17 Kasım 2019 Pazar

TRAVMA


Günlük hayatta da pek sık kullandığımız bir kelime olarak "travma", genel anlamda yaralanmayı, yapısal bir zedelenişi ifade eder. Fransızca kökenli (trauma) bu sözcük, TDK tarafından şöyle tanımlanır:

1. isim, ruh bilimi Sarsıntı.

2. isim, tıp Bir doku veya organın yapısını, biçimini bozan ve dıştan mekanik bir tepki sonucu oluşan yerel yara, örselenme.

Travmayı özellikle psikolojik, ruhsal mânâda düşündüğümüzde önemli bir tespitin eşiğine ulaştığımızı düşünüyorum. Travmalar, son derece muğlak bir alan olarak iyilik-kötülük kavramlarının devamında, ideolojik eğilimlerde, kişisel davranış ve alışkanlıklarda önemli bir süreklilik mekanizmasını meydana getiriyor. Eşsiz bir belleği, izi sürülemez uzunlukta bir devamlılığı ortaya koyuyor.

Çoğu kez kötülüğün iyiliğe göre çok daha doğurgan olduğunun, iyiliğin nispeten kısır olduğunun söylendiğini duymuşuzdur. İşte kötülüğün dalga dalga yayılmasındaki ana mekanizmalardan birisi, hiç şüphesiz travmadır!

Örneğin; şiddet, suç, yokluk, kötülük, aşırılık, sapkınlık sonucu küçük ve masum bir çocukta oluşacak travma, ileride onun da başka kişilere (veya çocuklara) travma yaşatma ihtimalini hatırı sayılır bir ölçüde arttırıyor. Bunun neredeyse sonsuz tekrarının söz konusu olması, varsayılması, dediğim mekanizmanın en basit anlatımını ifade ediyor.

Son yılların beğenilen filmi Shutter Island'da (Zindan Adası), son kısma doğru Teddy Daniels ve Dr. Jeremiah Naehring karşılaşırlar ve aralarında şu diyalog geçer:

Dr. Jeremiah Naehring: Sen misin? Bir yere mi gidiyordun?

Teddy Daniels: Ben sadece feribota gidiyordum.

Dr. Jeremiah Naehring: Haa... Korkarım feribot diğer yönde!

Teddy Daniels: ...

Dr. Jeremiah Naehring: Eğer biraz beklersen seni rıhtıma götürecek birini bulabilirim. (cebindeki iğneye davranır, boğuşma başlar)

Teddy Daniels: Bu ne doktor ha ne bu!? (küçük bir mücadele sonucunda iğneyi kapmıştır)

Dr. Jeremiah Naehring: O sadece bir sakinleştirici, bir tedbir!

Teddy Daniels: Tedbir ha?!

Dr. Jeremiah Naehring: (güler) Ne yapacaksın yani, beni öldürecek misin, öldürecek misin?!

Teddy Daniels: Sence bunu hak ediyor musun?

Dr. Jeremiah Naehring: Ne için? Seni kışkırttığım için mi? Bağışla beni, seni ne kışkırtmaz ha?! Sözler mi, alıntılar mı?

Teddy Daniels: Naziler!

Dr. Jeremiah Naehring: O da var elbette. Anılar, rüyalar... "Travma" kelimesinin Yunanca "yara" kelimesinden geldiğini biliyor muydun? Peki rüyanın Almancası nedir? "Traum!", "ein traum!"... Yaralar canavarlar yaratabilir ve sen yaralısın! Herhalde bana katılırsın, bir canavar gördüğünde onu durdurman gerekir!

Teddy Daniels: Evet katılıyorum!

Dr. Jeremiah Naehring: Evet...

Teddy Daniels: Evet! (iğneyi doktorun sol omzuna şiddetle saplar ve doktor bayılır)

Yara, rüya ve travma... Günlük dilde bizler için bambaşka şeyleri ifade edebilecek bu kelimeler, uzunca bir tarihsel süreç izlendiğinde aynı köke gidiyor. Rüyalarımızın bir açıklaması da uykudayken, zihnimizin edindiği bilgileri, eski bilgilerle de karşılaştırarak, yerli yerine koyması sırasında yaşadığımız şeydir. Bir şekilde örtük belleğimizin, bilinçaltımızın bazı parçalarının su yüzüne çıkmasıdır.

Belleğimizi dolduran şeyler arasında en kalıcı izleri hattâ yara izleri bırakan şeyler nelerdir? Elbette ki travmalar... Tam da bu yüzden çoğu insan, en ufak bir bunalımda veya bazen de hiçbir kötü durum yokken, rüyasında en "yaralı" olduğu konuya dair şeyler görür.

Yine hakkını teslim etmek gerekir ki, tam da Dr. Jeremiah Naehring'in dediği üzere, yaralar canavarlar yaratabilir! Ailesel problemlerden tutun da, radikal siyasî yönelimlerin seyrine kadar, her ölçekte travmaların işleyişini görmek mümkündür.

Örneğin büyük "canavar" Hitler ve bütün bir Nazizm cereyanı... I. Dünya Savaşı sonrası son derece adaletsiz ve insanlık dışı bir şekilde yenik Almanya'ya imzalatılan Versay Barış Antlaşması'nın, Alman halkı üzerinde yarattığı; aşağılanma, ezilme, sömürülme ve bunlardan doğan bir travmanın şiddetle patlaması, dışa vurumu, sonucu değil midir?

Dediğim gibi bunu her ölçekte düşünebiliriz. Günümüzde psikoloji alanında popüler bir konu "daddy issues"dir. Düz bir tercümeyle bu "baba sorunları" daha yontulmuş hâliyle "babadan kaynaklanan sorunlar" olarak düşünülebilir. Bu yaklaşım kadınların ilişkilerinde meydana gelen problemlerin küçüklükten itibaren babalarıyla yaşadıkları problemlerden kaynaklandığını iddia eder.

Yani söz konusu kadının babası; ölmüştür, aileyi terk edip gitmiştir, bir şekilde yoktur veya vardır ama şiddet uyguluyordur, sorumsuzdur. Bu şekilde babasıyla sağlıklı bir ilişki kuramadan büyüyen kadın ondan nefret eder ve kaçmak ister.

Eş veya sevgili seçiminde babasının tam tersi istikametindeki özellikleri arar. İlişkisinde bir müddet sonra da belki kendisinin bile farkında olmadığı baba özlemi, onu babasının özelliklerine sahip erkeklere yönelmeye iter. Böylelikle de geçimsizlik, tutarsızlık ve hâttâ aldatma gibi durumlar meydana gelir. Muhtemelen ilişki sonlanır. Bu ilişkinin ağır çalkantılarından etkilenen küçük bir kız çocuğunun olduğunu var sayarsak, tüm senaryoyu başa sarabiliriz. İşte bu tam olarak travma mekanizmasının işleyiş biçimidir. Şiddet yarayı meydana getirir, yara hafızaya kazınır ve bu hafıza da şiddeti yeniden doğurur.

Bizim neslimiz muhtemelen pek tanımasa da on yıllar boyunca en çok yazı yazan köşe yazarlarından, Büyük Gözaltı'nın yazarı, meşhur Şeytanın Gör Dediği köşesinin sahibi Çetin Altan, tam da bu konu dahilinde ele alınması gereken önemli bir kişidir.

Şöyle biraz geçmişe gidelim... Tarih, 16 Mart 1964'tü. Kıbrıs'ta gerilim arttığından, TBMM oy birliğiyle hükumete Kıbrıs'a müdahale yetkisi verdi. Bu gelişmeyi meşhur Johnson mektubu izledi. Johnson özetle "harekatı yapmayın, zaten bizim size verdiğimiz silahları kullanamazsınız, diretirseniz de herhangi bir Sovyet saldırısında sizi korumayız" diyordu. İnönü resti gördü, "yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır!" diye dikti cevabı...

Yeni bir dünya kurulmadı tabii ama Türkiye'nin bir parça değişmesine kurt siyasetçi İsmet Paşa olur verecekti. 1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi meclise giriverdi! Böylelikle TBMM tarihinde ilk defa sosyalist bir partiye ev sahipliği yapacaktı. TİP'in 15 milletvekilinden birisi de Çetin Altan'dı. Altan gerçekten de sosyalist bir dünya görüşünde olsa da meclise girmesindeki temel amaç, yazdığı siyasî yazılar sebebiyle maruz kaldığı suç duyuruları ve mahkeme süreçlerinden korunmak amacıyla dokunulmazlık elde etmekti.

