22 Eylül 2020 Salı

Yaklaşıyor yaklaşmakta olan!


(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Türkiye olarak biz, eski zamanlarda hilâfetle diğer Müslüman ülkelere öncülük ediyorduk. En azından coğrafî konum itibariyle bunu söyleyebiliriz. Zaman ilerleyip bu tip bir yönetim miadını doldurduğunda, ironik bir şekilde, laiklikle ve cumhuriyetle bu öncülüğümüzü yine sürdürdük. Ancak diğer ülkeler için bu kadar iç açıcı gelişmelerin yaşandığını söyleyebilmek mümkün değil. Başlarda Afganistan'da Emanullah Han ve İran'da Rıza Şah umut verici işlere imza atsalar da bu girişimler hüsranla sonuçlandı.

Orta Doğu'da bunları; İhvancılık, Baasçılık, ve ABD'nin Yeşil Kuşak Projesi gibi birbirinden farklı keşmekeşlikler izledi. Hiçbirisi de tam olarak başarılı olup, kendi düzenini genel anlamda tesis edemedi. Artık 21. yüzyılın Orta Doğusu'nda hem bu hareketlerin uzantılarının etkileşimine hem de hepsinden azade yeni bir eğilime tanıklık ediyoruz. Bu eğilim kişilerin bireysel hareket alanlarını alabildiğine genişletmek istedikleri ve de bunu herkese göstermek istedikleri güçlü bir özgürlük arayışıdır.

Daha önceleri özellikle sunî sınıfsızlık kapsamında epey olumsuz olarak değindiğim 'instagram ideolojisi', bu arayışın önemli bir dışa vurumudur ve bundan yararlanılabilir. İnsanlar artık pek çok şeye sahip olmak, bu da mümkün değilse en azından öyleymiş gibi görünmek istiyorlar. Bu hâlleri herkes tarafından görülüp, imrenilsin, takdir edilsin veya hayran kalınsın istiyorlar. Takdir edersiniz ki bu isteklerin hiçbirisi tepeden inmeci, buyurgan, hele hele dinî kıstasları olan bir yönetimden pek hazzetmiyor. Yapısal olarak taban tabana bir uyumsuzluk gösteriyor. Hâl böyle olunca da ana kimliği bu olmayan ancak son derece yaygın ve kuvvetli bir 'laiklik' dalgası meydana gelmiş oluyor.

İran'ı düşünelim. İran'ı eğer kalıplaşmış ve bilindik düşüncelerle değerlendirecek olursak yanılırız. 1979'da işbaşına gelmiş, radikal yöntemleri olan, son derece tavizsiz ve hattâ saldırgan bir Şii diktası. Füzeler, nükleer başlıklar, askerî geçit törenleri ve ateşli yeminlerin edildiği binlerce kişilik mitingler... İran sadece bundan mı ibarettir? Kesinlikle hayır. Genel olarak şunları biliyoruz; İran'da katı dinî yasaklar sadece halka yönelik uygulanıyor. Bürokratik oligarşi ve çevresi bundan muaf, tıpkı din temelli bir yönetime sahip diğer ülkeler gibi. Vatandaşların çoğu İran sınırını geçtikleri anda 'İslâmi' görünümlerini terk ediyorlar. Buna kadınlarda başörtüsünü çıkarmalarını ve genel olarak da alkol almayı örnek verebiliriz. Yaşanan pek çok sokak olayında da genel olarak rejime karşı olanların hiç az olmadığı anlaşılıyor. Ne var ki devlet kontrolündeki pek çok birim ve onun karşısındaki örgütsüz kitleler düzenin şimdilik sürmesini sağlıyor. Ta ki büyük bir sosyal patlamaya kadar!

Kişisel yorumlardan daha güvenilir olan verilere dayalı bir çalışmayla, örneğin bir anketle devam edelim. The Conversation'ın yayınladığı ve bazı çevrelerde ses getiren İran'daki inanç anketine¹ göre, İran'da herhangi bir dine mensup olmayanların oranı %50'ye ulaşmış durumda, İslâm dışı inanışlar %60'a yakın. İnsanların %68'i dinin resmî belirleyiciliğe sahip olmaması gerektiğini, %72'si kadınlara yönelik başörtüsü zorunluluğunun kalkması gerektiğini savunuyor. Yine aynı çalışmadaki belirgin bir detaya göre, Ramazan ayında oruç tutanların oranı 1975'te %80'den fazlayken, güncel verilere göre bugün %40'ın altına gerilemiş durumda.

Tabii bu anket, epey heterojen bir yapıya sahip olan İran'ın hangi bölgelerinde yapıldığına göre -bir ihtimal- tam olarak gerçeği yansıtmayabilir. Ancak İran'dan dışarı yansıyanlarla da birleştirilerek okunduğunda, İran'ın resmî olarak bildirdiği "nüfusunun %99,5'inin Müslüman olduğu" bilgisini ihtimale yer bırakmayacak şekilde kesin olarak yalanlıyor. İran'dan hareketle genel bir 'yasa' olarak, eski tip devlet propagandacılığının tamamen iflas ettiğini söyleyebiliriz.

Zira günümüzde iletişim imkânlarının geldiği seviye ve artan bilgi kaynakları, insanların içlerinde bulunan küçük şüphe noktalarının hızla büyümesini sağlıyor. Böyle olunca da o koskoca yayın organlarından sürekli olarak seslendirilen aynı, aynı ve aynı şeyler, itici birer ezber hâline geliyor. Hele de bu ezberlerin fizikî dayatmaları söz konusuysa insanlardaki tahammül çok daha hızlı tükeniyor. Aklı başında hiç kimse, bir avuç mollanın "diş perisi" ve "noel baba" tasavvuruna göre hayatının baştan aşağı şekillendirilmesine katlanamıyor.

Bernard Lewis, 2011'de İran ve Türkiye'ye yönelik bir öngörüde bulunmuştu. Bölgede on yıl içinde giderek sekülerleşen İran'ın ve giderek dindarlaşan Türkiye'nin yer değiştirebileceğini iddia etmişti. Bu öngörünün tutmamasına an itibarıyla bir yıl kaldı. Şaka bir yana görünürde gerçekten bir dindarlaşma ve bu noktada açık bir devlet desteği olsa da araştırmalar sonucun pek olumlu olduğunu doğrulamıyor. 

Konda'nın on yıl arayla (2008-2018) yaptığı iki ankete² göre Türkiye'de; dindarlar %55'ten, %51'e gerilerken, ateistlerin oranı %1'den, %3'e yükselmiş. "Düzenli olarak oruç tutarım" diyenler %77'den %65'e gerilemiş. Bunlara ankete katılanların ne kadarının rahatlıkla ve içten cevaplar verdiği "soru işaretini" koyarak çeşitli tahminlere varabiliriz.

Ayrıca patolojik bir azınlık olarak koyu şeriatçıların ısrarla savunduğu; "%99'u Müslüman olan ülke" ve "Müslümanım demek şeriatçıyım demektir" sıralı tezleri giderek daha fazla dikiş tutmaz hâle geliyor. İran'dan bahsederken değindiğimiz etkileşimlere ek olarak Türkiye'de laik düzenin sürmesinden kaynaklı bazı açık verilere de sahibiz.

