın öbür ucundaki görevinden çağırıldığı ifadeye gelip tutuklanan subaylarımızın aksine bir hapishane kaçağı olarak şuanda yurtdışında bulunuyor ve bu şekilde yurtdışında bulunur vaziyetteyken kendisinin sosyal medyadaki ifadeleri sayesinde biraz daha ardıl yüzünü görme imkânı buluyoruz.

Bu programdaki ilginç bir diyalogu kısaca paylaşmak isterim;

Sevan Nişanyan: (…)Bütün bu dedikleriniz doğru olabilir, yani muhtemelen de doğrudur, bundan en ufak bir kuşkum yok. Fakat şöye bir izlenim var bu ülkede, Türkiye'de bu son yıllarda oluşturulan ulusalcı hareket hormonlu bir harekettir.

Tuncay Özkan: Fethullah Gülen gibi konuştunuz, o da böyle söyledi.

Sevan Nişanyan: Öyle mi, aklın yolu birmiş demek ki.. (gülüyor)8 

FETÖ'ye ait Zaman gazetesinin paralelinde özellikle Ergenekon-Balyoz davalarında kara propaganda yapmakla yükümlü olarak kurulan Taraf gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Ahmet Altan. Bir yazısında bir anekdotu yanlış naklettiği sebebiyle Fethullah Gülen'den özür dilerken, "Bu dünyada özür dilemek dışında yapabileceğim bir şey yok, ancak öbür dünyada sizi sırat köprüsünde sırtımda taşırım." minvalindeki ilginç bir ifadeyle, pot kırarak illegal gücünü açık ettiği Gülen'den yine o güçten çekindiği her halinden belli bir şekilde özür diliyor.

Sadece bu basit özür meselesi de değil elbette. Ahmet Altan'ın yazılarında Kemalizm'e, hatta direkt Atatürk'e karşıt ifadelere rastlamak pek mümkündür. Bunlar da konu Ahmet Altan olunca şaşılacak şeyler değil, kendisi yukarıda da belirttiğim üzere tek misyonu şerefli Türk subaylarına; hakaret etmek, iftira atmak ve onların ordudan tasfiye edilmesi için uğraşmak olan bir yayın organının yönetimini bizzat üstlenmiş birisidir. Ayrıca Ahmet Altan'ın yanı sıra kardeşi Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak'ın da bulunduğu 14 Temmuz 2016 tarihinde Can Erzincan isimli televizyon kanalında canlı yayınlanan Özgür Düşünce isimli programdaki bazı durum ve konuşmalar sanki bir gün sonra yaşanacak olanları çağrıştıran mahiyette ilginç ve şüphe uyandırıcıdır. Bu ilginç ipuçları, öyle zannediyorum ki hukukî manâda da, Ergenekon-Balyoz davalarındaki tarafgirliğin, tüm köşe yazıları, siyasî fikirler ve diğer beyanların çok ötesinde FETÖ'nün darbe girişiminden haberdar olma anlamında direkt örgüt bağının en açık emareleridir. Programın jeneriğinde "yine yeşillendi fındık dalları" türküsü çalıyor ve ısrarla yeşil renge vurgu yapılıyor. Ahmet Altan'ın haki yeşili pantolonuyla dikkat çektiği programın sonunda ise; "mevcut iktidarın sonunun kesin olarak geldiği", "Menderes ve 27 Mayıs İhtilâli", "devletin hükümete müdahalesi" gibi bahisler ilginç bir biçimde başlıyor ve yoğunlaşıyor.

İlgili programdaki bazı konuşmalar şu şekildedir;

Nazlı Ilıcak: Bunca senelik bir devlet, böyle bir gelenek sıfırlanamayacağına göre bunun hesabı er geç sorulacak hep soruldu ve maalesef  bakın Tayyip Erdoğan çok iyi umutlarla ortaya çıkmıştı, ama hep bu yaptığı olumsuzluklarla anılacak. Mesela DP dönemi deniliyor, DP döneminde 3 tane gazeteci tutuklandı diye Menderes kitlelere mal olan sevilen bir adam olmasına rağmen, sürekli Mendres'ten bahsederken bu Tahkikat Komisyonu meselesi mutlaka açılır.(...)

Ahmet Altan: (lafa girerek ve Nazlı Ilıcak'a hitaben) Sen benden daha iyi bilirsin ama Erdoğan'ın son zamanlardaki oyunlarını da açalım. Yani Genelkurmay  Başkanı, Menderes'in çok sevdiği bir adamdı ve Menderes ona çok güvenirdi. Genelkurmay Başkanı'nını döve döve cemseye attılar. Yani Rüştü Erdel ona çok güvendiği için biraz da bütün bunlar oldu. Bu ülkelerde sivil siyasetçiler askerle oyun oynamaya başladıkları zaman darbenin önünü açarlar.

Mehmet Altan: (araya girerek) Mursi, Sisi'yi getirdi.

Ahmet Altan: (devam ediyor) askerle oynadı, askerle oynamak darbenin önünü açmaktır. Yani asker olmayan biri kendi iktidarı için askeri kullanamaz bugüne kadar bunun bir örneği yok.9

Nazlı Ilıcak, gelenek(!) olduğu üzere yine bir askerî müdahalenin olacağını açıkça belirtiyor. Ahmet Altan, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Akar yakınlığına atıfta bulunarak, 27 Mayıs'ı referans gösteriyor ve Menderes ile Erdelhun yakınlığının hiçbir işe yaramadığını, müdahale esnasında Erdelhun'un enterne edilerek ve dövülerek askerî araca bindirildiğini söylüyor, kardeşi Mehmet Altan da onu destekler mahiyette Mısır'da yaşananları işaret ediyor. 15 Temmuz kanlı darbe girişiminin sadece bir gün öncesinde yapılan bu ilginç konuşmaların, hiçbir zorlama düşünceye meydan bırakmaksızın, açıkça bir "darbe" vurgusuyla ve Menderes-DP örnekleriyle bir haberdarlığı ilan ettiğini görüyoruz. Yıllarca Kemalizm'i darbecilikle özdeşleştirme yönünde çalışan bu sözde aydınların bu konuşmaları yine anladığım kadarıyla, bir siyasî görüş ve fikir beyanının çok ötesinde ilgili örgütle direkt bağlarının açık bir nişanesidir. Bu sebeple de hiçbir "fikir özgürlüğü" veya "insan hakları" gibi hiçbir insanî ve evrensel kapsamda savunulmaları mümkün değildir.

