15 Şubat 2018 Perşembe

Dünyaya Genel Bir Bakış

Dünyadan kastımız çoğu kez gerçek anlamda dünyayı değil, dünyaya bizim perspektifimizden bakışı, o sınırlılığı ifade ediyor. Böyle olmasaydı, benim bu yazıda; Endonezya'nın iç yapısına, Kuzey Kore-Çin ilişkilerine, Meksika'da günlük yaşama varan detaylarla dolu, uzun, sıkıcı ve konu bütünlüğü olmayan bir şeylere değinmem gerekirdi, lakin böyle olmayacak. "Dünya" gibi kapsayıcı bir etiketi kullanıp, aslında kendi dünyamıza değineceğim.
Yanlış hatırlamıyorsam Tolstoy, insanları; hiçbir şeyden haberi olmayanlar, bir şeyleri kavrayıp yaşamaya çalışan zavallılar ve her şeyin farkına varıp intihar edenler olarak üç gruba ayırıyordu. İntihar etmek belki tutarlı nihilist bir tavır olabilir, şimdilik bununla ilgilenmiyorum. Ancak diğer iki grubun varlığını her gün daha iyi görüyor ve kavrıyorum.

Buradaki ilk yazımda, kötüye giden uluslararası ilişkilerin pek de kötümser olmayan bir bakışla dahi III. Dünya Savaşı'nın habercisi olarak değerlendirilebileceğini yazmıştım. Şuanda da bu kanaatteyim. Ancak yine görüyorum ki, işler çok daha ciddiye bindiği halde toplum genelindeki ilgisizlik ve tüm bunları önemsememe aynı ayarda devam ediyor. Bunu sadece toplumu suçlama argümanı olarak kullanmanın haricinde, sistemin yol açtığı yabancılaştırmanın bir tezahürü olarak değerlendirerek tam tersi yönde bir suçlama da yapabiliriz. Tabii o zaman küreselleşme propagandistlerinin Tolstoy'un zamanında da var olup olmadıkları sorusuyla karşı karşıya kalırız. Şaka bir yana, biraz Marksist bir tavırla şu anki sistemin mimarlarına mal ettiğimiz yabancılaşma, aslında her devirde kendi ölçüsü ve formuyla var olan bir durumdur. Yada direkt ihtiyaçlar hiyerarşisiyle açıklanan bir meseledir. Temel ihtiyaçlarını karşılamada zorlanan insan, onun daha üstündeki herhangi ciddi bir işle asla ilgilenmiyor, ona zaten ihtiyaç duymuyordur.
Yabancılaşma kadar, zıddı olan farkındalık da incelenmesi gereken bir konudur. Üniversite denen kurumun niteliği, içerisindeki hocalar ve öğrenciler öyle zannediyorum konu farkındalık olduğu zaman, en başta anılacak ögelerdendir. Bu ögeler ülkemizdeki şablon üzerinde değerlendirildiğinde ise ilk etapta eskiyi kutsama ve günümüzü yerme gibi her konuda geçerli(!) olabilecek yüzeysel bir değerlendirme yapılacaktır. Evet, günümüzde üniversite öğrencisi son derece farkındalıksız ve temel okumalardan uzaktır. Yer yer akademisyenler için de aynı şey geçerli olabilir. Bunun son dönemlerde üniversite ile ilgili alınan kararlar, yapılan uygulamalar kapsamında değerlendirilmesi daha isabetlidir. Daha açık olarak anlatmak gerekirse; günümüzde üniversite öğrencileri boğazına kadar popülizme saplanmışken,  60'lı ve 70'li yıllarda üniversite öğrencilerinin net politik duruş ve bilinç içeren hareketleri meydana getirmeleri sadece yabancılaşmayla açıklanamaz ve bir ölçüde zamanın ruhuyla alakalıdır. Yani 1961 anayasasının tanıdığı birtakım demokratik haklar, Soğuk Savaş'ın varlığı, ABD'nin Vietnam fiyaskosu, Komünist Çin'in varlığı, bir ruhu meydana getirmiş ve bu doğrultuda her şey oluştuğu üzere bir üniversite öğrencisi profili de oluşmuştur. Ancak burada bu hareketlere dahil olan her öğrenci bir Marksizm teorisyeni potansiyeli taşırken, günümüzdeki her öğrencinin de iki haneli IQ'ya sahip sosyal medya müptelası olduğu düşüncesi de bir mitten fazlası değildir.
Çok fazla dağılmadan konumuza geri dönelim. Dünya ve özellikle bölgemiz adeta kaynıyor. Geçtiğimiz yüzyılda sık sık farklı felaketler sonucu milyonlarca kayıp veren dünya nüfusu şişmiş durumda ve tüm bunlar olurken, bir şeyler bize yaklaşmaktayken, bunları birtakım komplo teorilerine de saplanmadan okuyabilmenin mümkün olduğunu görüyoruz. Tıpkı 2009'da vefat eden Ralf Dahrendorf'un, İngiltere'nin AB ile ilgili derin problemler yaşadığını ve birlikten ne zamansa ayrılacağını iddia ettiği gibi. (Bildiğiniz üzere 23 Haziran 2016 tarihinde gerçekleştirilen Brexit oylamasında halkın kararı %52 oyla ayrılma yönünde olmuştur.) Dünyaya bakarken hiç tartışmasız günümüzde en büyük aktör tek başına hâlâ ABD'dir. ABD ile ilgili olarak en önce "dünyayı yöneten aileler", "illüminati", "her şeyi gören göz", "mutlak hakimiyet" gibi masalsı kavramları bir kenara bırakarak ve kendimizi de "kafesteki hamster" acziyetinden kurtararak başlamayı doğru buluyorum. Dünyanın her dönemde egemenleri olmuştur. Bunların hepsinin en ironik ortak özelliği de "daimî gibi görünmek ama daimî olmamak" olmuştur. Bunu söylerken de tabi halihazırdaki güçlerini gözardı etmemek gerektiğinin altını önemle çiziyorum.

Şuandaki ortak görüş ABD'nin küresel ölçekte zayıfladığı yönünde diyebiliriz. ABD'nin hızla çözüldüğünü iddia edenler de var. Hatta bir güruh çöküşün 11 Eylül saldırılarının öncesinden beri sürdüğünü, 2008'de tırmandığını ve günümüze kadar da bir ölçüde devam ettiğini düşünüyor. Her şeye rağmen egemen olanın halihazırdaki gücünü gözardı etmemek gerektiğini az önce de söylemiştim. ABD, dünyayı avucunun içinde tutma anlamında güç kaybetse de hâlâ çok güçlü ve dünyanın farklı yerlerinde, her yerin kendine özgü adabıyla ahkâm kestiğini görmezden gelmek mümkün değil. Yılların Alman otomotiv devlerine emisyon gazı cezaları peşi sıra gelirken, çeşitli Avrupa bankalarının "yaptırımı delme" ve diğer bazı sebeplerden ağır cezalara mahkum edildiğini, yıllardan beri tüm dünyada afiyetle yenen Nutella'nın birden bire palm yağı içerdiği için yaptırımlarla karşı karşıya kaldığını yakın tarihte yaşayarak gördük. Batıda durum böyleyken doğuda ise daha ilkel olarak Trump'ın bir Suudi Arabistan ziyaretinde 100 milyar dolardan fazla bir değerde silah satışı gerçekleşti, yine Birleşik Arap Emirlikleri'ne 2 milyar dolar tutarında silah satışı yapıldı. Bu satışlar da elbette ki ilgili ülkelerin güvenliğini sağlamak amacıyla yani onların iyiliği(!) için yapılmıştır. Dediğim gibi batıda çok daha ilkesel ve legal çerçevedeki birtakım sebepler öne sürülürken doğuda direkt olarak mafyavari bir yöntemle "koruma parası" almanın olağan olduğu görülmektedir. Sonuç olarak değişmeyen şey ise ABD'nin haraç kesebilecek mevkide olmasının kabul ediliyor olmasıdır.