Örneğin yaklaşık 23 milyondan fazla hanenin bulunduğu, 57 milyondan fazla seçmenin (yani 18 yaş ve üzeri vatandaşın) bulunduğu ülkemizde, 37 milyondan fazla yılbaşı bileti basılıyor. Uzayıp giden bilet kuyruklarında yapılan röportajlarda her sosyo-kültürel çevreden insanın bulunduğunu görüyoruz. Yine ülkemizde rekor seviyedeki ÖTV oranlarına rağmen alkol tüketimi son derece yaygındır. Diğer pek çok şans oyunu da günlük hayatın bir parçası hâlindedir.

Ez cümle, bir İran kadar "ters psikoloji" etkisi söz konusu olmasa da Türkiye'de de istikametin dindarlaşmaya doğru olmadığı açıktır. Buna ek olarak artık bir rutin hâline gelen, aşırı dinci çevrelerin birbiri ardına açığa çıkan ahlâk dışı işleri, kitlelerin radikallikten bir kez daha soğumasına ve kuruluş değerlerine yönelmesine sebep oluyor.

4 Eylül 2020 itibarıyla, Sudan'da 30 yıllık dinî yönetim sonlanarak laikliğe geçildi.³ Bu da trendin yönünü tayin etmede geçerli bir örnektir. Bir de halklar inanılmaz bir çocuksulukla birbirlerinden etkilenirler, bunu gözardı etmemek gerekir. Yani pek çok dinî eğilimli yönetimin olduğu Orta Doğu ülkesinde "Sudan bile kurtuldu" gibi bir söylem, sandığımızdan çok daha etkili olabilir. Yine genel olarak bakarsak, gericiliğin kalesi Suudî Arabistan bile geçtiğimiz bile, kadınlara araba kullanma izni verilmesi gibi -kendisi için- büyük bir devrime imza atmıştı. Buna benzer bir iki ufak reformdan daha bahsedebiliriz. Bunlara ek olarak pek çok Orta Doğu ülkesinde kaçak olarak veya yan yollarla sağlanan 'din dışı' eğlencelerin bir rutin hâline geldiğini biliyoruz. Yönetimler ya bunları denetleyemeyecek kadar zayıflamış durumda ya da tümden yasaklayıp "düdüklü tencereyi" patlatmaktan korkuyorlar.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Orta Doğu'da eskinin pek çok dayatması artık dipçik zoruyla sürüyor. İnsana dair en temel; biyolojik, psikolojik, fizyolojik gerçekleri reddeden, ona deli gömleği giydirmeyi başlıca bir misyon olarak belirlemiş anlayışlara daha fazla tahammül edilmesi mümkün değil. Söz konusu Orta Doğu olduğunda "değişim kanlı mı olacak, kansız mı" sorgusu da pek gerekli olmuyor. Ancak yine de temennimiz; tüm insanların, insanî şekilde insanca bir hayata kavuşmaları yönünde... 

https://theconversation.com/irans-secular-shift-new-survey-reveals-huge-changes-in-religious-beliefs-145253?utm_source=twitter&utm_medium=bylinetwitterbutton

Çalışmanın 21 sayfalık orijinal PDF dosyası:

https://gamaan.org/wp-content/uploads/2020/08/GAMAAN-survey-on-religiosity-in-Iran-Persian.pdf

https://interaktif.konda.com.tr/tr/HayatTarzlari2018/#7thPage

https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya/2020/09/06/30-yillik-islami-yonetim-sona-erdi-sudan-laiklige-geciyor/


https://hararet.org/yaklasiyor-yaklasmakta-olan/

8 Eylül 2020 Salı

Vicdan, Yasallık, İktidar


(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Normal şartlar altında; vicdan, yasallık ve iktidarın uyumlu olması beklenir veya istenir. Yani gücü kullanan odak olarak iktidarın/otoritenin keyfiyetten uzak, yasalar çerçevesinde hareket etmesi ve aynı zamanda bu çerçevenin de vicdana uygun olması gerekir. Tabii bunu tarihte ve dahi günümüz dünyasında pek göremeyiz. Ya da sadece çok az bir kısımda bu şekilde bir tecelliye rastlayabiliriz. Demokrasi, güçler ayrılığı ve şeffaflık gibi kavramlar bu istenen durumu mümkün kılabilmek için türetilmiştir.

Doğrudan ve harfiyen uygulansalar bile temelde yasaların vicdana aykırı olması durumu, bazen birbiriyle karıştırılan iki kavramın sınırlarını keskinleştirir. Yasallık ve meşruluğun. Yani birtakım yasalar belirlenmiş ve çarpıtılmadan uygulanıyor olabilir. Burada hiç kuşkusuz 'yasallık' ('legalite') söz konusudur. Ancak yasaların öngördüğü belirlemelerin vicdana aykırı olması durumunda 'meşruluk' ('legitimite') söz konusu değildir. Yani meşruluğu bir anlamda "hem yasal hem de vicdanî olan" olarak tanımlayabiliriz.

Bu bilgiler ışığında bir iktidarın veya tümden bir devlet aygıtının meşru olup olmama durumlarının olduğu çıkarımında bulunabiliriz. Daha geniş olarak, söz konusu üç kavramımızın pozitif ve negatif olduğu toplam sekiz kombinasyon elde ederiz. Takdir edersiniz ki bu da "vicdanî ve yasal iktidar" gibi ideal bir yönetim kombinasyonundan "hem vicdanî hem yasal hem de iktidar olmayan" bir tür terör yapılanması kombinasyonuna kadar geniş bir yelpazeyi meydana getirir. İnsanlığın dünyadaki serüveni boyunca neredeyse her kombinasyonla ilgili durumlar da yaşanmış ve yaşanmaktadır.

İnsanlardaki önemli bir bozukluk, iktidarın yani otoritenin paralelinde hareket ederek, yasallığı ve hattâ vicdanı hiçe sayabilmek eğilimidir. Bunun tam tersine bazen iktidara ve dahi yasalara rağmen vicdanının gereğini yapmak gibi yüksek bir erdemlilik de söz konusudur.

Geçtiğimiz temmuz ayında Meksika'da görüntülenen ve epey ses getiren CJNG uyuşturucu kartelinin silahlı birlikleri; tek tip üniformalarıyla, güçlü silahlarıyla, kamuflaj kaplamalı, zırhlı ve çakarlı araçlarıyla hiç şüphesiz geçerli bir otoritedir. Bölgesel bir iktidardır. Ancak içerisinde eski polis ve askerlerin de bulunduğu bu birliklerin ne vicdanî ne yasal olmaları mümkün değildir. Yine de pek çok yozlaşmış ve onursuz insan tarafından 'geçerli' kabul edilmeleri, desteklenmeleri olağandır.

Güncel bir örnek olarak ABD'de George Floyd'un polis şiddetiyle öldürülmesi, ancak toplumsal hattâ küresel vicdanın yoğun tepkisiyle mahkûm edilebildi. Ne var ki hiçbir vicdana sığmayacak ve yasal da olmayan bu durum, ABD'nin yasal bir unsuru olan polislerince meydana getirildi. Bu gibi yeterli tepkinin toplanamadığı pek çok olayda, aynı otoritenin, aynı yasal çerçevenin failleri mahkûm etmediği açıktır.

ABD'deki ve diğer ülkelerdeki bu 'yasal' şiddetin çok daha azılısı şüphesiz Nazi Almanyası'nda görüldü. Resmî, diğer devletlerce tanınan, düzenli ve güçlü bir orduya sahip, seçimle iş başına gelmiş, yasal bir yönetim olarak Naziler, Yahudilere hiçbir vicdanın kaldıramayacağı insanlık dışı muamelelerde bulundular. Milyonlarcasını öldürdüler. Çoğu kez resmî belgelerde ölüm emri bulunmaması, ancak "gerekenin yapılması" veya "problemin halledilmesi" gibi geniş ifadelerin yer alması söz konusu olsa da yapılan ortadadır. Tek kelimeyle bir soykırım!