“Yeni Türkiye Cumhuriyeti”


Bir diğer “Gülen Hareketi” tanıtımı ve savunusunu CIA Türkiye Masası Eski Şefi olan Graham Fuller’in 2007 yılında yazdığı Yeni Türkiye Cumhuriyeti kitabında büyük bir incelikle görüyoruz. Kitabın pek çok yerinde; kökenine, yapısına, faaliyetlerine, geleceğine atıfta bulunulan bu yapının, Türkiye’deki ve dünyadaki etki alanı genişçe yer buluyor.
Özetle Fuller bu kitapta; Kemalizm’in bir deneyim olduğunu ve miyadının dolduğunu, Kemalist Devrim’in bir kısım tahribat(!)larını, yeni dönemdeki egemen anlayışın “Gülen Hareketi” marifetiyle diriltilecek Osmanlıcı ve İslamcı bir anlayış olacağını anlatıyor. Tıpkı bizdeki sunî, hormonlu aydınlar gibi Fuller de, Gülen’den herhangi bir şekilde şüphe duyanları, devletin geleceği adına endişelenenleri; radikal laikçilik ve paranoyaklıkla yaftalıyor.


Fuller’in bu yaftalamayı FETÖ okullarını Özbekistan’dan defeden Özbekistan lideri İslam Kerimov için de yaptığını görüyoruz;

Özbekistan’da ayrıca çoğunluğu Fethullah Gülen hareketi ile irtibatlı birçok okul da açılmıştı. Daha önce de belirtildiği gibi Kerimov sonradan Türkiye’yi kendisine komplo düzenlemekle suçladı, gönderdiği öğrencileri geri çağırdı ve Türk okullarını da ülkeden dışarı çıkardı.10

Fuller değinmemiş olsa da, İslam Kerimov’a karşı 16 Şubat 1999’da bombalı araçla düzenlenen ve başarısız olan suikastın arkasından ülkedeki Fethullahçıların çıktığını hatırlatmak isterim.11

Kitapta rastlamanın pek muhtemel olduğu Gülen övgülerine net bir örnek şu şekildedir;

Kayda değer oranda sade ve mütevazı yaşam tarzının ve hareketinin açık dünyevi başarısının da perçinlenmesiyle Gülen’in karizmatik kişiliği, kendisini Türkiye’nin bir numaralı İslami şahsiyeti yapmaktadır.12

Fuller’in ordudaki FETÖ’ye yönelik önseziyi teyit eden ve aynı zamanda bir durum tespiti yapan ifadesi şu şekildedir;

Hareketin karşıtları bu hareketin sadece hile yaptığını ve “gerçek gündemi”ni gizlediğini iddia etmektedirler ki bu aşırı ve kanıtlanamaz bir suçlamadır. Askeriyedeki birçok kişi, hareketin çapından ve toplumsal etkisinden çekinmekte ve en nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti’nin laik düzenini yıkmayı amaçladığına inanmaktadır. Bunun sonucu olarak, Gülen Hareketi mensuplarının ordu, istihbarat ve güvenlik teşkilatına girmesi engellenmektedir. Ancak hareket üyelerinin dışlanmadığı polis teşkilatı içinde önemli bir etki gücüne kavuşmuş durumdadır, bu olgu ise askeriyeyi rahatsız etmektedir. İronik olarak, hareketin siyasetten uzak durmasının bizatihi kendisi, askeriye tarafından zaman zaman olası bir tehlike olarak sunulmaktadır, çünkü bu durumda hareketin bildik siyasi partiler kanununa uyması gerekmemektedir. Bu anlamda, hareketin Türk laikliğini ve Kemalist prensipleri yıkmaya çalıştığına inanılmaktadır.13

Millî ordumuzun daima farkında olduğu ve asla içinde barındırmak istemediği FETÖ karşısında kurmaca davalara maruz kalmasının sebeplerine açık bir örnek daha.

Fuller’in millî varlığımızın muhafaza edilmesi refleksi karşısındaki hadsiz bir ifadesi de şu şekildedir;

Aslında Gülen hareketi, İslamcıların siyasete bulaşmalarını kendisi için bir tehlike olarak görür, zira bunlar Kemalist gazabı düzenli biçimde yalnız kendileri üzerine değil, aynı zamanda dolaylı alarak Gülen hareketi üzerine de çekerler.14

Bir CIA Şefi’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin millî varlığını yasal olarak müdafaa etmesini “Kemalist gazap” olarak adlandırdığını görüyoruz.

Buraya kadarki bilgilerden de açıkça anlaşılacağı üzere günümüzde Türkiye’nin millî varlığı karşısındaki tartışmasız en büyük ve en sinsi tehdit Fethullahçı Terör Örgütü’ydü ve bu yapı bugün tamamen ezildi. Diğer bir deyişle, Kemalizm tıpkı 20. Yüzyılın başında olduğu gibi 21. Yüzyılın başında da hayatî bir mücadeleden zaferle çıktı.

Hem FETÖ müdavimleri ve yolu onlarla kesişenlerin, hem de PKK’nın siyasî kanadı olma kontenjanından siyasette kendine yer bulabilenlerin ısrarla savundukları bir iddia; “Atatürk’ün sadece bir tarihî şahsiyet olduğu ve halkın ortak paydası olamayacağı” idi. Bu iddiayla, Kemalizm’in öylesine bir ideoloji olduğu iddiasının paralelliğinin tesadüf olduğunu zannetmiyorum. Daha önce de belirttiğim üzere, Kemalizm’in tüm gerçekliğinden ve kökeninden arındırılıp rafa kaldırılması ve yerine bu gibi çevrelerin millî varlığa düşman fikirlerinin yürürlüğe konulması ancak bu paralellikle mümkündü ve bu çevreler bunu denediler. Üst üste gelen talihsiz dönemlerde, bu iddiaları destekler nitelikteki söylemlerin sıklaşmasının, zihinlerde bir tahribat yaratmadığını söylemek de pek doğru olmaz. Ancak; millî bağımsızlık, millî egemenlik, sekülerizm ve akılcılık gibi ilkelerin dönemsel değil evrensel bağlayıcılığı olan ilkeler olduğunu unutmamak gerekir. Bu sebeple de bu ilkelerin temelininde bulunduğu Kemalizm’den ayrılış, bu yönde çabalar olsa dahi mümkün değildir. Bu yöndeki çabalar sadece kötü sonuçlar ortaya çıkaracak birer deneysel dönem olarak yaşanılıp Türkiye’ye zarar verecektir. Bu deneysel dönemlerin sonuçlarının diğer bir tezahürü de son derece açık olarak; ana karakter itibariyle Kemalizm dışı bir yol belirlemiş olan anlayışların, Kemalizm çizgisine yaklaşmada birbirileriyle yarışmaları olarak da gösterilebilir. Diğer bir ifadeyle; artık Kemalizm'in dayanılmaz haklılığı karşısında türedi anlayışların erimeye başladığı açıkça görülmektedir.