Her türlü acının yaşandığı, kirli pazarlıkların döndüğü, oradaki varlığı ve etkinliği ölçüsünde güçlülerin tayin edildiği dünyanın en dramatik bölgesi olan Ortadoğu'da da ABD'nin varlığı ve faaliyetleri kafa yormaya değer konulardandır. Ortadoğu ne yazık ki, dünyadaki güç sıralamasını belirleyen müsabakaların yapıldığı bir spor sahası görevi görmekte ve dünya genelinde bir iddiası bulunan tüm devletleri kendisine çekmektedir. Bu müsabakalar kapsamında pek çok manipülasyona ve skandala imza atan ABD'nin hakimiyetini sürdürmek amacıyla aynı doğrultuda ilerlemeye çalıştığını görüyoruz. ABD-Ortadoğu bağlamında güncel olarak konuşulmayı en hak eden mesele hiç şüphesiz IŞİD-YPG/PYD/SDG karşıtlığı ve bunun üzerine kurgulanan senaryolardır. IŞİD'in bir terör örgütü olmanın yanı sıra nasıl bir şov aracı olarak kullanıldığını geçtiğimiz yıllarda açıkça gördük. Dünyanın en güçlü ülkelerinin oluşturduğu hava kuvvetleri koalisyonu, yeri, adresi, kontrol ettiği petrol kuyuları belli olan bu teröristleri bir türlü imha edemiyordu. Bunun da ötesinde bu teröristler işledikleri her türden korkunç ve insanlık dışı cinayeti HD kalitede görüntüler olarak tüm dünyaya servis ederek inanılmaz bir korku ve nefret uyandırıyorlardı. Her terör örgütünün kendi propagandasını yapıp, kendince haklı argümanlarını diri tutarak taraftar toplama ve dünya kamuoyunda kabul görme ihtiyacını göz önünde bulundurduğumuzda, IŞİD'in bu tür vahşet yayınlarının ne gibi bir amaca hizmet ettiği sorusunun da ayrıca önemli olduğunu zannediyorum. Neyse ki çok geçmeden IŞİD'in hakkından gelecek cesur savaşçılar(!) da piyasaya sürüldü.. YPG ve diğerleri! ABD onları destekleyecek ve onlar da tüm dünyaya korku salan IŞİD'i yok edeceklerdi! Neden sonra anlaşıldı ki asıl maksat burada bir Kürt devleti oluşturmak ve Akdeniz'e uzanan bir Kürt koridorunu tamamlamakmış. Fırat Kalkanı Operasyonu sayesinde bu sekteye uğratıldı, ancak amaçlananın tam olarak elde edildiğini de söylemek zor. Bu sefer Afrin Operasyonu çok daha büyük bir kararlılık ve dikkatlilikle sürdürülüyor. Bu operasyonların detaylarına girmenin ve analiz etmenin haddime olduğunu düşünmüyorum. Bunlar zaten televizyon programlarında ve gazetelerde bilir kişilerce uzun uzadıya yazılıp çiziliyor. Ben şimdilik; Trump'ın seçim döneminde IŞİD'i Obama-Clinton ekibinin kurdurduğu yönündeki ciddi iddialarını, IŞİD'in yakın zamanlarda güç kaybederek geri çekilmek zorunda kaldığı bölgelerden YPG korumasında tahliye edildiğini ve İngiltere'de Türkiye'nin YPG karşıtlığının haklılığı dile getirildikten kısa bir süre sonra Londra'da IŞİD'in bombalı eylem yaptığını hatırlatarak, gerçekleştirdiğimiz operasyonların Millî Mücadele haklılığında olduğunu belirtip işin bu kısmını kapatıyorum. 
Biz şimdi daha az konuşulan ve muğlak kalan kısımla ilgilenelim. Bariz olduğu üzere Türkiye'yi baypas etmek, millî sınırlarını ihlâl etmek dışında bu Kürt koridorunun ABD'ye nasıl bir getirisi var ki, bu konuda bu kadar ısrarcı olabiliyor ve açıkça bu işe yarım milyar dolar ayırdığını deklare edebiliyor? Yukarıda da söylediğim gibi burada bazı komplo teorilerine saplanıp kalmayı son derece sakıncalı buluyorum. Bu sebeple birden fazla senaryoya değineceğim.

*En temelde ABD'nin dünya çapındaki hükmünün dolarla geçerli olduğunu ve doların bu değerinin petrol fiyatını belirlemekten geçtiğini, dünyadaki önemli petrol yataklarının da Ortadoğu'da bulunduğunu biliyoruz. Bu da diğer jeopolitik sebeplerle birleştiğinde ABD'nin Ortadoğu'daki varlığını açıklamada önemli bir sebep olarak karşımıza çıkıyor.

*Küresel ısınma, artacak sıcaklık ve kuraklık haberlerine herkes az çok aşinadır. "Su Savaşları" başlığı başlarda ne kadar eğlenceli yaz günlerini anımsatsa da, aslında büyük su kıtlıklarının ve buna bağlı felaketlerin habercisidir. Türkiye'nin önemli sulu bölgelerinin de bu sebeple hedefte olduğu ve büyük güçlerin şimdiden bunun hesaplarını yaptığı da biliniyor. Bu yüzden Türkiye'deki ve Ortadoğu'daki su da petrol gibi diğer bir önemli sebep olarak beliriyor.

*Bir Kuşak Bir yol Girişimi, Çin'in Asya'dan Avrupa'ya uzanan mega bir demiryolu projesidir. Bu konuyla ilgili olanlar, Çin'in bu düşünceyi isimlendirmede "proje" ve "strateji" gibi kelimeleri bazı kaygılardan dolayı pek tercih etmediklerini söylüyorlar, bunun yerine "girişim" gibi daha temiz bir isim düşünülmüş, ben de buna saygı duyarak bu ismi kullanacağım. Bir Kuşak Bir Yol Girişimi, kabaca açıklamak gerekirse, tarihî ticaret güzergâhı olan İpek Yolu'nun benzeri olan bir hattın günümüz teknolojisiyle demiryolu olarak inşasını ifade etmektedir. 2013 yılı itibariyle sürekli artan ihracata dayalı ekonomi modelini daha fazla sürdürülebilir görmeyen Çin'in daha aktif ve çok yönlü olması sebebiyle bu girişimi geliştirdiği, bunun için 1 trilyon dolar hükümet fonu ayırarak doğal baş finansör misyonunu üstlendiği, yolun 65 ülkeden geçeceği, inşaatının 2020'li yılların başından itibaren birkaç on yıl süreceği de bilinenler arasındadır. Yine 2013 yılında kurulan Asya Altyapı Yatırım Bankası'nın kurucularından olan ülkeler içerisinde bilindik Asya ülkelerine ek olarak İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya gibi Avrupa'nın devleri de var. Bu girişimle ilgili olarak pek çok şey söylenebilir. Ancak biz şimdilik senaryo değinmecemize geri dönelim.
Evet, petrol ve su yönetiminin yanı sıra Bir Kuşak Bir Yol Girişimi de Ortadoğu'daki güç rekabetini açıklayan önemli başlıklardan birisidir. Aslında temelde farklı farklı anlamlar yüklenen tüm senaryolar aynı kapıya çıkıyor. Kontrol! Yani kurguyu petrol-enerji üzerinde yoğunlaştırarak ABD'nin Ortadoğu'daki varlığını ve şu anda da gerilimin sebebi olan davranışlarını bununla sınırlayacak şekilde yapabilirsiniz. Yada petrol akışını zaten ABD'nin belirlediğini asıl amacının sulu bölgeleri buradaki ülkeleri karıştırarak elde etmek istediğini kurgulayabilirsiniz. Veya diğer iki senaryonun da zorlama veya eskimiş olduğunu varsayarak, yeni dünya düzeni planı ve tek kutuplu dünyaya son verecek Kuşak Yol Girşimi'nin engellemek için ve ABD'nin dünya hakimiyetini sürdürebilmek amacıyla elinden geleni ardına koymayan bir tavırla Ortadoğu'da bilfiil var olduğunu iddia edebilirsiniz. Tüm bu ayrımlar sizi sadece bir senaryoya hapsetmekten ve detaylarda boğmaktan başka bir işe yaramaz. Oysa ki bu senaryoların içlerinden herhangi birisinin daha ağır basmasıyla beraber diğerlerinin de bir ağırlığının olduğu düşüncesi gayet geçerlidir.


Her ne kadar kağıt üzerinde müttefik olsak da, ABD'nin etkin olduğu bir dünya, Türkiye için pek iyi bir gelecek vadetmemektedir. ABD-Türkiye ilişkileri incelendiğinde, ABD'nin müttefiki olan Türkiye'yi; bölgede lider, kendi üretimini yapan, güçlü bir ekonomiye sahip, askerî varlığı ileri teknolojiyle harmanlanmış güçlü bir ülke olarak görmek istemediği açıkça anlaşılıyor. 1947'den itibaren süregelen ikili antlaşmaların getirdikleri, sanayî inkılaplarının adım adım rafa kaldırtılması, çeşitli kriz ve gerilimler, sağ-sol olayları dahil olmak üzere iç işlere yönelik spekülatif hareketler, CIA bağlantılı faili meçhul cinayetler, bölgede Türkiye'nin kendi çıkarları hiçe sayılarak, ABD çıkarlarına uygun davranış ve tutum aldırtılmak istenmesi bunu açıkça ortaya koyuyor.


Sadece yakın geçmişe baktığımızda dahi görülen; Çuval Olayı, Ergenekon-Balyoz başta olmak üzere TSK'yı yıpratan kurmaca davalar, MİT Krizi, yine 17-25 Aralık girişimleri, 15 Temmuz Kalkışması, son olarak da akıl almaz YPG desteği gibi örnekler, ABD'nin süpergüç olmadığı bir dünyanın her halükarda Türkiye için şimdikinden daha iyi bir dünya olacağı yönünde güçlü ve haklı bir inanç yaratıyor. Bu örnekler aynı zamanda ABD'nin Türkiye gibi legal ve güçlü bir NATO müttefikini kaybetme pahasına bölgede her türlü terör örgütüyle entegre şekilde hakimiyet sağlama ve var olan hakimiyeti korumaya yönelik ne kadar gözünü kararttığını da gösteriyor. Buradan hareketle az önce değindiğimiz farklı senaryoları da göz önünde bulundurarak Ortadoğu'daki varlık mücadelesinin yakın gelecek için aslında dünyadaki varlık mücadelesi olduğunu söylemek hiç zorlama bir iddia olmaz. Hatta daha da ileri bir varsayımla, buradaki gruplaşmaların olası bir III. Dünya Savaşı taraflarını da belirlediği söylenebilir. Suriye'deki iç savaşın tırmandığından beri dile getirilen "ABD-Rusya dışında Çin de Suriye'ye gelecek" iddialarının bu bağlamda son derece önemli olduğunu düşünüyorum.


ABD'nin bir çok ambargo hareketi, haraç kesme eğilimi ve gücünü keyfe keder kullanması, dünyada yükselen bir Amerikan karşıtlığını getirdi. Doğu blokunun yanı sıra Avrupa'nın en geçerli merkezlerinde de bunu görmek mümkün. Örneğin Brexit sonrası yoğunlaşan İngiltere-Çin ilişkileri buna bariz bir örnek teşkil ediyor. Yine güncel olarak Trump'ın Kudüs kararına karşı olarak yapılan BM oylamasında açıkça görüldü ki, dünya ABD'nin her yere burnunu sokmasına artık tepki gösteriyor. ABD bu oylamada İsrail haricinde pek de dikkate alınamayacak birkaç ada devletiyle birlikte kalarak tüm dünyayı karşısında gördü, hem de dışişlerinin her türlü açık-kapalı tehdit faaliyeti yürütmesine rağmen. BM'deki bir oylamanın böylesine bir anlaşmazlık doğurması da II. Dünya Savaşı sonrası kalıcı barışın sağlanmasında baş rol oynayan bu yapının işlevinin sorgulanmasına ve doğal olarak III. Dünya Savaşı dedikodularına da yol açtı. Şimdi buradan hareketle kaçınmamız gereken bir düşünce mekanizmasının da romantizm olduğunu düşünüyorum. Öyle ki örneğin Kudüs oylaması sonrasında çoğu kişi "tüm dünya ABD'ye karşı bir olmuş ve sonsuza kadar huzur içinde yaşamışlar" gibi bir netice bekliyor. Yine aynı şekilde Ortadoğu'da da Rusya ve İran'a yaklaşmayı sevinç çığlıkları içinde karşılayan ve el birliğiyle ABD'yi saf dışı bırakıp mutlu mesut yaşayıp gideceğimizi sanan bir güruh var. Uluslararası ilişkilere son derece düz, duygusal ve romantik yaklaşıp, temel bazı kuralları unutuyorlar. İki devletin arasındaki ilişkide siyah ve beyaz renklerin olmayacağı kuralı gibi. Osmanlı döneminden bu yana cumhuriyetin ilk yıllarında da her zaman dış politikada dengeyi gözetmek kalıcılığımızı temin etmiştir. Bu sebeple bunu ıskalayan düz bastı bazı söylemleri pek ayağı yere basar bir vaziyette görmediğimi de belirteyim.
Bu romantik güruh, örneğin şu anki Afrin'de sürdürdüğümüz haklı mücadeleyle ilgili olarak "YPG ile yani ABD'nin kara gücüyle savaşıyoruz, Rusya da doğal olarak tamamıyla bizim tarafımızdadır" gibi bir tezi kolaylıkla ortaya atabilir. Hatta şu anki temel tezleri de İran ve Çin'in de dahil edildiği bu gibi söylemlerdir. Oysa ki bu ifadenin Rusya'daki YPG ofisinin varlığını izah etmede ne kadar yetersiz ve bu sebeple bile çökmeye mahkum olduğu açıktır. Yine bir doğu birliği ve anti-ABD güzellemesi yapmaya imkan vermeyen diğer bir emare, İran'ın bu haklı müdafaamıza karşı aldığı negatif tutumdur. Bu söylediklerime karşı "Esad'ın rızası alınsaydı böyle olmazdı" gibi gülünç bir savunmayla karşılık verileceğini de kestirmek pek zor değil. Emin olun, bu büyük satranç oyununda değil bizim Esad'la anlaşmamız, Esad'ın üzerindeki nüfuzun İran için mi, yoksa Rusya için mi daha fazla olacağı dahi direkt bir rekabet konusudur. Dünyada ağırlık kazanan ABD karşıtlığını kabul etmekle ve hatta direkt teşhis etmekle beraber, buradan birtakım masalsı iyimserlik düzeyinde çıkarımlar yapılamayacağı kesin olarak bilinmelidir. Örneğin önemli bir Asya ülkesi olmasının da yanı sıra yükselen bir dünya gücü olan Hindistan, ŞİÖ'nün önemli bir bileşeni olmasına rağmen ABD ile gayet yakın ilişki içerisindedir.


Son olarak iki konuya da dikkat çekmek isterim; ABD'nin potansiyel sabotaj planları ve Putin'in hamleleri. ABD kaba tabirle dünyanın başından gidecekse bile, bu gidişin hiç öyle sessiz sedasız olmayacağını kestirebiliyoruz. FETÖ kanalıyla yapılan türlü hükümet darbesi girişimlerinin yanı sıra, FETÖ'nün TSK içindeki nüfuzuyla Rus uçağının düşürülmesi ve Büyükelçi Karlov suikasti gibi olaylarla Türk-Rus savaşının körüklenmek istendiğini açıkça gördük. 15 Temmuz darbesinin başarılı olması durumunda ilk iş olarak Türkiye'nin İran'la savaşa sokulacağı da kuvvetli iddialar arasındaydı. Yani sözün özü, ABD herhangi bir büyük savaş veya o savaşın habercisi niteliğindeki olaylar durumunda dahi direkt güç kullanarak çarpışmadan önce tüm "iç cepheyi çökertme" ihtimallerini değerlendirecektir. Çin-Hindistan arası yaşanan sınır gerilimleri veya diğer gerilimler de bu bağlamda muhakkak değerlendirilecektir. Belki Güney Kore üzerinden Kuzey Kore'yi kışkırtarak Asya'da diğer bir iç karışıklık bu bağlamda ihtimal dahilinde olabilir. Türkiye üzerinde; medya, emniyet-adliye, askerî olarak tüm kartları oynadıktan sonra ellerinde hangi kart kaldıysa bu ortaya sürülebilir. Bazı suikast iddiaları da bu yönde son derece önemlidir.