Takvimler 19 Şubat 1968'i gösterdiğinde ve günün ilerleyen saatlerinde TBMM'de içişleri bakanlığı bütçesi konuşuluyordu. İçişleri Bakanı M. Faruk Sükan kürsüdeydi. TİP'e çattı ve Nazım Hikmet'le ilgili konuştu. Çetin Altan milletvekili sırasından ayağa kalktı ve Nazım Hikmet'in ülkenin en büyük şairi olduğunu haykırdı. Bunu der demez AP'li vekillerin üstüne çullanması ve sıradan bir dayaktan da öte kendisini linç girişimleri başladı. Çetin Altan öyle böyle bir darba maruz kalmamıştı. Ağır yaralanmış ve özellikle bir gözünde kalıcı hasar oluşacak şekilde dövülmüştü. Bu büyük rezalet, ülke ve meclis tarihimize koca bir kere leke olarak geçmekle kalmadı, Altan için büyük bir kırılma da yarattı. 1970'ler itibarıyla Altan, o zamana kadarkinden çok daha başka bir çizgiye kayacak,  Özal'la yakın ilişkiler kuracak, mevcut görüşlerini terk edecekti.

Çetin Altan kendisine saldıran AP'lilerin hamasî ve bayağı milliyetçi tavırlarını o kadar büyük bir nefretle karşıladı ki kendi eski görüşlerini terk etmekle beraber onlara da tam cepheden karşı çıkacak ve en gerekli milliyetçiliği dahi dışlayan bir çizgiye gelecekti.

Öyle ki 24 Kasım 2004'te katıldığı bir programda Altan, Çanakkale Savaşı'ndan şöyle söz edecekti:

-Al biz Çanakkale'yi müdafaa ettik de ne oldu? İstanbul işgal edilmedi mi? Mondros'u kim imzaladı? Kaldı ki sen saldırmışsın ve yenilmişsin, bunu da üstelik "biz yendik" gibi anlatırlar içeride...

(Bu konuşmaya en basit tarih bilgisi ve bir parça Türkiye perspektifinden bakışla pek çok cevap vermek mümkün olsa da konuyu daha fazla dağıtmayalım)

Yakın zamanların bir numaralı gündemi neydi? Nazlı Ilıcak ve Altan kardeşlerin (Çetin Altan'ın oğulları) tahliye edilmeleri... Peki niye içerideydiler? 15 Temmuz girişimini önceden bilmek ve o zamana kadarki süreçte bunun önünü açmaktan.

Gerçekten de liboş takımının öncülerinden Ilıcak ve Altan kardeşler, 14 Temmuz 2016'da birlikte katıldıkları bir televizyon programında darbeyle ilgili pek çok imada bulunmuşlardı. Uzun yıllar boyunca da Fethullah Gülen'e bağlı yayın organlarında tüm FETÖ girişimlerini destekler nitelikte çalıştıkları açıktır.

Bazı aptal veya aptal taklidi yapan insanlar, Ahmet Altan'ın ateist olduğunu, dolayısıyla İslâmcı ve de Gülenci olamayacağını, Taraf gazetesiyle de diğer yaptıklarıyla da sadece kendi inandığı doğrultuda bir liberalizm ve demokrasi mücadelesi verdiğini öne sürüyorlar. Bugüne kadarki sayısız kanıtın da ötesinde Ahmet Altan'ın tahliye olduktan hemen sonra yazdığı Kâğıttan flüt başlıklı köşe yazısına dikkat çekmek isterim.

Yazıda Altan özgürlüğüne kavuştuğuna pek sevinemediğini, zira içerideki bir tutuklunun ne denli mahzun, kimsesiz ve boynu bükük olduğunu duygu dolu bir biçimde anlatmıştı. Vaktini yaptığı kağıttan flüdü çalarak geçiren bu kişinin adı Selman'dı... Neden sonra soyadının da "Gülen" olduğu anlaşıldı!

Yani Ahmet Altan'ın ilk fırsatta yazdığı ve satırlar boyu acındırdığı bu kişi Fethullah Gülen'in yeğeninden başkası değildi. Yabancıların da dediği gibi uyuyor numarası yapan bir kimseyi uyandıramasak da belki sahiden uyuyanları uyandırabiliriz!

Tüm bunlardan sonra bir şeyi merak ediyor insan. Fethullah'ın gerçek kurtarıcı olduğuna inananlardan olmayan, küçüklükten itibaren beyni yıkananlardan olmayan, Müslüman bile olmayan Ahmet Altan, nasıl ısrarla Fethullah'a ve onun organizasyonuna bağlılığında ısrarcı olabiliyor?

Nasıl bu kadar; Enver Paşa'ya, İttihat ve Terakki'ye, kurumsal yapısı itibarıyla CHP'ye, Atatürk'e, Kemâlizm'e, Türkiye Cumhuriyeti'ne düşman olabiliyor?

Bunu hangi motivasyon sağlıyor?

Cevabı seslendirdiğinizi duyar gibiyim... Evet bunun yarım asır önce Çetin Altan'ın yediği dayaktan ve onun oluşturduğu travmadan bağımsız olması düşünülemez!

Konunun uzmanlarına sorulsa belki bu da bir tür "babadan kaynaklanan sorunlar" örneğidir.

Kim bilir...

30 Ekim 2019 Çarşamba

Türkiye'nin Ezilen Sınıfı


"Sınıf" falan dediysem de hele de bu sıralar benden bekleneceği üzere bu yazıda öyle Marksizm'le ilişkili bir sınıftan, enternasyonal bir durumdan bahsetmeyeceğim. Aksine, belki başka ülkelerde benzer durumlar olsa da Türkiye'ye özgü, benim ülkemiz dahilinde dikkatimi çeken özel bir durumdan bahsedeceğim...

Zaten bir önceki yazım olan "Osmanlıcılığın Marksist Eleştirisi"nde gerekli açıklamayı, yeterli ölçüde yapmıştım. O yüzden bu bahsi daha da uzatmak, tekrar etmek istemiyorum.


Kaba bir belirlemeyle 2000 yılına gelinene kadar, üniversite okumak veya üniversite mezunu olmak, -nispeten- konforlu bir hayat için gerek şartlar arasında görülüyordu ve üniversite sınavını kazanmak da ciddi bir işti. Zira memleketteki üniversite sayısı daha azdı, her köyde bir üniversite kurulmamıştı henüz. Yıllar içerisinde dağa, taşa, mezraya, yurtsuz yerlere yapılan "üniversiteler" genç insanları işsiz olarak kahvehane veya ev oturmaları yerine, birkaç yıllığına üniversite kantinlerinde, dersliklerde tutarak, patlayan genç işsizliğin önüne gelen her şeyi yıkıp geçmesi yerine, daha makul bir şekilde düşük bir debiyle akmasını sağladı. Gudubet ev sahiplerine de mecbur etti tabii ayrıca...

Sadece bunlar olmadı. Giderek artan üniversite mezunu kitle değer kaybı yaşamaya başladı. Bu onların niteliğiyle de beraber, sayılarının haddinden çok çok fazla olmasıyla da alakalıydı. Sonuç olarak öğrenciliği daimi hâle getirilen ve pek de bir geçerliliği olmayan, sürekli bir sınav arifesinde tutulan bir kitle oluştu. Okumuşluğun kıymeti büyük ölçüde yitirildi.

Yaşanan değişimler beşer yıllık, onar yıllık periyotlarda o kadar bariz bir hâle geldi ki, sosyolojinin ne kadar dinamik ve de öyle "köyden kente göç" klişeleriyle falan içi doldurulamayacak bir disiplin olduğunu ispat etti adeta. Örneğin üniversite bitirmek artık "Allah'ın emri" olmaktan çıktı. Lise sonrası herhangi bir işe yönelen ve yirmili yaşların başında hattâ reşit olduğu gibi düğün-dernek yapan, yepyeni bir kitle meydana geldi.