DİPNOTLAR

1  22 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesi

2  17 Ekim 1999 tarihli Cumhuriyet gazetesi

3   Necip Hablemitoğlu, "Köstebek", Pozitif Yayınları, 2003, Ankara, önsöz kısmı

4   www.youtube.com/watch?v=QIBDTESLklU

5   21 Haziran 2009 tarihli Cumhuriyet gazetesi

6   Yaşar Nuri Öztürk, "Allah ile Aldatmak", Yeni Boyut Yayınları, 2008, İstanbul, sf.49-50-51

7   www.youtube.com/watch?v=-dgvY3o0wMc

8   youtu.be/Ysz-PEJLmPU?t=4591

9   youtu.be/GYe1GRGQMWY?t=8525

10   Graham Fuller (2008). "Yeni Türkiye Cumhuriyeti (M. Acar, Çev.)" İstanbul: Timaş, sf. 258

11   odatv.com/islam-kerimov-hayatini-kaybetti-0209161200.html

12   Fuller A.g.e., 114

13   Fuller A.g.e., 120

14   Fuller A.g.e., 127

29 Kasım 2017 Çarşamba

24 Kasım'ın Hatırlattıkları



Bilindiği üzere; 1 Kasım 1928'de Osmanlı elifbasının kullanımı bırakılarak Latin harflerine geçiş yapılmış, Harf İnkılâbı gerçekleştirilmiştir. Birçok farklı açıdan yarar sağlayacak olan bu devrimin halka nüfuz etmesinin önünü açmak için aynı yılın Ağustos ayı itibariyle kurulmaya başlanan Millet Mektepleri'yle ilgili olarak 24 Kasım'da Atatürk'e "Başöğretmen" unvanı verilmiş, yine 24 Kasım 1934'te de meclis oy birliğiyle Ulu Önderimize "Atatürk" soyadını vermiştir. 1981 yılından itibaren ise bu değerli günün "Öğretmenler Günü" olarak kutlanmasına karar verilmiştir. 24 Kasım'ın tarihçesi kısaca bu şekildedir.

Hayatı boyunca tarihte eşine az rastlanır başarılara imza atan Atatürk, her fırsatta eğitimin önemine ve başarıya giden yolda oynadığı kilit role atıfta bulunmuştur. Bu sadece Atatürk'ün fikri ve beyanı olmayıp, bir tarihî gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. Zira  kendisi öğrencilik dönemi süresince aldığı eğitimle son derece önemli vasıflar ve dahi "Kemal" adını kazanmıştır, bu vasıflar da sonraları ülkemizin selameti adına başat rol oynamışlardır.

Biraz daha geriye giderek, tarih derslerimizin detayları arasında kaybolup giden, Atatürk'ün hayatında son derece önemli bir yeri olan, idealist öğretmen Şemsi Efendi'yi hatırlamak ve hatırlatmak isterim.

1852 yılında, Abdi Efendi ve Rabia Hanım'ın evliliğinin ilk meyvesi olarak hayata gözlerini açan küçük Şemsi, 1867'de Tanzimat Dönemi'nin bir ürünü olan Selanik Rüştiyesi'nden mezun olmuş, Selanik'te rüştiyede okumakta olan öğrencilere özel ders vermeye başlamıştır. Öğrenme ve öğretme şevkiyle dolu bu genç adamın Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendiği de bilinmektedir.


Genç Şemsi, 1869-71 yılları arasında Aynaroz'da Gümrük İdaresi'nde kâtip olarak çalışmış, 1871'den itibaren de, Selanik'te yeni açılan bir yabancı özel okulda Türkçe öğretmenliği yapmaya başlamıştır. Çalışma hayatındaki bu dönem, onun öğretici tarafının iyice gelişmesini sağlamış, buna da ek olarak buradaki deneyimi ve gözlemleriyle bir okulun nasıl işlediğini kavramış ve örneğine pek rastlanmadığı üzere bu şekilde çalışacak modern eğitim veren bir Türk okulu açmayı düşünmeye başlamıştır. Hayalindeki okulu açmaya yönelik ilk girişiminde öğrenci velilerinin ve Selanik Maarif Müdürü Radoviçli Mustafa Bey'in büyük desteklerini görmüştür. 1872'de Selanik'in Sabri Paşa caddesinde açtığı okulunu çeşitli sebeplerle kapatmak zorunda kalan Şemsi Efendi, sayısız girişimde bulunmuş ve gerek maddi gerek çevresel şartlardan ötürü başarısız olmuştur. Tıpkı Edison'un ampulü icad etmedeki azmi ve ısrarı gibi kendisi de hiçbir zaman yılmamış, kapanan her okulunu farklı bir yerde açılan ve eğitim veren bir yenisi izlemiştir.

(Şemsi Efendi İlkokulu günümüzden bir kare/ kaynak: hurriyet.com.tr)

Şemsi Efendi 1880 yılına gelindiğinde İstanbul'a bir özel okulu idare etmek için çağırılmış, bu görevi ifa etmek için bir süre İstanbul'da bulunsa da hem idealleri, hem de Selanik'e olan sevgisiyle geri dönmüş 1887'de yeni bir okul açmıştır. Atatürk'ün dinî eğitim veren mahalle mektebinden sonra  gideceği Şemsi Efendi İlkokulu da işte burası olmuştur. Şemsi Efendi mahalle mekteplerinin çok ötesinde olarak okullarında; sıra, masa, öğretmen masası, kara tahta, tebeşir gibi modern araç gereçlerin kullanımını başlatmış, ders saatlerini tıpkı günümüzdeki gibi tenefüs vakitleriyle ayırmış, tenefüslerde çocuklara jimnastik hareketleri yaptırmıştır. Tüm bu yenilikler sebebiyle, Şemsi Efendi'nin okulları çoğu kez dönemin yobaz kesiminin hedefinde olmuştur. Bir defaya mahsus olmayarak Şemsi Efendi'nin okullarına saldırılmış, camları kırılmış, sınıf araç gereçleri tahrip edilmiştir. Selanik'te bu gibi saldırılara Kerim Hafız adında bir gericinin öncülük ettiği bilinmektedir. Her türlü zorluğa rağmen eğitim aşkıyla hareket eden Şemsi Efendi kız çocukların öğrenimine verdiği önemle bir anlamda kadının toplumdaki yerinin iyileşmesine, kadın haklarına ve cinsiyetler arası fırsat eşitliğine de büyük katkıda bulunmuştur.


Şemsi Efendi, II. Meşrutiyet'in İlânı (23 Temmuz 1909) sebebiyle düzenlenen mitinglere öğrencilerini de götürmüş, onların derslerin dışında aynı zamanda siyasî bilinç kazanmalarına da katkıda bulunmuştur. Balkan Harbi'ne kadar Selanik'te büyük bir tutkuyla görevini sürdüren Şemsi Efendi 8 Kasım 1912'de şehri Yunan kuvvetlerinin işgal etmesi üzerine mecburen İstanbul'a gitmiş, burada da Selanik'e duyduğu büyük bir özlemle 1917 yılında hayata veda etmiş ve Üsküdar'da Bülbülderesi mezarlığına defnedilmiştir.


Başta da anlatmaya çalıştığım şekilde başarıya ve aydınlığa giden yol muhakkak eğitimden geçmektedir ve bu sadece Atatürk'ün görüşü değil bir tarihî gerçekliktir. Zira görüldüğü üzere Tanzimat Dönemi'nin bir getirisi olarak uygulamaya konan usul-i cedid (bir eğitim programı) ile 1860'larda ilkokullar çoğalmış, bu okullardan birinde yetişen Şemsi Efendi büyük bir eğitimci olarak Atatürk'ün ilk öğretmeni olmuş, Atatürk ise diğer alanlarda olduğu gibi eğitim alanında da yaptığı devrimlerle bir ulusun Başöğretmeni olmuştur.

Yararlandığım Kaynak ve Bağlantılar;

Atatürk'ün İlk Öğretmeni ŞEMSİ EFENDİ/ Azmi Koçak
atam.gov.tr/dergi/sayi-20/ataturkun-ilk-ogretmeni-semsi-efendi-1852-1917
ansiklopedi.biz/tarih/usul-i-cedid-hareketi-nedir

12 Kasım 2017 Pazar

Yeniden Kemalist Türkiye



Kemalizm mevzubahis olduğu zaman öncelikle "Kemalizm mi, Atatürkçülük mü?" sorusuna cevap vererek başlamayı daha doğru buluyorum. Bilindiği üzere Kemalizm ilk olarak; Mustafa Kemal Paşa önderliğinde vatan topraklarından işgalcileri söküp atmak için uğraşan hareketi, o millî direnişi tanımlamak için yabancılar tarafından kullanılmıştır. Atatürkçülükten bahsetmek ise  ancak Atatürk'ün soyadını aldığı 1934 tarihinden sonra mümkündür. (ayrıca "Atatürkçülük" tanımlaması çok daha sonraları 1970'lerden itibaren yaygınlaşmıştır) Yani orjinal tanımımız Kemalizm'dir. Ahmet Taner Kışlalı yazılarında iki sebepten ötürü "Atatürkçülük" değil "Kemalizm" tanımının doğru olduğunu savunmuştur. Bu sebeplerin ilkini Atatürk'ün tüm icraatlarının dünya genelinde Kemalizm başlığı altında tanınması ve bilinmesi, ikincisini de 12 Mart ve 12 Eylül'ü yapanların Atatürkçülük kavramını kendilerine siper edinmesi olarak ifade etmiştir. 

Bugünden bakıldığında ise ilginç bir şekilde toplum genelinin hafızasında negatif (12 Mart ve 12 Eylül) kısımlar Kemalizm'in hanesine yazılmış, ve Atatürkçülük daha ön plana çıkmıştır. Buna ek olarak "izm" eki bazı insanlara daha radikal ve katı doktrinleri çağrıştırmaktadır. Aslında Kemalizm-Atatürkçülük ayrımının da ötesinde önemli olan bu kavramın içinin nasıl doldurulduğu, anlamının nasıl karşılandığıdır. (ancak ben "Kemalizm" tanımını kullanmayı tercih etmemin sebebini açıklamayı gerekli gördüğümden bu kısıma da değindim)

Türkiye son yıllarda hiç de iç açıcı olmayan olaylara şahit olmuş, bazı sancılı süreçler yaşanmış, suni bir kimlik problemi oluşturulmak istenmiş, girişilen bir dizi toplum mühendisliği projeleri neyse ki başarıya ulaşamamıştır. Türkiye'nin Kemalist aydınları faili meçhul(!) cinayetlerle yok edilirken, millî ordumuzun şerefli subaylarının tasfiyesi bir tür demokrasi şöleni olarak sunulmuştur. İnsanlık can çekişirken, "yetmez ama evet"çi liberal aydın(!) takımın her seferinde binbir türlü laf oyunuyla aklamak istediği FETÖ, yargıyı büyük ölçüde ele geçirmiştir. Bu yapının örgütlü ve planlı bir biçimde devam eden devlet kurumlarını ele geçirme faaliyetleri ve gelişimi 15 Temmuz 2016 gecesi cüret ettikleri bir asker kamuflajlı hain kalkışmayla son bulmuş, sonuç olarak hem bu kalkışmayı yapanlar hem de bu terör örgütünün ana omurgası kesin bir şekilde ezilmiştir! Mevzubahis liberal aydın(!) güruhun bir kısmı yurtdışına kaçmış, bir kısmı hakettiği üzere cezaevine gönderilmiş, kalanları da susanlar ve Atatürk'ü ne kadar çok sevdiğini(!) hatırlayanlar olarak ikiye ayrılmıştır.

Tüm bu acı tecrübelerin sonucunda Kemalizm, diğer bir deyişle Atatürkçülük, tekrardan yükselmeye başlamış, Atatürk'ün çizgisinin hâlâ ne denli taze ve geçerli olduğu net olarak anlaşılmıştır.

Günümüzde fikir kalıplarının, doktrinlerin daimî geçerliliğinin bulunmayacağı her devrin kendi fikirlerinin olacağı herkesçe kabul edilmiştir. Ancak buradan türetilmiş bir argümanla Kemalizm'in eleştirilmesi de bir o kadar yanlıştır. Zira Atatürk bizzat kendisi; bizlere hiçbir doktrin ve nas bırakmadığını, hayatta en hakiki yol göstericinin bilim olduğunu, CHP için "bir doktrini yok" diyenlere doktrinin hareketi donduracağını açıkça dile getirmiştir. Bu sebeple Kemalizm (yahut Atatürkçülük) diğer siyasî yaklaşımlardan çok farklı olarak bazı temel değerlere-prensiplere bağlı kalmak şartıyla, eklektik ve dinamik yapıdadır. Bu yönüyle de "zamana uymayan ideolojiler" yaklaşımıyla eleştirilmesi ya cahillik, yada art niyetlilikten kaynaklanmaktadır. 

Kemalizm'in temel prensipleri dediğimiz noktalar ise sürekli olarak kapsayıcıdır ve evrenseldir. Bu sebeple de zamana bağlı olarak değişmezler. Örneğin günün birinde; her alanda dışa bağımlılığın bağımsızlıktan, gericiliğin ilericilikten, baskı ve faşizmin demokrasiden, akılsızlığın akıldan, ilkelliğin gelişmişlikten, hukuksuzluğun adaletten, karanlığın aydınlıktan üstün olması söz konusu mudur? Asla! İşte bu sebeple pratiği değişen (ve değişmesi de gereken) Kemalizm (yahut Atatürkçülük) gücünü hayatın içinden alarak Türkiye'yi çok daha iyi yarınlara taşıyacaktır.