Diğer konu, yani Putin'in hamlelerine gelecek olursak da, yine bir bu kadar konudan daha bahsetmek gerekir ki şu an bunu yapmaya açıkçası pek de niyetli değilim. Temel olarak şuna dikkati çekmek isterim; Putin dediğimiz zaman karşımızda son derece etkili, gücünün farkında, her hamleyi gören ve karşı hamle yapan, ileriye dönük karmaşık kurgulara vakıf, siyaset tarihinde şimdiden önemli bir yer edinmiş etkileyici bir lider görüyoruz. Öyle ki kendisine ve ülkesine yönelik olsun, olmasın ABD'nin her türlü stratejisi Putin'e çarparak dağıldı diyebiliriz. Putin; kendisine karşı ABD'nin arka çıktığı Gürcistan'a 2008'de çok sert bir cevap verdi, ülkesinin maruz kaldığı ekonomik hamleleri ve krizi büyük ölçüde aştı, Rusların çok uzun vadeli bir hayali olarak sıcak sulara indi, Akdeniz'de kalıcı bir varlık olabilmeyı başardı. Ukrayna-Kırım politikalarını da unutmamak gerekir. Tüm bunlara ek olarak Trump'ın iş başına gelmesiyle dünya ilginç bir dedikoduyla çalkalanmaya başladı. Bu dedikodulara göre ABD seçim sistemine müdahale eden Rus hackerlar, Trump'ın seçilmesini sağlamışlardı ve Putin-Trump arasında farklı bir anlaşma vardı! Bu iddiaların gerçekliğini belki de hiç bir zaman bilemeyeceğiz ancak bildiğimiz bir şey varsa o da Trump'ın seçilmesiyle Obama-Clinton ekiplerinin safdışı kalması ve ABD'nin iç cephesinde bazı büyük çatlaklar oluşmuş olmasıdır ve ilk olarak bahsettiğim üzere Ukrayna'ya dayanan turuncu devrimlerin faka basması, Rus uçağı ve Karlov suikasti olaylarının beklenen infiali oluşturmaması, 15 Temmuz kalkışmasının Rus yetkililerce de Türkiye tarafına önceden bir istihbarat şeklinde bildirilmesi gibi ABD'nin iç cephesinde oluşan çatlakların arkasında da Putin'in izleri görülmektedir.

Türkiye olarak bizim yapmamız gerekense, özellikle günümüz için konuşursak; ABD'ye karşı bu ilkeli duruşumuzu sürdürürken, Rusya'nın bazı dost(!) tavsiyelerine karşı da dikkatli olmak ve inşa edilen yeni dünyayı iyi takip ederek oradaki yerimizi de belirlemek olmalı diye düşünüyorum. Tıpkı İsmet Paşa'nın dediği gibi; Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır!

19 Ocak 2018 Cuma

Modern İnsanın Problemi

Tarih boyunca insanlığın birçok problemle mücadele ettiğini ve bir problemi çözdükçe diğeriyle karşı karşıya geldiğini görüyoruz. Beslenmek, barınmak, yırtıcı hayvanlardan korunabilmek, hastalıklar, savaşlar ve diğer türlü ihtiyaçların giderilmesi zorunluluğu bu problemlerden bazıları olarak sayılabilir. Bu problemlerin çözümüne yönelik geliştirilen sistemin temelde bilimi oluşturduğunu da bir tanım olarak ortaya koyabiliriz. Peki ya günümüzde insanın problemi nedir? Bu soruya farklı yaklaşımlarla, farklı ölçeklere göre cevaplar verilebilir. Genel bir bakışla temel ihtiyaçların karşılanmasının hâlâ bir problem teşkil edecek şekilde var olduğunu söylemek mümkün. Yani ortalama insan olarak; ormanda, savanda veya çölde ilkel bir barınak yapmaya çalışmasak da, günümüzde aile kurduktan sonra ev satın almak gibi bir ihtiyaç son derece güncel ve büyük problemlerden birisidir. Yine güç yetirebileceğimiz bir hayvanı yakalamak ve yemek için öldürmek, yenilebilir bitkileri toplamak gibi günlük angaryalar tarihe karışmış olsa da, beslenme ihtiyacımız için para elde etmek, para elde etmek için de bir meslek icra etmek veya o mesleği icra edecek yetkinliğe kavuştuğumuzu ispatlayacak bir diploma elde etmek için türlü angaryalara katlanmamız durumu da geçerliliğini koruyan büyük bir problemdir. Burada büyük bir yabancılaşmanın ve yozlaşmanın saptanmasının yerinde olacağını düşünüyorum. 

Günümüze kadar elde edilen tüm birikim büyük bir farkındasızlıkla, bilinçsizlikle, hayırsız bir mirasyedi umarsızlığıyla kullanılıyor. Örneğin bütün bir eğitim sisteminin adeta varoluş sebebi olan, ülkemizde daha çok "meslek edinme yeri" olarak işletilen üniversitelerin, bunca şeyin odağında ve üzerindeyken, her şey oradaki eğitim için kurgulanmışken, tüm masrafların ve emeğin sonucunda katılınacak derse yoklama almak yaptırımıyla öğrenci toplanması veya bu yaptırımın başkasına imza attırılarak aşılması bu yozlaşmaya örnek olarak gösterilebilir. Yine eğitim sisteminin içinden birer örnek olarak; okulların işlevsel yetersizliği, özel okullar ve devlet okulları arasındaki çelişki, 8-10 yıl süresince ders verilmesine rağmen İngilizce gibi basit bir dile dair pek az şeyin öğretilebilmesi, sayısal ve sözel neredeyse tüm branşlarda en temel bilgilerin dahi öğretilememesi, bazı derslerin sadece formalite olarak görülmesi ve o doğrultuda sınav yapılması gösterilebilir. Sağlık sistemi de benzer şekilde ülkemizde ve tüm dünyada sorunludur ve yozlaşmıştır. Son derece ağır bir eğitimden geçen tıp doktorları, büyük hastaneler, hastanelerdeki yüksek bütçe gerektiren tıbbî cihazlar ve bunların ülkenin tamamında bir ağ oluşturacak şekilde var olmaları çoğu kez 3-5 dakikalık bir muayeneyi, reçeteye yazılan pek de sağlıklı yanı olmayan bir ilaç kombinasyonuyla neticelenmektedir. Gıda sektörünün işleyişinden kaynaklanan sağlık problemleri, astronomik bütçelerle çalışan ilaç sanayisinin tartışılır düzeydeki yararı, birkaç on yıl önceye kadar normal yaşam standardı kabul edilen düzeydeki yaşayışın günümüzde "organik" ve "lüks" kabul edilmesi yaygın yozlaşmış ve yabancılaşmışlıklardan bazılarıdır. Belki de tümünün temelinde nüfus planlaması hatta direkt planlama olacak şekilde pek çok problem, fizikî olarak çözülemediğinden değil, plansızlık neticesinde yüzyıllar önceki standartlar bugün modern insanın gıptayla baktığı seviyededir. Özgün düşünce ve ilham yaratılmalı, uyuşuk kanıksamışlık giderilmelidir. İnsanoğlu uydurduğu her şeye yeniden bakmalı ve onları garipseyebilmelidir.