İnsanların yasallık ve iktidar söz konusu olduğunda, vicdanı kolayca bir kenara bırakmalarını inceleyen önemli bir araştırma olarak, 1963'te Stanley Milgram meşhur deneyini yaptı.1 Bu deneyde yetişkin insanlar arasında gelişigüzel seçilen deneklerden, başlarında bir yönetici varken, karşılarındaki odada bağlı bulunan kişiye kâğıttaki soruları sormaları istendi. Yanlış cevap aldıklarında elektrik vermeleri ve ısrarla yanlış cevap aldıklarında yahut hiç cevap alamadıklarında voltajı arttırmaları söylendi. Burada önemli bir nokta, deneklerin kendilerinin herhangi bir hukukî sorumluluklarının olmadığının söylenmesiydi. Deneklere göre deney nasıl kötü bir sonuçla sonlanırsa sonlansın, deneyi düzenleyenler tüm yasal prosedürleri ayarlamışlardı.

Ayrıca deneklere her vazgeçme girişimlerinde, yönetici tarafından; "lütfen devam edin", "deney için devam etmelisiniz", "devam etmeniz çok mühim", "başka seçeneğiniz yok devam etmek zorundasınız" gibi emir cümleleri sırasıyla söylendi.

Takdir edersiniz ki gerçekten kimseye elektrik akımı verilmiyor ama denekler ilgili butonlara bastıkça veya voltaj arttırımına gittikçe, önceden kaydedilmiş yakarma seslerini ve çığlıkları duyuyorlardı. Sonuç korkunç oldu. Deneklerin tamamı en az 300 volta kadar sorgulamayı sürdürdü. 40 denekten 26'sı (ki bu da %65'i demek olur) 450 volta kadar asla durmadı. Milgram deneyi, insanların büyük çoğunluğunun iktidar (yönetici rolündeki kişi) ve yasallık (hukukî sorumluluk taşımama) mevcutken vicdanı kolaylıkla unutabildiğini ispatladı.

Faşist İtalya'da mevcut, geçerli ve yasal devletin özellikle gençlere öğrettiği on ilkeden birisi "Mussolini daima haklıdır" şeklindeydi. Yasaların ve yasallığın daha ne kadar eğilip bükülebileceğine dair soru işaretine yer bırakmayan bu durum, akla ve vicdana tamamen aykırı olmasına rağmen son derece kanıksanmıştı. Zira yasallık ve iktidar birbirini destekliyordu.

Özellikle Fransız Devrimi'yle yaygınlaşan, insanların hak ve özgürlükleri başta olmak üzere, hayatın her alanını vatandaşlar arasında standardize etmek amacıyla yapılan yasalar ve bunların oluşturduğu bir üst norm olarak anayasa, çok sonraları pek çok kere kötü niyetli yönetimleri bu şekilde 'yasallaştırmak' amacıyla kullanıldı.

Meseleye diğer tarafından bakacak olursak, vicdanın potansiyel bir iktidarı; harekete geçirmesine ek olarak, kurumsallaşarak direkt bir ideolojik bilinç hâline gelmesi de mümkündür. Tabii bu vicdanî hareketin önderlerinin mevcut düzende (mevcut iktidar tarafından) yasa dışı olarak görülmeleri olağandır.

Dikkat edilirse 20. yüzyılda devlet kuran tüm liderler, aynı topraklardaki bir önceki devlet tarafından hapse atılmış veya sürgüne gönderilmiş kişilerdir. Benzer şekilde bu kişilerin kendilerinin veya yakınlarının, kendi kurdukları devletin egemenliği sürerken yine cezalandırılmaları da söz konusu olmuştur. Zira başlangıçtaki vicdanın meydana getirdiği ideolojik bilinç ve iktidar (devlet aygıtı) her zaman aynı uyumlulukta olmaz. Çeşitli yozlaşmalar yaşanır. Sonuç olarak da Bakunin’in “hukuk siyasetin fahişesidir” sözü misali, ‘yasal’ olan zamanla yeniden ve yeniden belirlenir.

Örneğin Troçki kurucusu olduğu Sovyetler Birliği'nden sürgün edildi ve sonrasında da katledildi.

Stalin'in küçük oğlu Vasili Stalin, askerî pilot olarak yetişti. II. Dünya Savaşı'na katıldı. Sovyet Hava Kuvvetleri'nde önemli rütbelere terfi etti. 1953'te Stalin'in ölümü sonrası aynı Sovyetler Birliği'nin yeni yönetimince dışlandı, yargılandı ve hapse mahkûm edildi.

Mao Zedong'un 1938'den ölümüne dek evli kaldığı son eşi Jiang Qing, Mao'nun ölümü sonrası, ÇKP içi mücadelede diğer tarafın baskın gelmesiyle partiden dışlandı. "Karşı-devrim" suçlamasıyla önce idama mahkûm edildi. Sonra cezası ömür boyu hapse çevrilerek Jiang trajik bir sona itildi.

İsmet İnönü, 1959'da Uşak'ta muhâlefet lideri olarak halkla buluşmasından sonra, ayrılmak üzere istasyona yöneldi. İnönü'nün bulunduğu araç, DP'nin organize ettiği çapulcularca durduruldu. Paşa araçtan inerek kalabalığa yöneldi ve açıkça tepki gösterdi. Kalabalık buz kesti. Derken arkadan fırlatılan bir taş, İnönü'nün başına isabet etti. Garp Cephesi Komutanı, ilk başbakan, ikinci cumhurbaşkanı ve 75 yaşında bir insan olarak Paşa, kurucusu olduğu ülkede böyle rezil bir saldırıyla başından yaralandı. Sadece böyle arızî bir olay olarak da değil, pek çok kere İsmet Paşa'ya saldırı girişiminde bulunuldu. Kurucusu olduğu devletin kaymakamları, bazı bürokratları, Paşa'nın halkla buluşmasına engel olmak amacıyla defalarca cebir ve şiddete başvurdu.

İktidarın niteliğine göre, 'yasal' olanın ne kadar hızlı ve kaypakça değiştiğine dair bir örnek 1993'te yine Rusya'da görüldü. İki yıl önce dağılan birlikten geriye kalan Yüksek Sovyet ve parlamentoyu ezmeye çalışan Boris Yeltsin, 3 Ekim'de başlayan halk hareketini polis gücüyle bastırdı. 10 gün süren olaylarda resmî rakamlara göre 187 kişi ölürken, direnen tarafın bildirdiğine göre ölü sayısı 2 binin üzerindeydi. Vicdanının gereğini yapan, aynı zamanda düne gelinene kadar son derece yasal ve geçerli de olan bir şeyi icra eden yüzlerce insan bu uğurda canlarını verdiler.

Ekim Devrimi'nden itibaren bir tür vatandaşlık görevine veya ritüele dönüşen, marşlarla ve kızıl bayraklarla 70 yılı aşkın bir süredir yapılan yürüyüşler, artık 'suç' teşkil ediyordu. Sonuç olarak Ekim Devrimi'yle başlayan macera 1993’te, sonradan "Kara Ekim" olarak adlandırılacak bu olaylarla sona erdi. Tarih 'doğrunun', 'yasalın', 'hukukî' olanın nasıl kaygan bir zeminde gezindiğine bir kez daha tanıklık etti.