Zira Kemalizm'in egemen olduğu Türkiye;

Daha 1930'lu yıllarda kendi uçağını üretebilecek düzeye gelmiş,

Tarımda modernleşmeyi başlatmış, hayvancılığı ihya etmiş,

Yerli üretimi desteklemiş, borç batağına saplanmamış,

Reel ekonomik gelişimle güçlenmiş, istihdam yaratmış,

Demokrasisini güçlendirmiş,

Diğer ülkelerin iç işlerine karışmamış, kendi iç işlerine karışılmasına da asla fırsat vermemiş,

Bir ülkenin veya birliğin tahakkümünü reddetmiş, bağımsızlığından asla taviz vermemiş,

Bölgede ve dünyada saygın bir devlet olarak söz sahibi olmuştur.

Yani sözün özü tüm bu sebeplerle; Yeniden Kemalist Türkiye!..

7 Kasım 2017 Salı

Lozan Antlaşması'nda Musul Sorunu




Ne yazık ki toplum olarak tarihimizi; gündelik, verimsiz, bayat, boş siyasi tartışmalara meze etmek gibi kötü bir huyumuz var. Yakın tarihle ilgili olarak ne kadar fazla bilgi sahibi olur ve hafızamızı canlı tutarsak, bu çekişmelerden o kadar uzak olur ve tarihimizi bir o kadar daha iyi muhafaza ederiz diye düşünüyorum.

O halde, mesela sürekli ısıtılıp önümüze getirilen Lozan tartışmalarını daha iyi anlayabilmek için, Lozan Antlaşması'yla ilgili genel bilgileri şöyle bir hatırlayalım.

Son dönem olarak bakıldığında; Trablusgarp yenilgisini, Balkan yenilgisini, I. Dünya Savaşı yenilgisini yaşamış ve nihayet Kurtuluş Savaşı'nda zafer kazanmış bir devlet olarak masaya oturduğumuz bir antlaşmadır Lozan Antlaşması.

Lozan Antlaşması delegasyonu;

Baş delege: Hariciye Vekili İsmet paşa
2. delege: Sıhhiye Vekili Rıza Nur Bey 
3. delege: Maliye Vekili Hasan Bey

Lozan Antlaşması'na iştirak eden devletler;

Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya

Boğazlarla ilgili konuların görüşülmesinde Sovyet Rusya ve Bulgaristan da katılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ise görüşmeler süresince konferansta bir gözlemci bulundurmuştur.



Lozan Antlaşmasıyla ilgili bazı önemli tarihler;

-28 Ekim 1922'de hem İstanbul Hükümeti hem de TBMM hükümeti Lozan'a davet edildi. Buradaki amaç bizim tarafımızda bir ikilik oluşturmak ve Sevr'i dahi imzalayan kadronun kifayetsizliğinden yararlanmaktı.

-1 Kasım 1922'de saltanat kaldırıldı. Bu sayede İstanbul Hükümeti de tamamen safdışı kaldı ve Lozan'daki tek muhatap TBMM delegasyonu oldu.

-20 Kasım 1922'de Lozan Konferansı Görüşmeleri başladı.

-4 Şubat 1923'te İtilaf Devletleri'nin bizim iki kesin kırmızı çizgimiz olan Anadolu'da bir Ermeni yurdu kurulması talebi ve Kapitülasyonların kaldırılmaması yönündeki ısrarı üzerine görüşmeler kesildi.

-23 Nisan 1923'te tekrar başlayan Lozan Konferansı, Kapitülasyonlar kaldırılarak ve Anadolu'da kurulacak bir Ermeni devleti söz konusu dahi edilmeyecek şekilde 24 Temmuz 1923'te imzalandı.

Oniki Adalar, Lozan Antlaşmasıyla mı kaybedildi?

Hayır. Oniki Adalar İtalya ile imzaladığımız Uşi Antlaşmasıyla (bu antlaşma da Lozan şehrinde imzalanmıştır) 18 Ekim 1912'de Lozan Antlaşması'nın 11 yıl evvelinde elimizden çıktı ve II. Dünya Savaşı sonrası, 1947 yılında İtalya tarafından da Yunanistan'a teslim edildi. Bu aklı başında herkesin kabul edeceği gibi bir yorumlama değil tarihsel bir olgudur, sayısız kaynaktan doğrulanabilir.



Musul, Lozan Antlaşmasıyla mı kaybedildi?

Hayır. I. Dünya Savaşı Osmanlı Devleti için, 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkesiyle son bulurken, İngilizler bu ateşkese de aykırı olarak, 1 Kasım 1918'de Musul'a asker sokup ve yine hukuksuz bir şekilde 15 Kasım'da tamamen işgal edip, orada başında Şeyh Mahmut bulunan kukla bir yerel yönetim kurdular. Böylelikle Musul da en azından fiilen elimizden çıkmış oldu.

Lozan konferanslarında fazlasıyla gündeme gelen Musul meselesi hususunda, taraflar uzlaşmaya varamadığından bu meselenin Lozan Antlaşması'nın kabulünden sonra ayrı bir görüşmeyle netleştirilmesi kararlaştırıldı.

Bu karar ise Lozan Antlaşması'nın 3. maddesinin 2. fıkrasında "Türkiye-Irak sınırı 9 ay içerisinde Türkiye ve İngiltere arasında, dostane görüşmelerle belirlenececek, eğer iki ülke arasında uzlaşamazsa, mesele Cemiyet-i Akvam'a (Birleşmiş Milletler) taşınacaktır." şeklinde düzenlendi.

Türkiye ve İngiltere karşılıklı olarak Musul meselesini, Lozan'ın imzasından sonra Haliç Konferansı'nda 19 Mayıs 1924 tarihinde görüşmeye başladılar, ancak görüşmeler tahmin edileceği gibi bir sonuca varmadı, Türkiye sürekli olarak plebisit teklifini (Musul'da halk oylaması yapılmasını) yineledi, İngiltere buna yanaşmadı ve 5 Haziran 1924'te  görüşmeler uzlaşma olmaksızın sona erdi. Böylelikle bu mesele artık Türkiye ve İngiltere'nin meselesi olmaktan çıkıp, Birleşmiş Milletler'e intikal etti, beynelmilel bir mesele oldu.

İngilizlerin tıpkı Arap coğrafyasında uyguladıkları ve başarılı oldukları gibi, Kürt yoğunluklu bölgeler için de bazı planları vardı. Bu planlar en geniş çerçevede, yerel figürlerin merkezi yönetime karşı silahlandırılması ve kışkırtılmasıydı. Öyle de oldu. Doğuda Nesturi isyanı, Siirt çevresinde bazı küçük ayaklanmalar baş gösterdi ve en nihayetinde Şeyh Said isyanı patlak verdi.