Tek farklılık bu olsaydı veya tüm farklılıklar bu kadar "renkli" olsaydı keşke. Okulda öğretmene, hastanede doktora, hattâ polise karşı hakarete şiddete varan, "okumuşu", memuru pek kazımayan bir anlayış yerleşti. Canla başla çalışıp halka hizmet etmekten ve son derece insanî olarak geçimini sağlamaktan başka amacı olmayan insanların ölümü sıradanlaştı.

Yine bir araştırma vardı. Maddiyata giden yolda eğitimin hiç de eskisi kadar önemli olmadığı ispatlandı. (Bulabilirsem buraya muhakkak ekleyeceğim) Bununla da bitmedi farklılıklar, trafikte artan yüksek modelli Alman arabaları ve ekseriyetle ait olduğu kitledeki ortak yönler çok barizdi. İl-ilçe teşkilatları, inşaat, ihale gibi sözcükler sadece birkaç anahtar kelimeydi bu ortak yönler anlatılacağı zaman...

Dahası herhangi bir şekilde; adalet, ehliyet, liyakat gözetilerek edindirildiği hiçbir şekilde savunulamayacak bu zenginleşme, daha da beter manzaraları oluşturmaya başladı. Yine kaldırıma, görme engelli yoluna park edilen, yaya yolundan tam gaz geçen, makas atma ve bilumum magandalıklarla anılan bu lüks otomobiller, tamamıyla taraflı bir zenginleşmenin, kalkınan bir sınıfın açık emareleriydi. Aynı zamanda ezilen, fakirleşen, saygınlığı azalan ve hiçleşen okumuşların da durumunu çok iyi anlatıyordu tüm bunlar...


Sosyolojinin dinamikliğine ek olarak belki esaslı bir temele sahip olmayarak, özellikle gençler arasında özgün sosyoloji kokan tabirler, tarifler, tanımlamalar gelişti. Mesela ilk duyduğumda benim de çok güldüğüm "peder inşaat işiyle uğraşıyor montu" diye bir erkek montu tarifi türedi. Bu iyice bir fiyata sahip, kapşonu kürklü veya daha uzun tüylerle bezeli ve açıkçası pek de hoş görünmeyen bir montun tarifiydi. Biraz sonradan görmeliğin, biraz yeni zenginleşen sınıf üyeliğinin, biraz da İstanbul'a -veya söz konusu büyük şehire- henüz göç etmiş bir nesil öncesinin giydiği yırtık ceketin intikamının tarifiydi.

Öldürülen doktorlar, öğretmenler, atama beklerken, KPSS sırasındayken intihar eden gencecik ve tertemiz insanlar artık sıradan haberler, bilindik vakalar hâline geldi bizim için.

Geldiğimiz duruma veya içerisinde bulunduğumuz hâle verilebilecek en acı örneklerden birisi geçtiğimiz haftalarda yaşandı. İTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümü'nden henüz mezun olan 23 yaşındaki Halit Ayar, İstiklâl Caddesi'nde kendisinden para isteyen serserilerce bıçaklanarak öldürüldü!


Halit Ayar
Dahası Halit'in katili, zaten 2016 yılında işlediği bir suç sebebiyle 10 yıllık hüküm alarak tutuklanmış ve cinayeti işlediğinde bir haftalık izinde(!) olan bir tutukluydu! Her insanın kaybı acıdır. Her can değerlidir. Ama İTÜ gibi bir okuldan henüz mezun olmuş, dil bilen, Erasmus'a gitmiş, spor yapan, çiçeği burnunda mühendis Halit ve onun katili olan paçavraya bakınca demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Kim, kimi ne şekilde öldürülebiliyor?

Ve bunun yeni örneklerinin yaşanmaması için ne gibi önlemler alınıyor?

Her şey bu şekilde ilerledikçe bizi nasıl bir gelecek bekliyor?

Türkiye'de kim, hangi sınıf en çok ve hiç hak etmediği şekilde eziliyor?

Tüm bu veryansına ek olarak bir şeyi daha hatırlatmak isterim. Bu "ezilen sınıf", aynı zamanda memleketi sırtında taşıyan nitelikli sınıftır! Tüm teknik işleri yürütür. Her kademede ders anlatır. Bilimi ilerletir. Makale-kitap yazar. Araştırmalar yapar. Hastaları muayene eder. Ameliyat yapar. İlaç yazar. Yeni ilaçlar geliştirir. Aklınıza gelen ve Türkiye'de yapılan her nitelikli işi yapar.

"Tüm bunları yaptığı hâlde nasıl eziliyor?" diye sorulması çok muhtemeldir. Haklı ve yerinde bir sorudur. Bu sınıfın da eksiği Türkiye'nin geri kalanı gibi örgütlenme sorunudur. "Örgüt" lafından bile korkar. Dayanışması darbelerle, muhtıralarla kırılmıştır. Herkesin sadece kendisini kurtarmaya çalıştığı bir ortamda, büyük ölçüde kimse kendini kurtaramaz.

Ama şunu da unutmamak gerekir ki; bu ezilen sınıf, bir uyanırsa, bir örgütlenirse kralını tanımaz, herkesi, her şeyi sırtından atar!

Benden söylemesi...

26 Ekim 2019 Cumartesi

Osmanlıcılığın Marksist Eleştirisi


Bu sefer, yazıya aslında buraya ait olmayan bir girişle, bu türden paragraflarla başlamam gerekiyor. Pek çok yazımda meseleleri Marksizm'le, sosyalizmle ilişkilendiriyor, hattâ bazen müstakil olarak direkt bu başlıklarla ilgili yazılar yazıyorum. Bu da beni yakinen tanıyan kişilerle, dostlarımla aramda bazen gülümseten diyaloglar geçmesine sebep oluyor. "Sen Kemâlist değil miydin?" Veya "Marksizm'le Kemâlizm bağdaşabilir mi/ne ölçüde bağdaşır?" gibi sorulara maruz kalıyorum.

Marksizm'e tam olarak inanmadığım ve bağlı olmadığım gibi, böylesine büyük bir birikimi tamamen reddetmenin de son derece "ideolojik", taraflı ve adaletsiz olacağını düşünüyorum. Yine Türkiye özelinde Kemâlizm'i en akıllıca çıkış yollarının ve ilerlemenin, uygulanması gereken yöntemlerin meydana getirdiği en geniş küme olarak görüyor, bu yönde bir inanç taşıyorum. Pek çok yerde meselenin inançtan da öte direkt bilinebilecek bir durumda olduğunu görüyorum.

Türkiye'nin dışında durumu bize benzeyen pek çok ülkede de "Kemâlist" bir reçetenin yeteri kadar üzerine düşüldüğü durumda kesinlikle olumlu sonuç vereceğini düşünüyorum. İnanın bu sadece benim düşüncem de değil. Meşhur Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger de böyle düşünüyor!

Yine Marksizm bahsine dönecek olursak, Marx'ın pek çok şeyi icat etmediği, var olanları daha da detaylandırdığı ve bir araya getirdiği söylenir. Bu doğrudur ve artı değer, yabancılaşma, diyalektik gibi kavramlar buna örnek gösterilebilir. Marx tıpkı iplik üretiminde olduğu gibi bu üç malzemeyi doğrusal ve aynı yönde olacak şekilde alır, birleştirir ve yeni tek bir malzeme ortaya çıkarır. Teknik olarak söylemek gerekirse katlama ve çekim işlemi yapar.

Bu başlıca kavramlardan artı değer kesinlikle ve daima bir sömürüyü mü ifade eder, yoksa bir tür iş birliğiyle tüm uygarlığın gelişimindeki yegane formül mü demektir?

Yabancılaşma belki de en can alıcı, geçerli ve en yerinde tespittir. Ancak diyalektik düşünce ve diyalektik mantık tam olarak nedir? Objektif bir matematiksel analiz karşısında, salt bir felsefî sınama sonrasında ne derecede ayakta kalabilir?

İnsanlık tarihi kesinlikle ve tamamen bir sınıf savaşımları tarihi midir? Bunu nasıl belirleyebiliriz?

Bunlar gibi pek çok kısmı problemli görüyorum. Yine zamanla tüm ulusların yavaşça kaybolup bir tek tipleşme meydana gelmesi ne derecede gerçekçidir? Dünya savaşları sırasında her ülkenin sosyalistleri sınıflarını değil kendi ülkelerini desteklememişler midir? Aynı millî refleks ve hisler Sovyetler'in dağılmasında önemli rol oynamamış mıdır?

