8 Mayıs 2020 Cuma

Kaçınılmaz Bir Kaçış Denemesi-II: TARİHSELLİK

VectorStock
Kaçamayacağımız bir diğer fenomen, tarihsellik... Tıpkı ego gibi tarihsellik de her yanımızı saran bir yanılgılar yığınına hapsediyor bizi. Egodan daha berbat olan tarafıysa; ego örneğinde en azından diğer insanları referans alarak bu soyut boyunduruktan bir nebze kurtulmamız mümkünken, tarihselliğin mevcut tüm hacmi kuşatarak bize bunun için pek imkân vermemesidir. Elbette hiçbir yöntemimiz yok değil. Tarihin farklı zamanlarını klasik anlayışlardan daha incelikli bir şekilde okuyabilmek ve böylelikle günümüzün pek de evrensel bir tarafının olmadığını kavramak iyi bir girişim olabilir.

İçerisinde bulunduğumuz zaman aralığı her şeyiyle bizi kuşatıyor. Tekil anlamda hiçbirimize bağlı olmayan, ancak hepimizi bağlayan bir ruh yaratıyor. Bunun bize edindirdiği her türlü inanışı, düşünceyi ve fikri de mutlak geçerlilikte zannediyoruz böylelikle. Burada bahsettiğim şey genelde olduğu gibi sadece öyle ideoloji falan değil, egoda da böyle değildi zaten. Çok daha geniş bir algılamadan bahsediyorum. Bu algılamayla çoğu kez farkında bile olmadan kapılıp gidiyoruz. Buna da mahkûmuz açıkçası. Öyle ilginç bir şey ki söz konusu olan, her seferinde elde edilen ilerlemeyle, eskinin eksik veya yanlış tarafı kolayca görülüyor. Ancak bu sefer de yeniye sanki son ve en mükemmel olanmış gibi bağlanılıyor. Tabii ki bu durumun farkına varılarak çabuk ve sunî bir ilerleme kaydedilemez. Bu imkânsızdır. Zaten bu sebeple bu kaçınılmaz kaçış denememizin, başarısız olması da kaçınılmazdır.

İnsanlar tarih boyunca şu anda bize komik gelecek pek çok şeye inandılar. Hadi çok günümüzde sürmekte olan kısımlara girmeyeyim de şöyle bir Eski Mısır'ı düşünelim. O mimari harikası piramitlerin yanı sıra, firavunların inanışları, rahipler, başrahipler, onların yaptığı (iddia edilen) sihirler, din anlayışları, hattâ basbayağı insan olan firavunu tanrı kabul etmeleri, komik değil de nedir? O günlerde hayatın şekillenmesine birinci dereceden etki eden bu şeylerin tümünün şu anda 'tarih bilgisi' olmasının dışında en ufak bir değeri olabilir mi? Mümkün görünmüyor.

Babil'in en ünlü kralı Hammurabi, -hani şu küçükken "hamur abi" diye dalga geçtiğimiz tandır kokulu adam- ilk olmasa da önemli bir anayasal ilerlemeye imza atıyor mesela. O güne kadar hep böyle manevî temele dayalı, 'rahip-kral' gibi bir figürü reddedip, askerî temele dayalı bir rejim ortaya koyuyor. Bu belki bir önceki şekli benimseyen kimselerin hoşuna gitmese de sonuçta yeterli erk sağlandığı zaman yürüyor. İster istemez de yeni bir anlayış getiriyor. Bir yönüyle ufuk açıyor. "Demek ki böyle de olabiliyormuş" dedirtiyor insanlara.

Neredeyse her toplulukta işler asırlarca böyle gülünç inanışlarla ve 'değerlerle' ilerledi. Bunlar belirli bir düzen tesis ettiler ve yararlı da oldular tabii. Ama dediğim gibi her birisi o dönem için tarihsel bir perspektifle insanlığın geldiği son noktaydı, gerekli bir düzendi ve belki de pek çokları için en doğru düzendi. Günümüzde en azından aklı başında insanlar, bir ailenin ülkeyi/dünyayı yönetmek adına özel ve tanrıdan torpilli olamayacağını bilirler ve bu tamamen akıl dışı, anti-demokratik bir şeydir. Ancak dikkat ederseniz günümüzde de kötü bir niteleme adına direkt "anti-demokratik" kullanılabiliyor. Yani "demokratik" olan peşinen kabul edilmiş olarak "iyi" demek oluyor, belki de  "olması gereken", "olabilecek en iyi" ve "ideal" anlamlarına da geliyor.

Yine bir inanışa geliyoruz aslında. Demokrasi inanışı! Kırk dereden su getirip samimiyetsiz bir demokrasi eleştirisiyle bunu geriletip, yerine çağ dışı teokratik-monarşi getirme sevdalısı olmadığımı açıklamama gerek yok diye düşünüyorum. Yani Refah'ın gençlik kollarını tipik bir üyesi olmadığımı beni yakinen tanıyanların bildiği gibi diğerleri de yıllardır yazdıklarımdan anlamışlardır herhalde.

Günümüzde eskisinden çok daha iyi niyetli, nitelikli, ilerlemeci demokrasi eleştirileri de yok değil. Ancak dediğim gibi "bugüne kadarkiler yıkılarak bir yenisi geldi bunu da derhal yıkalım" gibi bir anlayışla ilerlemek mümkün değil. Aksine bu çocukça bir düşünce olarak görünüyor. Dolayısıyla bir şeyi fark edip, eylemsel safhaya kolay kolay geçemediğimiz bir durum söz konusu. Yukarıda bahsettiğim gibi ve tıpkı ego bahsinde de olduğu gibi.

Tarihselliğin etki alanları epey çeşitli. Yani aklınıza her ne gelirse, orada tarihselliğin olması kuvvetle muhtemel. Devlet yönetimi, sosyal ilişkiler, kadın-erkek ilişkileri de buna dahil. Şu anda size en erkeksi, ağır başlı, karizmatik (veya artık o her neyse) gelen bir özellik, yüzyıllar önce kadınlara özgü olabilir. Bunun tersi de geçerli.

Yuval Noah Harari, dünyada ses getiren eseri Sapiens'te, Fransa Kralı 14. Louis üzerinden 18. yüzyılda erkeksiliği tanımlıyor ve Louis'in portresini paylaşıyor.¹ Buna göre Kral Louis; belindeki büyük bir kılıç ve pelerinine ek olarak, uzun bir peruk, uzun çoraplar, topuklu ayakkabı ve dansçı duruşuyla görülüyor. Bugün bunların bir erkekte erkeksilikten çok neye yorulacağını herhalde tahmin edersiniz. Ancak o zaman öyle değildi. O zamanlar tıpkı doğada da olduğu gibi daha gösterişli olan ve karşı cinse kendisini beğendirme kaygısı güden erkekti. Bu sayılanlar da inanması bugün çok güç olsa da bir erkeği heybetli ve saygın gösteren şeylerdi. Dolayısıyla da şu anda bize çok absürt gelen böyle bir imaj söz konusuydu. Sonra Harari'nin de anlattığı üzere çeşitli sosyolojik süreçlerle bu eklentiler, erkekten bir bir kadına geçti.

George Orwell, Sosyalizm ve İngiliz Dehası adlı denemesinde ülkelerin ve ulusların özgünlüğüne değiniyor. Sonra da bu özgünlüğün kendi içerisinde bile ilginç bir şekilde değiştiğini belirtip şunu ekliyor:

1940 İngilteresi'nin 1840 İngilteresi ile ortak özelliği ne olabilir ki? Peki ya sizin, annenizin şöminenin üzerine fotoğrafını koyduğu beş yaşındaki çocukla ortak özelliğiniz nedir? Aynı insan olmanız haricinde hiçbir şey.²

Orwell'ın bu değinmesiyle, bir kez daha mekânın ve zamanın insanı yeniden yarattığı gibi dümdüz bir gerçeklikle karşı karşıya kalıyoruz. 19. ve 20. yüzyıl arasındaki Avusturya'yı düşünelim. Dünyayı her yönde etkileyecek norm dışı insanların neredeyse tamamının yolu burada kesişti. Viyana'da iyi bakılmış atların, nallarıyla dövdüğü zeminden çıkan tok seslerin, kırbaç seslerinin duyulduğu, göze estetik gelen faytonların dolaştığı taş sokakların bir ruhu vardı. Buradaki en üstün ve dünyaya yön vermiş kişinin bile bu ortamdan daha ileri, farklı bir dünya tahayyülü düşünülebilir mi? Sanmıyorum.

Teknolojinin ilerlemesiyle bu söz konusu ruh çok daha hızlı yenileniyor ve yavaş da yenilense, günümüzdeki gibi giderek hızlansa da her değişim bambaşka bir algılayış, kavrayış yaratıyor. II. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD'de (hattâ ABD'nin içerisinde fiilî anlamda savaş olmadığı için daha öncesinden de alabiliriz) pekişen ruhu düşünelim. Eğlence mekânlarıyla, şimdiki estetik anlayışımıza nazaran geniş kesim takım elbiseleri ve fötr şapkalarıyla, purolarıyla, klasik arabalarıyla bir bütündü bu. Hattâ öyle ki şu anda bize gördüğümüz yerde nostaljik ve hoş bir his yaşatan o ögelerin, teknolojik olanlarının bir bağı vardı adeta. O yusyuvarlak araba farlarını düşünün. Aynılarından traktörlerde ve birer tane motosikletlerde de vardı. O "geniş kesim" tandanslı araba kaportalarının, dönemin uçaklarının gövde yapısıyla açıkça bir akrabalığı olduğunu kim reddedebilir?

Bunu tanklarla, trenlerle, ağır piyanolarla, çakılarla, radyolarla ve o tombul veya gereğinden büyük telefonlarla çoğaltabilirsiniz. Bu tamamıyla bir ruhtu. Günümüzde tabii bu ruh, dediğim gibi çok daha hızlı dönüşüyor. On yıl kadar önceki yaşantımız, epey hantal, estetiksiz ve inceliksiz görünüyor gözümüze. Sadece o "çıt" "çıt" eden tuşlu telefonları demiyorum, saç imajlarımız, yırtık kot pantolonlarımız ve muhtelif tercihlerimizle yine bir bütün söz konusu. Sadece on yıllar da değil, bunu hayatımızın içerisindeki çok kısa dönemlerde de hissedebiliyoruz artık. Aylarca kullandığımız spor salonundaki aletlerin bize normal ve tam "olması gereken" gibi gelmesi ancak yenilerine alıştıktan sonra haftalar içerisinde bu aletlerin kaba ve verimsiz gelmesi gibi bir şey bu. Tüm bunlar aslında nesneyle ilişkimizden çok daha ileri bir şeyi, bir kavramayı ifade ediyor. Diğer bir deyişle hayatı anlamayı.

Felsefedeki bitmez muhabbetlerden birisidir filozofun zamanının sorularıyla ve sorunlarıyla meşgul olduğu. Bu elbette ki kaçınılmazdır, başından beri söylüyorum. Ama bunun da ötesinde bir şeyler olabileceğini net olarak zihnimizde oturtamasak da en azından hayal edebiliriz. Mağara duvarındaki gölgeleri görmek gibi.

Konu yine epey soyutlaştı. Sizleri sıkmamak ve meramımı daha iyi anlatabilmek adına bir örnek vereyim. 1980'ler itibarıyla Doğu Almanya'yı düşünelim. Hattâ burada sadece bir genci hayal edelim. Dünyayı nasıl algılardı dersiniz? Muhtemelen bıkkındı. Hayatta en son görmek istediği şeyler orak-çekiç veya pergel-çekiç sembolüydü. Küçüklüğünden beri okullarda ve hayatın diğer alanlarında çeşitli vesilelerle kendisine söyletilen tüm marşlardan ve yürüyüşlerden sıkılmıştı. Bunların kalıplaşmış aptalca şeyler olduğunu düşünüyordu. En "solcu" olduğu ihtimalde bile "özgürlükçü" çizgiye daha yakın olarak, kendi sosyalizmini tanımlayıp, devletin sosyalizmini sadece ritüellere indirgenmiş arkaik bir şey olarak görmesi çok olasıydı.

Özellikle mesele ideolojiyse, zihnin dışarıdan verilenleri alması görülmüş şey değildir. Büyük bir incelikle en sade hâlini belki alabilir. Üzerini kendisi tamamlar.

Ama yüksek ihtimalle bunlardan da uzak olarak hamburgerin tadını merak ediyor, kola içip, ciklet çiğnemek, kot pantolon giymek ve hayatın diğer tüm renklerini görmek istiyordu. Bunları ayıplamıyorum. Son derece de insanî şeylerdir. Ancak alabildiğine tarihsellerdir de kaçınılmaz olarak.

İlla tek taraflı bakmayalım, günümüz dünyasında yirmi dört saatinin yarısını (ve belki daha fazlasını) işine ve işiyle ilgili ulaşıma harcayan bir genç için de çeşitli şeyler söyleyebiliriz. Buradaki hayalî karakterimize de yukarıdakinin tam aksine orak-çekiç sembolü umut verici gelebilir. Şu anda pek hissetmesek de aslında bu da bal gibi tarihseldir. Bağımsız bir algılayıştan alabildiğine uzaktır.

Bunun farklı örneklerini tarihte de görebiliriz. Hattâ bu kadar tarihsel tecrübenin olmadığı dönemlerde çok daha iç burkan ve dar perspektifli versiyonlarını. Feodal düzende bir köylü ne hayal edebilirdi ki? Muhtemelen sonsuza dek insanların tarlalarda çalışacağını ve sonra da kıyametin kopacağını düşünüyordu. Aslında günümüzde pek çoklarının durumu da bundan farksız. Pandemi tartışmaları ve sistem ilişkisi konuşulurken "yok artık canım kapitalizm biter mi hiç" çıkışları da bu yüzden. Daha ötesini hayal etmeleri söz konusu dahi değil çünkü.

1 Yuval Noah Harari, Sapiens, Kolektif Kitap, Çev. Ertuğrul Genç, s. 157
2 George Orwell, Neden Yazıyotum, Sel Yayıncılık, Çev. Levent Konca, s. 19

12 Nisan 2020 Pazar

Kaçınılmaz Bir Kaçış Denemesi-I: EGO

Ellen Weinstein'a ait bir illüstrasyon

Hepimiz bir şeylerden kaçmak isteriz. Felsefî olarak da üzerimizde kurulmuş tahakkümlerden, dışsal iktidarlardan ve tüm yanıltıcılardan arınarak, özgürleşmeye yönelmek çok insanî bir çabadır. Mutlak olmasa da muazzam bir nesnelliğe ulaşmayı mümkün kılar. Ben de bir süredir saplantılı olarak bunu düşünüyor ve istiyorum. Tam bu noktada tüm düşüncelerim iki merkezde yoğunlaşıyor; ego ve tarihsellik. Ego, kendimizi aslında olmadığımız bir yere konumlandırmamız sebebiyle bizi yanıltıyor. Tarihsellik ise, içerisinde bulunduğumuz atmosferi -aslında olmadığı üzere- ezeli ve ebedi sanmamız sebebiyle bizi yanıltıyor.

Sadece ben de değil, ortalama bir potansiyelde belli bir düşünce yoğunluğuna giren herkesin buraya geleceğine inanıyorum. Dönüp dolaşıp gelinecek bir yer gibi. Bu sebeple de buna "kaçınılmaz" diyorum. Tabii şu da var; bu kendisinin kaçınılmaz olduğu kadar, başarısız olmasının da kaçınılmaz olduğu bir girişim. Özellikle egoyla ilgili olanı. Zira bu kaçış denemesinin gerçekten başarılması, insanı insandan üst olarak başka bir şeye evirir, ki bunu yapabilen bir ademoğlu henüz görülmemiştir!

Freud'un kurguladığı mekanizmada id, hayvanî dürtüleri üretiyor. Hayatta kalmamızı ve de hayatı sürdürmemizi sağlayan güdüleri sürekli olarak yaratıyor. Süperego ise bu dürtülerin sosyal yaşama uygun olmasını sağlayacak ölçüde baskılanmasını sağlıyor. Böylelikle sosyal hayatta kaba veya vahşi olmakla itham edilmeyecek kadar medenî davranabiliyoruz. Bu iki zıt odağın dengelenmesiyle de benliğimiz, yani egomuz meydana geliyor.

Egonun popüler kullanımı bundan biraz farklı aslında. Kendini beğenmişlik, gereksiz ve itici öz güven olarak kullanılıyor. Yani "ego" Latince olarak da Freud tarafından da "ben/benlik" olarak kullanılıyorken, umum tarafından "ben hayranlığı" şeklinde anlamlandırılıyor.

Benim bu yazıda hangisinden; yani 'ben'den mi, 'ben hayranlığı'ndan mı kaçmaya çalışacağım ise açıkçası biraz muğlak. Çünkü kastettiğim şey ne tam olarak 'kendim' (yada okuyucu zaviyesinden kendisi), ne de 'kendimi beğenmişlik' olacak. İkisinin arasındaki o kaçınılmaz perspektife odaklanacağım. Bu yazı boyunca 'ego'yla, o zorunlu ben merkezli bakışı kastediyor olacağım.

Elbette ki hayata kendi açımızdan bakacağız. Bu her şeyden önce, en azından düz anlamıyla fiziksel bir zorunluluktur. Gözlerimizin gömülü olarak bulunduğu kafamız, geri kalan tüm dünyayı izlediğimiz zorunlu bir açıdır. Ancak bu durumun algılarımızda meydana getirdiği illüzyonları gidermek için çalışmalıyız. Bunun ne kadar aciz, bayağı ve irite edici bir durum olduğunu fark edip, asgarîye inmesi için çabalamalıyız.