Diğer bir önemli problem de modern insan-bilgi-bilim bağlamındadır. Öncelikle insan ve bilgi ilişkisine değinecek olursak, günümüzde bu ilişkideki en büyük problem bilginin hem nitelik hem de nicelik olarak ezici duruma gelmiş olmasıdır. Bilindiği üzere insanoğlunun başlangıçtan itibaren ürettiği bilgi aritmetik (2-4-6-8-10-...) olarak artmışken , günümüzde geometrik (2-4-8-16-32-...) olarak artmaktadır. Pek çok yerde geçen bir iddiaya göre de insanlık modern zamana kadar ürettiği bilgi toplamı kadar bilgiyi günümüzde yaklaşık 1,5 yılda üretiyor. Bu ürkünç artışın toplumların geniş kesimlerindeki yansıması da son derece ilginç olarak hiçbir şey bilmemek olarak tecelli ediyor. Bu sebepten ötürü de modern insan, lunaparkta tek derdi oyuncaklara binebilmek olan ve bu yüzden pul/fiş/bilet edinmek isteyen bir çocuk acziyetiyle yeryüzündeki macerasına devam ediyor. Uçakları, gemileri, otomobilleri, demiryollarını, metroları büyük bir alışkanlıkla kullanan modern insan, onları üreten teknoloji ve onu geliştiren bilime dair açıkçası en temel bilgileri dahi bilmiyor. Daha da kötüsü çoğu kez bilime ne inanıyor, ne de saygı duyuyor. Sömürülme veya borçlanma (dolaylı sömürülme) karşılığında kullandığı bu büyük oyuncakları üreten disiplinleri belki de bir avuç seçkinin tatmin gevezeliği olarak görüyor. Bu ayrım teorik bilgi ve akademiye karşı da çoğu kez görülmektedir. "Bilim üreten" üniversitedense, "meslek öğreten" üniversitenin gerçek bir iş yaptığının zannedilmesi de bunun doğal bir sonucudur. Öte yandan "bilimin sonu", "aklın sonu", "tarihin sonu" ve "ideolojilerin sonu" gibi kendi içinde önemli derinliği olan veya hiçbir derinliği olmayan farklı konuların da; modern insana ek olarak, hurafeciler, sahte bilimciler, bilim karşıtları arasında ilginç ve komik ittifakların kurulmasında önemli birer payda olarak kullanıldıklarını görüyoruz. 

En temelde bir şeylerin sonunu getirmeye pek meraklı olan, kendi yaşadığı zaman diliminin tarihin en ileri zamanı olduğu illüzyonuna büyük bir kibirle kapılanların ahmak olduklarını zannediyorum. Öncelikle şunu bilmek gerekir ki, her insanın yaşadığı zaman dilimi tarihteki en ileri zamandır, tabii ki o kişiye göre! Örneğin Sümerliler, ateşi keşfeden atalarımıza göre çok ileri bir zamandaydılar ve Sümer'de yaşayan insan yaşadığı anda tarihin en ileri zamanındaydı. Mısır piramitlerini yaptıran firavunlar da Sümerlilere göre çok ileride ve kendilerine göre en ileri zamanda yaşadılar. İsa döneminde de Mısır piramitleri çok eskide kalmıştı. Dante Alighieri Komedya'sını yazdığında İsa dönemi gayet eskimişti ve Dante'nin kalbi attığı müddetçe kendisi insanlık tarihinin en gelişmiş dönemine tanıklık etti. Karl Marx Kapital'ini yazdığında ise Dante çok eskimişti. Marx tüm tarihi incelemiş, tarih dışında da pek çok farklı disiplinle ciddi anlamda ilgilenmiş, Komedya'daki cehennem gibi bir kapitalizm tasviri yapmış, kendi yaşadığı insanlığın en ileri noktasını, oradan geriye bakarak en küçük dişlisine kadar belirlediği bir mekanizmaya oturtmaya çalışmış ve gelecekteki bir çok kişiye de ilham vermişti. Devamında hayatın dinamikleri önemli ölçüde Marx'ın dişlilerini de kırdı. Dünya iki büyük savaş, ikisinin arasında büyük bir ekonomik buhran geçirdikten sonra yaklaşık yarım asır sürecek bir siyasî gerilim, dünyanın çok büyük bir kısmını diken üstünde oturttuktan sonra Marx'ın fikirlerinden temel alan Sovyetler Birliği dağılmış ve sessizce tarihin derinliklerine karışmıştı. Tam da bunun üzerine tarihin en ileri kısmına tanıklık eden Francis Fukuyama, The End of History? (Tarihin Sonu mu?) adlı eserini tamamlamış ve kapitalizmin nihai zaferini ilan etmiş, bir anlamda tarihin ve ideolojilerin sonunun geldiğini iddia etmişti. Fukuyama'nın da haklı olduğuna hiç şüphe yoktu, tabii ki bu haklılık da hayatın dinamikleri tarafından ezilinceye dek yaşayacaktı. Öyle ki günümüzde bu ezilmenin tam olarak gerçekleştiğinden bahsedemesek de, Fukuyama'nın tasvir ettiği tipte bir dünyada yaşamadığımızı da açıkça görüyoruz. Küreselleşmenin doğum yeri olan ABD'de zaman zaman ırk temelli karışıklıkların yaşandığını, sınırların silikleşip küresel irtibatların güçlenmesi gerektiğini savunan ABD'nin Meksika sınırına dünyanın en uzun duvarını örmeyi planladığını, serbest pazar ekonomisinin anavatanı olan ABD'nin devlet eliyle Avrupa ve Asya kökenli otomotiv devlerine ne gibi ucuz bahanelerle yaptırım uygulamaya çalıştığını görüyoruz. Sözün özü biriken tarih malzemesi bazı fikirleri beslemekte, beslenen yeni fikirler eski fikirleri çürütmektedir. Bugüne kadar bu işleyişten yapılacak tek bir çıkarım varsa; mutlak doğrunun, hakikat tekelciliğinin, felsefî nihayetin ahmaklık olduğudur! Aksi takdirde şuan siz bu yazıyı okurken tarihin gelip dayandığı son anda yaşıyor olurdunuz.

Konuyu biraz fazla dağıttığımı düşünebilirsiniz ama hiç de değil. Sadece içinde bulunduğumuz, sürekli bize empoze edilen teknolojik olarak fazla gelişmişlik ve tarihî olarak ilerlemişlik algısının ne kadar bağıl olduğunu ve bu algıdan hareketle, Sokratik bir yöntemle bir şeylerin "sonu"na nasıl ikna edildiğimizi anlatabilmek için biraz açılmam gerekti. Unutmayalım ki; Sefiller'deki Jean Valjean yaklaşık 20 yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra dışarı çıktığında kürekli sandallar yerine buharlı tekneler görünce ve on yıllarca hapishanede kalan Esaretin Bedeli'ndeki Brooks küçükken sadece bir tanesini gördüğü otomobillerin dışarı çıktığında artık her yerde olduklarını görünce büyük şok yaşamıştılar. Yine 1899'da Amerika Patent Ofisi müdürü Charles H. Duell kendisine atfedilen bir ifadede "İcat edilebilecek her şey icat edildi" diyordu. O tarihten itibaren yapılan icatlardan bahsetmeye dahi gerek olduğunu zannetmemekle beraber Duell'in bu ifadesini pek de komik bulmuyorum. Zira o da yaşadığı zamanda tarihin geldiği son raddeye tanıklık ediyordu.

Sonuç olarak, öyle zannediyorum ki; en açık ifadeyle hemen hemen hiçbir şey bilmeyen ve bilimin her türlü ürününden bir şekilde istifade eden, temelde kendi hurafelerini yaşatmaya çalışan, bilimi bir avuç seçkinin gevezeliği olarak gören, bu konuda yer yer "bilimin ve aklın sonu" bahislerinden güç alan modern insanın bu yönü onun en büyük problemidir.

9 Ocak 2018 Salı

İyi ve Kötü Üzerine



Her şeyden önce söylemek gerekir ki; çok basit şeyler olarak bir kenara bıraktığımız bazı kavramlar aslında her ciddi meselenin temelini oluşturuyorlar. Buna en iyi örnek öyle zannediyorum ki, iyi ve kötü kavramlarıdır. Bir şeylerle ciddi anlamda ilgilenilmek isteniyorsa, kişisel düzeyde de olsa bu temeller iyi belirlenmelidir.


İyi ve kötü ne demektir?

İyi ve kötü var mıdır?
İnsan iyi veya kötü olabilir mi?
İnsanın iyi olması gerekir mi?

Şeklindeki basit, hatta çocukça sorular derinleşildiğinde hayatî birer referans noktası olarak karşımıza çıkmaktadır.

Her zıt kavram gibi iyi ve kötü birbirlerinin yokluklarında var olabiliyor, birbirileri olmadan da var olamıyorlar. Bir madalyonun iki yüzü gibi hem birbirlerini tamamlıyor hem de birbirlerini asla göremiyorlar. Normal şartlar altında her insan "iyi"nin haklılığını, doğruluğunu, geçerliliğini savunacaktır. Buradan hareketle de dünyaya "iyi" hakim olacaktır. Ancak hayata şöyle bir baktığımızda bunun asla geçerli olmadığını görüyoruz. Aksine, alabildiğine kötülük var. Tabi bunu da; her şeyin kötü olduğu ve dünyanın saf kötülükle dolu olduğu gibi iç karartan minik bir modern ideolojinin kuyruğuna takılmadan yaptığımız bir tespit olarak söylüyoruz. 


Şimdi kaldığımız yerden devam edelim ve şu soruya cevap arayalım; neden sorulduğunda kimse kötülüğü desteklemediği halde kötülük genel anlamda baskın olabiliyor?

İyinin ve kötünün değerlendirilmesinde; iyinin kısır, kötünün son derece doğurgan olduğu görüşünün bu soruyu cevaplayan önemli saptamalardan birisi olduğunu düşünüyorum. Toplumda infial yaratan kötü olaylarda, insanların genelinin suçlu şahısa karşı söyledikleri ve yapmak istedikleri şeylerin, o şahsın fiilinden bir adım geride kalmayacak ölçüde olduğu da bununla alâkalı olarak son derece isabetli bir örnektir. İyilik çoğunluğun temennisinde olsa da kendisinin temini ve müdâfaasında dahi son derece pasif ve sınırlı olduğundan kötülük hızlı bir biçimde düşünsel zemini ele geçirmektedir.


İyi ve kötü bir anlamda bağıldırlar ve çoğu kez herkesin kendisi için "iyi" olanı yapması, toplamda "kötü"yü arttırmaktadır. Trafikte herkesin sadece kendi çıkarına uygun olarak hareket edip, başkalarının çıkarlarını ve trafik kurallarını göz ardı ederek hareket etmesi halinde, bir kaosun yaşanacağı ve trafiğin pek çok can ve mal kaybına da sahne olacak şekilde felç olacağı buna verilebilecek en güzel örneklerden birisidir. Buradan da anlıyoruz ki iyiliği sadece düz faydacılığa indirgemek direkt olarak kötülüğü beslemeye yarıyor. İşte burada da daha duygusal olarak ahlâk, ciddi olarak ise etik denilen kavramlara ulaşmış oluyoruz. Yani iyiliğin ahlâk ve bilhassa etik çerçevesince tanımlanması gerekiyor.


İyi ve kötünün evrenselliğinden de bahsetmek mümkündür. Hiçbir şey öğretilmemiş bir bebeğin ve hatta hayvanların, sinirli ve neşeli yüz ifadelerine tutarlı olarak tepki vermeleri bu konuda bir referans olarak kabul edilebilir. Ancak bunun basit bir indirgemecilik olduğu eleştirisi de pek geçersiz sayılmaz. Nitekim bu durum evrimsel psikolojinin ufak bir tezahürü olarak da açıklanıp, iyilik-kötülük bağlamından çokça uzaklaştırılabilir. O zaman şunu düşünelim. İhtiyacı olan bir insana hatta bir canlıya yardım etmek, bir karıncayı ezmekten kaçınmak, bir yaşlıyı caddede karşıdan karşıya geçirmek dünyanın her neresinde olursa olsun "iyi" davranışlar değiller midir? Bu soru da iyiliğin evrenselliğini kabul ettirmede son derece kuvvetli bir argüman gibi duruyor. Öncelikle evrensellikle neyi kastediyoruz bunu belirlemeliyiz. Bahsettiğimiz yer evrene oranla son derece küçük ve ihmal edilebilir büyüklükteki soluk mavi gezegenimiz mi, yoksa hakikaten evrenin tamamı mı?

Son derece doğal ve haklı olarak vatandaşlarının iyiliğini düşünen her devletin millî güvenlik ve millî savunma çalışmaları kapsamında, diğer devletlerde bulunduğu gerekçesiyle nükleer başlıklı füzeler geliştirdiklerini düşünelim. Bu devletlerin her birinin vatandaşlarının iyiliğini garanti altına alabilmek amacıyla güç kullanmaktan çekinmediğini, kendisine karşı güç kullanılan her devletin de yine vatandaşlarının iyiliği için güç kullandığını varsayalım. Bu varsayım bir domino etkisiyle geliştiğinde her devlet kendi vatandaşlarının iyiliği için her seferinde bir üst güce başvuracak ve nükleer güçler devreye girip nükleer savaşın başlaması kaçınılmaz olacaktır. İyiliklerin varlığı için yapılan bir nükleer savaşın dünyadaki tüm canlılığı yok ettiğini düşünelim. Tüm devletlerin kendi vatandaşlarının iyiliğini düşünmesi yine kötülüğü mü doğurmuştur? (Hayır, bu sefer değil, burada "her devlet, tüm devletlerin vatandaşlarının iyiliğini düşünmelidir" tarzı bir mesaj vermiyorum ve bunu imkânlı da bulmuyorum.) Dünya artık kötü bir yer midir? Canlılığın ve özellikle bilinçli bir canlı formunun, insanın bulunmadığı bir yerde iyilik ve kötülükten söz edilebilir mi? (Eğer öyleyse bu kötülüğü kim, hangi akıl belirleyecektir?) Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün kötü müdür?

İnsanın anlamlandırma çabası, hayata tutunabilmek için attığı en kuvvetli kementlerden birisidir. Bu çaba doğrultusunda insan pek çok somutu tanımış, soyutu tanımlamıştır. Ancak görüldüğü üzere ne kadar zorlama girişimler olsa da, insanın türettiği tüm soyutlar kendi varlığı süresince vardır. Bu bağlamda iyilik ve kötülüğün evrenselliği de alan olarak dünyamızla, zaman olarak da var olduğumuz müddetle sınırlıdır. Asla da anlamak istediğimiz anlamda evrensel değildir.

7 Ocak 2018 Pazar

Az Bilinen Bir Kahraman: Müşir Deli Fuad Paşa



Köklü bir tarihe sahip olmak son derece güzel bir zenginlikken bazı dezavantajları da beraberinde getiriyor. Örneğin bizimki gibi gayet derinlikli bir tarihe sahip milletler için, tarihi genel hatlarıyla kavramak bile ciddi bir işken, hayatî roller üstlenmiş mühim karakterlerin tamamını da bilmek veya hatırlamak her zaman mümkün olmuyor. Müşir Deli Fuad Paşa da bu mühim karakterlerden birisidir. 


Çerkes asıllı olan Fuad Paşa, 1835 yılında babası Müşir Hasan Paşa'nın görevli olduğu Kahire'de doğdu. Fuad Paşa, çocukluğunda bir dönem İstanbul'da bulundu ve eğitim gördü, ardından Mısır'daki Abbasiye Mektebi'nde eğitimine devam etti ve sonra da burada hoca oldu. Daha sonra 1872 yılında, İstanbul'da Dâr-ı Şûra-yı Askerî bünyesinde çalışırken aşiret isyanlarını bastırmak maksadıyla albay rütbesiyle Kerkük'e gönderildi. 1876'da Karadağ savaşlarındaki başarıları sebebiyle Tuna ordusunda tümgeneral olarak görev aldı. Halk arasında 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Elena'da Rusları bozguna uğratarak müşir (mareşal) unvanını kazandı. Bu bozgun Plevne kuşatmasını kaldırmaya yetmese de, Çarlık ordusuna ağır bir darbe vurarak, bazı önemli teçhizatları ele geçirmeye yaradı. Buradan itibaren sırasıyla padişah (II. Abdülhamid) yaverliği yaptı ve sonrasında 1894 itibariyle Avusturya ve Rusya'da elçi olarak bulundu. Padişah dahil lafını kimseden esirgemediği için "deli" lakabını aldı. 1902'de padişaha karşı bir faaliyet içinde olduğu iddiasıyla evini basan Fehim Paşa ve beraberindekilerle çatıştı, rütbeleri sökülerek Şam'a sürüldü. Sadrazam olan damadı Salih Hulûsi Paşa da bu olayın etkisiyle görevden alınarak önce Diyarbakır'a sonrasında Sivas'a sürüldü. 1908 yılına gelindiğinde II. Meşrutiyet'in ilân edilmesiyle sürgün hayatı bitti ve İstanbul'a döndü, Âyan meclisine katıldı, Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın kurucularından oldu, fırkanın reisliğinden Damat Ferit'in çekilmesiyle başa geçti, kısa bir süre sonra fırkadan ayrıldı. 1912 yılında Balkan Harbi patlak verdiğinde Sazlıdere'de bir savunma hattı kurdu. Sonraki yıllarda ilerlemiş yaşına rağmen Millî Mücadele'yi destekledi. İstanbul'da, Ankara lehine faaliyet yürüttü. Sivas Kongresi sonrasında Damat Ferit hükûmetinin düşürülmesinde önemli rol oynadı. Ayrıca Paşa'nın iki oğlunun Balkan Harbi'nde, bir oğlunun Çanakkale Cephesi'nde şehit olduğu da bilinmektedir. Müşir Deli Fuad Paşa 1931 yılına gelindiğinde 96 yaşında İstanbul'da hayata gözlerini yumdu. İşte adına müstakil olarak yayınlanmış bir esere rastlayamadığım bu tılsımlı ve asil adamın pek çok farklı yerde son derece sınırlı olarak bahsedilmiş biyografisi kısaca bu şekildedir.



Kurtuluş Savaşı döneminde, İngilizlerin hem tampon bölge oluşturma, hem de kontrolü sürekli hale getirebilme bağlamında Batı Anadolu'da oluşturmak istedikleri özerk Çerkes devleti için toplanan ayrılıkçı kongreye karşılık, Mareşal Fuad Paşa'nın da bir kongre topladığı ve Mustafa Kemal'e, Ankara'ya bağlılıklarını bildirdikleri de bilinmektedir. Fuad Paşa'nın bu gibi kahraman tutum ve davranışları, Çerkeslerin yakın tarihteki varlıklarının Anzavur Ahmed ve Çerkes Ethem arasına veya "Ethem hain miydi?" bahsine sıkıştırılmaması açısından da ayrıca önemlidir.

Yararlandığım bağlantılar;

http://www.islamansiklopedisi.info/dia/pdf/c18/c180305.pdf
https://www.aydinlik.com.tr/deli-fuat-pasa-yi-taniyor-musunuz-dogu-perincek-kose-yazilari-eylul-2017
http://tarihtenanekdotlar.blogspot.com.tr/2014/06/501-ilginc-bir-osmanli-pasasi-deli-fuat.html
http://www.biyografya.com/biyografi/1379
http://tilahan.org/bu-oyun-o-eski-oyun/
https://www.jinepsgazetesi.com/makale/basinda-izmir-cerkes-kongresi-1283

2 Ocak 2018 Salı

İdeoloji Üzerine

İdeolojinin varlığı fiilî olarak tarih boyunca çok geri noktalara kadar izlenilebilse de, günümüzden bir bakışla sadece birkaç yüzyıl geriye gidip ideolojinin modern anlamda doğduğunu, geçtiğimiz yüzyılda ise zirveye ulaşıp bir dizi felaketlere yol açtığını görebiliriz. Bunu da hiç kuşkusuz yeni bir anlayış, yepyeni bir dönem ve nihayetinde ideolojilerin sonu(!) hatta kimilerine göre tarihin sonu(!) izler.

Aslında ne sadece bir kavrama bunca suçu yüklemek, ne de bittiğini veya bitmesi gerektiğini savunmak pek akıllıca değildir. Zira ideoloji dediğimiz olgu sebep değil sonuçtur veya “sebep” olma özelliğinden önce, “sonuç” olma özelliği irdelenmelidir. Ayrıca ideoloji bağımsız bir varlık değil, insanın zihninde oluşan/yaşayan bir sistemdir. Diğer bir deyişle ideoloji insanın kendisidir. Bu sebeple ideolojinin bitmesi ancak insanın da bittiği durumda mümkündür.

İdeolojiyi oluşturan ve akıldışı yönlerini yeşerten sebepler; baskı, adaletsizlik, eşitsizlik ve bunların türevleri, kısacası dünyadaki genel bozukluklardır. Bu bozukluklar; ırkî, coğrafî, tarihî, kültürel, sınıfsal veya düşünsel gruplar yaratıp, bu grupların her birinin kendi içlerinde bir fikirler kümesi ve aidiyet bağı oluşturmalarına yol açarlar. Ancak bunların ortadan kalktığı, herkesin hak ettiğine ulaşabildiği, ondan da önce bir şeyleri hak edebilecek imkânlara sahip olduğu, insanlığın her anlamda bazı temel standartlara kavuştuğu, olağanüstü organize olmuş ve gelişmiş bir dünyada ideoloji de ortadan kalkacaktır. Gerçekçi olmak gerekirse bu da bir ütopyadan fazlası değildir. Zira bir bölgede artan nüfus matematiksel olarak paylaşımcı sayısı arttığından, rekabeti ve çatışmayı da arttıracaktır. En temelde bu bile refah içinde büyük kayıplar yaşamadan çoğalan nüfüsun bir karışıklığa gideceğinin habercisidir. Bu yüzden de ideoloji varlığını arzu ettiğimiz bir kavram olmasa da, varlığını kabul etmemiz gereken bir olgudur. Tüm bunlara rağmen hâlâ, ideolojinin ortadan kalktığı bir dünya için çalışılmak isteniyorsa, işe ideolojinin kendisiyle mücadele etmekle değil, ideolojiyi meydana getiren öncüllerle mücadele etmekle başlanmalıdır.

Temelden incelendiğinde rasyonaliteye dayandırılmayan slogancı ideoloji karşıtlığı da apaçık bir ideolojidir. Bu şekilde gelişecek bir tartışma da ancak insanoğlunun ideolojiye bağımlılığını ispatlayan bir deney olacaktır. Dikkatle bakıldığında, bireysel olarak rasyonel kaygılarla ideoloji eleştirisi yapılmasının dışında, genel bir ideoloji karşıtlığına odaklanmış propagandif söylemler bütününün arkasında doğrudan veya dolaylı olarak küreselleşme fikrinin olduğu, bunun da aslında “küreselleşme ideolojisi” olduğu görülecektir. Bu da bahsettiğim deneyin sonucunu teyit eden bir başka gözlem olacaktır.

Akılcılık, insanlar arasında (herhangi bir ideolojiye tâbi olan insanlar da dahil) daima övülen ve pozitif yaklaşılan bir kavramdır. (yani en azından aklı dahi ideolojinin gölgesinde bırakacak körlükteki azılı bağnaz gruplar göz ardı edildiğinde durum böyledir) Burada daima uzlaşılır. Hatta akılcılık çoğu kez “aklın gereği de zaten budur” şeklinde ideolojilerin meşruiyet kaynağıdır. Ancak bir adım daha öteye gidildiğinde yine bir tartışma, hatta kaos başlamış olacaktır. Kimilerine göre akılcılık tüm devletleri ortadan kaldırmayı gerektirirken, kimilerine göre tüm dünyayı tek bir üstün devletin yönetmesini, kimilerine göre çöl kurallarının tüm dünyaya egemen olmasını, kimilerine göre hiçbir kuralın olmamasını veya daha yığınla saçmalığı gerektirecektir. Görüldüğü üzere bu saçmalıkların hiçbirinin akılla ve akılcılıkla zerrece alakası yoktur ve kendi aralarında da tamamen çelişki içindedirler.

Tıpkı demokrasisi sağlam temellere oturmamış olan otoriter devletlerin “cumhuriyet” ve “demokrasi” kavramlarını uluslararası meşruiyet kaynağı olarak kullandığı gibi (“halk cumhuriyeti”, “demokratik halk cumhuriyeti”, “islâm cumhuriyeti”, “sosyalist cumhuriyeti” v.b.), ideolojilerde de akıl/akılcılık aynı şekilde çoğu kez bir vazgeçilmezdir.

Dünya gerçekleri göz önüne alındığında, rasyonel kaygıyla topyekûn bir ideoloji karşıtı savaştan ziyade her ideolojinin kendi bünyesinde rasyonalize edilmesi ve ideolojik gruplar arası iletişimin sağlanması buna mukabil ideolojiyi doğuran mekanizmaların irdelenmesi isabetli olacaktır. Burada en önemli nokta; yorumlar farklı olsa da olguların ortak olmasıdır. İdeolojiler arası ana problem tarafların kendi “olgu”larını üretmeleri, daha da açık olarak yalana inanmalarıdır. Bu kendini kandırabilme yeteneği(!), insan beyninin bir kusuru veya karmaşıklığının ispatı olarak farklı şekillerde yorumlanabilir. Ancak sonuç olarak bunun ortak doğruları yok ettiği de son derece açıktır. Ortak doğruların ortadan kalktığı bir ortamda sınırlar keskinleşecek ve anlaşmazlıklar doğal olarak kaçınılmaz hale gelecektir.