Bunlardan da bağımsız olarak bir "insanın doğası" tartışması da vardır ki, başlı başına bir yazı hattâ kitap konusudur. Liberalizm bireyselliği merkeze alması, toplumsallığı özellikle dayanışma bağlamını oldukça geri planda bırakır. "İnsan insanın kurdudur" anlayışı, yaklaşımı söz konusudur.

Burada Marksizm'in iyi veya kötü mü olduğu tartışması yerine, insanın iyi mi yoksa kötü mü olduğu tartışmasını yapıyoruz aslında. Marksizm'in temel iddialarından birisi, insanın kendiliğinden çıkarcı, sermaye meraklısı ve bencil olmadığı, onun çeşitli ekonomi-politik süreçlerle bu yapıya büründürüldüğü yönündedir.

Diyalektik mantık perspektifinden bir tarih analizi, tarihsel diyalektiğin kapısını aralar. Buna göre ilkel komünal yapıdan itibaren, bireysel mülkiyetin ve artı değerin icadıyla sömürü başlamış ve insan da bu yönde bir gelişim göstermiştir. 

Ben en temelde söz konusu mucitliği yapan ve bunu benimseyen insanların da "iyiliğinden" şüpheli olarak, yaptığım pek çok diğer gözlemle de insanların özünde iyi olduğunu veya normal şartlarda paylaşıma, dayanışmaya herhangi bir meyilleri olacağı inancını fazla iyimser buluyorum. Yeni konuşmaya veya yürümeye başlayan iki çocuğun oyuncak kavgasını izlerseniz, demek istediğimi çok daha iyi anlarsınız.

Ancak tüm bunlara ek olarak, interdisipliner çalışmanın büyük bir öncüsü, esaslı bir teorisyen ve hattâ yaratıcı olan Marx, kapitalizmin rasyonalizatörlerinin saldırdığı ve buna teşvik ettiği şekilde eleştirilmemelidir. Her şeyden önce bu eleştiriler objektif veya bilimsel olmayıp, finanse edilmiş taarruzlardır. Marx'ın "beyaz yakalıları öngörememiş olması" gibi bayat, klişe, abuk, lümpen ve hiç özgün olmayan bir laf esaslı bir eleştiri değildir. Veya çok sık tekrarlanan "Marx yanıldı" ifadesi periyodik olarak süren krizlerin, global ölçekte frenlenemediği bir ortamda sahiplerini utandıracak bir ifadedir.

Yaşadığı dönemde Londra'yı, Paris'i, New York'u bir kenara bırakalım, Trabzon'daki, Bursa'daki, Kayseri'deki, Halep'teki ticarete, zanaate dair fikir sahibi olan ve bir bütün olarak yorum getiren Marx herhalde cahil bir adam değildir!

Bu belki biraz havada kalan, teori kokan laflara ek olarak, Sovyetlerin çözülüşüyle, küresel ölçekte solun gerilemesiyle, neoliberal politikaların bir kanser gibi yayılmasıyla, çalışma saatlerinin arttığını, çalışma koşullarının kötüleştiğini, hemen her yerde sosyal devlet özelliklerinin törpülendiğini, sosyo-ekonomik ayrımların keskinleştiğini hatırlatmak isterim!

Ayrıca Marx'ın Engels'in ortaya attığı, onların ötesinde haleflerinin geliştirdiği pek çok kavram, yaklaşım, algılayış bugün çalışan, işe yarayan ve bize ışık tutabilecek bir niteliktedir.

Örneğin Marx'ın düşünsel döneminin başlayışıyla, 1796'da Destutt de Tracy'nin tanımlamasından itibaren, henüz elli yaşını ancak dolduruyor olan taze bir kavram olarak "ideoloji", bambaşka bir içerikle donatılmış ve yeniden yapılandırılmıştır.

Marx'ta ideoloji ağırlıkla negatif bir anlama sahip olmuştur. Bu direkt olarak alt kesimleri dizginlemeye yarayan devasa bir düşünsel çarpıtma, zihinlere zerk edilen bir yanlış bilinçtir. Söz konusu yanlış bilinç tanımı, bugün ideoloji kavramını incelerken en başta başvurmamız gereken bir bilgidir.

Liberalizm özelinde, herkesin zengin olabileceği, girişimciliğin önemi, hep daha çok çalışmanın övülmesi ve gerekli gösterilmesi bu yanlış bilincin herhalde en kadim örneğidir.

Yine milliyetçilik bu kapsamda ele alındığında, millî kimlik yüceltilerek, fabrikalar sahibi birisiyle, o fabrikalardan birisinde çalışan binlerce kişiden biri olan bir işçinin söz gelimi eşitlenmesi ve millî vurguların ön plana çıkarılması da değerli bir örnektir.

Günümüzde Türkiye özelinde ve Neo-Osmanlıcılık formuyla sürdürülen "Osmanlıcı" yaklaşım yine söz konusu Marksist analizle çözümlenebilecek, eleştirilebilecek, ele alınabilecek bir manipülatif düşünsel bütünü ifade eder.

İdeolojilerin ortaya çıkışları, genelde kriz anlarını ve bu paralelde gelişen fikir çatışmalarını izler. Örneğin yüzyıllardır var olan Kilise otoritesi, kral ve soyluların düzeni, Fransız Devrimi ve dolayısıyla devrimcilik fikri patladıktan sonra bir ideoloji olarak "muhafazakârlık" şeklinde oluşmuştur. Bunun öncesinde uzun yıllar boyu yine aynı zihniyet yapısına sahip insanlar "muhafazakâr" değillerdir.

Osmanlı dağılışından önceki son sancılı dönemlerine girdiğinde, kurtuluşa yönelik fikir akımları, sırasıyla; Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük şeklinde olmuştur. Bu ideolojiler birer matruşka bebeği gibi birbirlerinin içinden çıkmışlardır. Dikkat ederseniz en geniş hâli Osmanlıcılık ifade eder, zira milletler ve hattâ dinler üstü yapısıyla bir imparatorluğu vurguluyordur.

Ardından, özellikle Müslüman olmayan unsurların birbiri ardına kopuşuyla, Osmanlıcılığın rengi daha çok İslâmcılığa döner. Türklerin, Arapların ve diğer sünni Müslüman unsurların hilafet çatısı altındaki genel birliğin vurgulanması söz konusudur.

Müslüman unsurların da bu birliğe pek merakı olmadığı görüldüğünde İTC öncülüğünde bir Türklük vurgusu başlar. Özellikle I. Dünya Savaşı'nda alınan ders, zamanın da bir gerekliliği olarak makul akılları "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" çizgisine getirmiştir.

Peki en can alıcı kısma gelecek olursak, yüz yıl önce ölümü kesinleşen, ağızlarda mayhoş bir tat bırakan bir fikir akımı, bir ideoloji olarak Osmanlıcılık, bugün hâlâ nasıl savunulabilir? Bir zümrenin savunuyor olmasının da dışında bu düşünsel yaklaşım nasıl alıcı bulabilir? O zamanlarda dahi makul akılların şiddetle karşı çıkması gereken, asker ihtiyacı, tarımsal üretim ve vergiler haricinde hatırlanmayan geniş ve sefil kitleler, hanedanla başı hoş olmanın da ötesinde, kendisini onunla özdeşleştirerek nasıl gurur duyabilir?

İnternette pek sık rastlanan bir mukayese görseli
Neo-Osmanlıcık'tan fazlaca etkilenen bazı "Diriliş: Ertuğrul" dizisi izleyicilerin internette alay konusu olan fotoğrafları;





İşte Marx'ın ve takipçilerinin de ısrarla vurguladığı şekliyle, bir yanlış bilinç olarak ideoloji tam olarak budur. Varlığı küçük ve dar bir yapının daimi konforunu tesis etmekle yükümlü hâle getirilmiş lümpen kalabalıklar, nam-ı diğer tebaa,  bundan başka da hiçbir işe yaramayacak olmayı sorgulamaksızın anlaşılması güç bir motivasyonla, hallerinden son derece memnun olarak bu durumu yaşama ve yaşatma eğilimindedirler. Bu onların kendilerini konumlandırma, "muazzam" bir bütünün parçası olarak tanımlama, anlamlandırma yöntemleridir.