İnsan kendisini, kendisine karşı nasıl tanımlar? Meselemiz burada başlıyor. İnsanın kendi kendisini tanıması ve nitelendirmesinde kaçınılmaz ve sonsuz bir kayırma var. Bu kayırma, ilgilenilen alanın, mesleğin, sahip olunan yeteneğin olağanüstü yüceltilmesi ve buradan aktarılan yücelik olarak tebarüz edebilir. Bazen de direkt benliğe yönelik bir ululama söz konusudur. Ki daha temelde olanın bu olduğu açıktır. İç sesle daima "ama ben" gibi ifadelerle başlayan çeşitli açıklamalar yapılır.

Yani kişi siyaset bilimi doktorası olan birisiyle siyaset veya felsefe profesörüyle felsefe tartışabilir. Yeterli bilgiye sahip olmasa ve tartışma boyunca çam devirse, hattâ facia boyutunda yanlış argümanlar öne sürse dahi, kendisini yüksek ihtimalle haklı görecektir. "Ama ben çok yönlü düşünüyorum", "ama ben kalıp düşüncelere bağlı değilim", "ama ben halk arasında çok gözlem yaptım", "ama ben akademik ezberlere saplanmış değilim" gibi sayısız 'torpil' ifadesi, kişinin kendi kendini haklı çıkarmasına yeter de artar.

Çoğu insanın kendi ölümüne inanmadığını okumuştum. Hattâ bu konuya Cem Yılmaz da bir gösterisinde değinir. Bu içten içe, benliğin derinlerinde yaşayan bir inançtır yada inançsızlık. Gerçekte tabii ki kimse ölümsüz olduğunu iddia ederek gülünç bir duruma düşmez. Ama her insan kendiliğinden gelişen bir hissiyat olarak; kendisinin olağanüstü özel olduğunu düşünür.

Günlük hayatta sık sık bu 'olağanüstü özel' hissedişten gelen öz güveni görürüz. Kişilerin samimi düşüncelerini dile getirebilecek rahatlıkta oldukları dost meclislerinde özellikle... Bir alanda rüşdünü çoktan ispatlamış ve tanınır hâle gelmiş kişilerin, o alandaki görüşlerine getirilen eklemeler hattâ yanlışlama girişimleri müthiş örneklerdir. Tarihle ilgili bir meselede "ben o konuda İlber Hoca gibi düşünmüyorum" ifadesi gibi mesela. Bunu diyen kişi alelade tarih bilgisine sahip bir tip, hattâ şu lisedeki tarih derslerinde uyuklayan ve tarihteki en temel dönüm noktalarından bile bihaber birisi olabilir. Yine de "ama ben böyle düşünüyorum", "ama ben", "koskoca(!) ben" refleksleri kaçınılmazdır.

Bu reflekslerden hareketle, tıpkı ölüm bahsinde olduğu gibi önemli bir noktaya daha varıyoruz; topluluk önünde övmeyi pek sevdiğimiz 'liyakatin' aslında neden tahammül edemeyeceğimiz bir şey olduğu sonucuna! Bir meselede otorite olarak görülen birisi, bizim tezlerimizle bağdaşmayan bir şey söylerse bu aslında bizi ikna etmesi gereken bir şeyken, bizi daha çok sinir eder. Muhtemelen de ona alternatif "fetvalar" bulmaya iter.

Erişkinlikle birlikte kişinin kendini tanımladığı rol, ona hayatın merkezinde görünür. Bu değindiğim üzere; bir hobi, yetenekli olunan bir alan veya meslek olabilir. Bazen hiç emek verilmeden ve hattâ tercih bile edilmeden edinilmiş, maruz kalınmış bir rol de olabilir. Cinsiyet gibi. Bu tamamen kişinin tanımlamasıyla ilgilidir. Tanımlama sonrası hayatî önem, yücelik, değerlilik, kutsiyet peşi sıra gelir. Doktorlar olmasa hâlimizin nice olacağı, mühendisler olmasa tüm bu teknolojik gelişimi kimin sağlayacağı, hattâ ne kadar gülünç olsa da anneler olmasa nasıl dünyaya geleceğimiz gibi argümanlar mantar gibi türeyiverir.

Kişinin kendisini tanımlamasına vesile olan şey, örneğin meslek, dışarıya karşı bir konum olarak tümden yüceltilirken; içeriye, yani diğer meslektaşlara karşı da meslekî bilgi ve tecrübeyle kişisel fark olarak yüceltilir. Söz konusu mesleğin icrasıyla dünyadaki güya kritik dengelerin sağlanması bağdaştırılır. Meslekî bilginin ilintili olabileceği bir meseleye dair konuşurken, günlük dildeki muadilleri olmasına rağmen meslekî terminoloji kullanılır. Bu da egonun söz konusu olduğu diğer sayısız örnek gibi çocukçadır. Ayrıca mide bulandırıcıdır da tabii...

Günümüzde, bugüne kadar yaşananlardan farklı olarak, teknolojik gelişimin insan hayatına etkisi, egonun sevimsizliğini katmerliyor. Kendi perspektifinden çevresini izleyen sıradan insana, tüm dünyayı hem de kendi belirlediği filtrelerle izleme imkânı veriyor. Merkezinde akıllı telefonların olduğu gerçek dışı bir evren, her insanın egosunu 'tanrılık' seviyesine çıkarıyor.

Bu sevimsizlikten tamamen arınmak mümkün görünmese de bir dereceye kadar yontulması, insanı çok daha iyi bir noktaya taşır. Burada metot olarak; o fiziken mahkum olduğumuz kafatasından uzaklaşarak, başka kafataslarından ve de boşluktan kendimize bakabilmeyi öneriyorum. Bu metotla öyle kökeni Hint kültürüne uzanan, yozlaşmış bir mıymıntılıktan değil, gerçek bir perspektif aşımı çabasından bahsediyorum.

Ancak burada yine başka bir problem karşımıza çıkıyor. O kadar da 'güçlü' olmadığımızı görmeye çabalarken, karşılaşacağımız tatsız manzaraya tahammül edebilmek de bir 'güç' gerektiriyor. Sanki bir paradoksun içine düşüyoruz. Zira bir anlaşmazlıktaki dünyanın en haksız kişisinin dahi, karşı tarafı haksız görmesi illüzyonu gibi, kendimizi olduğundan çok daha güçlü, değerli ve önemli görüyoruz. Bu illüzyondan kurtulmak da gerçek görüntünün karşısında ayakta kalmak da pek kolay bir iş değil. Hattâ bu zorluk yeterli gücü bulunmayanları intihara dahi sürükleyebilir. Dolayısıyla bizi manipüle eden şeylerden kaçışta bu adımın, yani egodan uzaklaşma girişiminin bedeli çok ağır olabilir.

4 Nisan 2020 Cumartesi

Çin'in virüsü komünist mi?


(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Herhalde en başta şunu söylemek gerekir ki; artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve hiçbir şey en azından bir süreliğine "korona virüsü" (sars-cov-2) hesaba katılmadan konuşulamayacak. Tarihin önemli bir dönemecine şahitlik edeceğiz.

Pandeminin, yani dünya çapındaki bu salgının etki ettiği alanlar yerine, etmediklerini düşünmek muhtemelen daha az zahmetli olur. Zira yerel ve küresel ölçekte, kişiler arası ilişkilerde, günlük hayatta, ekonomide ve dahi dinlere bakışta, salgın artık başat bir etken. Epeyce bir çevre, meseleyi biraz da hayatın mevcut şeklinin getirdiği bıkkınlıkla "kapitalizmin sonu" bağlamında ele alıyor. Olacakları buna yormayı tercih ediyor. Psikolojinin ideolojik yönelime olan etkisiyle ilgili bir yazı yazdıktan sonra, bodoslama buraya dalmak, takdir edersiniz ki biraz çelişik olur. O sebeple daha etraflıca düşünmeye, önüyle arkasıyla bakmaya, nesnel yaklaşmaya gayret edeceğim...

Bir defa şunu söyleyelim; bu bir kriz evet ama, ekonomik sistemin içinden gelen bir kriz değil. Yani biz bir sabah uyanıp, borsaların birbiri ardına yıkıldığına, doların alıp başını gittiğine, faizlerin bilmem ne olduğuna falan şahit olmadık. Wuhan'da başlayan bir hastalığın -ki bu ekonomiyle direkt ilişkisi olmayan bir şeydir- dalga dalga yayılarak, tüm dünyayı sardığını ve mevcut sistemi fena hâlde zorladığını gördük.

Tabii bu demek değil ki sistem muhteşem işliyordu da pandemi meydana gelip işi bozdu. Her şey güllük gülistanlıktı da virüs mahvetti. Bir ideoloji olarak küreselleşme de çoktan saplanıp kalmıştı. Kapitalizm belki de alternatifsizlikten yürüyordu. ABD on yıllardır karşılıksız dolar basıyordu. Ticaret savaşı ve ona benzer yöntemlerle hâkim anlayış, kendi felsefesini çiğneyecek kadar köşeye sıkışmıştı. Bu sebeplerle bir sistem krizi yaratması açısından pandeminin, 'adil' olmadığı ve yolunda giden işleri bozduğu söylenemez. Hem sadece ekonomik işleyiş değil, insanlar, insanların sağlık durumları da sistemin bir parçasıysa, kapsayıcı bir sistem her taraftan gelecek tehditlere karşı dirençli olmalıdır. Dolayısıyla virüs aslında kapitalist sistem için, olsa olsa tüm suçun üzerine yıkılabileceği bir kurtarıcı olabilir!