Bu kaypaklığa karşı bilinen ve/veya inanılan değerlerle, vicdanla hareket etmek erdemliliği de tarihin tanıklık ettiklerindendir. Ziya Gökalp, İttihat ve Terakki'yi "Türk milletinin ruhundan kopmuş bir mefkûre hamlesi" olarak tanımlar. Anayasayı tekrar yürürlüğe koymak maksadıyla kurulan bu 'yasa dışı' örgüt, Gökalp'e göre kaynağını Türk milletinin vicdanından alan bir fikir/ideoloji hareketidir.

Bir yönüyle bu hareketin devamı olan, bir yönüyle de yaşanan yeni felaketlere karşı yeniden şekillenen, millî vicdan kaynaklı diğer bir fikir/ideoloji hareketi de Kemâlizm'dir. Kemâlizm'i anlamak için önce Mustafa Kemâl'i, onun ruhunu anlamamız gerekir.

Zira bu; 1897'de henüz 16 yaşındayken okuldan kaçarak (mevcut düzene karşı hareket ederek) Osmanlı-Yunan savaşına katılmaya çalışan, 1911'de 24 yaşındayken gerilla mücadelesi örgütlemek üzere sahte pasaportla Trablusgarp'a geçen o asil ruhtur. Millî Mücadele’den, Anadolu’daki ‘Kemâlistler’ meydana çıkmadan önce de aynı ruhun, gücünü ve meşruiyetini vicdanından alan tavırlarını görürüz.

I. Dünya Savaşı’nın son çeyreğinde, Halep’te 7. Ordu Komutanı olarak bulunan Mustafa Kemâl Paşa, o sırada ülkenin yönetimini elinde bulunduran Talât ve Enver paşalara 20 Eylül 1917 tarihli o meşhur telgrafını gönderdi.

Burada Mustafa Kemâl, kendi yetki alanının çok ötesinde, ülkenin genel gidişatıyla ilgili sorunlarını belirledi ve kendi çözüm önerilerini incelikli bir dille sundu. Bu bağlamdaki başlıca vurgularından birisi; savaş koşullarının halkta yarattığı bezginliklere ek olarak, rüşvet ve usulsüzlüklerin vicdanları yaraladığı, hükumetin halkın gözündeki meşruluğunu yitirmesine sebep olduğu yönündeydi. Buradan yaklaşık bir yıl sonra, Osmanlı Devleti adına I. Dünya Savaşı’nı sonlandıran Mondros Ateşkesi’nin emirlerine olanca gücüyle karşı koymak da aynı ruhun ve vicdanın bir refleksiydi.

Ateşkes sonrası Müttefiklerin İstanbul’a gelen 55 parçalık donanması, insanları zaten yıllardan beri süregelen bıkkınlığın zirvesine, bambaşka bir karamsarlığa taşıdı. Bugün pek çoğumuz açısından idrak etmek kolay olmasa da neredeyse hiçbir teknolojik ürünü yakından görmemiş insanların, suda yüzen onlarca çelikten kaleyi görmeleri tarifsiz bir psikolojik etki yarattı. Doğal olarak “bunlar nasıl geri giderler” gibi pek olumlu cevabı bulunamayan bir karamsarlık sorusu türedi.

İşte burada “geldikleri gibi giderler” cümlesi de “garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar/benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” beyti de aynı millî vicdanın, iki farklı; ifadesi, dışavurumu, yorumuydu. Hissettirdiği iktidar ve tesis ettiği yasallıkla kimilerinin saygıda kusur etmediği ve uzlaşarak emrine girmeye can attığı bu ‘yenilmez güç’, kimilerinde de sadece karşı koyma ve reddetme azmini pekiştirdi.

Bilindiği üzere 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkışı, 28 Mayıs’ta Havza Genelgesi, 22 Haziran’da Amasya Tamimi izledi. Bu bildirilerle halk yaşananlara boyun eğmemeye davet edilirken, İstanbul’daki yönetimin üzerine düşeni yerine getiremediğinin, dolayısıyla meşruiyetinin muğlak olduğunun ilk sinyalleri verildi. Mustafa Kemâl, 9 Temmuz’da çok sevdiği askerlik görevinden, kendi nazarında bir meşruiyeti ve hattâ yasallığı bulunmayan hükumetle bağlarını kesmek için ayrıldı.

Sonra yapılan Erzurum ve Sivas kongrelerinin beyannamelerinde (ikisinin de 9. maddelerinde) birleştirilen cemiyetlerin millî vicdandan doğduğu vurgulandı. Bu iki büyük kongre dışında yine onlarca kongre yapıldı. Bunlar da İstanbul’daki yozlaşmış mevcut iktidarı reddeden ve millî vicdandan doğan bölgesel birer iktidarın ifadesiydiler.

Millî Mücadele başladıktan itibaren, bu mücadeleyi yürütenler, İstanbul’daki iktidarsız iktidar ve Müttefikler tarafından engellenmeye çalışıldı ve daima; “Kemâlist çeteler”, “asiler”, “Ankara’daki asiler” şeklinde adlandırıldılar. Gerçekten de vicdanlarından başka dayanabilecekleri, meşruiyet devşirebilecekleri herhangi bir şeyleri yoktu. Yapılan anlaşmalar, mevcut ‘iktidarın’ tavrı, içinde bulundukları durum, tümden aleyhlerine olsa da onlar yaptıklarından daima emindiler ve bu doğrultuda sonuna kadar ilerlediler. Nitekim bu ilerleme, bu vicdan günü gelip kendi yasallığını ve iktidarını yarattı. Böylelikle TBMM açıldı ve düzenli orduya geçildi.

Buradan itibaren her şeyin sütliman ilerlediğini söyleyemeyiz. Eskişehir-Kütahya Muharebelerinden alınan kötü sonuçla, daha hızlı hareket edebilmek için Başkomutanlık Kanunu çıkarıldı. Mustafa Kemâl Paşa, Başkomutan seçildi. Üç ay süreyle uzatılan bu büyük yetkinin her uzatması gergin bir ortamda gerçekleşti.

Son uzatma tarihi olan 6 Mayıs 1922’de TBMM’de Mustafa Kemâl Paşa şu ifadeleri kullandı:

Bunun neticesinde Başkumandan bir gün ve yahut iki gün muğlâk ve muallâk kalıyor. Ordu kumandansızdır, ordu bu dakikada kumandansızdır. Eğer ben orduya kumanda ediyorsam gayri kanuni kumanda ediyorum. Çünkü derhal kumandadan kefiyet etmek isterdim. Meclisi Âlinin tezahüratı üzerine Erkânı Harbiye-i Umumiye Riyasetine ve Müdafâai Milliye Vekâletine dedim ki, Başkumandanlığım bitmiştir. Derhal bana Erkânı Harbiye-i Umumiye Reisi Paşa dedi ki benim de beraber bitmiştir. Ordu kumandansız mı kalacak, ne olacak? Binaenaleyh bırakamam ve bırakmayacağım.

Evet bu bapta mevcut kanunun aleyhinde olabilir. Fakat her halde mevcut bir Hükümeti de idare etmek lüzumu vardır ve yapılan muamele doğrudur. Çünkü bir kanun vardır ve iddia ediyor ve bağırıyoruz ki biz kanun adamıyız, biz herkesi ve her şeyi kanuna muti kılacağız. O halde bütün bu ısrarla gitmek için herkesten evvel kendimizin kanunperest olmamız lâzım geliyor. Ben Heyeti Celilenizin bahşetmiş olduğu salâhiyeti kullanıyorum, kanunperverane hareket ediyorum.