Uzunca bir düşünsel yolu katetmeye zorlanmadan, bunun dışında bir şey düşünmeleri mümkün olmadığı gibi, aksi yönde en ufak bir fikre de orantısız ölçüde tepki vermeleri olağandır. Yanlış bilincin bu formu da tıpkı diğer formları gibi, sığ zihinlerden söküp atılması son derece zor bir altyapıdır.

9 Ekim 2019 Çarşamba

Sosyalizmde bazı "caizlik" tartışmaları

Mark Matcho'ya ait bir illüstrasyon

Kişinin savunduğu ideoloji veya inandığı değerlere uygun yaşayıp yaşamadığı -özellikle karşıdan yapılan bir değerlendirmeyle- sık sık konuşulan bir konudur. Bu bağlamda yapılan teori-pratik uyumsuzluğu tartışmalarına çoğu kez şahit olmuşuzdur.

Türkiye'nin değişen dengeleri nedeniyle, yaklaşık son yirmi yıldır her alanda gücü artan ve değerlerini evrensel birer referans noktası olarak dayatan muhafazakâr anlayışa tepki olarak daha fazla altı çizilen söz konusu uyumsuzluk, aslında her ideolojiye yapılan bir hatırlatmadır.

Özellikle sosyalizm için bu tür konuların meydana getirdiği apayrı bir "caizlik alanı" olduğu dahi söylenebilir. Kapitalizm karşıtlığının, kapitalizmin popüler ürünlerinin de karşıtlığı olarak algılanması, bu caizlik alanını yakından ilgilendiriyor.

Örneğin bir sosyalist:

iPhone'nun ileri modellerinden birini kullanabilir mi?

BMW, Mercedes, Audi, Chevrolet, GMC veya başka bir Batılı kapitalist markanın son modellerinden birisi olan bir arabaya sahip olabilir mi?

Kiton marka takım elbise giyebilir mi?

Starbucks'ta kahve içmek veya McDonalds'da, Burger King'te bir şeyler yemek gibi modern insanın rutini olmuş eylemleri gerçekleştirebilir mi?

AVM'de gezebilir mi?

Herkesin günlük yaşamının bir parçası hâline gelen, herhangi bir mobil uygulamayı, tekno-liberalizmin bir sanal aracını kullanabilir mi?

Bu şekilde daha onlarca örneği sayılabilecek tüm bu soruların cevabı, bu durumların sosyalizmdeki "caizlik" durumu nedir?


Geçtiğimiz yıl TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan'ın 1 Mayıs konuşması yaptığı sırada kolunda bulunan Apple marka akıllı saat epey konuşulmuştu. "Hem kapitalist bir ürün olan 'Apple Watch'u kullanıp, hem de anti-kapitalist nutuk atmak" tipinde eleştiriler, gazetelerde yer bulacak ölçüde yayılmıştı.

Bu konumuz için müthiş bir örnek; yani bir sosyalist, hattâ sosyalist bir partinin lideri Apple marka saat kullanabilir mi? Bu onun sosyalizmle olan münasebetini zedeler mi veya maazallah onu sosyalizmden çıkarır mı?

El-cevap: Hayır!

Günümüze gelinene kadar yaşanan gelişmeler, özellikle Berlin Duvarı'nın yıkılışıyla liberalizmin, dolayısıyla kapitalizmin küresel ölçekte egemenliğini ilan ettiği bir dönemi meydana getirmiştir. Bu da kim olduğunuzun, ne olduğunuzun, neye inandığınızın hiçbir anlamı olmadan, yani bunlar bir değişikliğe sebep olmaksızın kapitalizmden etkilendiğiniz bir ortamı yaratmıştır.

Özellikle sosyalist jargonla söyleyecek olursak, kim olursanız olun sömürüldüğünüz ve eksilerinden kaçamadığınız bu durumun, birtakım "artılarından" yararlanmanız da doğaldır. Dahası zaten kaçınılmazdır. Bu ara ara gündeme gelen ve hızla unutulan "İsrail ürünlerini boykot ediyoruz" geyiği gibi, her ucu İsrail'e -veya Yahudilere- çıkan ürünü kullanmayı reddetmek, daha doğrusu bu reddin imkânsızlığı gibidir. Zira bu tip ürünlerin tamamını kullanmamak demek; muhtemelen çırılçıplak vaziyette ve neredeyse hiçbir şey yiyip içmeden ortalığa düşmek gibi bir manzarayı meydana getirir.

Kişi herhangi düzeyde bir anti-kapitalist mücadele veriyorsa ve bunu alabildiğine kapitalist bir ortamda yapıyorsa, kapitalizmin bazı ürünlerini kullanması en iyimser tahminlerle bile kaçınılmazdır. Çünkü aksi durumda, 1960'lardan gelen bir insan görünümünde, bu görünümün de ötesinde son derece verimsiz, günümüzün ölçülerine göre çok hantal, doğal olarak da hiçbir sonuç vermeyecek bir dizi çalışma yürütülerek sonsuz bir çözümsüzlük başlatılmış olur.

Nasıl ki anti-kapitalist mücadele veren herkes bir yandan -yaşayabilmek ve doğal ihtiyaçlarını karşılayabilmek için- kapitalist sistemde çalışıp bunun dışında olabildiğince bazı çalışmalar yürütüyorsa, bu durumun bir kaçınılmazlığı varsa, kapitalizmin ürünlerini kullanmanın da hattâ bazı konforları deneyimlemenin de böyle bir kaçınılmazlığı vardır.

Anti-kapitalist karakterdeki birisi bireysel olarak kapitalizmin her türlü etkisini nasıl reddedemiyorsa ve bu çelişik bir durum değil zorunluluksa, bu araçların üretildikleri sistemin aleyhine bir şekilde kullanılmaları da aynı kaçınılmazlıkta bir zorunluluktur. Bir çelişkiyi ifade etmez.

Buna ek olarak, belki bazı durumları veya kişileri daha özel olarak ele almak gerekebilir. Yani kapitalizmin her türlü aracını son derece hedonist bir tavırla kullanan, ciddi bir çalışması, duruşu, birikimi, donanımı olmayan ve de anti-kapitalist karakteri çeşitli sebeplerden dolayı hoşuna giden bir eklenti olarak kullanan kişiler bu "çelişmemeye" dahil değildir. Eleştiriyi de aforoz edilmeyi de sonuna kadar hak ederler. Tıpkı "bir lokma bir hırka" hikâyeleri anlatıp cip tepelerinden inmeyenler gibi...

8 Ekim 2019 Salı

Kitap Değerlendirmesi: Mühendisler ve İdeoloji


Bu özgün ve muazzam çalışma Nilüfer Göle'nin doktora tezi olarak oluşturduğu, sonra da Mühendisler ve İdeoloji Öncü Devrimcilerden Yenilikçi Seçkinlere adıyla kitap olarak basılan bir eseridir.

Birinci bölümde "Sanayi Medeniyeti ve Mühendisler" başlığıyla, dünyanın modern zaman dönüşümünde mühendislerin rolü inceleniyor.

İkinci bölümde "Türkiye'de Rasyonalist Görüşler Tarihi" başlığıyla, Osmanlı'dan başlayarak, ilk reformlardan itibaren teknik gelişimin seyri veriliyor.

Üçüncü bölümde "Türk Mühendislerinin Çokanlamlı Kimliği" başlığıyla, daha derinlikli olarak Türkiye'deki mühendislerin tarihsel, sosyal ve diğer konumları ele alınıp çeşitli değerlendirmeler yapılarak bir sonuca varılmaya çalışılıyor.

İlk bölümde sanayi ilişkileri ve mühendisler "modernleşme ve rasyonelleşmenin taşıyıcıları" kimliğiyle, sanayi, ekonomi ve sosyal konuları inceleyen önemli isimlerin yaklaşımlarıyla sıralanıyor.

Bir özetini aşağıda paylaşıyorum...


Sanayi Medeniyeti ve Yükselen Yeni Sınıfların Eylemi
(Saint-Simon)

Simon'a göre: "Bütün toplumun temeli sanayidir. Sanayi varlığın tek teminatı, bütün zenginlik ve refahın tek kaynağıdır." Toplum gelinen aşamada endüstriyalizme/pozitivizme ulaşmıştır ve toplumun tüm yapısı buna göre yeniden kurgulandığında her şey yerli yerine oturmuş olacaktır.

