25 Mayıs 2020 Pazartesi

Anti-çelişki Notları


Hâlâ "ideoloji"nin son derece olumsuz karşılandığı bir iklimdeyiz. Buna göre, ideolojinin olduğu yerde; doğru, tutarlı, bilimsel yani "akıl kırıntısı" içeren herhangi bir şeyin olabileceği pek mümkün görünmüyor. Bu doğru değil ve paradoksal bir biçimde aslında bu bakış da ideolojik. Bu yaklaşımı doğruymuş gibi gösterebilecek pek çok şey var. Bir de bu yaklaşımın da ötesinde bariz çelişkiler var. Net maddî tutarsızlıklar yani. Bu yazıda biraz bunları kurcalayacağım...

Her ne kadar artık sönümlenme evresine geçmiş görünse de bir ideolojik dalga olarak muhafazakârlık hâlâ çok güçlü. Kendilerine kuvvetle muhtemel "ideoloji" ve "ideolojik olan" epey sevimsiz ve yabancı görünse de konumlandıkları yer basbayağı "neo-Osmanlıcılık" ideolojisidir. Burada altı artık daha sık çizilmeye başlanmakla beraber yer yer hiç bilinmeyen temel bazı çelişkiler var. Bunlar neo-Osmanlıcılığın ana ikonları olan son dönem padişahlarının reformcu tarafları veya bunlarla çeşitli diğer figürlerin yanlış bilinen ilişkileri olarak da cereyan edebiliyor.

Çok uzatmadan sadede geleyim. Pek çok yerde yazılıp çizilmesine rağmen hâlâ hatırı sayılır bir kesim II. Abdülhamid ve Mehmet Akif'in arasında hayalî olarak olumlu ve son derece kuvvetli bir bağ kuruyor. Günümüzden hareketle İslâmcı-Osmanlıcı, "yerli ve millî" bir ortak paydada yapıyor bunu. Oysaki gerçek bunun tam tersi. Akif elbette temel birtakım değerleri olan, son derece entellektüel, hürriyet aşkıyla dolu ve istibdat rejimine cepheden karşı bir şair. Karşı olduğu istibdatın zirvesindeki kişi de takdir edersiniz ki Abdülhamid oluyor.

Akif, tüm gücü ve yeteneğiyle istibdata karşı yazarken, Abdülhamid'e ciddi hakaretler ediyor.

Bunlara bir örnek İstibdat şiirinde şu şekildedir:

Hamiyyet gamz eden bir pâk alın her kimde gördünse,
“Bu bir cânî!” dedin sürdün, ya mahkûm eyledin hapse.
Müvekkel eyleyip câsûsu her vicdâna, her hisse,
Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se...
Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblîs’e!¹

Görüldüğü gibi burada Akif, Abdülhamid'e açıkça "mel'un" diyor.

Âsım şiirinin o en bilindik kısmı yine şu şekilde:

Ortalık şöyle fena, böyle müzebzeb işler;
Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer,²

Akif, Abdülhamid'den kalıplaşmış iki hakaretten birisi olan "baykuş" olarak bahsediyor. Diğeri "kızıl sultan" mâlum.

Âsım'ın devamında da şu meşhur ağır kısım var:

Çoktan beridir vardı benim bir derdim:
Gideyim, zâlimi îkâz edeyim, isterdim.
O, bizim câmi uzaktır, gelemez, mâni’ ne?
Giderim ben, diyerek, vardım onun câmi’ine.
Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid,
Koca Şevketli! Hakîkat bunu etmezdim ümid.

Burada Akif, Abdülhamid'in dışarıda bir camide kılacağı namaz için alınan güvenlik önlemlerinden, bunların ifade ettiği acziyetten dem vuruyor. Bilindik nitelemelerinden birisini yapıyor. Yani bugün muhafazakâr çevrenin çok öncelikli bir figürü olan Mehmet Akif, aynı çevrenin yakın tarihe dair en önemli figürü olan, son imparator ve kudretli halîfe Abdülhamid'e yönelik; "kızıl kâfir", "hayvan", "korkak", "mel'un", "baykuş" gibi son derece ağır hakaretlerle saldırıyor.

Sadece bununla da sınırlı değil. Buna benzer pek çok ilginçlik ve çelişik durum söz konusu. Büyük reformcu padişahımız II. Mahmud, Abdülhamid'in dedesidir. Osmanlı'da tabii pek çok reform girişimi var ama II. Mahmud öte beri işler yapmıyor. Zamanı için gerekli pek çok şeyi temelinden zorluyor. Onunla sarıktan fese geçiliyor örneğin. Zaten bu sebeple de muhafazakâr çevre "gâvur padişah" diyor ona. Aynı çevre yıllar içerisinde bu kez fesi benimsiyor ve muhafazakâr giyimde başlık olarak fesi kabul ediyor. On yıllar önce dinsizlik alameti olarak gördüğü bir şeyi yani.