Ben bir namzet gösterirken zannolunabilir mi ki kendi keyfime, kendi hissime göre adam intihap ediyorum? Bu hiçbir vakit de böyle olmamıştır. Ben herhangi bir namzet gösterirken emin olursunuz ki sizden, hepinizden belki daha çok düşünüyorum. Birçok münakaşalardan, birçok müdavelei efkârdan sonra kendi vicdanıma, kendi mantığıma göre, muhakeme ve kani olarak bu daha iyi, bu ve bu ehvendir ve yahut en iyidir, kanaatime göre arz ediyorum ve size gösteriyorum.2

Dikkat edilirse Mustafa Kemâl Paşa, aynı konuşma metninin ilk pasajında açıkça kanundışı hareket ettiğini söylüyor. İkinci pasajda, kanun adamlığı yönünü, kanunların önemini ve kanunlara herkesten daha fazla riayet etmeleri gerektiğini belirtiyor. Üçüncü pasajda ise kararlarında herhangi bir keyfiyetin değil, uzun muhakemelerin ve vicdanının etkili olduğunu dile getiriyor. Burada yasallığın sürekliliği için bir yasanın kısmen ihlalini, daha önemlisi içinde bulunulan durumun önemini kavrayarak inisiyatif almayı ve vicdanî temellendirmeyi çok açık olarak bir kez daha görüyoruz.

Millî Mücadele’nin başarıyla sonuçlanması ve cumhuriyetin ilânı, saf vicdanın kesin bir şekilde yasallığını sağlaması, iktidarını tesis etmesi demek oldu. Ayrıca bu vicdan daha nitelikli ve sistematik bir ideolojik bilinci doğurdu. 1923 yılı sonrası bu doğrultuda devrimler ve genel değişim sürerken, 1926 yılında İzmir’de Gazi Paşa’ya suikast girişimi şok etkisi yarattı. Bu bağlamda hem bu yola çıkışından itibaren yaptıklarını anlatmak hem de insanî bir gereksinim olarak anlaşılma isteği, Gazi Paşa’yı Büyük Nutuk’u yazmaya itti. Yazılış süreci kadar, okunuşu da zahmetli oldu. Nutuk 1927 yılında, 5 güne (15-20 Ekim) bölünmüş toplam 36,5 saat gibi bir sürede bizzat Gazi Paşa tarafından okundu.

Bilindiği üzere Gençliğe Hitâbe ile son bulan Nutuk; 1919’dan itibaren yaşanan her şeyin anlatımı üzerine ve yola çıkılan vicdan, tam bir iktidara dönüşmüşken, gençliğe kendi vicdanı doğrultusunda gerekirse bu iktidardan hesap sorma çağrısında bulundu.

Bu çağrı, şu ifadelerle ve son derece açık bir dille yapıldı:

Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.3

Birkaç yıl sonra, 1933’te Bursa’da yaşanan gerici bir girişim üzerine Gazi Paşa ilk olarak gençliğin olaya ne tepki verdiğini sordu. Aldığı cevap kimi aktaranlara göre “korktular, çekindiler”, kimilerine göreyse “kolluk kuvvetlerine güvendiler” şeklindeydi. Gazi Paşa bu cevap karşısında hiddetlendi ve Bursa Nutku’nu adeta Gençliğe Hitâbe’nin çok daha açık bir ifadesi olarak dile getirdi.

Bursa Nutku’nun tam metni şu şekildedir:

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”4

Atatürk bu nutku dile getirdiğinde tüm ana devrimleri gerçekleştirmiş ve iktidarının zirvesinde bir yöneticiydi. Atatürk normalde pek çok yöneticiden bekleneceği üzere sahip olduğu iktidara kayıtsız, şartsız bir itaati değil; bu iktidarı, temelindeki vicdandan kuvvet alarak gerektiğinde hesaba çekecek bir iradeyi görmek istiyordu.

Ahmet Taner Kışlalı, bu tavrın dünya devrimler tarihinde bir benzerinin daha olmadığını söyler. Gerçekten de Sovyetler’in ilk yıllarında, işçilere -kendi yönettiği- devlete karşı örgütlü olarak korunmayı öğütleyen Lenin dışında, benzer bir örnek muhtemelen yoktur. Zira bir paradoks olarak bu durum; bir yere kadar iktidar mücadelesi verenlerin, iktidarı elde ettikten sonra, kendilerine karşı dahi, yola çıktıkları ilkeler çerçevesinde acımasız olmalarını gerektirir. Bu irade ve bu iradenin tahayyülü pek çoklarından beklenemez.

Böylesine yüksek bir iradeyi gerektiren bu işleyiş, yukarıda da değindiğim türdeki yozlaşmaları önleyici nitelikteki bir formüldür. Zamanla iktidar olmuş vicdanî bir tavrın, yasallık zırhıyla giderek vicdansızlaşmasını ve asıl rotasından sapmasını önler.

Türk milleti ve özellikle Türk gençliği olarak bugün, bu formülü ne şekilde işletebileceğimizi, tüm yaşanmışlıklardan hangi dersleri çıkaracağımızı tekrar, tekrar ve tekrar düşünmemiz gerekir!

1 Ülker Yükselbaba, “Milgram Deneyi: Otorite ve İtaate Dair”, İÜHFM C. LXXV, S. 1, s. 227-270, (2017), 267.

2 TBMM, Zabıt Ceridesi, “Devre 1, İçtima senesi 3, 06.05.1338 (1922), birinci celse, cilt3,” Gizli Celse Zabıtları: s. 341

3 Gazi Mustafa Kemâl, Nutuk, Kaynak Yayınları, Ankara, 2015, s. 666

4 Reşit Ülker, Atatürk’ün Bursa Nutku, Yenigün Haber Ajansı, İstanbul, 1998, s. 6

Bursa Nutku, kısa ve daima tartışılan problemli bir metin olmuştur. Bu tartışmaların temelinde çok bıçak sırtı bir konuya değinmesi ve resmî zabıtlara geçmemiş olması gibi iki nokta vardır. 1930’larda Atatürk’ün yanında bulunmuş ve sonra uzun yıllar yaşamış isimler, bu metnin olup olmadığı sorgulamasıyla çoğu zaman basın tarafından sıkıştırılmış veya savcılıklara sık sık uğramak durumunda kalmışlardır. Onların bu ziyaretleri sonrası beyanlarının tam zıttı istikamette düzenlenen sahte ifadelerle bu nutkun olmadığını ispata çalışanlar olmuştur. Bu girişimler de tartışmaları içinden çıkılmaz bir noktaya getirmiştir. Uzun yıllardır pek çok kere dava konusu olan Bursa Nutku’nun varlığı, TTK bilirkişiliğince mahkemelerde kabul edilmesine rağmen, yeniden bir dava konusu olduğunda tekrar araştırılmalara girilmiştir. Bu önceki kararları veya araştırmaları dikkate almamak noktasında bir ‘bellek’ problemini ifade edebilir. Yine Falih Rıfkı Atay’ın 12 Aralık 1966’da Dünya gazetesinde kaleme aldığı, “Bursa Nutku Üzerine” başlıklı köşe yazısı da metnin varlığını kanıtlamada önemli yer tutar. Bu ve buna benzer pek çok kanıta Reşit Ülker’in 4. dipnotta paylaştığım küçük kitabına bakılabilir. Ayrıca Atatürk’ün bu yazıda da kısa bir kronolojisini paylaştığım idealist-devrimci tarafı, tüm bu kanıtlara gerek bırakmadan nutkun ona ait olduğu yönünde fikir vermektedir.


https://hararet.org/vicdan-yasallik-iktidar/

26 Ağustos 2020 Çarşamba

İhtar

(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)


24 Temmuz 2020 son derece tarihî bir gündü. Türkiye’deki pek çok inanılmaz önemli gün gibi harala güreleyle öylece geçip gitti.

Hiç lafı eğip bükmeden diyebiliriz ki; her türlü emperyalist kuşatma ve onun içimizdeki işbirlikçilerine rağmen elde edilen bir kazanım olan Lozan Antlaşması’nın imzasının 97. yıl dönümüydü. Bir de tabii Ayasofya’nın ibadete açılışının ilk günü…

Ayasofya’da bin bir hazırlıkla ilk Cuma namazı kılındı. Hutbede Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, üstelik de uydurma bir vakfiyeyle Atatürk’ü lanet etme hadsizliğinde bulundu. Devletin ve başında bulunduğu kurumun kurucusuna karşı yaptı bunu. Aynı gün ek olarak yine Lozan’ın yıl dönümü sebebiyle Anıtkabir ziyaretinde bulunmak isteyen ve gerekli yazışmaları önceden yapmış olan pek çok kişi içeri alınmadı. Mazeret de manidardı “dezenfekte çalışmaları yapılıyor” dendi. Çeşitli yerlerdeki ‘Lozan’ anmaları engellendi.

Burada pek çok şey söylenebilir. Bıkmadan, usanmadan söylememiz de gerekir. Lozan’ın çok önemli ve değerli bir anlaşma olduğu, söz konusu vakfiyenin uydurma olduğu, Fatih’in bazılarının zannettiği gibi bir “hacı dede” tiplemesi olmadığı, aksine döneminin bağnazlığını olabildiğince ezmiş bir hükümdar olduğu, Ayasofya’yı ve İstanbul’u tekrar kurtaranın Atatürk olduğu, bunlardan bazılarıdır. Ancak ben bu yazıda daha farklı bir şeye öncelik vereceğim, daha geniş bir farkındalığa…

Bu yılın ilk günlerinde, 16 Ocak 2020’de yine burada (hararet.org) bir yazım yayınlandı. Bu yazıda bir metot önerisinde bulundum. Devrim ve karşı-devrim indirgemesi metodu. Bu kişisel olarak benim önerim olmanın da dışında, Türkiye’nin hâlihazırda sürüklendiği rotada kaçınılmaz bir tavırdı. Devrimci bir tavır. Hâlâ da öyle.

Mayıs ayının ortalarında yazdığı bir yazıyla Levent Gültekin, içerisinde bulunduğumuz durumdan çıkış için ‘Finlandiya modeli’ni önerdi.¹ Bu modelle Finlandiya’da 1930’ların başında palazlanan faşist Lapua Hareketi, siyâsî olarak birbirinden farklı olan demokrasiye bağlı çevrelerin ittifakıyla yenilmişti. Gültekin de buradan hareketle Türkiye’de bunun bir benzerinin mümkün olabileceğini öne sürdü. “Demokratlar” vurgusunu önceleyen bir dil kullandı.

Yine kendi ifadesine göre Levent Gültekin, bu modeli sadece yazmakla ve sözlü olarak anlatmakla kalmadı. Muhâlefet liderlerine bizzat anlattı. Neredeyse hepsinden de olumlu tepki aldı.

Finlandiya modeli önerisini Temmuz ayının ortalarında “sanatçılar girişimi” izledi.² Peşinden de “aksaçlılar bildirisi” geldi.³ 25 Temmuz günü yapılan CHP’nin 37. Olağan Kurultayı’nda Kılıçdaroğlu, “ilk seçimde dostlarımızla birlikte iktidar olacağız” ifadesini kullandı.⁴ Bu ifade de yine bir ‘birliği’ vurguluyordu ve çok ses getirdi.

Dikkat ederseniz yumuşak geçişleri olan alelâde siyâsî tonlardansa, iki net rengin olduğu bir tahayyül herkesçe kabul edilmiş durumda. Ancak kırmızı çizginin ne olduğuna dair bazı şüpheler var.

Demokrasiyi ululamak sakıncalı. Bu direkt demokrasinin kendisine de zarar veriyor, yozlaştırıyor. Yıllardan beri ona gerçekten inanmayıp, onu bir araç olarak görenlerin ekmeğine yağ sürüyor. Her şeyi dümdüz kelle sayısına indirgiyor. Ayrıca biraz da samimi olacaksak, açık konuşacaksak ne demokrasisi Allah aşkına, hangi demokrasi?

Tek adaylı seçimi büyük farkla kazanan genel başkanın demokrasisi mi? Her parti tek başına seçime girse, hep birlikte ‘demokratik’ mücadele vereceğimiz mâlum partinin milyonlarca oy gerisinde kalacağımız demokrasi mi? Yoksa Türk Ordusu’nu ‘kafeslemekten’, memleketi türlü türlü tarikata teslim etmekten, PKK’ya taviz vermekten kast edilen demokrasi mi?

Burada başka şeyleri konuşmak gerekiyor. Hem de şimdinin bir gerekliliği falan değil bu, yıllardan beri atladığımız, görmezden geldiğimiz, geçiştirdiğimiz bir gereklilik. Niceliktense niteliğin önemini hatırlamak gibi. Devrimi, onun ruhunu ve bilincini diriltmek gibi. Bu tabii sabahtan akşama olacak bir iş değil. Hiç kolay bir şey de değil. Uzun vadede bu örgü tamamlanana kadar bazı pratik, matematiksel çözümler ve ittifaklar da düşünülebilir. Hattâ uygulanabilir. Ancak bunların bir ‘aspirin tedavisinden’ öte bir sonuç vermesi beklenemez.

Bir bilinç ve örgütlenmeyle tabandan gelmeyen popüler figürlerin, devrimci lider adaylarıymış gibi davranmalarını bekleyerek -bugüne kadar pek çok kez olduğu üzere- hayal kırıklığına uğramak kaçınılmaz olur.

Bugün hâlâ 40 yıl önce belirlenmiş düşünsel sınırları aşabilmiş değiliz. Zaten o yüzdendir ki; siyâset, ideolojik olan, devrimcilik, örgütçülük bize olumsuz şeylermiş gibi geliyor. Politikacılar bile apolitizm övgüsü yapma ihtiyacı hissediyorlar. “Ben siyâseti sevmiyorum” gibi ezber bir cümle bu kadar tutuluyor. 

Tabii yine unutmamak gerekir ki; o apolitik ve ‘dünya yansa hasırı yanmaz’ gençlik, bir günde politik bir videoyla ilgilenmek, on binlerce “dislike” oyuyla politize olmak zorunda kaldı. Sonrasında yine gençliğin Türkiye’nin tüm gündemini ve problemlerini unutup, zihinsel olarak da olsa başka başka zamanlara, diyarlara gitmesini sağlayan Netflix’in kapatılması gündeme geldi. Onu da bütün bir sosyal medya yasakları takip etti. Yeterli olduğunu sanmam ama bunlar da geniş kitlelerin, bütün bir gençliğin neden politik olması gerektiğine dair bizatihi birer ispat oldular.

Siyâsetin doğrudan veya dolaylı olarak hayatınızın her alanını belirlediği bir ülkede, siz de siyâsetle ilgilenmek zorundasınız demektir. Bunun dışında kendinizi neyle oyalarsanız oyalayın, nasıl hoş bir ilgi alanı bulursanız bulun, siyâset gelip oraya da burnunu sokacak, kısıtlayacak veya yasaklayacaktır. Hiç şüpheniz olmasın. Hele de bu siyâset, gemi azıya almış bir karşı-devrim dalgasıysa!

Naçizane ihtarımdır…

1 http://www.diken.com.tr/finlandiya-modeli-turkiyenin-derdine-care-olmaz-mi/

2 https://t24.com.tr/haber/sanatcilar-girisimi-korkmuyoruz-yurttaslarimizi-daha-cesur-ve-kararli-olmaya-cagiriyoruz,891293

3 https://www.dw.com/tr/101-aksa%C3%A7l%C4%B1-gen%C3%A7lere-seslendi-birlik-olun/a-54257582

4 https://www.haberturk.com/kilicdaroglu-chp-kurultayi-nda-konusuyor-2754714

https://hararet.org/ihtar/

23 Temmuz 2020 Perşembe

Sunî Sınıfsızlık

Lucy Jones

(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Bildiğimiz ve bilmediğimiz tarihin tamamının özeti veya özü müdür bilemeyeceğim ama; sınıflar arası mücadele, tarihte çok önemli bir yer tutuyor. Kesinlikle tartışmaya yer bırakmayacak ana bir işleyiş olarak karşımıza çıkıyor. Ne var ki günümüzde ve günümüze gelinene kadar bu kaçınılmaz mücadelenin, sınıf savaşımının belli belirsiz bir çizgiye geldiğini görüyoruz.

Bu 'belirsizleşme'yi iki yıl kadar önce "sunî sınıfsızlık" olarak adlandırmıştım. O zaman yaşımın daha genç olmasının verdiği cesaretle böyle bir kavramlaştırmaya gitmiş olabilirim. Ancak aradan geçen zamanda da orijinal bir isimlendirmeye rastlayamadım. Genel olarak post-modern 'sınıfsızlık' gibi bir tabir var. Zygmunt Bauman'ın göreceli yoksunluğu (relative deprivation), -tersine olacak şekilde- bununla ilişkilendirilebilir.¹ Aynı şekilde Mahir Çayan'ın sunî denge teorisi de epey yakın görünmekle beraber, tam bir karşılık olmuyor.² Sunî dengenin ana taşıyıcılarından birisi olan 'nisbî refah'ın, tüm dünyaya yayıldığı ve devasa bir illüzyon oluşturduğu gibi bir tarif, sunî sınıfsızlığa işaret edebilir. Tabii burada, ilişkili olabilecek kavramları araştırırken, çok profesyonel bir tarama yapmadığımı da peşinen belirtmek isterim.

Sınıf mücadelesinin ne zaman sonlanması beklenebilir? Tabii ki toplumsal sınıflar ortadan kalktığında. İşte sunî sınıfsızlık buralarda bir yerde devreye giriyor. Kısaca tanımlayacak olursak, sunî sınıfsızlık; yapay ve sadece görüntüde mümkün ve sürdürülebilirliği de tartışmalı olan bir sınıfsız toplum manzarasını ifade eder. Buna göre toplumun yaşantısı ve harcamalarıyla, genel ekonomik veriler arasında büyük farklar vardır. Yani ilk bakışta toplumdaki herkesin iyi imkânlara sahip olduğu, bolluk ve refah içinde yaşadığı, iyi bir gelire, hattâ yer yer büyük bir sermayeye sahip olduğu zannedilebilir. Oysaki bu sadece görünüm itibariyle böyledir.

Zengin ve yoksul arasındaki uçurum giderek büyümekle beraber; asla onunla paralel gitmeyen bir hak arama tavrı görülüyor. Aksine mevcut imkânsızlıkları, yokluğu gizlemek ve kendini olabilecek en iyi şekilde 'pazarlamak', "instagram ideolojisine" tam olarak bağlanmak gibi davranışlar söz konusu. Daha vahim olanıysa bu davranışların, şu veya bu bölgeyle, grupla, kesimle sınırlı olmaksızın, alabildiğine evrenselleşmiş olmasıdır.

Tarihe şöyle bir bakıldığında, günümüzdeki kadar akıl dışı olmamakla ve nispeten olumlu tarafları olabilecek şekilde sunî sınıfsızlık epey köklüdür. Hemen her teknolojik gelişim bu kapsamda değerlendirilebilir olsa da özellikle sanayi devrimini önemli bir başlangıç noktası olarak alabiliriz. Böylelikle önceleri sadece seçkin çevrelerin erişebildiği ürünler halk tarafından da erişilebilir hâle gelir ve bir tür 'eşitlenme' görülür. Bu yeni durum ivmelenerek sürerken, yadsınamayacak yeni bir referans noktası kesinlikle fordizmdir. Fordizmle bilindiği üzere bantlı seri üretim sistemine geçilirken, artan üretim hızıyla fabrikanın işçilerinin de otomobil (ford model t) satın alabileceği bir düzen oluşur. Bekleneceği üzere, bu otomobille sınırlı kalmayıp, seri üretimin gücüyle ve "çok ürün=çok tüketici" gibi basit bir eşitlikle, pek çok nitelikli/pahalı ürün için geçerli olur.

Bir üretim biçiminden çok daha fazlası olan fordizmin yeni bir toplum yarattığına hiç şüphe yok. Bu toplumda birbirine benzeme ve görünüşteki eşitlik hızla artmıştır. Öyle ki daha ileri safhalarda neredeyse tek tip bir modern insan görürüz. Zevkleri, eğlence anlayışı, tarzı, fikirleri, tepkileri aynılaşmış bir tür. Bu bağlamda günümüzde gelinen noktadaki görünüm, 40-50 yıl öncesindekinden epey farklıdır.

Türkiye özelinde örnek verecek olursak, artık öyle; paydos sonrası evine o günkü ihtiyaçların olduğu bakkal poşetleriyle dönen, hayatı belli bir bölgede geçen, 'lüksleri' belli ve sınırlı olan bir işçiden bahsedemeyiz. Aynı şekilde bir çiftçiden, memurdan, küçük esnaftan veya beyaz yakalıdan da öyle. Pek çok lüksün daha ulaşılabilir muadilleri vardır. Bazı lükslerin direkt kendilerine belli bir süreliğine sahip olmak -yani kiralamak- mümkündür. Krediler veya kredi kartlarıyla, yeterince borçlanmak ve faiz ödemek şartıyla, hormonlu bir alım gücü de söz konusudur.

Sovyetler'in yıkılışı sonrası kapitalizmin en ucube hâllerinden birinin ortaya çıktığı Rusya'dan, 2017 yılında gelen bir haber, adeta sunî sınıfsızlığın üst sınırlarını belirledi. Habere göre Private Jet Studio adlı bir şirket, insanlara 244 dolar karşılığında 2 saatliğine zengin gibi görünme hizmeti veriyordu.³ Bu 'hizmet' özel bir jetin çevresinde ve içinde fotoğraflanmayı, ekstra ücrete tâbi olmak üzere saç-makyaj yapımını kapsıyordu. Bu kadar afişe olup herkesçe bilinir ve yer yer alay edilir hâle gelmeden önce epey ilgi gördüğünü söyleyebiliriz. Kaldı ki bu projenin hayata geçmesi bile toplumların yeni yönelimleri/eğilimleri üzerine fikir veriyor.