Şöyle ki;

-7 Ağustos 1924'te Hakkari valisinin esir alınmasıyla ve birçok jandarmanın öldürülmesiyle Nesturi isyani başladı. Bu isyanın bastırılmasında Caffer Tayyar Paşa görevliydi. 14 Ağustos 1924'te harekete geçen Cafer Tayyar Paşa 26 Eylül'de isyanı bastırdı.

Daha sonra vali kendilerini esir alan Nesturilerin üzerinde İngiliz üniforması olduğunu söyledi.

-Nesturi isyanı sonrasında Siirt dolaylarında birkaç küçük isyan girişimi olduysa da başarıyla bastırıldı.

-13 Şubat 1925'te ise doğuda Şeyh Said isyanı başladı. Bu isyan, o tarihe dek görülmüş en kapsamlı ayaklanma olup, başlarda İslamcı ve hilafetin kaldırılmasından kaynaklı bir profil çizerken, giderek ayrılıkçı Kürt hareketine evrildi. 15 Nisan 1925'te isyan bastırıldı. Ancak ne var ki Türkiye'nin "Musul Türk ve Kürtlerindir" tezine gölge düşüren bu olay, muazzam şekilde İngiliz tarafının elini güçlendirdi. Bu olay sonrası artık Türkiye'nin Musul tezi "Musul Türk'tür ve Türklerindir" şeklinde olacaktır.

Şeyh Said isyanında, Nesturi isyanındaki gibi ele gelir İngiliz desteği emareleri yoktur. Ancak İngilizlerin bölgedeki yerel figürleri kullanma ve terörize etme alışkanlığına, bu yöndeki tarihçesine, zamanlamanın manidarlığına, ayrıyeten bu isyanın Musul konusunda Türkiye'nin ne denli belini büktüğüne bakılırsa bu olayında arkasında İngiltere sponsorluğunun olduğunu fark etmek çok da zor değildir.

İngilizlerin o dönemdeki Kürt politikası da genel hatlarıyla şu şekildedir;

-İngiltere ilk olarak 1918 yılında bölgeyi çok iyi bilen Binbaşı Noel'i (Kürt Lawrance da denir) istihbarat faaliyetleri için Musul'a gönderdi.

-Binbaşı Noel, sürekli olarak ayrılıkçı Kürt hareketlerini teşvik ve tedarik etti.

-Noel, aynı zamanda Sivas Kongresi'ni basma girişiminde bulundu ama başarılı olamadı.

İtilaf Devletleri'nin Musul yaklaşımları şu şekildedir;

-Sykes Picot anlaşmasıyla Musul Fransızlara bırakıldı.

-Ortadoğu'da İngiliz desteğine ihtiyaç duyan Fransızlar, bu desteğe karşılık San Remo'da yapılan konferanslarda Musul'u İngilizlerin almasını kabul ettiler.

-İngilizler I. Dünya Savaşı sonrası ateşkes yapılmış olmasına rağmen hukuksuz bir şekilde Musul'a girdiler.

Ayrıyeten o dönemde Musul'daki etnik dağılım şu şekildedir;

-Kürtler %52
-Türkler %29
-Araplar %9
-Diğer bazı gruplar %10

Bu dağılıma rağmen İngilizler, Kürt tabanı üzerinde tam olarak etkin olamamış olacaklar ki, Musul'da halk oylaması yapılması teklifini daima reddettiler.

   Kronolojik olarak devam edecek olursak, Milletler Cemiyeti'ne havale edilmiş olan Musul çıkmazıyla, yine Milletler Cemiyeti'nin belirlediği (İngiltere'nin de tasvip ettiği) tarafsız devletlerin temsilcilerinden oluşan üç kişilik bir komisyon, incelemelerde bulundu. (komisyon üyeleri; Macar Kont Teleki, Belçikalı Albay Poulis, İşveçli A. Wirsen) Bu esnada Musul'un kuzeyinde birkaç sınır çatışması yaşandığından, Milletler Cemiyeti tam da bu noktada Musul'u Hakkari'den ayıran geçici bir çizgi çekti, (29 Ekim 1925) çekilen bu çizgi daha sonraları "Brüksel hattı" olarak anılacaktı. Komisyon aynı zamanda bölgede yüzyıllardır süren Türk hakimiyetini teyid etti.

Milletler Cemiyeti Daimî Adalet Divanı, 21 Kasım 1925'te bağlayıcı karar aldı. 16 Aralık 1925'te Milletler Cemiyeti, Divan kararını Şeyh Said isyanının da etkisiyle benimseyerek, Brüksel Hattı'nı sınır kabul etti. Böylelikle hattın kuzey yarısı yani Hakkari, Türkiye'nin Irak sınırı olup, Musul Türkiye'den ayrılmış oldu. Devamında 5 Haziran 1926'da Ankara Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre Musul resmen kaybedilirken, Türkiye'nin Irak petrol gelirinden, 25 yıl süreyle %10 pay alması da kabul edildi.

"2023'te Lozan sona erecek" ve "Lozan hezimettir/ihanettir" tarzı ifadeler tamamen hayal ürünü olup, fısıltı gazetesiyle kasıtlı olarak yayılmaktadır. Bu iddiaların en ufak bir tarihsel dayanağı yoktur. Lütfen siz de üç adet Lozan delegesini sayamayacak kişilerin bilinçsizce yaptığı bu tür kara propagandalara itibar etmeyin.

Lozan aleyhtarlarına sorulacak muhtelif sorular;

-Lozan Antlaşması'nda madem ki hezimete uğradık ve İsmet Paşa kasti olarak taviz verdi, niye birden fazla kez savaşın eşiğine gelindi? Neden bir kez görüşmeler kesildi?

-Lord Curzon niçin İsmet Paşa'ya imza törenine yakın bir dönemde niçin "Önünüze koyduğum hiçbirşeyi kabul etmediniz. Ben de tüm bunları şimdilik cebime koydum, lakin ülkeniz haraptır, onarım ve kalkınma için yarın gelip borç istediğinizde bu cebimdekileri çıkarıp önünüze atacağım!" demiştir?

-General Harrinton'a Mudanya Mütarekesi'ni imzalatıp, bir haftaya Lloyd George hükümetini düşüren ve Lloyd George'un siyasi hayatını bitiren İsmet Paşa değil midir?

-Lozan ve Sevr'in mukayesesi mümkün müdür?

-Lozan Antlaşması'nı ülke meclisinde en geç onaylayan(16 Temmuz 1924), İsmet Paşa'nın tabiriyle "mecliste süründüren" İngiltere mi Lozan'da her istediğini almıştır?