Marx'ın öngörülerini anımsatacak şekilde kapitalizmde krizler hiç eksik olmadı. 1873'te başlayan ve giderek yoğunlaşan ekonomik sıkıntılar, meşhur 1929 Buhranı, 1973 Petrol Krizi ve 2008 Mortgage Krizi bunların başlıcalarıdır. Bunlara ek olarak borsa temelli başka krizler de var.

Krizlerin aşılmasında daima çeşitli makas değişiklikleri veya büyük olaylar görülür. Mesela 1873 yılında başlayan daralmalar koskoca bir dünya savaşına kadar sürdü. Büyük Buhran'dan sonra 'görünmez el' cazibesini yitirdi. Keynesyen yaklaşım popülerleşti ve daha da büyük bir felaket olarak II. Dünya Savaşı patlak verdi. II. Dünya Savaşı sonrası yaklaşık bir otuz yıl kadar süren dönem, ekonominin altın çağıydı. Ki bu da anca 1973 Petrol Krizi'ne kadar sürdü. Buradan sonraysa neo-liberal politikalar hızla yayıldı.

Sözün özü her ciddi bunalım, çözümüyle birlikte yeni bir sayfa açtı. Açılan yeni sayfa ekonomiyle başlayarak; sosyal yaşamı, alışkanlıkları, davranışları, insan tipini yeniden belirledi. Dolayısıyla hiç de küçük bir problem olmayan pandemi, yarattığı ve daha da yaratacağı bu buhranla muhtemelen yepyeni bir dönemi başlatacak.

Yeni döneme geçmeden önce içinde bulunduğumuz dönemi değerlendirmek gerekir. Nasıl bir dönemde yaşıyoruz veya yaşıyorduk? Kısaca şöyle özetleyebiliriz; 1970'ler itibarıyla neo-liberal düzen inşa edilirken, aynı zamanda Çin'in başı çektiği uzak Asya, dünyanın fabrikası hâline gelmeye başladı, üretimler buraya kaydırıldı. Bu aynı zamanda her ülkenin toplumunda benim "sunî sınıfsızlık" olarak tanımladığım, yapay bir homojenlik meydana getirdi. Yani her ülkede birbirine benzer şekilde sınıfsal bir dağılım varken, bu giderek tek tipleşip, her ülkenin işçisinin bir anlamda Çin'e transfer olduğu bir şekle dönüştü.

Sonuç olarak da en azından 'yarı zamanlı' olarak burjuva olunan, herkesin kendi dünyasının tanrısı olduğu, bu post-modern şımarıklığın zirve yaptığı zamanlara geldik. İnsanların genelinin farkında olmadıkları birtakım bedeller ödeyerek ve hayatın bu şekilde yaşanmasını sağlayan en temel bilgileri dahi bilmeyerek, amaçsızca yaşadıkları dev bir çöplük yarattık. Bilindik birey-toplum tartışmalarının, "birey" tarafına en çok yıkıldığı günleri yaşadık. Şimdi bu tartışmalara da en başından başlamak durumundayız.

Zira artık açıkça görülüyor ki, birey o kadar da 'özgür' olamaz. Kişinin kararları sadece kendisini değil, toplumu da etkiler, hattâ öldürebilir! Bu durumda pek çok ülkede toplumun sağlığı için bireylerin hareket alanlarının direkt devlet tarafından belirlenmesi gerekiyor. Bu kulağa pek hoş gelmeyen önlemler, her kültürden irrasyonel tiplemenin ağır tepkisiyle karşılık buluyor. Dünyanın her tarafında rutin hayatına devam edenlere ek olarak, sırf uyarılara inat hareket edenler de var. Dinî turistik gezisinden veya ev partisinden geri kalmayanlar bu farklı tiplemelere iyi birer örnektir.

Yine pandemi sebebiyle tıkanan hastaneler, yoğun bakım kapasiteleri, açıkça her şeyin yolunda gittiği zamanlarda halk sağlığının ne kadar önemsendiğini sorguluyor. Ayrıca neo-liberalizm ürünü, parası olanın hizmet alabileceği, lüks otel görünümlü, kâr odaklı özel hastanelerin mi, yoksa belirli bir standarttaki ve olabildiğince her yere yayılmış, halka hizmet veren devlet hastanelerinin mi 'olması gereken' olduğunu sorgulatıyor.

Dünyanın en gelişmiş ülkesi ABD'de geçtiğimiz günlerde 17 yaşında bir hasta, sigortası olmadığı sebebiyle geri çevrildiği bir hastaneden diğerine sevk edilirken, tedavinin geciktirilmesi sebebiyle hayatını kaybetti. Bu kişi bir covid-19 hastasıydı. Sadece bu olay bile insanlığa; sağlığın bir temel ihtiyaç mı, yoksa keyfî bir hizmet mi olduğunu, çocuk sayılabilecek birisinin maddî sebeplerle ölüme itilmesinin insanî olup olmadığını ve bu sistemin bir salgınla ne ölçüde mücadele edebileceğini ayrı ayrı düşündürtecek.

Aslında bunları yeni düşünüyor da değiliz. Neo-liberalizmin ilk zamanlarından itibaren, ruhunu şeytana satmamış düşünce insanları bunu her fırsatta teşhir etti. Sağlığa değil kâra odaklanmış bir özel hastanenin, eğitime değil kâra odaklanmış özel okulun, bu tipteki asıl amacından ziyade kâr odaklı her türlü kurum ve kuruluşun çökmeye mahkum olduğu daima söylendi. Bu temeldeki etik ve ahlâk dışı taraflar sürekli dile getirildi. Şu an bunları daha kalabalık olarak ve daha hararetli tartışmamızın yegane sebebi artık yumurtanın kapıya dayanmış olmasıdır!

Sadece kurumlar ve bunların işleyişi de değil. Pandemiyle mücadele edebilmek adına gereken sosyal izolasyon, karantina veya buna benzer uygulamaların getirdiği ekonomik tıkanıklıkların, maddî zorlukların aşılması, temel ihtiyaçların karşılanması, zararların tazmini ve halkın korunması da yine devletleri, devlet aygıtını kaçınılmaz olarak göreve davet eden bir durumdur.

Direkt siyaset bilgisi kitabının ortasından konuşmaya başlamasak da takdir edersiniz ki bu iki kol da 'sol' bir akımı ifade eder ve temelde böyle bir kökte birleşir. Bu akımların pratikteki karşılıklarına ilk bakışta pek de hoşumuza gitmeyen seyahat kısıtlamaları olarak rastlıyoruz. Bunu birtakım özel hastane ve otellerin kamulaştırmaları izliyor. Son olarak da insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri ve de 'normal' hayatlarını sürdürebilmeleri için gereken destekleri, sosyal devlet faaliyetlerini görüyoruz.

Tüm bu süreci hızlandıran ve yaygınlaştıran da iki temel unsur söz konusu; bunlardan ilki, bir devletin attığı adımların, anında başka başka devletlerin vatandaşları tarafından da öğrenilip, talep edilir, beklenir hâle gelmesi, ikincisi de virüsün küresel bir tehdit olmasıdır.

Gerçekten de kapitalist küreselleşme ideolojisi ömrünü tamamladı. Ancak insanlık tarihi kadar eski bir şey olan küreselleşme olgusu için aynı şeyi söyleyemeyiz. Pek çoklarının aksine bu ayrımı yapmamız gerekir. Küreselleşme olgusu, insanın insan olduğunu fark ettiği çok eski zamanlara uzanır ve insanın merağı, her hamlesi daima bu olguyu beslemiştir. Bunu tarihteki hemen her olay, keşif, savaş ve özellikle ticaret yolları olarak düşünebiliriz. Bütün bir Roma tarihi, Moğol yayılımı, Haçlı seferleri, Amerika'nın keşfi ve Sanayi Devrimi de bu kapsamdadır.

Önce kara Avrupası'nın kendi içerisinde, sonra bu parçanın İngiltere'yle, en nihayetinde de transatlantik kablo hattıyla Amerika Kıt'asıyla telgraf ağının tamamlanması da küreselleşme olgusuna muazzam bir örnektir. Radyonun ve televizyonun icadı da öyle... Yine takdir edersiniz söz konusu beşerî gelişimler, tamamen ve daima tek bir politik tarafa mâl edilemez. Uzun yıllar küreselleşme olgusunun rüzgârından, kapitalist küreselleşme ideolojisi istifade etmiş olsa da artık durum tersine dönmek üzeredir.