İdeolojiyle ilgili olarak önemli bir husus da kişinin kendisini sorgulayabilmesidir. Kendini sorgulamak, belki “kendi kendini veya bağlı bulunulan ideolojik grubun genel kabullerini, doktrinini sorgulamak” anlamıyla siyasî tartışmalarda çokça kullanılsa da, çok az yapılan bir eylemdir. Bunu yapabilmenin basit bir yolu da; kişinin içinde yetiştiği çevrenin dünya görüşünden ne kadar farklı bir dünya görüşüne sahip olduğunu sorgulamasıdır. Kişi eğer dünyadaki en şanslı kişilerden birisi olarak, dünyanın en doğru ve kusursuz düşüncelerinin yeşerdiği bir coğrafyada doğmadıysa -ki çok büyük bir ihtimalle doğmamıştır- ve doğduğu çevrenin kendisine verdiği dünya görüşünü pek aşamadıysa, ondan bir nebze olsun kaçamadıysa, muhakkak kusurlu ve bir ölçüde düzeltilmesi gereken düşüncelere sahiptir. Tam da burada çok önemli bir yere geldiğimizi zannediyorum. Kişiler hayatta hem yukarıda da değindiğim türden gruplara mensup olarak var oluyorlar –burada ”coğrafî grup” hepsinin temelinde olarak da görülebilir- ve bu nedenle her alanda mevcuttan ideale gidiş için grubu ve grubun düşünce kümesini müdafaa etmek durumunda kalıyorlar, hem de kusurlu düşünceleri aşmak için bu düşünce kümesini aşmaları gerekiyor.  Saptamış olduğumuz bu büyük çelişki de; bir çözümsüzlüğe varmakla birlikte, bize ideolojinin neden kendi içinde barındırdığı küçük çelişkiler dizisine rağmen var olabilen bir kavram olduğunu ve aynı zamanda varlığını daima kabul etmemiz gereken bir olgu olduğunu anlamada büyük fayda sağlıyor.

Diğer bir önemli mesele de ideoloji ve devlet sistemi ilişkisidir. Siyasî ideolojilerin her birinin az veya çok kapsamlı olarak devletin işleyişine dair bir programları vardır. Bu programların uygulanması, mevcut programların feshi anlamına da geleceğinden, program değişimlerinde şiddet kaçınılmaz hale gelecektir. Bu bağlamda ideoloji ve şiddetin birbirine pek de uzak olmayan iki kavram olduğunu söyleyebiliriz. Ne kadar insancıl, ılımlı ve şeffaf olursa olsun her program kendisinden taviz vermeyi reddeder ve daimî olmak ister, gerektiğinde kendisini müdafaa etmek için güce başvurur. Yürürlükte olan bir program için de bu en tabii haktır. Yürürlüğe girmek ve meşruiyet kazanmak isteyen diğer programlar ise meşruiyete giden yolda çoğu kez gayrimeşru faaliyet yürütürler, aslında bu durumun tüm terör örgütlerinin oluşumunu ve varlığını izah etmede son derece açıklayıcı olduğunu da söyleyebiliriz. Günümüzde buna ek olarak, devletlerarası örtülü bir mücadele kapsamında, terör örgütlerinin taşeron olarak kullanıldığı da üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Şüphesiz ki, devlet yönetiminde ideal bir sistemden bahsetmek mümkün değildir. Tarihsel dönem ve coğrafî konum başta olmak üzere pek çok değişkene bağlı olarak farklı “ideal” modellerden bahsedilebilir. Buna ek olarak, özellikle fetiş haline getirmemekle birlikte; adalet, özgürlük ve eşitlik gibi kavramların çoğunlukla, yine; liyakat ve ehliyet gibi kavramların da daima bu farklı modellerin içinde yer bulabileceğini söyleyebiliriz.

Adalet, özgürlük ve eşitlik kavramlarının her biri farklı ideolojilerin temel direği olarak da görülebilir. Bu üç değerli kavramın her birisi ayrı ayrı kutsanarak diğer ikisini baypas etmede de kullanılmıştır. Siyaset tarihi şöyle bir incelendiğinde; şiddetle vurgulanan "adalet"in hangi anlamlarla doldurularak nasıl özgürlük ve eşitliği minimize ettiği görülmektedir. Aynı şekilde hayatın anlamı şekline büründürülen "eşitlik", toplumun tamamı için; bir üst zümreden eşit miktarda sille yeme ve eşit miktarda sıkıntı çekme şeklinde, adaleti ve özgürlüğü ezen bir ucube olarak inkişaf etmiştir. Yine en kutsal şey olarak sunulan "özgürlük", hayattaki tüm büyük sıkıntılar karşısında hür bir birey olma avantajı(!) getirerek adaleti ve eşitliği alabildiğine törpülemiştir.

Bir siyasî programın lider için çizdiği sınırlar da son derece mühimdir. Lidere tanınan geniş yetkilerden ziyade bir bütün halinde iyi işleyen sistem (denge ve denetleme ile) hiç şüphesiz daha sürdürülebilirdir. Daha açık yazmak gerekirse bir sistem; dâhilere iyi işler yaptırmaktan ziyade, dahi olmayanlara iyi işler yaptırdığı ölçüde başarılıdır. Tarih çoğu kez, birçok açıdan sağlam ve güçlü devletlerin “dahi olmayan” ve geniş yetkileri olan liderler marifetiyle felakete sürüklendiğini yazmıştır. Burada problem asla “dahi olmayan” liderde değil, direkt sistemin kendisindedir. Zira liderin seçici bir şekilde belirlenerek iş başına gelmediği ve de geniş yetkilere sahip olduğu sistemde her ne zamansa zaten istatistikî olarak “dahi olmayan” bir lider iş başına gelecek ve büyük ihtimalle de felakete gidişi başlatacaktır. İdeolojiler toplumda belleğinde var olma anlamında çoğu kez bir devrin değişimi olarak, bir patlama şekliyle ortaya çıktıklarından ve ortaya çıktıkları dönemde işe yaradıklarından bir kesim insan üzerinde bir beyin tembelliğinin de dışavurumu olarak her devirde işe yarayacakları düşüncesiyle bağnazca savunulurlar. Bu insanların her olay ve durum karşısında doğru tavrı ayrı ayrı belirlemek yerine tek bir düşünce sistematiği geliştirdikleri şeklinde de değerlendirilebilir. Bu durum da doğal olarak bir programın hararetli savunusunu, "dahi olmayan" liderin iktidarını ve birtakım yıkımları doğuracaktır.

Ana ideoloji akımlarının gerilediği günümüzde özellikle güçlenen "mikro ideolojiler" de diyebileceğimiz moda akımı düşünceler tıpkı ana akım ideolojiler gibi çoğu kez toplumda özgür ve özgün düşüncenin baskılanmasına sebep olurlar. Gündelik hayata yön veren bu küçük düşünce demetleri toplumda farklı düşünenin aforoz edildiği bir "çağdaşlık tekeli" yaratırlar. Mesela kadınlara yönelik şiddetin eleştirisini, diğer tüm parametreleri kenara bırakıp, son derece sığ olarak "erkek terörü"ne indirgememeyi kadın düşmanlığı olarak görmek, göstermek ve linç etmek bu çağdaşlık tekelinin yaptırımlarından sadece birisidir. Çağdaşlık tekeli son derece popülist ve güçlü bir akım olarak kitleleri kısa sürede etki altına alabilme gücüne sahiptir. Kimsenin kendi aklınca bir çıkarımda bulunmadığı ve genel akıma seve seve teslim olduğu bu ortamlarda son derece ilginç olarak gereğinden fazla hassasiyet gösterilerek toplumsal lince maruz bırakılan bir kişi, aradan geçen belirli bir zamandan sonra vicdanî bir azapla da harmanlanarak ilahî bir ikon haline getirilebilir. Mikro ideolojilerin meydana getirdiği çağdaşlık tekeli de, ana akımı ideolojiler gibi son derece güçlü ve çelişiktir.