-Lozan sonrası ilk demeci "Lozan'dan tabutum gelecekti" olan İsmet Paşa, Lozan'da nasıl mücadele vermeyip "ne istedilerse vermiş" olabilir?



Lozan Konferansı görüşmelerinde bazı durumlar ve güç dengeleri;

-Lozan'da özellikle ilk zamanlarda, İngiliz istihbaratı delegasyonumuzun Ankara'ya çektiği telgrafların şifresini çözdü ve Ankara'dan önce okudu, aynı şekilde Ankara'dan gelen telgrafları da delegelerden önce okudular.

-İtilaf Devletleri, Lozan öncesi kendi aralarında bizim aleyhimizde planların konuşulduğu bir ön konferans düzenledi. Böylelikle özellikle Kapitülasyonlar ve Anadolu'da bağımsız Ermenistan konularında hep bir ağızdan bize yüklenebildiler.

-İsmet Paşa yer yer ağır işitmesini bahane ederek, uzunca bir konuşmayı karşı tarafa tekrarlattı, böylelikle o günkü süre aşılıp o görüşme bir sonraki güne kaldı. Bu sayede hem diğer arkadaşlarıyla fikir alışverişinde bulunabildi, hem de Ankara'dan gelen telgraflar için zaman kazanmış oldu.

-İsmet Paşa asıl mesleği askerlik olduğundan kıvrak diplomasi dilini bazen tam idrak edemiyor ve bu duruma sinirleniyordu. Bir kez Kapitülasyonlarla ilgili olarak, antlaşma metnine kesin ifadelerle madde yazılmamasına sinirlenip, "ben bu diplomatik cilveleşmelerden anlamam, bir saat sonra savaşa tutuşuruz!" dedi.

-İsmet Paşa Lozan'da özellikle ilk dönem görüşmeleri için kendisini "amatör diplomat" olarak nitelemişse de, ikinci dönem görüşmelerinde tüm dünyaya "kurt İsmet Paşa"yı gösterdi.

-İsmet Paşa özellikle ikinci dönem görüşmelerinde TBMM hükümeti ile de belli bir sürtüşme yaşadı ve doğrudan doğruya Gazi Mustafa Kemal'e rapor verdi.


-Bir aralık telgrafların deşifre olduğunu fark eden delegeler ve Ankara arasında blöf içeren haberleşmeler oldu. Örneğin askeri olarak büyük ihtimalle de çok parlak bir dönemde olmadığımız halde, İngilizlerin telgrafı okuduğu bilindiğinden, delegasyona "filan konularda asla taviz vermeyin, gerekirse savaşırız ordularımız hazır ve sabırsızdır." mesajı verildi.

-Boğazlarla ilgili net olarak desteğini belirten Sovyet delegesi Çiçerin, masada anlaşılamaması ve savaşa girilmesi durumunda Sovyet Rusya'nın Türkiye tarafında olacağını açıkça belirtmiştir. Bu da halkları savaş yanlısı olmayan, ve savaş yanlısı hükümetlerin günden güne puan kaybettiği İtilaf Devleri'nde muazzam bir korku yaratmıştır. Bu da Lozan'daki başarımızın önemli sebeplerinden birisi olarak kabul edilebilir.

Yararlandığım Kaynak ve Bağlantılar;

Bilinmeyen Lozan/Taha Akyol

Tek Adam/ Şevket Süreyya Aydemir
Kılıç Ali''nin Hatıraları/ Hulûsi Turgut
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi/ Mithat Atabay
atam.gov.tr/dergi/sayi-71/musul-sorunu-ve-lozan

8 Ekim 2017 Pazar

Evrime İnanmak

Son derece kapsayıcı bir kavram olarak evrim, her yeni günde daha çok konuşuluyor ve inançla olan temaslarından olsa gerek konuşulduğu ortamlarda sık sık tansiyonun yükseldiği görülüyor. Kafalardaki karmaşayı gidermenin ilk şartını bazı kavramların tanımlarını net olarak belirlemek olarak görüyorum.

Bu bağlamda;

Evrim: TDK'da; Zaman içinde birdenbire olmayan, kesintisiz niteliksel ve niceliksel değişme süreci, olarak tanımlanmıştır. Bu kelime günlük hayatta, bir kişinin veya nesnenin değişimini abartılı bir biçimde tanımlamak için de kullanılır. Genel olarak bir süreçte herhangi bir şeyin geçirdiği değişimi ifade eder. Anlamca, her alandaki zamana yayılmış değişimi kapsayabilecek olan "evrim" son zamanlarda sıkça, biyolojik evrimi ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu kullanım başta yanlış veya eksik gibi görünse de, herhangi bir alanda gerçekleşen değişim ve biyolojik evrimle ilgili bir kavram kargaşasına sebep olmayacağından bu şekilde kullanılmasında bir sakınca yoktur.

Biyolojik evrim: Canlı türlerinin nesiller boyu geçirdiği değişimlere ve bu sürecin tamamına verilen isimdir. Biyolojik evrim; bazılarının zannettiği gibi kanıtlanmayı bekleyen, varlığı/doğruluğu tartışılır bir durum değil, bir olgudur. Tıpkı yerçekimi yasası gibi doğanın mevcut düzeninde bulunan, işleyen, gözlemlenebilir ve bilimsel olarak ispatlanabilir durumdadır.

Evrim teorisi: Biyolojik evrimi, bilimsel anlamda çözümleyen/çözümlemeye çalışan kuramsal çalışmaların tamamıdır. Yine bazılarının zannettiği üzere "teori" kelimesi bir güvensizliğin ve belirsizliğin değil, bilimsel niteliğin emaresidir. Klasik anlatımlardan hareketle evrim teorisinin de günün birinde "evrim yasası" olacağı veya tüm teorinin -teori olduğu için- bir gün çökebileceği düşünceleri temelsiz ve yanlıştır. "Evrim yasası" olarak tahayyül edilen mertebe zaten halihazırda biyolojik evrimdir. Evrim teorisi bunun bilimsel olarak açıklanmasını sağlayan çalışmalar bütünüdür. 

Darwinizm: Adını yaptığı çalışmalarla evrim teorisini ilk kez derli toplu olarak ortaya koyan Charles Darwin'den alan akım/kavramdır. Bir bütünsellik göz önünde bulundurulduğunda evrim teorisinin en sade hali veya temelidir de diyebiliriz. Darwin'den günümüze kadar yapılan çalışmalarla teori genel olarak geliştirildiği gibi, Darwin'in yanıldığının anlaşıldığı yerler de bilimin gerektirdiği şekilde revize edilmiştir.
Evrimle ilgili düşüncelerin antik çağa kadar uzanmakta olduğu, bu uzun yol boyunca bu düşüncelerin İslâmî bilim çevresinde de ilgi gördüğü bilinmektedir. Darwin'in çalışmalarını çevresine açıkladığı zaman, yer yer katı Hristiyan anlayışın "bize Muhammedî evrimi mi savunuyorsun" şeklinde tepki gösterdiği de söylenmektedir. Tabi bu veya buna zıt yöndeki başka rivayetlerden yola çıkarak bilimsel konularda bir taraf belirlemek akıl dışıdır. Yurt dışındaki Katolik ve bazı diğer çevrelerin bize empoze etmeye çalıştığı din temelli evrim düşmanlığı da, tersi yöndeki sunî din-evrim bağı inşasına girişmek de bilimsel niteliği olmayan eylemlerdir.

Evrim teorisinin daha teori safhasında olduğu ve çürütülebileceği yönündeki yanlış bilinçten hareketle, evrim söz konusu olduğu zaman sıklıkla evrimin ispatından veya bir takım kanıtlardan söz edilir. İllaki değinmek gerekirse; körelen organlar, embriyolojik benzerlikler, yapısal benzerlikler, bakterilerin evrimi (Lenski deneyi incelenebilir), ara geçiş formları (fosiller) örnek gösterilebilir. Ayrıca bakterilerin evriminin incelenmesi ve bu yolla elde edilen bilgiler antibiyotik üretimi başta olmak üzere ilaç bilimine büyük katkıda bulunmuştur. Buradan hareketle "evrime inanmayanlar"ın hastalandıklarında antibiyotik ilaç kullanmalarının da ilginç ve komik bir çelişki olduğu söylenebilir.
Darwin'den az zaman önce evrimle ilgilenen ve katkıda bulunan önemli isimler olmuştur. Bunlardan belki de en çok bilineni Jean Baptiste Lamarck'tır. Lamarkizm veya Lamarkçı evrim olarak da anılan anlayışın temelini "kullanılan organlar gelişir, kullanılmayan organlar körelir" prensibi oluşturmaktadır. Lamarck'ın önemli katkılarının yanı sıra bu açıklaması bilimsel olarak yanlışlanmıştır. Buna rağmen şaşırtıcı bir şekilde insanların geneli hâlâ evrimin Lamarck'ın izah ettiği şekilde gerçekleştiğini zanneder. Lamarck'ın iddiası farklı bir bakışla değerlendirildiğinde tümden çöpe gidecek bir açıklama da değildir. Gerçekten kullanılan organların geliştiği, kullanılmayan organların köreldiği söylenebilir. Ancak bu durum sadece bir nesil için geçerli olabilir, sırf bu şekliyle kalıtıma etki etmesi ve evrimin bu yolla açıklanması yanlıştır.

Bir canlının bulunduğu çevrede  hayatta kalabilmesi için özellikle ihtiyaç duyduğu bir özelliğinin/organının diğerlerine nazaran çevreye daha uyumlu olması onun hayatta kalma ve üreme şansını arttıracağından, o özellik bir sonraki nesile de aktarılacaktır. Bu sayede o özelliği taşıyan bireyler gelecek nesillerde çoğunluğu, şartların değişmediği varsayılırsa da zamanla türün tamamını oluşturacaklardır. Yani aslında yine nesiller boyunca kullanılan (hayati gerekliliği olan) organ gelişecek, kullanılmayan (hayati gerekliliği olmayan) organ körelecektir. Ancak bu durum direkt kullanımla değil, genel genetik aktarımla gerçekleşecektir. Yani ilk kez Darwin'in tespit ettiği şekilde doğal seçilimle belirlenecektir. Darwin'i kendisinden az önceleri evrimle ilgilenen bilim insanlarından ayıran ve Darwinizm'i de evrim teorisinin temeline oturtan sebep doğal seçilim denilen mekanizmayı tespit edişidir. İlginç bir şekilde, tamamen bağımsız olarak Darwin'le aynı tarihlerde Alfred Russel Wallace da benzer çalışmalar yürütmüş, Darwin'le hemen hemen aynı şeyleri dile getirmiştir. Bu da bilim tarihinin ilginç tesadüflerinden birisi olarak kayıtlara geçmiştir.
Lamarkizm'i ve Darwinizm'i bir örnekle mukayese edecek olursak, meşhur zürafaların boyun uzunluğu meselesi son derece açıklayıcı olacaktır. Bilindiği üzere uzun boyunlu canlılar olan zürafalar bu özellikleri sayesinde yüksek ağaç dallarındaki yaprakları yiyebilmektedirler. Lamarck'a göre zürafalar nesilden nesile sürekli daha yüksekteki yapraklara ulaşmaya çalıştıkça her jenerasyonda boyunları daha çok uzamış ve bu da kalıtım yoluyla sonraki jenerasyonlara aktarılmıştır. Bugün bilim bu şekilde basit değişimlerin yeni jenerasyona aktarılmadığını açıkça ortaya koymuştur. Darwin'e göre ise her jenerasyonda farklı boyun uzunluğundaki zürafalardan uzun boyunlu olanlar hayatta kalabilmiş ve genlerini bir sonraki jenerasyona ulaştırmada daha başarılı olmuşlardır. Bunun sürekli tekrar etmesi sonucunda da zürafalar uzun boyunlu canlılar olarak evrimleşmişlerdir.
İnanç ve evrim ilişkisine tekrar dönecek olursak, her ne yönde olursa olsun buradan bilimsel nitelikte bir ürün çıkmayacağı gibi "evrime inanmak" bahsi de son derece boş, yersiz ve anlamsızdır. Zira evrim olgusu insanlık olarak gözlemleyebileceğimiz, bilebileceğimiz, net bir hükme varabileceğimiz kapsamdadır. Bunun dışında kalan ve tamamen dinî veya diğer bir inancın sınırlarına giren bir noktada değildir. Biyolojik evrimin de ötesinde; evrenin oluşumu, güneşin, dünyanın, diğer yıldızların veya gezegenlerin oluşum evreleri, dünyada birçok alanda gözlemlenebilen değişimler, teknolojik evrim, sürekli olarak her alanda görülen genel bir değişim ve dönüşümün varlığı da bir realitedir.  Yada diğer bir deyişle; değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.


Yararlandığım ve incelemenizi tavsiye ettiğim bazı bağlantılar;

http://evrimagaci.org/question/tr/evrim-nedir

http://evrimagaci.org/question/tr/evrimin-kanitlari-nelerdir

http://evrimagaci.org/article/tr/evrim-mekanizmalari-1-evrimi-tetikleyen-

mekanizmalar-nelerdir

http://evrimagaci.org/article/tr/jean-baptiste-lamarck-ve-zurafalarin-boyunlari

http://evrimagaci.org/article/tr/darwinin-evrim-agaci-cizimi-uzerinden-temel-evrim-anlatimi

https://onedio.com/haber/evrim-teorisiyle-ilgili-14-yanlis-bilgi-386330