Simon Fransız Devrimi'yle alt sınıfların yoksulluk ve cahilliğinin giderilmediğini, bu sebeple de toplumun yeni yaşayışını belirleyen endüstri çerçevesince her şeyin belirlenmesini bu sayede gerçek mutluluğun elde edileceğini söyler.

Buna göre toplumun merkezinde olan ve kitlelerin hayatını idame ettirmesini sağlayan sanayi, siyasal hayatın da merkezinde olmalıdır. Buna göre üretimi yönetenler aynı zamanda toplumu da yönetmelidir. Bunlar fabrikanın yani tekniğin, bankanın yani ekonominin uzmanlarıdır. Günümüzde bilinen anlamıyla sermayedardan ziyade teknik kişiler kastedilir.

Din de yenilenecek ve bilim adamlarıyla sanat uzmanları öncülüğünde yeniden yapılandırılan kardeşliğe ve paylaşıma dayalı pozitivist bir anlayış, aynı zamanda söz konusu yöneticilerin denetçisi ve de eğitimin belirleyicisi olacaktır.

Tıpkı fizik ve kimya yasası gibi ilerlemeyi belirleyen ve insan etkisinden bağımsız olarak var olan sosyolojik yasa Simon'un önerilerini getiriyordur. Artık toplumsal ilerlemeler, sanayi medeniyetinin doğasından kaynaklanan bir şekilde; şiddetle, işgalle, sınıf çelişkileriyle değil, endüstriyel üretimle olacaktır.


İş'in Örgütlenmesi ve Mühendislik İdeolojisi
(Frederic Winslow Taylor)

Taylor, Simon'un takipçisi olsa da ondan farklı olarak gelişmekte olan sanayi toplumuyla değil, direkt sanayi toplumunun kendisiyle ilgilenir. Zira yaşadığı zaman da bunu gerektiriyordur. Yine Simon'da "savurganlık" ve "aylaklık" eleştirilirken ve bu Amerikancılığın da temel bir eleştirisi sayılabilecekken, Taylorizm ve Fordizm gibi yaklaşımlar aksine Amerikancılığın farklı yönlerini temsil ederler.

Simon genel anlamda "sınai" ögelere çağrıda bulunurken, Taylor direkt mühendislere hitap eder. İş akışının en rasyonel şekilde planlanması için, üretimin arttırılması için yol gösterici olacak olanlar ona göre mühendislerdir.

Taylor işçilerin davranış ve çalışma zamanlarının bilimsel analizinden yola çıkarak one best way'e (tek doğru yol) işaret eder. Bu sürecin tamamen mühendis ve teknisyen perspektifinden ele alınmasıdır. Ayrıca ona göre "tek doğru yol" hem işçinin hem işverenin yararına olan bir metottur. Üretimin genişlemesi ve rasyonel hâle gelmesi her iki tarafın da yararınadır. Üretimin ve verimliliğin artışı kendi içerisinde bir hedeftir. Rasyonelleşme mühendis-işletmecilerin hem amacı hem aracı hâline gelir.


Mühendisler İktidarda
(Thorstein Veblen)

Veblen kapitalizmin ideolojisi olarak klasik ekonomik düşünceyi eleştirir. Nasıl Simon'da "sanayi" ve "toplum" eş anlamlı, "üretici" ve "aylak" karşıt anlamlıysa; Veblen'de de "sınai sistem" ve "mühendisler" eş anlamlı, "çalışan insan" ile "hedonist (hazcı) insan" karşıt anlamlıdır. Veblen'e göre egemen sınıf elindekileri emekle değil şiddet ve hileyle elde etmiştir. Veblen'de egemen sınıftan, sermayedarlardan, zenginlerden tiksinme görülür. Ona göre bu "eğlence sınıfı" leş yiyicidir.

Veblen kapitalizmin tarihsel açıdan meşruiyetini sorgular. Kapitalizmin akıldışı ve hazcı yönlerini vurgular. Ona göre "para" mantığına sahip zengin sınıfın, "makine" mantığına sahip teknik sınıfa galip gelmesi tarihî bir yanlıştır. Zira makine bilimin en devrimci meyvesidir.

Veblen mühendisin işletmede başlattığı rasyonelleşmeyi topluma yayma potansiyeli olduğunu düşünür. Bu da aynı zamanda "olması gereken" bir meritokratik-teknokrasinin ifadesidir.

Ayrıca üretimin yönlendirilmesinin kapitalist sınıf yerine teknik sınıfça yapılmasının gerekliğinin en önemli sebebi Veblen'e göre kapitalistlerin üretimi sabote etme eğilimidir. Kapitalistler üretimin artışı, toplumun ihtiyacı, genel refahın yükselişi yerine sadece kendi kazançlarını düşündüklerinden, gerektiğinde bilinçli olarak üretimi sabote etmekte zerrece tereddüt etmeyeceklerdir. Zira onları yönlendiren tek şey maddî kaygılardır.

İşaret ettiği yol(lar) takip edildiğinde Veblen'e göre toplumsal yozlaşma ve çürümüşlük ortadan kalkacak, bilimin ideolojisi olan teknokrasiyle toplum objektif ve rasyonel bir çizgiye gelecektir.


Yeni İlerici Sınıf
(Alvin Ward Gouldner)

Gouldner öncelikle toplumda yükselmekte olan "evrensel" sınıfa işaret eder. Bu sınıfın yükselişi (o zaman için) hem kapitalist ülkelerde, hem Sovyetler Birliği ülkelerinde, hem de ikisinin de dışında kalan üçüncü dünya ülkelerinde görülebilecektir. Yeni sınıf "teknik entelijensiya" (mühendisler ve teknisyenler) ve "entellektüeller"den oluşmaktadır. Bu yeni sınıf direkt olarak üniversiteler yoluyla (laik ve Kilise'den bağımsız) kamunun eğitim sistemi içindeki öğretim elemanlarınca kitleler halinde yaratılacaktır.

Yeni sınıf iş dünyasından ve bilindik politik çıkarlardan bağımsızlığını, farkını ve özerkliğini kamu eğitim sistemlerine olan bağlılığı sayesinde vurgular. Böylelikle başlarda eski kapitalist sınıfa bağımlı olan yeni sınıf zamanla ondan ayrılır yeni bir dilsel kod oluşturur. Bu yeni kod, yeni sınıfa "evrensel" boyutlar kazandırır. Üyelerinin dayanışmasını teşvik eder.

Yeni sınıf, eski kapitalist sınıftan "kültürel sermaye"siyle de ayrılır. Eski kapitalist sınıf pazarda mali sermayeleriyle boy gösterirken, yeni sınıf kültürel burjuvazi olarak bilgisini paraya çevirir.

Yeni sınıfın doğumuna gelininceye kadar bu başlangıç "eski sınıf" tarafından sürekli baskılanmıştır.  Bu yeni sınıfın "düşmesinden" çok, Jakobenler misali "yükselişinin engellendiği" anlamına gelir.

Gouldner radikalleşmiş yeni sınıfın iktidara gelişini Leninist pratikten ilham alarak gerçekleştirebileceğini savunur. Aynı zamanda bununla pek paralel olmayan bir görüşü de Marksist ve Leninist öncülüğün yeni sınıfı gizlediğidir. Bu tamamen "kültürel burjuvazinin yanlış bilinci"dir. Zira parasal burjuvazinin önünde ezilenlerin bütünleştirilmesi ve tek bir hâle getirilmesi, yeni sınıfı gizlemiştir.

Gouldner yeni sınıfla bazen toplumsal bir sınıfı bazen de iktidardaki seçkinleri özdeşleştirir. Bu yükselen sınıf mevcut durumun hedeflerinden çok, gelecekteki bir durumun yani "ileri"nin amaçlarına hizmet eder. Bu sebeple de kesinlikle modernleşmecidir.


"Kapitalist Emek Sürecinde" Mühendislerin Doğuşu
(Karl Marx)

Emek gücü giderek toplumsal, yani kolektif bir hâle gelir. Bu gidişatta kafa emeği ve kol emeği arasındaki fark da giderek artar. Böylelikle son derece küçük parçalara ayrılan işleri yapan işçiler hem yabancılaşmaya hem de değiştirilmeye açık önemsiz çalışanlar hâline gelirler. Bunun yanı sıra bilim kadrosu da kafa emeğini tekelleştirir.

Marx mühendisin de sermaye tarafından kullanılmasının kaçınılmaz olduğunu öne sürer. Bu söz konusu "kullanma" ilerleyen üretim teknolojileri sürecinde hem bilgi ve deneyim yönüyle, hem de işçilerin elinden alınan teknik ve zihinsel emeğin kontrolü şeklinde birden fazla boyuta sahiptir. Mühendis, kapitalist sınıf adına, teknik ve bilimsel bilginin koruyuculuğunu yapar. Aynı zamanda kendi kullanımının da sürekliliğini sağlar.


Teknokratik-Meşrulaştırıcı Bir İdeolojinin Taşıyıcıları
(Frankfurt Okulu)

Marcuse, Habermas ve Mandel farklı olarak da olsa, teknokratik faaliyet ve teknokratik ideoloji arasında bir ayrım yapmadan bilimsel-teknikçi ideolojiyi çağdaş toplum sistemini meşrulaştırıcı yeni bir ideoloji olarak ele alırlar. Bu ideolojiye göre sosyoloji, rasyonalitenin yasalarına göre işler. Bilimsellik toplumun tüm kademelerinde böylelikle işlemeye başlar. Böylelikle bilimin olumlu sıfatlarını içeren; objektif, nötr, tarafsız, ideolojisiz bir dünya gelişebilecektir.

Mandel teknolojik rasyonalite ideolojisini şöyle özetler:

"Bilim ve teknoloji özerk güçler haline gelmiştir, rasyonalitenin yükselişi değer üzerine kurulu ideolojilerin geçerliliğini kaybetmesine neden olmuştur; sistem teknik açıdan rasyoneldir, öyleyse bütün sorunlar uzmanlık sayesinde çözülebilir; ihtiyaçlar giderek tatmin edilmektedir, dolayısıyla sistemin onaylanması güçlenmektedir; sınıf egemenliği yoktur, bilim ve teknolojinin egemenliği vardır."

Marcuse politikanın bilimselleşmesi fikrine sadık kalır ve bu ideolojinin egemenlik özelliğini vurgular:

"Bütün tahakküm devam ediyor, teknoloji aracılığıyla yayılıyor, ancak teknolojinin kendisi bir tahakküm biçimidir; teknoloji, siyasal iktidarın yayılırken bütün kültür alanlarını yutması olgusunu meşrulaştırır. Teknolojik rasyonalite tahakkümün meşruluğunu tartışmaz, daha çok onu savunur ve aklın araççı ufku rasyonel totaliter bir topluma açılır."


İşbölümünün Devam Ettirilmesinin Taşıyıcıları
(André Gorz)

Gorz teknolojinin sistematik işlevini anlamak için "üretici güçlerin ve kapitalist gelişimin bir eleştirisini yapmak gerektiğini" savunur. Üretici güçlerin kapitalizm tarafından geliştirildiği için özgürleştirici potansiyeli yok etme eğiliminde olduğunu iddia eder. Kapitalizm teknolojiyi kendi çıkarları doğrultusunda araçsallaştırıyordur.

Gorz'a göre görevlerin parçalanması ve uzmanlaşma, el ve kafa emeğinin bölünmesi ve bilimin tekelleşmesi sayesinde sermayenin egemenliği devam ettirilir; sermaye egemenliğinin sağlanması hedefi içinde teknik-bilimsel işçilerin önemli rolleri vardır. Gorz'un mühendislere dair en önemli çıkarımı budur. Onların kalifikasyonu tekelleştirmeleriyle, el emeği üreten işçiler bu statüye mahkûm kalırlar. Söz gelimi mühendisler, el emeği üzerindeki dekalifikasyonun ve baskının taşıyıcılarıdırlar. Bu yabancılaşmanın sürekli hâle getirilmesi görevi olarak da okunabilir.


Mühendisler ve Yeni İşçi Sınıfı
(Serge Mallet)

Mallet daha çok endüstri içerisinde meydana gelen evrime dikkat çekerek, işçi sınıfı içerisinde gerçekleşen değişimlerin, işçi hareketinde ortaya çıkardığı sorunlarla ilgilenir.

Mallet'in belirgin iddialarından birisi "yeni" bir işçi sınıfının oluştuğudur. Öyle ki bazı mühendisler dahi bu sınıfta yer alır. Söz konusu yeni sınıf eskisinin yerini alır ve öncü-devrimci bir grup oluşturur. Yabancılaşma artık söz konusu teknisyen gruba da sirayet etmiştir. Bu durum yine de genel işçi kitlesi için olumludur.

Yeni sınıf aynı zamanda normal şartlarda tatmin edilmesi mümkün olmayan insanî ihtiyaçların karşılanmasına yönelik çözüm iddiasında olduğundan, kapitalizme olduğu kadar herhangi bir teknokratik yönteme de karşı olma eğilimindedir.

Mallet'teki önemli bir ayrım artık mühendisin emek üzerindeki tahakkümün aracı değil yabancılaşmanın altında kalan bir unsur olduğudur. Bu çok önemli bir farktır. Ancak bu mühendislerin yeni sınıfın muhalefetine güç katamayacağı anlamına da gelmez.

Veblen'in tam zıttı olarak Mallet, mühendisi yeni teknokratik seçkin bir sınıf potansiyeli taşıyan dahası bu iddiada olması gereken bir topluluk değil, işçi sınıfı içerisinde bulunan ve kapitalist üretim sistemini temelden sorgulayan bir muhalefet gücü olarak görür.

Yaklaşımlar Üzerine Genel Bir Değerlendirme

Tam olarak kronolojik bir sıralamaya sahip olmadığını gördüğümüz bu önemli yaklaşımlar, birbirlerini etkileme ve/veya birbiriyle ilişkilendirilebilecek sırada olma gibi kriterlerle verilmiş.

Günümüze yönelik bir analiz için Simon'dan referans alan bir değerlendirmenin ne kadar yetersiz olacağını söylemeye gerek yok diye düşünüyorum. Taylor'la birlikte biraz daha günümüzle ilişkilendirilebilecek noktalara rastlamaya başlıyoruz. Mühendislerin özellikle vurgulanması, ne yapmaları gerektiği, ne yapabilecek potansiyelde oldukları buna örnek verilebilir.

Ancak muhtemelen bu değerlendirme boyunca vurgulayacağım üzere tam olarak günümüzde Taylor'un önerdiği "tek doğru yol"un geçerli olması pek mümkün değildir. "Günümüz"den kasıtla şu anki zamanda yaşayan hangi mühendislerin kastedildiği düşünülmelidir? Kitapta genellikle karşılaştığımız Batı-dışı vurgusu göz önüne alınırsa, Çin'in başı çektiği Asyalı dev üreticilerdeki, diğer bakışla da Batılı şirketlerin bünyesindeki mühendislerin durumu net olarak bilinmelidir.

Veblen'in teknik kadroları, özellikle mühendisleri önceleyen bakışı, yine zamanında yani kapitalizmin ciddi bir krize girdiği dönemde son derece akla yatkın bir yaklaşımdır. Ancak diğer değerlendirmelerde de rastlayacağımız üzere sadece günümüzde de değil, günümüze gelinene kadarki süreç boyunca mühendisler ne ölçüde "teknik tekel" olarak kalabilmiş veya böyle olabilmiştir? Aksine daha çok sermayenin önemli bir ölçüde yabancılaşmış beyaz yakalı işçileri hâline gelmişlerdir.

Gouldner'in yine ufuk açıcı bir öngörüsü kamu eğitim sisteminin, devletin akademisyenlerinin yetiştireceği laik yapıdaki, mühendis ve teknisyenlerden oluşan "yeni sınıf"tır. Devlet üniversitelerinin bir fabrika gibi işleyerek üreteceği bu sınıf, kendi içinde de dayanışacak ve enternasyonal bir karakter gösterecektir. Hattâ bu sınıfın radikalleşmesi durumunda Gouldner Leninist pratikten bile yararlanılabileceğini söyler. Tüm bunlara rağmen, Marksizm'e yakın bir izlenim veren Gouldner bu sınıf adına Marksizm'e tamamen karşıdır. Tıpkı Marx'ın "ideoloji" kavramına yaptığı gölgeleme eleştirisi gibi Gouldner, Marksizm için söz konusu bu sınıfın kendisini fark etmesine büyük bir engel teşkil ettiği eleştirisini yapar. Ona göre "ezilen sınıf" tekleştirmesi bu söz konusu yeni sınıfın kendisini keşfetmesini engelliyordur. Yaklaşık "Neo-Hegelci" bir yapıda olması Gouldner'in yorumlarının niye bu ilginçlikte olduğunun önemli bir izahıdır.

Marx'ın yaklaşımı, yani "mühendisin işçilerin yabancılaştırılmasında bir araç olarak kullanılması" iddiası son derece ufuk açıcı ve yerinde bir tespittir. Ancak günümüzde geldiğimiz noktada sadece bu tespitten hareket etmek pek mümkün gözükmemektedir.

Frankfurt Okulu üyelerinin perspektifinden genel bir yaklaşımın güçlenecek teknokrasiyi desteklemek üzerine olduğu söylenebilir. İşin, üretimin rasyonelliği topluma da sirayet ettiğinde bu sağlıklı bir siyaseti inşa edecektir. Fazla bilim düşkünlüğünün, yani teknokrasinin demokrasiyi bir ölçüde boğması kaygısı da yadsınamaz.

Gorz en başta üretimi kutsama yanılgısını reddeder. Bunu kapitalist bir ruh geliştirdiği için özgürleştiriciliği sürekli törpüleme eğiliminde olduğunu iyi biliyordur. Gorz, Marx'a yakın bir bakışla, işçilerin ellerinden teknik-bilimsel bilginin alınmasını, onların dekalifiye ve kolaylıkla gözden çıkarılabilir bir çizgide tutulmasını, mühendisler eliyle kapitalistlerce yapılan bir iş olarak görür.

Günümüzden bir bakışla Gorz'dan daha çok işe yarar bir iddia ortaya atan Mallet, mühendislerin de yabancılaşma etkisine maruz kaldığını söyler. Yine "yeni sınıf" vurgusu vardır. Bu yeni sınıf kapitalizme olduğu kadar bazı teknokratik önerilere de karşıdır. Çünkü bu öneriler onların talep ettiği bazı -daha ileri- insanî ihtiyaçların karşılanmasını mümkün kılmıyordur. Gorz bazı mühendislerin de söz konusu "yeni sınıf"a dahil olmasını işçiler açısından faydalı bulur. Zira cepheleri önemli bir güç kazanmıştır. 

Artık direkt günümüzden bahsedecek olursak, mühendislerin geldiği en üst konum olarak CEO'luk (Chief Executive Officer) pozisyonu kaçınılmaz olarak ele alınmak durumundadır. CEO'lar -hiç tereddütsüz söylenebilir ki- baştan aşağı kapitalist bir savaşın birer lider gladyatörü olarak, markanın vücut bulmuş hâli olarak, şirketin tam bir öncüsü olarak, söz konusu değerlendirmelerdeki tüm anti-kapitalist yaklaşımlara çok uzaktırlar. Kapitalizmin de ötesinde CEO'ların markaları direkt kendi ideolojileri hâline gelmiştir.

Buna ek olarak siyasetteki genel kalitenin düşmesinin sebebi olarak da gösterilen diğer bir husus; liyakatli, teknik-bilimsel kadroların, siyaset yerine potansiyellerini gerçekleştirebilecekleri "piyasayı" tercih etmeleridir. Bu durum -bir ölçüde- mühendislerin ve siyasetin ayrışması olarak da okunabileceğinden, yukarıdaki yaklaşımların azımsanmayacak bir kısmını peşinen hükümsüz hâle getirir. Özellikle Batılı çevreler ve onları imrenerek izleyen diğerleri için kesinlikle bu söylenebilir.

Asyalı devler söz konusu olduğunda CEO'ların veya yüksek mevkilerdeki mühendislerin "özerk" güçlerinden bahsetmek muhtemelen daha az söz konusu olacaktır. Buna ek olarak özellikle Çin'li dev şirketlerin finansman açısından rakiplerine göre elini güçlendiren devlet faktörü, daha farklı bir mekanizmayı ifade eder. Şirketler kendi "boylarının ermeyeceği" işlerde devletlerinin ciddi bir desteğini alırlar. Bu destek doğal olarak daha merkezî ve her şirketin kendi özgürlük alanını kısıtlayan bir yapıyı ifade eder. Kendi küçük plânlarının değil, genel bir plânın "küçük parçaları" olarak çalışan şirketler doğal olarak yine daha az etkili bir mühendis topluluğu profilini mevcut kılar.

Türkiye'de Mühendislerin Siyasetteki Yeri

Osmanlı'nın geri kaldığını fark etmesi, askerî ve teknik konuların reorganize edilmek istenmesi, yurt dışına öğrenci gönderilmesi gibi hususlarla oluşmaya başladığını düşünebileceğimiz Türk mühendisi profili, cumhuriyetle birlikte yeni devletin teknik adamları, birer öncüleri olarak da görülmüşlerdir. Devletçi ekonomi politikalarıyla iyiden iyiye yerleşen mühendis sınıfı belirgin hâle gelmiştir. Çok partili hayata geçişten sonra, 1954'te ilk genel kongresini yapan TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği) tarihi boyunca sol-muhalif bir karakterde olmuştur.

ANAP'la birlikte yeni bir eğilim baş göstermiştir. Özal'ın başı çektiği "siyasetçi mühendis" tüm parti kadrolarında gözle görülür bir noktaya gelmiştir. Bunun temel motivasyonu ve iddiası, mühendisin -tıpkı yukarıdaki değerlendirmelerdeki teknokrasi övgüsü gibi- "sayılarla konuşan adam", "yüksek tahsilli adam", "okumuş adam" kimliğiyle diğer okumuşları bilindik ve çürümüş politikalarını silip atan bir görünümde olmasıdır.

Siyaset üstü akıl ve "politikacı yalanları" yerine "bilimsel-teknik adamın ifadeleri" büyük bir merakla kabul görmüştür. ANAP'tan da öte Demirel'in başı çektiği, Özal ve Erbakan'ın takipçisi olduğu, (kitapta adı geçmese de Binali Yıldırım'ı da son halkası olarak görebileceğimiz) bir silsile de solcu TMMOB profilinden sonra önemli bir "sağcı mühendis lider" profilini oluşturur.

Sağ cenahtaki mühendis siyasetçi profilinin oluşmasında, mühendislik öğrencilerinin siyaset merakı kadar (zira hepsi İTÜ'lüdür) seçmenin tercihi de önemli rol oynar.

Sol kesimdeki entellektüel okumaların da, tahsilin de uzun dönemler sağ kesimin fersah fersah ilerisinde olduğu bir sır değildir. Bunun yanı sıra sağ kesimin sıkı sıkıya bağlı olduğu değerleri, ilgili entellektüel çizginin çoğu kez pek de tanımadığı bir noktada olmuştur. Bu sağda okumuş kesime karşı bir kompleks oluşturduğu gibi, tahsilli kişilerin "anarşik-gominik" olduğu zannını yerleştirmiştir.

Bunların doğal bir sonucu olarak da bu profilde olmayan bir "okumuş" hasreti meydana getirmiştir. Bu hasret tam olarak "anarşiyle işi olmayan 'temiz', değerlerine bağlı" bir okumuş evlat profilinedir. İşte bu silsile bu hasreti tamamen gidermenin de ötesinde zamanla bir ekol ortaya çıkarmıştır. Bu tam olarak "sağcı mühendis lider"dir.

Bu ekolün; bilgi sahibi/bilirkişi, iş bitirici, güçlü bir pratisyen, proje adamı sıfatları yanına eklenen "dava adamı" sıfatı karakterini meydana getiren hayatî öneme sahip bir özelliğidir.

Sonuç olarak son derece özgün bir çalışmanın ürünü olan bu kitap, sosyolojiye ilgili mühendis ve mühendis adaylarınca veya mühendislik alanıyla ilgisi olmayan ama siyaset bilimine, "sınıf" okumalarına ilgili kişilerce kesinlikle okunmalıdır. Okuyucusuna önemli bir entellektüel katkı sağlayacağından zerrece şüphemin olmadığı bu kitabı şiddetle ve hararetle tavsiye ediyorum...