Aslında doğal olarak gelişen kendi rejimini koruma refleksinin bir saplantıya dönüşmesini saymazsak Abdülhamid de pek farklı değil. Osmanlı'nın toplum olarak pek de aşina olmadığı çeşitli yapılar ilk olarak Abdülhamid döneminde açılıyor. Yahut da kişiliği özelinde Abdülhamid'in gayet açık ve renkli bir karakter olduğu anlaşılıyor. Polisiye eserler okumak, dünya siyasetinden haberdar olmak, rom ve Porto şarabı içmek, batı kökenli müzikler dinlemek, kızlarına piyano dersi aldırmak buna örnek verilebilir. Bu çelişik ve şaşırtıcı manzaralara yine son halîfe Abdülmecid Efendi'nin, amca oğulları olan Abdülhamid ve Vahdettin'e yönelik ağır ifadeleri ve bizzat çizdiği gayet modern hattâ kimilerine göre 'müstehcen' tablolar da eklenebilir. 

Amacım sadece neo-Osmanlıcıların bariz çelişkilerini bir kez daha vurgulamak değil. Zaten sonuna kadar okuma lütfunda bulunursanız, bu yazıda Türkiye'deki her 'mahallenin' alacağı bir pay olduğunu da göreceksiniz.

Yine diğer bir kesin kanaatimiz, yakın tarihimizin büyük askerlerinden, Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir'in mutaassıp karakteri üzerinedir. Buna göre Kâzım Paşa son derece tutucu birisi olarak batı normlarına karşıdır. Oysaki yine kendisinin, ailesinin çeşitli fotoğraflarını incelemek bile bu inancımızı çürütmeye yeter. Bu görsellerde paşayı ailesiyle birlikte son derece Avrupai bir imajla ve keman çalarken dahi görebiliyoruz. Aile bireylerinin ve hayattayken kendisini doğrudan tanımış kişilerin anlatımları da bunu doğruluyor.

Kâzım Paşa, 23 Nisan 1920'de meclisin açılışına şöyle bir tepki veriyor:

Tarihimizde bu kadar koyu bir taassuplu dini merasimle hiçbir meclis açılmamıştır. Fetvaları takip eden bu muntazam törenler… Acaba yer yer başlayan ayaklanmalara karşı bir sigorta mı olacağı düşünüldü? Ne olursa olsun inançla taassubu Milli Meclis’in başlangıcı gününden ayırmak daha ihtiyatlı olurdu. Yani ne Cuma gününü seçmeye ne de bu kadar velveleye lüzum yoktu. Güzel bir dua daha iyi tesir yapardı. Gösterilen bu taassubun devamı mümkün olamayacağından, aksi tesiri daha tehlikeli olabilir.³

Görüldüğü üzere ve genel kanının aksine paşa açılışı fazla dinî buluyor. Direkt "taassup" olarak niteliyor. Alışageldiğimiz anlatımlarla ne kadar da uyumsuz ve çelişik değil mi?

Bu çelişkileri tarihin istisnasız her aşaması için örneklendirebiliriz. Özellikle günümüze yaklaştıkça arttıklarını görürüz. Sadece tarihle sınırlı kalmayıp şu anda sürmekte olan bir anlamlandırma ve güdümlendirme çabası  da mevcut. 

Türkiye'de 'sol' olma iddiasındaki küçük bir çevre ve sol muhalefetin de azımsanmayacak bir kısmı Atatürk'ü ve onun çağdaşı olan sosyalist liderleri yan yana görmeyi pek sever. Hattâ bahsettiğim çevrenin oluşturduğu "ulusalcı-Kemâlist" figürü geldiğimiz noktada neredeyse Stalinist-Maoist olmakla eşdeğer hâle gelmiş durumda. En azından eklemlendiğini kesinlikle söyleyebiliriz. Ancak "Che öldürüldüğünde çantasından Nutuk çıktı" bahsinden bir tık daha ciddi bir inceleme yapacak olsak dahi söz konusu bağdaştırmanın tam zıttı bir manzarayla karşı karşıya kalırız.

Mao'nun Kemâlist Devrim'e bakışı şu şekildedir:

1927'deki Birinci Büyük Devrim başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra, Çin burjuvazisinin bazı mensupları Kemalizmi ateşli bir şekilde savunmamışlar mıydı? Ama Çin'in Kemal'i nerede? Ve Çin'in burjuva diktatörlüğü ile kapitalist toplumu nerede? Zaten Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı-sömürge haline, gerici emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek, sonunda kendini İngiliz-Fransız emperyalizminin kollarına atmak zorunda kalmıştır.