Yukarıda da tespit ettiğimiz gibi, pandemiye karşı bir devletin aldığı 'sol' tedbirler, bugün elimizde; WhatsApp, Twitter, İnstagram, Facebook, YouTube adlarıyla bulunan araçlar sayesinde, anında iletiliyor ve 'olması gereken' tedbirler olarak, diğer devletlerin vatandaşlarınca da talep ediliyor. Ayrıca virüsün küresel çaptaki etkisi, tedbirlerin de küresel çapta olmasını zorunlu kılıyor. İşte bunlara dayanarak, küreselleşme olgusunun artık daha çok sol akımların yelkenini dolduracağını söyleyebiliriz.

Hâl böyleyken, virüs sebebiyle küreselleşmenin sonunun geldiğini söylemek ve onu tamamen 'kapitalist' cepheye itelemek, onunla tümden bir mücadeleye girişmek bizi, sanayi devrimi sonrasında işinden olan ve suçlu gördüğü makineleri büyük bir hınçla parçalayan zavallı ludistlere benzetir ki bununla hiçbir yere varamayız.

Şu durumda ayrıca hatırlamamız gereken kişinin Jean Baudrillard olduğunu düşünüyorum. Hem Marksizm dışı hem de kapitalizm karşıtı bu ilginç adam; kapitalizmin ölüm hariç her şeyi yuttuğundan ve dönüştürdüğünden söz etmişti. Dolayısıyla da kapitalizmi ancak ölüm diz çöktürebilirdi. Bir anlamda şu an böyle bir süreci yaşadığımızdan da bahsedebiliriz.

Zira günümüze kadar, kapitalizm karşısında diğer ana akım ideolojiler gerilediler, kapitalizm önüne çıkan her şeyi satın aldı veya yok etti. Milliyetçilikleri törpüledi, dinleri dönüştürdü. Dünyanın her tarafında holdingleşmiş, maneviyattan çok maddiyata yakın tarikat çevreleri türedi. Öyle ki ironik ve komik bir biçimde kişi bazında sosyalizmi dahi kısmen dönüştürdü. Zincir mağazalardan çeşitli 'sosyalist' kıyafetler yahut eşyalar satın alan, sosyal medyada 'sosyalist' tepkiler gösteren, sistem adına asla bir tehdit olmayan 'sosyalist' insanı üretti.

Ne var ki, kapitalizmin temas edebildiği her şey tamamen dünyeviydi ve ölümle ilgili yapabileceği en ileri hamle sadece onu ötelemek oldu. Yani ölüm yokmuşçasına yaşanan, ölümün ancak plan dışı bir şey olarak başa geldiği 'sonsuz' bir hayat söz konusuydu. İşte virüs de tam bu açıktan, var gücüyle saldırdı. Öyle görünüyor ki başarılı da oldu!

Bunlara ek olarak virüs bize pratikte de bazı şeyler gösterdi. Brexit meselesiyle imajı zedelenen Avrupa Birliği'nin gerçekte pek de bir karşılığı olmadığı, bundan ayrı olarak 'özgür' Avrupa ülkelerinin kendi içlerinde de türlü açıklıklarla birtakım tehditlere karşı rehavet içerisinde oldukları ispatlandı. AB ülkelerine 'karşı cephenin' ülkeleri olan Rusya ve Çin'in yardım etmesiyse durumu daha da vurguladı.

Yine Çin'in duyurduğu gelişmelerin doğru olduğunu varsayarsak, içeride devletin varlığının daha belirgin olduğu bir ülkede, herhangi bir ciddi salgın durumunda daha iyi mücadele verildiğini de söyleyebiliriz. Ki olağanüstü nüfusu ve bu felaketi ilk deneyimleyen ülke oluşu sebebiyle söz konusu başarı esaslı, hatrı sayılır bir başarıdır!

Burada bilgilerin doğruluğuna karşı bir şüphe payı bırakmayı da özellikle ihmal etmemek gerekir. Zira pek çok örneği olacak şekilde, en son örneğini Sovyetler'deki Çernobil deneyiminden de hatırlayacağımız üzere, bu tür devletlerin doğru bilgi servisi konusunda birer şampiyon olmadıkları da barizdir!

Son olarak pandemi ve ondan kaynaklı karantinanın getirdiği evde kalma zorunluluğu, sosyal olarak diğer bir etkeni meydana getiriyor. Ünlü ve dolayısıyla zengin isimler, birbirinden güzel evlerinde herkese evde kalmayı öğütlerken, onların o evlerde oturması için çalışmak zorunda olan geniş kitlelerin saf nefretini kazanıyorlar. Günümüzün ekmek bulamayanlarına, pasta yeme tavsiyesi veriyorlar! Bu da yine "her şeyin sınıfsal olduğu" tezini alabildiğine güçlendiriyor.

Sözün özü, pandemi sebebiyle; devletçe yapılan belirlemeler, kaçınılmaz kamulaştırmalar, sosyal devletin geri dönüşü ve bunları daha da kamçılayan sınıf ayrımı vurgusu, yine mecburî olarak küresel ölçekte bir yayılım sergiliyor. Korkulan adıyla söylemek gerekirse, Komünist Çin'den çıkan bu virüs, galiba yavaş yavaş komünizmi de bulaştırıyor...

25 Mart 2020 Çarşamba

Politik Düşüncenin Yönelimi-II: Psikoloji ve İdeoloji

Eric Drass'a ait bir illüstrasyon
(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

İnsanın doğruya olan tahammülünün sınırı nedir? İnsan kendi varlığını inkâr edebilir mi? Öyle görülüyor ki herkesin elinde olmayan sebeplerle bulunduğu mecburî bir konumu ve buradan etrafa bakarak geliştirdiği bir dünya görüşü var. Bu mecburî konumun etkisini bir önceki yazıda, "sosyal etkileşim" kapsamında irdelemiştik. Şimdi bunun daha içeriden bir tahlilini yapmaya, temel mekanizmasını tespit etmeye çalışacağız.

Bir meslek grubu düşünelim. Bu meslek grubu, ekserî olarak; genel ahlâk ve etik dışı hareket etmekten kaçınmayan, kendi çıkarlarını genişletmek için karşı tarafın alanına tecavüz eden, kolaylıkla şiddete başvurmaktan çekinmeyen, kural tanımaz ve yozlaşmış bir yapıda olsun. Babası genelden farklı olmayacak şekilde bu mesleği icra eden ve kendisi de doğal olarak dünyaya geldiğinden itibaren bu sayede yetişmiş birisi, babasına ve hattâ söz konusu meslek mensuplarına ne kadar eleştirel yaklaşabilir? Birtakım somut gerçeği kolaylıkla dile getirebilir mi?

Bu kişi eğer bir öz eleştiri üstadı falan değilse ve de babasıyla özel problemleri yoksa, muhtemelen mesleğin zorluğuna, şartların insanları bazı şeylere ittiğine, bunun anlaşılması gerektiğine daha çok değinecektir. Yine muhtemeldir ki topluluk içinde yaptığı göstermelik eleştirel bir yorumu, dokuz tane acındırma ve/veya haklı gösterme maksatlı yorum izleyecektir. Aksi bir durum bu kişinin kendini reddetmesi, dayanılmaz şiddette stres içeren köklü bir sorgulamaya girişmesi demek olacaktır. Sadece 'istisnai' diyebileceğimiz kadar az kişi bunu yapabilir.

İnsanın doğru ve yanlışı ayırt etmesi temel bir reflekstir. Ancak bunun da öncesinde gelen doğal bir ayrım, insanın kendisini var eden tüm ögeleri her şeyin önüne geçirmesi olarak karşımıza çıkıyor. Yani bir şey; doğru, etik, ahlâkî, adil, yasal, 'olması gereken' olabilir. Dahası aynı anda hepsi birden olabilir. Ancak bu şey kişinin; acı çekmesine, aç kalmasına, zarara uğramasına, yok olmasına sebep olacaksa, yani onun varlığı açısından bir tehdit oluşturacaksa, söz konusu niteliklerinin hiçbir önemi kalmaz. Artık o şeyin törpülenmesinin, bir şekilde aşılmasının, yanlış gösterilmesinin yolları aranmaya başlanır. Zira insan var olmak ister. Ayrıca bir şeyin hükmünü verebilmek için de önce var olmak gerekir. İnsanın kendisini yok edecek bir hüküm vermesi beklenemez.

İşte psikoloji ve ideolojinin insan zihninin çalışma şekli kapsamındaki ilişkisi de buna benzer. Hayatın son derece karmaşık olan ilerleyişi karşısında kişinin kendisini daha iyi şartlara taşıyacak fikirlere yakın durması son derece doğaldır. Ancak her yeni gelişme, iş, ilişki ve olay karşısında durup yeni bir fikir belirlemek çok olanaklı olmadığından, iç tutarlılığı olan bir fikirler paketi edinmek daha makuldür. İşte bu fikirler paketinin de yaygın adı 'ideoloji'dir. İdeolojiyle bir sürü fikir ve görüşe kolaylıkla sahip olunur. Burada belirlenmiş en büyük doğrular için bazı tali meselelerdeki yanlışlıklar kolaylıkla görmezden gelinebilir. Zira aslolan ana doğrulardır. Tabii söz gelimi tali meselelerdeki yanlışlıklar, çoğu kez büyük facialar demektir!