Peki, tüm bunları 'içimizdeki burjuva'dan, bize ait olmayan ancak bir şekilde içimize üflenerek tekrar yaratılmamızı sağlamış o ihtiraslı ruhtan bağımsız düşünebilir miyiz? Elbette ki hayır. O hâlde "sunî sınıfsızlığın temel dinamiklerinden birisi 'içimizdeki burjuva'dır" diyebiliriz. Bir de galiba son noktayı koymamakla beraber "insanın doğası/özü" tartışması kapsamında, neo-liberalizmin gayet hazır ve uygun zemine inşaat yaptığını, proleteryadaki burjuva ruhunu alabildiğine tahrik ettiğini söyleyebiliriz.

Ancak dikkat edilirse yine de bağımsız ve yepyeni rotaya sahip bir analiz yapmış olmuyoruz. Neredeyse her bireyin kendi konumuna alabildiğine yabancılaştığı, tamamıyla ve yüksek derecede yanlış bir bilince sahip olduğu bir manzarayı, bir illüzyonu tarif ediyoruz. Yani kaçınılmaz olarak Marksizmin kavramlarını kullanarak...




15 Temmuz 2020 Çarşamba

İçimizdeki Burjuva


(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Bir süredir aklımda olan bir tabir "içimizdeki burjuva"... Ama "içimizdeki İrlandalı" gibi direkt bir tiplemeyi işaret etmiyor. Yani edebilir tabii ama asıl anlamını her birimizin içinde, iç dünyasında olan bir taraf, olarak vermeyi tercih ediyorum. Üstelik daha önce pek çok başka 'sol' mecrada da kullanılan bu sebeple de pek özgün olmayan bu tabir, öyle zannediyorum bize ciddi bir sosyal analizin kapılarını aralayacak.

Bu analizin ne işimize yarayacağını da peşinen söylemek isterim. "Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız" kabilinden, "bunca insan eziliyorken ve bunlar açıkça çoğunlukken bu düzen nasıl sürebiliyor" gibi bir sorunun cevabına yaklaşacağız bu analizle. Belirtmeme gerek var mı bilmiyorum ama alabildiğine 'sol' bir perspektiften yapacağız hem de bunu. Zaten bu sebepledir ki yine o çok bilindik "sınıf bilinci", "insan doğası" ve "yabancılaşma" kavramlarının etrafında döneceğiz.

Türkiye'de kimle samimiyeti arttırsanız, sohbet esnasında duyacağınız muhtemel belli başlı birkaç şeyden birisi, konuştuğunuz kişinin ailesinin uzak geçmişte nasıl göz kamaştırıcı bir zenginliğe sahip olduğudur. Bu kaybedilmiş ve hâliyle geri alınması gereken bir hak, ulaşılması gereken bir idealdir. Belki biraz ileri götürecek olsak kişide "ben şimdilik hak etmediğim bu hayatı yaşıyorum ama ne yapıp edip eski 'kararlı' hâlime geri döneceğim" gibi bir bilinçaltı hâkimdir. Yine bu kişilerin karakteristik olarak ottan çöpten her şeyle gurur duydukları sık görülür.

Bu, geçmişte; mahalledeki ilk otomobilin, köydeki ilk traktörün, Almanya'dan gelen ilk uçlu kalemin veya aklınıza gelen en gereksiz nesnenin sahibi olmuş olmaktan parıldayan gözlerle söz etmek şeklinde gerçekleşebilir.

Takdir edersiniz ki burjuva olmayan kişide içten içe yaşayan bu ihtiraslı burjuva ruhu, onu aynı sosyo-ekonomik çevreyi paylaştığı kişilerle bütünleşmekten alıkoyar. Kendisine ve sınıfına yabancılaştırır. O gün gelip planlarını gerçekleştirdiğinde, emeklerinin karşılığını aldığında, zaten bir talihsizlik olarak yan yana bulunduğunu düşündüğü kişilerin arasından sıyrılıp, onlara tepeden bakabilecek bir konuma gelecektir. Yani en azından kendince böyle olacağına inanır. Bu çok küçük bir azınlık için gerçek de olabilir. Ancak herkes veya hatırı sayılır bir kitle için bu; "sen ağa ben ağa bu ineği kim sağa" misali, matematiksel olarak, fizikman imkânsızdır. Tam olarak bu durum, yani proleterlerin içindeki ihtiraslı burjuva ruhu, her çelişkiye rağmen bu düzenin sürmesinin temel sebebidir.

Ben bilinçli ömrümün tamamını geçirdiğim ve gözlem yaptığım Türkiye toplumundan hareketle bu çıkarımlarda bulunsam da özellikle günümüzde toplumların sosyo-ekonomik meselelerde ayrı ayrı özgün tavırlar sergilemedikleri de açıktır. Hattâ uzun yıllar önce ABD toplumuyla ilgili John Steinbeck şöyle bir değerli tespitte bulunur:

Sosyalizm köklerini Amerika'da bulamaz; çünkü fakirler burada kendilerini sömürülen bir sınıf olarak değil, geçici olarak sıkıntı yaşayan milyonerler olarak görmektedir.¹

1968 yılına kadar yaşamış birisi olarak Steinbeck, bu sözü doğal olarak  1968'den önce söylemiş olmalı. Günümüzde ise tespit ettiği bu hâl, eski hâliyle kıyas kabul etmeyecek şekilde ivmelenerek büyümüş ve "instagram ideolojisi"  olarak tüm dünyayı sarmış durumda. Bunun da kökeninin ne olabileceği, türlü kapitalist propagandanın, insanoğlunun doğasında var olduğu iddia edilen bencilliğin bunda ne kadar etkili olduğu ayrı ve daha 'dipsiz' bir tartışmadır.

Ancak yine de bu olası tartışmada bir tarafın tezlerine daha sıcak baktığımdan söylemek isterim ki; toplumların yıllar boyu maruz kaldıkları propaganda ve dayatmalar yönünde değişmeleri, zannedildiğinden çok daha kolaydır. Buna, örnek olarak ülkemizdeki son 17-18 yılda görülen olağanüstü "dindarlaşma" gösterilebilir.

Halkı çok uzun ömürlü bir bütün olarak tahayyül etme yanılgımızı bir kenara  bırakırsak; toplumların aslında zannedildiği kadar "yaşlı/bilge" olmadığını daha iyi görürüz. Örneğin Türkiye'nin ortalama yaşı günümüzde 30'un biraz üzerindedir.² Bu  da demek olur ki; Türkiye tek bir insan olmuş olsa, takriben 1987 gibi bir tarihte doğmuş olacaktır ve  takdir edersiniz ki bu, 90'lı yıllardaki olayları bir yetişkin olarak yaşamamış, 2000 yılında henüz 13 yaşında olan birisidir.

Bu kişi Evren ve Özal ikilisinin yeniden şekillendirdiği ortamda,  kaçınılmaz olarak yeni sistem tarafından doğrudan yetiştirilmiştir. Bunu Evren ve Özal'ın temsilcisi olduğu neo-liberal grubun diğer üyeleriyle, yani ABD'de Reagan, İngiltere'de Thatcher, Şili'de Pinochet ve benzerleriyle dünya çapında genişletebiliriz. Böylelikle söz konusu dipsiz tartışmaya, peşinen bir katkıda bulunabiliriz.

1 https://tr.wikiquote.org/wiki/John_Steinbeck

Steinback, John. The Short Reign of Pippin IV (1957), s. 102 "Power does not corrupt. Fear corrupts... perhaps the fear of a loss of power."

2 https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye_demografisi#Di%C4%9Fer_n%C3%BCfus_verileri