Stalin'in Kemâlist Devrim'e bakışı şu şekildedir:

Kemalist Devrim, bir üst tabaka devrimidir, milli ticaret burjuvazisinin devrimidir. Bu devrime, yabancı emperyalistlere karşı mücadele içinde varıldı ve devrimin daha sonraki gelişmesi, esas olarak, köylü ve işçilere karşı, evet toprak devrimi imkânlarına karşı yönelmektedir.

Yani zaten bir ideolojik birlikten bahsetmek söz konusu dahi değilken, savaş dönemleri geride kaldıktan sonra en azından bir sempatiden bahsetmek bile gayet zorlama bir iş oluyor.

Atatürk'ün de tam kendisinin döneminde cereyan eden bu reel sosyalizme olumlu baktığını söylemek ancak hayal ürünü olarak olabilir. Türkiye ve Sovyetler'in emperyalizme karşı dayanışması ve tarihî kader birliği asla inkâr edilemez. Buna ek olarak jeopolitik gereği iyi geçinmenin iki taraf için de hayatî öneme haiz olduğu bir durumda, iyi dilek ve temennilerle dolu diplomatik belgelerden kitaplar oluşturmak, bununla da olmayan bir Kemâlizm-Sosyalizm ilişkisi yaratmak anlaşılabilir bir şey değildir.

Atatürk'ün Sovyetler Birliği'ne bakışı şu şekildedir:

Bolşevik kuramının Rusya'da uygulanan biçimine bakalım. Bütün Rus ulusu içinden, işçi, deniz ve kara kuvvetlerinden oluşan, bir azınlık, ekonomik temellere dayanan, Komünist Partisi adı altında birleşerek bir diktatörlük kurmuşlardır. Amaçlarında ulusal değildirler. Bireysel özgürlük ve eşitlik tanımazlar. Halk egemenliği ilkesine uymazlar. İçeride, çoğunluğu, zor ve baskı ile kendi görüşlerine boyun eğmek zorunda tutarlar. Dışarıda propaganda ve ihtilal örgütleriyle bütün dünya uluslarına kendi ilkelerini yaymaya çalışırlar. Oysa, hükümet kurmaktan amaç, önce, bireysel özgürlüğün sağlanmasıdır. Bolşevik hükümet biçiminde zorbalık niteliği görülmektedir. Bir toplumun, bir kısım insanlarının görüşlerinin zorla, tutsağı ve bağımlısı olarak yaşatmak biçimine, doğal ve akla uygun bir hükümet sistemi gözüyle bakılamaz.

Yani uzun lafın kısası, gördüğünüz gibi anti-emperyalist bir ortak payda ve bir de bahsettiğim diplomatik temaslar dışında bir birlikten bahsetmek söz konusu değil. Hattâ açıkça bir karşıtlık var.

Günümüzde Türkiye sosyalist solunda çeşitli yıl dönümleri sayesinde tekrar tekrar görülen bir çelişki (veya manipülasyon) yine Stalin'le, daha doğrusu Nâzım Hikmet'in Stalin'e bakışıyla ilgilidir. Nazi Almanyası'nın yenilmesinin, Stalin'in doğumunun veya ölümünün ve bazen de sadece Nâzım'la ilgili bazı yıl dönümlerinin çoğu kez "Nâzım tam bir Stalin taraftarıydı" tezinin işlenmesine bir zemin olarak kullanılıyor. Bunu destekleyecek pek çok veri de var gerçekten. Ama bu kesin bir bilgi midir? Yani Nâzım, sosyalist olmaya ve Sovyetler Birliği'ni desteklemeye ek olarak su katıksız bir Stalinist midir?

Pek sanmıyorum. Herkes için geçerli olduğu üzere bir insanın bir konudaki en önemli görüşü, fikri, yaklaşımı, en nihai olanıdır. Tabii bunama, herhangi bir psikolojik bozukluk yaşama veya delirme durumlarını bunun dışında tutarak söylüyorum. Bu bapta Nâzım da evet Sovyetler'de yaşadı. Stalin yönetiminde orada pek çok faaliyette bulundu ve destekledi. Hattâ ve hattâ Stalin öldükten hemen sonra dahi onu ilk tanıdığı ve yıllar içerisinde yaşadıklarını içeren uzunca bir şiir yazdı. Ancak belirttiğim gibi hayattaki son fikrine dair ipucu içeren Stalin'le ilgili 1961'de yazdığı şiiri bunlarla pek de uyumlu değildir.