Örneğin, aslolan Alman ırkının üstünlüğü ve bunun yüceltilmesiyse, milyonlarca Yahudi'nin sistemli bir şekilde öldürülmesi de olması gerekendir. Nazi perspektifinden bunun küçük bir yanlışlık olarak kabul edilmesi bile büyük lütuftur!

Eğer aslolan proleterya diktatoryasının devamlılığı ve işçi sınıfının istikbâliyse, bazı insanlar haksız yere yahut yanlışlıkla çalışma kamplarına da gönderilebilir. Hattâ orada ölebilir, bu tali bir meseledeki küçük bir yanlışlıktır(!)

İngiliz-Amerikan hattına geçtiğimizde, daha ikna edici ve mensuplarından ziyade diğer tarafların zihinlerinde de haklılık oluşturacak tezler görürüz. 

Mesela "İngiltere geçmişte zapt ettiği yerlere, oraların yeraltı ve yer üstü zenginliklerini sömürmek için değil, insanî şartlarda yaşamayan bu topluluklara belirli bir seviyeye gelene dek vasilik etmek için gitmiştir" gibi.

Yahut da "Amerika Irak'a petrol için (veya başka herhangi bir çıkarı için) değil, tüm dünyaya karşı tehdit unsuru olan azılı teröristlerle mücadele etmek ve oraya demokrasi götürmek için gitmiştir" gibi.

Tabii bunlar işin propaganda boyutu, ancak psikoloji ve ideoloji bağlamında, doğruyla yanlışın tayin edilmesi anlamında fikir vermedikleri de söylenemez. İnsanın tüylerini ürperten bu yaklaşımlar, tarihte çoğu kez (tercih edilmesi mümkün olmayan) mecburî konumun getirdiği bir kavrayışın sonucu olarak geniş kitlelerce doğru kabul edilmiştir.

Kemal Tahir de mecburî konum ve ideolojinin ilişkisini önemser, vurgular. Bu bahisteki bir ifadesi şöyledir:

Sosyalist olmak demek, "o sınıfın içinden gelerek düşünmek" demektir. İşçi sınıfının içinden gelmiyorsan, istediğin kadar sosyalizmi öğren, sosyalist olamazsın ve sosyalist işçi gibi düşünemezsin!.. gerçekte Sosyalist, teorisini, tıpkı şoförün arabasını kullandığı gibi kullanır; yâni bilinçaltına indirerek... Şoför, arabasını kullanırken bir dönemece rastladığı sıra, 'Şimdi gazdan ayağımı hafifçe çekeceğim, direksiyonu kıracağım, dönemeci içeriden alacağım' diye düşünmeden bütün bunları bilinçaltı yığıntısı ile nasıl yaparsa, bir sosyalist de olaylar karşısında, 'Marx şöyle demişti, Engels'in açıklaması böyle, Lenin bu durum karşısında şu yolu tuttu, öyleyse ben böyle davranmalıyım', gibi şeyler düşünmeden, bilinçaltı davranarak sosyalizme denk düşer. Çünkü sosyalizm, işçi sınıfının düşünce biçimidir. Eğer bir insan işçi sınıfından gelmiyorsa, işçi sınıfı ile özdeşleşmedikçe, sosyalist olamaz ve sosyalist gibi düşünemez. Bu söylediklerim, bilimsel sosyalizmin söyledikleridir.¹

Kemal Tahir çizgiyi çok kesin çekerek mecburî konumla ideolojiyi neredeyse eşitliyor. Ama galiba, biraz da ihtiyatlı olmakta fayda var. Marx işçi sınıfından değildi. İşçi bir aileden gelmiyordu. Kendisi de hiçbir zaman işçi olmadı. Ancak bu tılsımlı adam, işçi sınıfının merkezinden bir perspektifle, bilimsel sosyalizmin, Marksizm'in kurucusu oldu.

Tabii atlamamak gerekir ki işçi sınıfından olmamakla  beraber Marx da hayatı boyunca parasızlık çeken, ezilen taraftaydı. Potansiyelinden, dehasından hiç şüphe edemeyeceğimiz ve direkt olarak dünyayı en çok etkileyen düşünür olan bu adam, aynı mevcut donanımla farklı bir hayat yaşasaydı, yine aynı ideolojik çizgide olur muydu?

Marx yedi çocuğundan dördünü direkt maddî yokluklar sebebiyle kaybetmiştir. Yıllar sonra bu büyük acıların getirdiği ağır çöküntünün sebep olduğu bir ölümle evlat acısını beşinci kez tatmıştır. 1855 yılında, 8 yaşındaki oğlu Edgar gözlerinin önünde günden güne eriyip hayatını kaybettiğinde, o gece sadece 37 yaşında olan Marx'ın tüm saçlarının bembeyaz olduğu söylenir. Bunları yaşayan veya daha öncesinde de bunları yaşaması olası bir insanın 'görünmez el'in azametinden bahsetmesini bekleyebilir miyiz?

Lenin'in de sıradan bir insan olduğunu söylemek mümkün değildir. İlkokuldan itibaren dikkat çeken başarıları, iyi bir satranç oyuncusu olması, çalışmaya dair bitip tükenmek bilmeyen tutkusu, kararlılığı, onun hangi alanla ilgilense başarılı olacağını gösteren birtakım ipuçlarıdır.  Yine işçi sınıfından gelmeyen, ancak işçi sınıfının çıkarlarına ömrünü veren bu adam, niye bu şekilde hareket etmiş, başka bir alanla ilgilenmemiş olabilir?

Lenin'in ağabeyi, radikal devrimci görüşleri benimseyip, henüz 21 yaşındayken Çar'a karşı suikast düzenlemek suçundan idam edilmiştir. Bu idam gerçekleştiğinde henüz 15-16 yaşlarında olan Lenin'in hayatındaki, psikolojisindeki herhangi bir şey bu olaydan bağımsız düşünülebilir mi?

Büyük acılar, travmalar, görüldüğü üzere önemli potansiyelleri ömür boyu sürecek bir güdümlenmeye itebiliyor. Bunun tam dersi de mümkündür. Yani başından itibaren bir şartlanma değil ama, şok etkisi yaratan bir olay sonrasında mevcut şartlanmışlıktan çıkıp tam ters istikamete geçmek gibi.

Marksizm'in en büyük ve en geçerli reddiyecilerinden birisi olarak tanıdığımız Karl Popper, buna iyi bir örnektir. Anlattığına göre erken yaşlardan itibaren Marksizm'e ilgi duyan Popper, Avusturya Sosyal Demokrat İşçi Partisi üyesidir. Çeşitli görevler almıştır. 1919 Temmuz'unda bir gün kendisinin de aralarında olduğu partili gençler silahsız olarak bir eylem yapıyordur. Polis onlara ateş açar ve sekiz genç hayatını kaybeder.² Popper bu olaydan çok etkilenir ve Marksizm'e olan ilgisi bıçak gibi kesilir. Sürekli olarak, inandığı ideolojinin gerçekten doğru olup olmadığını düşünür. Gerçek anlamda kavrayıp kavramadığını bilemediği şeyler için, birilerini ölüme götürecek cesareti vermede, bu motivasyonu sağlamada payının olup olmadığını sorgular. Böylelikle, bu trajik olay sayesinde anti-Marksizm, en maharetli üyesini Marksist gençler arasından kazanmış olur.

Her zaman direkt ana akım bir ideolojiyle ilişkilendirilemese de insanların psikolojisini derinden etkileyen olayların, onlara ideolojik yönelimlerinde belirleyici olacak bir karakteristik kazandırdığı açıktır. Şu Çılgın Türkler'in yazarı Turgut Özakman, babasını ilk ve son kez ağlayarak gördüğü zamanın 10 Kasım 1938 günü olduğunu kendisi de son derece müteessir bir biçimde anlatır. Hâl böyleyken, Özakman'ın tüm eserlerindeki çizgisinin, perspektifinin, olduğundan çok farklı bir noktada olmasını bekleyebilir miyiz?

Aziz Nesin anılarını aktarırken, 11 yaşında yatılı okuldan kaçtığından ve ölüm döşeğindeki annesini ziyaret ettiğinden bahseder. Annesinin yanına sokulmadığı için konuşulanları gizlice dinlediğini ve bunu yaparken, annesinin onun yatılı okulda olduğu için ne kadar huzurlu olduğunu, "artık gözüm açık gitmeyecek" dediğini işitir. Bu sözler onu okula dört elle sarılmaya iter. Böylelikle Aziz Nesin sadece okula devam etmek şöyle dursun, öyle bir çalışma, okuma-yazma disiplini benimser ki onlarca eser vererek Türk Edebiyatı'nda yadsınmaz bir yer edinir.

Hikâye bununla da sınırlı değildir. Aziz Nesin o yıllarda imkân olmasına rağmen annesinin hiç fotoğraf çekinmediğini, çünkü bunun o zamanlar bir zorunluluk olmadığı müddetçe hoş karşılanmadığını, günah kabul edildiğini yazar. Nesin annesinin yüzünün yıllar içerisinde hafızasından nasıl uçup gittiğini, kaleminin de gücüyle öyle bir aktarır ki gerçekten de okurken gözleriniz dolar. Bize şimdilerde gülünç gelen saçma sapan bir kabul, bir 'yasak', bir dar görüşlülük, Nesin'in içine ölene dek sürecek ince bir sızı olarak yerleşmiştir. Peki hâl böyleyken, bu meselenin de onun dine yaklaşımına etki etmediğini, en bilindik 'millî ateistimizin' yetişmesine katkı koymadığını söyleyebilir miyiz?

Psikoloji ve ideolojinin etkileşimi her zaman bu kadar anlaşılabilir ve insanî değildir. Kadir Mısıroğlu özelinde tam olarak örneklendirebileceğimiz, türlü sebeplerden dolayı hayatı boyunca kendisini daha da bileyen, her fırsatta etrafı direkt maddî olarak yanlış bilgilerle zehirleyen patolojik vak'alar da söz konusudur.

Yahut da söz gelimi zehirlemenin sistemli olarak sıradan insanlara uygulanmasıyla da çeşitli facialar meydana gelebilir. Bu pek çok terör faaliyetinin temelinde olan şeydir. Radikal sol örgütlerin veya cihatçı örgütlerin eylemcinin de ölümüyle sonuçlanacak şiddetteki eylemleri, yani intihar saldırılarını gerçekleştirmelerini sağlayan temel motivasyon burada gizlidir. İşte buraya kadarki pek çok örnekte de görüldüğü üzere, psikolojinin ideolojik yönelim üzerindeki etkisi bu kadar yüksektir.

Önceki yazıda belirlediğimiz şekilde sosyal etkileşimin yanı sıra psikoloji de ideolojik duruşumuzu, çizgimizi belirlemede son derece etkilidir. Hattâ öyle ki bunlardan hareketle ideolojimizin bir tür 'kader' olduğunu ileri sürebilir, buradan da muazzam bir ideolojisi eleştirisi türetebiliriz. Ancak bu hakkaniyetli ve isabetli olmaz. Bir de "ideolojilerin sonu" söyleminden beslenen hakim ideolojinin ekmeğine yağ sürer. Bunun yerine gerçekten var olan, bir realite olarak kaçamadığımız 'kaderimizi' elimizden geldiği kadarıyla yönetmeye çalışabiliriz. 

Örneğin bunu; seçme lüksümüzün olmadığı değerlerimiz doğrultusunda hareket ederken, maddî gerçekleri reddetmeyerek, görmezden gelmeyerek, hattâ yerine göre bunları özellikle ortaya çıkarıp tartışmaya çalışarak yapabiliriz. Bu yazının ilk paragrafında tespit ettiğimiz 'istisnai' insanlardan olmaya da çabalayabiliriz. Bunlar sırasıyla iki kademeyi meydana getiren erdemlilik noktalarıdır.

İlkinde asgarî bir ilkelilik, objektiflik söz konusuyken, ikincisinde içerisine doğulan değerlere zıt istikametlere yönelme motivasyonunu sağlayacak üstün bir erdem söz konusudur. Bunu yapabilen kişi, belki de Nietzsche'nin 'üstinsanı' gibi aşkın bir kişidir. Bu tür karakterlerin de çeşitli örnekleri vardır.

Marksizm'in Marx'la birlikte diğer büyük kurucusu olan Engels fabrikatör bir babanın oğlu, 'burjuva' bir ailenin üyesidir. Hayatı boyunca her şartta Marx'ı finanse etmesiyle bilinen Engels öldüğünde de hatırı sayılır ölçüde zengin birisidir. Ancak zihin gücünü de maddî gücünü de düzeni kendi gibilerin felaketi olacak şekilde değiştirmeye adamıştır.

Pyotr Kropotkin bir Rus asilzadesi olarak dünyaya gelmiş, hayatı boyunca hem maddiyatı, hem de saygıyı peşinen kazanmış olma şansına sahip birisidir. Kropotkin bunları, kendisinin son derece lehine olan pek çok şeyi reddeder. Macera dolu bir hayata atılır. Gözlem yapar, dayanışmayı ve kendisinden alt konumda olan insanları önemser. Öyle ki Kropotkin, bu macera filmlerini aratmayan hayatında, sosyalizm çizgisinde dahi durmayıp ideoloji skalasının en solunu vurarak anarşizmi, anarko-komünizmi benimsemiştir.

Yine bu minvalde başka bir adamımız, diğer iki isme göre daha az bilinen ve günümüze daha yakın bir isim olan Tony Benn'dir. Benn İngiliz solunun çok önemli ve farklı bir figürü olmuştur. Zira kendisi pek çok İşçi Parti'linin aksine, işçi kökenli değil, bir soyludur. Genç yaşta İşçi Partisi'nden Avam Kamarası'na giren Benn, babasının ölümüyle kendisine miras kalan 'lord' unvanını reddederek Lordlar Kamarası'na geçmemek için ciddi ve eşine az rastlanır bir mücadele vermiştir.³

Bu kişiler, yani Engels, Kropotkin ve Benn, mecburî konumlarını, kişisel, adi bir çıkar elde etmemek üzere terk etmişlerdir. Bu hangi açıdan bakılırsa bakılsın saygıyı hak eder. Ancak bu şekilde davranmanın analizini yapacağımızda bunun; bahsettiğimiz üstinsanvari bir bilinçli erdemlilikle mi, yoksa basit duygusallıklar ve dolayısıyla farklı psikolojik etkenler sayesinde mi gerçekleştiğini nasıl belirleyebiliriz?

Söz konusu belirlememiz elbette sonucu etkilemez. Belirttiğim üzere bunlar her halükarda erdemli davranışlardır. Fakat, örneğin Engels 'kaderine' üstinsansı bir bilinçle mi meydan okumuştur, yoksa o çevrede şahit olduğu pek çok fabrikatör-işçi ilişkisi mi onu duygusal olarak manipüle etmiştir? Yoksa direkt fabrikatör olan babasıyla olan bir problemi mi etkili olmuştur?

Benzer şekilde Kropotkin anarşistliği bir üstinsan erdemiyle ve sosyal çevresinin, psikolojisinin insanî etkenlerini yırtıp atarak mı tercih etmiştir? Yoksa henüz dört yaşındayken kaybettiği annesinin boşluğunu doldururcasına ona iyi davranan ve onu yetiştiren hizmetçilerin, dadıların onda oluşturduğu sempatiyi, tüm alt sınıflara mı mâl etmiştir?

Yine Benn'in 'avamlıktan' 'lordluğa' geçmemek üzere verdiği hukuk mücadelesi bir üstinsan erdeminin emaresi midir? Yoksa basit duygusal dürtüler mi zamanla daha karmaşık hâle gelerek onu buna itmiştir?

Bir de son zamanlarda daha çok popülerleşen bir görüş; insanın maddî bir çıkarından vazgeçmek pahasına yaptığı iyiliğin, aslında "iyilik yapmış olma" hazzından kaynaklandığını ileri sürüyor. Bu durumda insan, maddî çıkarından vazgeçerken, aslında manevî veya duygusal bir 'çıkara' yönelmiş oluyor. Bense konumuz dahilinde insanı erdemli olmaktan kesin olarak men eden bu 'sapık' görüşü ciddi olarak incelemeye değer bulmuyorum. Bu şekilde kısaca fikir belirtmem, herhalde bu baptaki bazı hatırlatmaları peşinen cevaplayacaktır.

Devam edecek olursak, bu soruların kesin cevaplarının verilebilmesi için herhalde uzun yıllar sürecek profesyonel biyografi çalışmaları gerekir. Ancak şu söylenebilir ki; eğer bu erdemli davranışların ardında küçük duygusal yönelimler varsa bu kişiler kesin olarak bir üstinsan erdemi sergilememiş alelade iyi kalpli kişilerdir. Aynı zamanda bu durum sosyal çevre ve psikolojinin insanı kukla gibi oynattığı, ideolojinin bir tür 'kader' olduğu görüşünü destekler.

Yok hayır, bunun tersi geçerliyse, bu kişiler gerçekten benzettiğim mânâda üstinsan erdemine sahip kişilerdir ve bu doğrultuda bir hayat sürmüşlerdir. Ayrıca bu durum, kader örgüsü hükmündeki bir ideolojiyi tesis edecek güçteki sosyal etkileşim ve psikolojiye rağmen, insanın bu örgüyü yırtabilecek ve yenisini örebilecek kudrette olduğunu gösterir. Ki ben de buna inananlardanım. En azından böyle olmasını umut edenlerdenim.

Tabii şu da var; birileri de çıkıp, sonuç olarak bu kişilerin, yani Engels, Kropotkin ve Benn'in örnek yaşamlarının bu analiz için tiftik tiftik edilmesinin, son derece önemsiz tali bir mesele olduğunu ileri sürebilir. Dahası uzunca bir süre haklı da görülebilirler!

İsmet Bozdağ, Kemal Tahir'in Sohbetleri, Emre Yayınları, s. 94-95

Karl R. Popper, Hayat Problem Çözmektir, Yapı Kredi Yayınları, s. 244-245

21 Mart 2020 Cumartesi

Politik Düşüncenin Yönelimi-I: Sosyal Etkileşim ve İdeoloji

(history.com)
(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Düşüncelerimiz ne kadar bize ait? Onları nasıl belirliyor, nasıl seçiyoruz? Yahut biz ne kadar onlara aitiz? Burada öncelikle zannettiğimiz kadar güçlü bir özgür iradeye sahip olmadığımızı anlamamız gerekiyor. Yahut da 'özgür irade' dediğimiz şeyi tekrar bir elden geçirmemiz...

Bir de düşüncelerimizle, özellikle de politik olanlarıyla mevcut bağımızı soruştururken, pek çok etken söz konusu. Bunlardan en önemli ikisini sosyal etkileşim ve psikoloji olarak belirledim. İşbu etkenleri, sırasıyla, -bunun ilki olduğu- iki kısa yazılık makul bir diziyle açmaya çalışacağım. Tabii burada sosyal etkileşim ve psikolojinin tamamen bağımsız alanlar olduğunu söylemek de mümkün olmadığından, bir meseleyi en ağırlıklı olduğu tarafta ele almaya gayret edeceğim.

İçerisinde bulunduğumuz paradigma, ideolojik atmosfer veya türlü diğer sebeplerden dolayı, bireye haddinden fazla odaklanmaya meyilliyiz. Oysaki bireyi sürekli kendi ekseninde döndüğü, yeşil lazerlerden oluşmuş, analitik ve dijital bir ortamda inceleme şansımız çok kısıtlıdır. Pek çok anlamda bireyi çevresi meydana getirir.

Düşünce, siyasî temayül, ideoloji gibi değişikliğe uğratılması çok daha mümkün şeylerin yanı sıra, sosyal etkileşim biyolojik değişiklikler meydana getirecek kadar güçlüdür. Yapılan araştırmalara göre mercan kayalıklarında yaşayan küçük bir tür olan mavi başlı lapin balıklarında, ortamdan erkek balık bir şekilde uzaklaştırıldığında, en uygun dişi balığın bir süre sonra, diğer dişileri korumak adına cinsiyet değiştirerek erkeğe dönüştüğü görülmüştür.¹ Bu öyle alelade görüntüden ve renkten ibaret bir değişim değildir. Makalede mevcut yumurtalıkların zamanla testise dönüştüğü ve on gün içerisinde sperm üretebilecek hâle geldiği açıkça belirtilmektedir.

Çevrenin bireye etkimesi görüldüğü gibi son derece karmaşıktır. 'Sürü psikolojisi' şeklinde bir indirgeme çoğu kez imkânsızdır. Tabii bu karmaşıklık her zaman söz konusu değildir. Örneğin kendi ideolojisi istikametinde bir mitinge katılmış olan birisi, atılan sloganlarla ve de gönül birliği kurduğu binlerce insanla birlikte, o an için veya bir süreliğine çok daha yüksek bir ideolojik kondisyona kavuşabilir. Hattâ radikalleşebilir. Burada siyasî bağlamdaki kişisel özgünlüğün, yine aynı bağlamdaki öz eleştirinin ağırlığı ancak rüzgarda savrulan kuru bir yaprak kadardır. Kitlelerin haykırdığı şeyler, sarsılmaz gerçeğin ta kendisi oluvermiştir.

Sosyal etkileşimin kişiyi getirdiği en irrasyonel nokta, ilginç olarak siyasetle ilgisiz bir şekilde futbol taraftarlığı ve fanatizmdedir. Burada da yine 'sürü psikolojisi' kapsamında değerlendirilebilecek bir durum söz konusudur. Pek çok insan, normal şartlarda yakınından yamacından geçmeyeceği küfürlere ve argo söyleme iştirak eder, en azından bu durumdan aman aman şikayet etmez. Akılla bağdaşması mümkün olmayan bir düşmanlıkla, muhtemelen hayatın diğer ve de 'gerçek' alanlarında verilemeyen yığınla tepkinin adeta boşaltımı yapılır. 

Burada konumuzun dışında olmakla birlikte, belki de asıl üzerinde durulması gereken nokta, sosyal etkileşimin şaşırtıcı gücünün yanı sıra bunun nasıl bir haz ve bağlılık vasıtası olduğudur.

Bir ortak paydanın olduğu büyük kitlenin birey üzerindeki bu tür etkilerini 'pozitif etki' olarak ele alacak olursak; bir de direkt iletişimin mümkün olduğu daha küçük gruplardaki negatif etkiden söz etmemiz gerekir. Burada insanın diyalog ihtiyacı ve de 'şeytanın avukatlığı' temelli bir ters etkileşim söz konusudur. Peşi sıra yaşanacak gelişmelere göre etkileşimin miktarı da değişir. Açıkçası daha incelemeye değer olan da budur.

Miting ve tribün örneklerinde olduğu gibi aynı düşünsel zeminde olan, ancak onlara nispetle daha küçük topluluklarda kişiler monologdan kaçınmak isterler. Zira diyaloğun olmadığı bir topluluk, yalnız olmaktan farksızdır. Bu sebeple de örneğin söz konusu ortak paydanın karşıtlığına karşı bir eleştiri yapılırken, birisi veya birileri muhakkak eleştirinin de eleştirisini yapmak ister. Burada hiç kuşkusuz bir parça şeytanın avukatlığı vardır. Yine tartışma ve diyalog da bu sayede doğar. Bundan sonra -eğer yaşanacak olursa- tartışmanın şiddeti, kişilerin (özellikle de eleştirinin eleştirisini yapanların) ideolojik çizgisinde kalıcı bir kaymaya sebep olabilir. Radikallerin daha az radikal olanı merkeze ittiği veya ılımlıların nispeten radikal olanı daha da bilediği bir durum olasıdır.

Günümüz Türkiyesi'nin dinamiklerine de uygun olarak bir örnekle devam edelim. Üniversite öğrencisi, tesettürlü, genç bir kadın düşünelim. Bu kişi; okul çevresinde ve çeşitli sosyal ortamlarda düzeyli siyasî tartışmalardan çekinmeyen, olabildiğince okuyup yazan, muhafazakâr görüşü savunan birisi olsun. Söz konusu kişi karşıt görüşlü kişilere karşı daima muhafazakârlığı temsil ederken, Anadolu'daki memleketine gittiğinde orada doğal olarak modernizme çalan bir karakter olarak görülebilir. Hem bu kuvvetle muhtemel sebep dolayısıyla, hem de bir konuşmadaki olası monologdan çıkış hamlesi dolayısıyla genç kadın, ansızın genişçe bir cepheyle yüz yüze kalabilir.

Bu olası yüzleşme, gelişecek diyaloğun sertliğiyle orantılı olarak onu; daha ılımlı bir muhafazakâr ve hattâ modernistliğe yeni yelken açmış birisi hâline getirebilir. Bu örnekler, sol görüşlü arkadaş ortamında, monoloğu "serbest piyasanın da olumlu taraflarının olabileceği" iddiasıyla kıran kişinin alacağı karşılık ve bunun onun üzerindeki kalıcı etkileri gibi sayısız farklı senaryoyla çoğaltılabilir.

Küçük grup etkileşimi diğer şekliyle de düşünülebilir. Yani söz konusu topluluğa bir tür zorunlulukla dahil olan ve geri kalan herkesle farklı görüşlere sahip olan kişinin maruz kalacağı değişim olarak. Burada istisnai durumlar dışında bu kişinin tüm topluluğu etkilemesi yerine, topluluğun kişiyi etkilemesi olasıdır. Bu bir evlilik sonucu sıkça maruz kalınan bir aile ortamı olabilir. Veya iş gereği maruz kalınan iş arkadaşları grubu da olabilir. Söz konusu kişi, hele de iyi bir ideolojik bilince sahip değilse ve karşı görüşe geçmesine engel olacak bazı psikolojik travmalara sahip değilse, peyderpey değişir. Ta ki artık farklı gerçekliklere bölünmesine gerek kalmayacağı, iç tutarlılığını sağlayacağı bir noktaya gelinceye kadar bu değişim sürer.

Bir bütün olarak bakıldığında toplulukların genel bir dengesinden de söz edilebilir. Bu tıpkı bir kutbu kesilmek istenen mıknatısın, kalan yarısının yine iki kutupluluk davranışını göstermesi gibidir. Bir toplulukta bir şekilde farklı görüşte kimse kalmayacak şekilde bir eleme yapılsa, zamanla geride kalanların giderek ayrışması ve farklılaşarak yeni 'kutuplar' oluşturması gibi diyalektik bir tamamlayıcılık kaçınılmazdır. Bu durumda birilerinin durduğu noktayı yine kaçınılmaz olarak 'çevre' tayin etmiş olur.