Nâzım'ın Stalin'le ilgili son şiiri şu şekildedir:

taştandı, tunçtandı, alçıdandı, kâattandı iki santimden yedi metreye kadar.
taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan çizmeleri dibindeydik, şehrin bütün meydanlarında.
parklarda ağaçlarımızın üstündeydi; taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gölgesi,
taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın
odalarımızda taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gözleri önündeydik.
yok oldu bir sabah!
yok oldu çizmesi meydanlardan,
gölgesi ağaçlarımızın üstünden,
çorbamızdan bıyığı,
odalarımızdan gözleri,
ve kalktı göğsümüzden baskısı binlerce taşın tuncun alçının ve kâadın

Şiirde katı bürokratik yapıya, Stalinist baskıya açıkça bir eleştiri görülüyor. 1961'de, yani Stalin'in ölümünden sekiz yıl sonra, Nâzım'ın ölümünden iki yıl önce yazılan bu şiir Nâzım'ın fikrî duruluğu açısından çok daha değerli. Zira takdir edersiniz ki bu zamanda hem Stalin'in ölümü sonrası o duygusal atmosfer dağılmış ve uzakta bakabilme imkânı vardır hem de Nâzım en nihai düşünsel durağına varmıştır.

Tüm bunları uzatarak günümüzdeki sürmekte olan bir kavgaya yahut çelişkiye varmak ve bunu 'kaşımak' istemem ama Aziz Nesin'in Nâzım'la ilgili düşünceleri de özellikle yeni nesillerin bildiğinden (tahmin ettiğinden) çok farklıdır. Türk solunun büyük şairi ve düz yazı üstadı öyle pek de zannedildiği gibi dost değildir. Yaşları ve dönemleri dolayısıyla Nâzım'ın Aziz Nesin'le ilgili düşündüklerini bilmek pek mümkün değil, ancak Aziz Nesin'in Nâzım'la ilgili pek de iç açıcı şeyler söylemediğini görüyoruz.

Buna küçük bir örnek şöyledir:

Nazım yalancıdır, pistir. Karısı görüşmeye gelmediği için açlık grevine girmiştir.

Bu örneği solda sıfır bırakacak nicelerini yazmak mümkün ama yukarıda da dediğim gibi günümüze uzanması muhtemel bir sövgüler zincirini diriltmek ne gerekli ne de hoş bir şey. Sadece, olabildiğince bize verilenden öte bir gerçeklik olduğunu hissetmeyi öneriyorum.

Yani tarihte veya şu anda bulutların üstünde falan, çok da iyi anlaşan bir Abdülhamid ve Akif ikilisi yok. Son derece muhafazakâr bir Karabekir'den de bahsedemeyiz. Aynı şekilde pek çok padişahtan da... Stalin ve Mao ikilisinin yanına Atatürk'ü eklediğimiz hayalî bir tablo da tutarlı değildir. Tıpkı Abdülhamid ve Akif gibi yan yana ve gülümseyen Stalin ve Nâzım tablosundan da söz edemeyiz. Nâzım ve Aziz Nesin'den de öyle. Ama niyeyse bunların hep tam tersleri bilinçaltımıza işlemiş durumdadır. Bunun sebebi muhtemelen bu şekilde bilmeye elverişli oluşumuz, böyle bağdaştırmamızdır. Her örnek için ilgili çevrenin manipülatif etkisi de yadsınamaz. Ancak gerçekler her zaman mevcut anlatılarla paralel değildir. Aksine çoğu kez kesişirler.

Aslında tüm bu yazdıklarımın amacı -hiç kuşkusuz o da gayet savunulabilir bir perspektif olsa da- bir tür taraf seçme zorunluluğuna işaret etmek değil. Hattâ bunları bilmek kaydıyla, tüm figürleri ayrı ayrı benimsemenin ve onlardan beslenmenin mümkünlüğüne de inanıyorum. Tümden bir ideoloji karşıtlığı da asla takınmak istemediğim bir tavır. Sadece bu gibi kimileri için 'iç gıcıklayıcı' olan alıntılara başvurulmadıkça, doğru olmayan tezlerdeki artan ısrar ve hattâ arsızlık bu küçük derlemeyi yapmam için beni teşvik etti...

1 Mehmet Akif Ersoy, Safahat, s. 87
2 a.g.e. s. 355
3 Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, s. 656
Mao Zedung, Seçme Eserler-II, s.344
5 a.g.e. s. 343
6 Mustafa Kemâl Atatürk, Medenî Bilgiler, s. 197
7 Vera Tulyakova Hikmet, Bahtiyar Ol Nâzım, Çev. Hülya Arslan, s.300-301
Nâzım Hikmet'in Yaşadığı Adalet Dramı, Adnan Cemgil, s. 92-111

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder