3 Aralık 2020 Perşembe

Delirmek Üzerine

Guguk Kuşu filminden bir kare

Delirmenin en kısa tanımı, herhalde gerçek ve gerçek olmayanın ayrımını yapabilme yetisini kaybetmektir. Bir de anladığım kadarıyla delirmek ve ölmenin benzer tarafları var. Yani delirmek veya 'akıllı' olarak kalmak bir seçenek değil. Tıpkı ölüm gibi birden başınıza geliyor ve daha çok çevrenizdekilerin fark ettiği, üzüldüğü bir süreç başlıyor. Deliren kişiye göre de muhtemelen etrafındaki herkes 'delirmiş' oluyor. Gerçeklikle bağını koparan kişi, elde ettiği yeni 'gerçeklikle' ve edindiği perspektifle, aslında diğer insanların gerçek dışı referanslara göre hareket ettiğini düşünüyor. Yanlış bilinen bir nokta da delilerin çok zeki olmadıkları düşüncesinde yatıyor. Zindan Adası (Shutter Island) filminde Dr. Cawley, delilere karşı katı bir tutum içerisinde olan Teddy Daniels'a, akıllı olmanın bir tercih olmadığını ve delilerin de zeki olabileceklerini gayet kendinden emin bir şekilde söyler. Gerçekten de "deli" dediğimiz kişiler sadece aynı şeyleri sürekli tekrar eden ve garip davranışlar sergileyen aciz insanlar olmaktan öte, yarattıkları kurgu içerisinde planlar yapan ve dahası bunları hayata geçirip tehlike arz eden 'zeki' insanlar olabilirler.

Delilikle ilgili dikkatimi çeken bir husus da bilindik, her yerde bulunabilen değersiz (ama birim) materyallere ilgi duymak ve onların değerli olduğunu düşünmekle ilgili. Roma'nın meşhur deli imparatoru Caligula'nın deliliği sayısız olay veya rivayetle tescillenmiş olsa da özellikle birisi değineceğim konuyla ilgili. Rivayete göre Caligula, MS 49 yılı dolaylarında Britanya'yı tamamen işgal etmek üzere ordularını buraya yönlendirir. Sonra bazı kaynaklara göre başarısız olup bazı kaynaklara göreyse vazgeçip Fransa'nın kuzeyinde, İngiliz kanalında askerlerine deniz kabuğu toplamalarını emreder. Emre göre her asker başlığını dolduracak miktarda deniz kabuğu toplayacaktır. Askerlerin maaşlarını deniz kabuğuyla ödemek gibi saçma bir düşünceye ek olarak Caligula, deniz kabuklarının aslında çok değerli olduğunu düşünür. Tabii çok geçmeden artık tamamen delirdiği anlaşılır.

Türkiye'de buna benzer bir olayı 2012 yılının sonlarından hatırlıyoruz. Oyuncu Arda Kural, ileri derecede psikolojik çöküntü sonucu, sahilde topladığı çakıl taşlarının aslında altın (veya çok değerli başka bir maden) olduğunu iddia ediyor ve sürekli çevresine bunlardan bahsediyordu. Bunun sonucunda da kendisi için bir tedavi süreci başlatılmıştı. Nedense, insanlar büyük ruhsal yıkıntılar yaşadıkları zaman, bir bölgede birim hâlde, yani birbirine benzer belli ölçülerde bulunan bazı değersiz şeylere bir değer atfedip onları toplamak istiyorlar. Mesele sadece bu iki örnekten (Caligula ve Arda Kural'dan) ibaret de değil. Yakınlarımda büyük psikolojik sıkıntılar içerisinde olan kişilerde de bu şekilde birtakım eğilimler geliştiğini fark ettim.

Bir tanıdığım üst üste ve birden fazla ana meseledeki başarısızlık ve hayallerinin yıkılması üzerine son derece takıntılı bir biçimde sigara kutularını biriktirmeye başlamıştı. Sonrasında bazı depresyon ilaçları ve ona ek birtakım tedavilerle bunu aştı. Yine kendisinden dinlediğime göre o dönem ilginç bir şekilde sigara kutularının değersiz ve sıradan materyaller olduğunu bilmekle beraber, onlarda aslında kimsenin anlayamadığı bir değeri fark ettiğini, onları biriktirmeyi ve onlara sahip olmayı son derece rahatlatıcı bulduğunu söylemişti.

Yine başka birisinden benzer bir senaryonun "bira şişesi" versiyonunu dinledim. O arkadaşım da diğeriyle (sigara kutusu biriktiren arkadaşımla) hiç tanışmamasına rağmen neredeyse aynı cümlelerle, hislerle tarif etmişti bu durumunu. İlgili dönemde bira şişelerinin aslında ne kadar muazzam ve değerli şeyler olduğunu, onları bugüne kadar çöpe atmakla veya önemsememekle ne kadar büyük bir yanlış yaptığını sürekli olarak düşündüğünü söylemişti. Üstelik bunun, tüm buhranlarının kesişerek daha büyük bir çöküntüyü meydana getirdiği bir günde, bir tür aydınlanma hissi gibi geldiğini ifade etmişti.

Delirmenin gerçek ve gerçek olmayanı ayırt edememeyle başladığına değinmiştim. Yani yaşanmış bir şeyin gerçek mi, hayal mi, yoksa eski bir rüya mı olduğu; aynı şekilde duyulan bir sesin, bazen bir görüntünün gerçekten olup olmadığı ayrımını yapamama hâli, muhtemelen delirmenin ilk emarelerinden birisi. Ancak yine eklediğim gibi sıradan bazı cisimlere değer yükleme ve onlara karşı bir takıntı geliştirme de burada önemli bir gösterge olmalı. Belki de büyük yıkımlar ve başarısızlıklar sonrası, değerli şeylere sahip olmanın verdiği güven hissine duyulan aşırı istek, böyle korkutucu yanılsamalara sebep oluyordur. Artık sağlıklı çalışamamanın eşiğine gelen bir zihin de bu hissi yaratacak şekilde düşünce ve zanlar geliştiriyordur. Kim bilir...

1 Aralık 2020 Salı

Kitap Değerlendirmesi: İdeoloji (Michael Freeden)


Dost yayınlarının her birisinde önemli bir kavram, kişi veya tarihsel olayın ele alındığı, sayısı her yeni kitapla iki yüze doğru ilerleyen, küçük kitaplardan (kitapçıklardan) oluşan "kültür kitaplığı" dizisinin, "ideoloji" kitabı.

Bu kitapla ilgili, öncelikli olarak söylenmesi gereken, muadillerine bakıldığında günümüzle ilgili çok daha fazla ve özgün şeyler söylediğidir. Yani kişilerin ve ekollerin tanımlamalarına/yaklaşımlarına boğulup bir noktada bırakmak yerine, bunlara bir ölçüde değinip şu anda kavramın hayatımızda ne gibi bir rol üstlendiği üzerine ciddi belirlemeler içeriyor. Bir eleştiri olarak da kitaptaki tespit bombardımanına değinebilirim. Bir şeyler sürekli birkaç madde açıklanıyor veya "birincisi", "ikincisi", "üçüncüsü" gibi aynı tezin bileşenleri, sayfalarca uzayıp gidebiliyor. Bu söz konusu ideoloji kavramıysa son derece doğal, ancak "kültür kitaplığı"ndaki bir giriş kitabı için ne kadar doğru bir tercih bilemiyorum. Hacmi dolayısıyla tercih edilebilir gibi görünse de konsantre oluşuyla bu seçimin çok isabetli olmadığını söyleyebilirim.

On bölümden müteşekkil bu güzide kitabın ilk bölümünde, ideolojinin kötü şöhretinin kaçınılmaz olup olmadığı sorgulanıyor. Bir de doğal olarak kavramın tarihine ve kavramın ele alınışındaki perspektif farklarına, ekollere yer veriliyor. Fransız aydınlanmacılığı ve kavramın doğuşu, ilk olarak Destutt de Tracy'nin "fikirler bilimi" tanımıyla "ideoloji" isminin belirlenişi, daha sonra da Marx'ın bilindik "yanlış bilinç" nitelemesi ve Engels'in eklemeleri aktarılıyor.

İkinci bölümde "ideolojiler nasıl kalıcılık kazandı?" sorgusu yapılırken Marx sonrası diğer önemli uğrak noktaları ele alınıyor. Burada da okuyucuyu yorup bir yere varmayı da güçleştirecek onlarca isim yerine, üç isme (Mannheim, Gramsci, Althusser) ağırlık verilmesini de son derece olumlu görüyorum.

Mannheim ve ideoloji dendiğinde, muhtemelen çoğu kişinin aklına gelen ilk şey "Mannheim paradoksu" olur. Marx ideolojiyi egemenlerin ürettiği ve toplumun geneline empoze ettiği düşünceler, yani 'yanlış bilinç' olarak açıklarken, Mannheim da bugün hepimizin kanıksadığı bir şey olarak Marksizmin de bir ideoloji olduğunu vurgular. Mannheim'ın paradoksu denilen şey kısaca budur. Ayrıca Mannheim'da 'mutlak doğru'ya karşı yenilgiye mahkum bir ilgi görülür. Herkesin yetiştiği çevre ve şartlardan etkilenerek bir görüşe sahip olduğunu dolayısıyla bunu aşmak için nötr bir aydın sınıfı yetiştirmek gerektiğini dile getirir. Ancak bu 'nötr' aydınlar da aslında yetiştirildiği koşulların ürünü olacaklardır.

Mannheim, bunlara ek olarak ideolojiyi Marksist sınıf kavramından ele alabilmenin mümkün ve gerekli olup olmadığı gibi sarsıcı bir soruyu da cevaplamayarak bir bomba gibi kendinden sonrakilerin kucağına bırakır.

Gramsci, Mannheim'la hem koşutluklar hem de karşıtlıklar içerir. Radikal bir Marksist olarak Gramsci, Marx'tan aldığı kökten yepyeni bir filiz yaratır. Gramsci ve ideoloji dendiğinde, "hegemonya" akla gelen ilk şeydir. Gramsci ideolojinin yaratımını ve yayılımını ilk kez 'devlet'ten kopararak farklı alanlarda ele alınabileceğini de göstermiştir. Bu bağlamda ideoloji, sosyal bir çevre, grup, hattâ birey bazında bile üretilmekte ve işlemektedir.

Genel bir üslup olarak da ideolojinin açıklanması olarak da Gramsci'nin; Marksizmin bilindik özelliklerinin aksine çok daha somut ve pratiğe dayalı, soğuk teoriklikten uzak, "liberal" ve sosyolog bir tarafı vardır.

Gramsci kısaca ideolojiyi yine de bir dogma olarak görmekle beraber, Marx'taki tam olumsuz hâlinden kurtarmak için de ele gelir bir çaba sarf eder.

İdeolojiyle ilgili okumalar yaparken gözden kaçması mümkün olmayan önemli bir figür de Louis Althusser'dir. Althusser ve ideoloji bağlamında, kuşkusuz akla gelen ilk şey "devletin ideolojik aygıtları"dır. Burada en çok karıştırılan nokta muhtemelen şudur; bir Marksist olarak Althusser'in, devletin okul, ordu, kilise gibi önemli ideolojik aygıtlarla gerçeği çarpıttığını iddia ettiği zannedilir. Aslında Althusser ideolojik aygıtların gerçeği çarpıtmanın çok ötesinde yepyeni bir "gerçeklik" yarattığını ileri sürer.

Üçüncü bölümde "kuramın kavram noktasında ideoloji" başlığıyla, ideolojinin çeşitli bilindik tanımlarına ve bunların işlevlerine değiniliyor. Burada ideoloji analizine hatrı sayılır bir katkıda bulunmuş ve 'giriş' kitaplarında pek rastlanmayan bir isme yer veriliyor. Antropolog Clifford Geertz'e. 1964'teki bir makalesinde ideoloji tartışmalarına yeni bir soluk getiren Geertz, ideolojileri karmaşık kültürel simgelerin düzenli bir dizgesi olarak betimlemekteydi. Bu betimleme, en basit hâliyle, her çevrenin bütün bir tarih içerisinde, belirli ortak özelliğe sahip noktaları özellikle seçtiği ve ön plana çıkardığı bir harita, bir kronoloji seçkisi olarak ifade edilebilir.

Bu yönüyle pek gündeme gelmese ve dolaylı bir yol kullanmış olsa da ideolojiye önemli bir katkı da felsefeci Ludwig Wittgenstein'dan gelmiştir. Wittgenstein'a göre dil bir oyundu. Bu oyunun çeşitli kuralları vardı. Bu kurallar çeşitli alanlar ve kısıtlar sağlıyordu. Daha sonraları bazı kimseler bunun ideoloji için de geçerli olduğunu fark ettiler ve dile getirdiler.

Dördüncü bölüm "siyasal dil mücadelesi" olarak devam ediyor. Bir önceki bölümde tam da Wittgenstein'da bırakmışken gerçekten de isabetli bir tercih. Burada aynı kelimelerin farklı ideolojilerin periperisindeyken bambaşka çağrışımlar yapabileceği ve farklı içereklere sahip olabilecekleri vurgulanıyor.

Bölümün ilerleyen kısımlarında önemli bir değinme, yine nispeten az bilinen bir isme, Fransız felsefeci Paul Ricoeur'a yapılıyor. Ricoeur, ideolojide "anlam fazlalığı" meselesine dikkat çekiyor. Yani ideolojik bir dil kullanırken kişilerin kendi ifade ettiğinden dahi daha fazla şey aktardığını öne sürüyor. Bunun için kitapta şu örnek kullanılıyor: Machiavelli talihi (şansı) boyun eğmesi, istenen çizgiye gelmesi için dövülmesi ve zora koşulması gereken bir kadına benzetiyor. Prenslere bunu tavsiye ediyordu. İlgili satırlar bugünün okuyucusuna "kadına karşı şiddet" bağlamında son derece yüz buruşturulacak bir şeyi ifade ediyor. Ancak aslında Machiavelli bunları yazarken bu anlamı vermek istemiyordu. Dolayısıyla burada bir anlam fazlalığı doğmuş oluyor. Ricoeur ideolojilerde de bu gibi anlam fazlalıklarının sık görüldüğünü ortaya koyuyor. Yani ideolojiyi üretenler aslında daima zannettiklerinden çok daha fazla bir anlamı üretmiş oluyorlar.

Beşinci bölümde ideolojilerin "siyaset hakkında düşünmek" boyutu ele alınıyor. Bu bir ideolojinin siyaset hakkında düşünmek demek olduğu, ancak biricik yolun da o olmadığı vurgusuyla başlıyor.

Bölümün devamında kavramsal tarihçiliğe, kavramların soyutlanması ve yeniden ele alınmasındaki ideolojik tutumlara dikkat çekiliyor. Aynı kelimenin (yahut kavramın) farklı ideolojilerce nasıl değerlendirildiği bir tabloyla gösteriliyor.

Altıncı bölümde en temel anlamıyla ideoloji, daha doğrusu ideolojiler ve bunların özellikle 20. yüzyıla damga vuran etkileşimi ele alınıyor.

Burada Freeden yine ufuk açıcı bir dizi tespitlerde bulunuyor. İdeolojiyi (özellikle Batı'da) üç ayrı aile olarak belirliyor. Bunlar tabii ki; liberalizm, sosyalizm ve muhafazakârlık. "Aile" demesinin sebebi bazen ortak noktaları iyice azalan veya aynı kavramlarla farklı vurgularda bulunan versiyonların varlığı. Yani farklı liberalizmler, sosyalizmler ve muhafazakârlıklar gibi. Bir de açıkça bunların birbirleriyle ilişkilerinin de en basit tanımlamalarının da "ideolojik" ve problemli olduğunu söylüyor. Bu genelde göz ardı edilse de aslında okuyucuyu gerçeğe, en azından daha nitelikli bilgiye bir adım daha yaklaştıran muazzam bir tespit. Zira özgürlük ve liberalizm özdeşleştirilirken aslında silik de olsa bir propaganda yapılmış olunuyor. Yani diğer ideolojilerin alabildiğine baskıcı olduğu söylenmiş oluyor bir yönüyle. Yahut da eşitlik sosyalizmle bağdaştırıldığında diğer ideolojilerin kişi odaklı ve çeşitli kesimlerin ezilmesine yönelik bir potansiyeli olduğu iddiası gündeme geliyor. Bunlar gibi...

Daha ufuk açıcı şeyse, alabildiğine ayrışmış analizler yerine ideolojilerin içerisinde birbirlerini görmek ve hattâ bunu tahlil etmekle başlıyor. Yani iki ayrı ideoloji ailesi olan sosyalizm ve muhafazakârlık bir taraftayken; bir taraftan da sosyalizmin kendi içerisinde muhafazakârlaştığı Stalin dönemine değiniliyor. Dolayısıyla bir yandan tek bir ideolojik akımdan ziyade bir ideoloji ailesinden anca bahsedebileceğimiz kadar bir ayrışma söz konusuyken, bir yandan da bir ideolojinin diğer bir ideolojinin karakteristiği olabileceğini görüyoruz.

Yedinci bölümde Freeden mikro ideolojiler ve ideolojinin muhtemel parçalarını ele alıyor. Özellikle Sovyetler'in çözülüşünden itibaren farklılaşan ideoloji arenasının kısa bir değerlendirmesi yapılıyor. Büyük markaların tüm dünyayı sardığı "kapitalizmin kesin zaferi" görünümüne ek olarak pek çok farklı görünümün mevcudiyeti vurgulanıyor. Yani zaten sürekli değişen ideolojik ögelerin bir kere daha hızlı bir dönüşüme girdiği anlatılıyor. Buna göre normalde farklı ideoloji ailelerinin bileşenleri olan şeylerin aynı gruplarca savunulabileceği dile getiriliyor. Bir yandan da Freeden 'milyonlarca' ideolojiden bahsetmeyi (durum buna yakın olsa bile) çok akıl kârı bulmuyor.

Bunlara ek olarak bölümde "kalın" ve "ince" ideoloji ayrımı yapılıyor. Kalın ideolojilerden kastedilen, daha bilindik ve bir önceki bölümde ele alınan ideoloji ailelerine yakınsayan bir şey. İnce ideoloji ise ekolojizm veya feminizm gibi onlardan daha yeni gündemlere sahip düşünce sistemlerini ifade ediyor. Örneğin feminizmin hem sosyalizmden hem de liberalizmden aldığı bileşenlerinin olmasını da yine bu "incelikle" bağdaştırıyor.

Aynı bölümde dinlerin ve onlardan üreyen köktendinciliğin ideoloji olup olmadığı sorgusu yapılıyor. Bunun ideoloji analizcilerinin önemli bir problemi olduğu da hatırlatılırken köktendinciliğin belirsiz sınırlarıyla pek bu forma uymadığının altı çiziliyor. Bitirirken ideolojinin veya tarihin sonu bahsine de kısaca değinen Freeden; bunun için çok erken olduğunu, hattâ bunun olabilmesi için insanın hayal gücünün tükenmesi, tarihin bir noktada gerçek anlamda sonlanması gerektiğini ekleyerek Fukuyama'ya ince bir selam çakıyor.

Sekizinci bölümde "çapraşık gerçeklikler ve gerçeküstülükler" başlığıyla, günümüzde ideoloji analizlerinin geldiği yer irdeleniyor. Bu kapsamda; yorumbilim, anlambilim ve post-modern bakış açılarıyla desteklenen söylem analizi ön plana çıkıyor. Öncelikle söylenebilecek olan bu yeni nesil yaklaşımların, ideolojiye karşı kuşkulu yaklaşımının o eski Marksist tavra yaklaştırmasıdır. Yani ideolojik söylem, bize yaşamın pek çok alanında yeni bir bilinç sağlıyor ve bunun gerçekle ne kadar bağdaştığı bir muamma olarak karşımızda duruyor.

Örneğin Michel Focault, günümüze daha yakın bir düşünür olarak analiziyle bilindik Marksist yaklaşımı genişletir. Focault'a göre ideoloji söylemleriyle var olur ve söylem de erktir.

Bunlara ek olarak "biz" ve "onlar" bakışının ideolojideki yerine değiniliyor. Bunun aslında somut gerçekle pek bağdaşmayan yeni bir gerçeği inşa ettiği ifade ediliyor. Daha da ileri bir saptama olarak kişisel yaklaşımların dahi 'ideolojik' bir tarafı olduğu öne sürülüyor. Bu gerçekten de mantıklı, zira sadece spor salonunda gördüğünüz insanları düşünün. Onlar muhtemelen sadece sporcu olarak zihninizde yer ederler. Oysaki bu onların pek çok kimliklerinden sadece birisidir. Belki hayatlarında ağırlığı olan bir yönleri bile değildir. Yahut haftasonları bir eğlence mekanında görüştüğünüz kimseleri düşünün. Muhtemelen siz onların, onlar da sizin zihninizde sadece "eğlence" bağlamında var olacaklardır. Gerçekte ne siz ne de onlar, hayatlarını sadece eğlenmekle açıklarlar. Bunun ötesinde çok daha belirleyici bileşenler vardır.

Bölümün ilerleyen kısmında mevzubahis yeni nesil yaklaşımlarla metin analizinden bahsediliyor ve örnek olarak 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ele alınıyor. Burada metinde söylenenlerden hareketle söylenmeyenlerin belirlemesi ve eleştirisi yapılıyor. Ayrıca ideolojik metnin insandaki yönlendirici etkisi de gösteriliyor.

Bölümün sonunda post-Marksist yaklaşım ele alınıyor. Bu kapsamda Lacan'ın psikanalitiğinden destek alan Zizek bilindik değerlendirmeleri bir adım daha ileri götürüyor. Örneğin "gerçek ve gerçeğin çarpıtılması" bahsinden ziyade, daha gerçeğin ne olup olmadığını tam olarak bilemeyeceğimizden başlıyor. Dolayısıyla da ideoloji çarpıtılmış bir gerçeklik sunar ama bizim "gerçeklik" dediğimiz şey de doğruya daha yakın bir yanılsamadır, gibi bir noktaya getiriyor. Ayrıca yine Zizek'e göre ideoloji asla toplumsal yaşamın eksikliğini hissettiği istikrarı tam olarak yapılandıramaz.

Dokuzuncu bölümde ideolojinin daha somut bir incelemesi yapılıyor. Yani metinlerden, kavramlardan ve söylemlerden ziyade, elle tutulan gözle görülen noktalara değiniliyor. Gamalı haç, Nazi mitinglerinin görünümü, kızıl bayrak, orak-çekiç sembolü, işçi posterleri, heykeller ve tüm bayraklar örnek veriliyor. İdeolojinin kuşatıcılığını arttırmada kullanılan yegane araçlar olan tüm materyaller yani.

Nazi Almanyası'nın yok oluşu ve Sovyetler'in dağılışında da görüldüğü gibi söz konusu materyallerin, ideolojik atmosfer değişeceği zaman tamamen bir paket hâlinde yok olduklarına değiniliyor. Ayrıca toplumun ideolojik eğilimlerine dair, akademik düzeyde yapılacak araştırmaların bile, toplumun söz konusu ögelerle pekiştirilmiş duygusal durumu dikkate alınmadıkça eksik olacağı açıkça belirtiliyor.

Onuncu ve son bölüm aslında genel bir değerlendirme niteliğinde. Aynı zamanda "siyaset neden ideolojisiz yapamaz?" sorusuna cevap aranıyor. Bu doğrultuda ideolojilerin meydana gelişindeki temel kaynaklar saptanıyor. Yani kültürel, çevresel vesair farklılıklar gibi. Buralardan doğan eğilimlerin kurumsallaşarak ideolojileri meydana getirdiği ve bir tür "hazır reçete" yarattığı açıklanıyor. Dolayısıyla siyasette bunların kaçınılmaz olarak çeşitlenerek ve değişerek varlığını sürdüreceği sonucuna varılıyor. Gayet yerinde olarak tek tek fikirlerin olumlu görülüp, bunların harmanlanmışı olan ideolojilerin 'kirli' görülmesinin yanlış olduğu vurgulanıyor. Tıpkı 90'larda olduğu gibi görünürde ideolojiler arası mücadele bitmiş gibi görünse de yüzeyin altında bu karşılaşmanın sürekli olarak süreceği ifade ediliyor. Geldiğimiz noktada da ideolojilerin dogmatik ve kavgacı taraflarından ziyade bu değişken ve kaçınılmaz olarak insan zihninin besleyeceği olgular olduğunun daha iyi kavrandığı ve ilerleyen zamanlarda da gelişmenin bu yönde olacağı söyleniyor.

Kitap burada biterken Michael Freeden aslında ilk bölümde başladığı sorgulamanın ("ideolojiler kötü tanınmak zorunda mı?" sorgusunun) kapanışını yapıyor. Yani önce bize kavramı açıyor. Sonra çeşitli alanlarda meselenin gerekliliğini irdeliyor ve sonuçta da ideolojiye olan mecburi bağımlılığımızı ortaya koyuyor. Ara bölümlerde bir şeye ideolojik demenin de 'ideolojik' olmasından doğan bu kaçınılmazlığı ispatlarken bazen de geleneksel görünümlerin aksine günlük hayatta dahi bu bağımlılığın ne kadar yaygın olduğuna değiniyor.

Yani çocuk sahibi olmak isteyen birinin çocuk sahibi olmanın ne kadar gerekli ve önemli olduğunu vurgulayan bilgileri derlemesi ve konusu açıldığında bunları vurgulaması gibi. Yahut da arazi tipi araçları seven ve böyle bir aracı olan birinin, neden herkesin bu araçlardan kullanması gerektiğine yönelik fikri eğilimlerinin canlı olması gibi. Bu yönüyle de kitap, değerlendirmenin orta kısımlarında da vurguladığım üzere, okuyucuya bilindik ve donuk bilgiler vermekten öte kavramın en ince kılcallara kadar geçmiş işlevselliğini muadillerine nazaran çok daha etkili bir dille açıklıyor.

17 Kasım 2020 Salı

2020 kışı için bir tavsiye: Sığınak inşa etmek


Klişe bir laf gibi olsun istemem. Ama bu kış gerçekten zor geçecek. İçimizi umutla dolduracak herhangi bir şey yokken içimizi karartacak birden fazla ana madde öylece önümüzde duruyor. Zaten ülke ekonomisi giderek daha fazla çıkmaza girerken 'korona' meselesi üstüne tuz biber oldu. Belki bu şekilde ifade etmek de yeterli değil. Ana yemekten daha baskın bir sos oldu. Bugüne kadar "gerçek sayılar saklanıyor" falan tartışmalarıyla yetinirken artık bilim kurulu üyeleri veya diğer yetkin kişiler de "gerçek sayılar"dan bahsediyorlar. Yani bunu anlamak için post-yapısalcı analiz falan yapmaya gerek yok. "Gerçek" açıkça vurgulanıyorsa, ortada bir "gerçek olmayan"ın yani "yalan/yanlış"ın olduğu Türkçeyi bilen herkes tarafından net olarak anlaşılıyor.

Yeni yasakların geleceği açık. Ancak bunların da bir maliyeti var. Artık kör topal ilerlediğini söylemenin bile iyimserlik sayılabileceği ekonomiye ek olarak bir darbe demek. Bir yandan bu yasaklar gelmezse de salgın kısa ve orta vadede zaten her şeyi ezip geçecek. Tam anlamıyla sıkışmış durumdayız. Tabii şu da var; evet her şey kötü gidiyor olabilir, evet daha da kötüleşecek olabilir, ama hâlâ yaşıyorsak ümitvar olmak zorundayız. Zira başka seçeneğimiz yok. Yaşıyorsak, kalbimiz hâlâ atıyorsa ve yaşam da başından itibaren bir mücadele demekse eğer, bu mücadeleyi sürdürmekle mükellefiz.

Bu mücadele kapsamında, benim naçizane önerim: kendi ilgi alanlarımız yönünde ve genel, kültürel meselelerle ilintili sığınaklar inşa etmek. Böyle ele gelen, tutma hazzı veren, ağır kerestelerle İskandinav tipi ev yapmayı tavsiye etmediğimi herhalde anlamışsınızdır. Daha soyut ama etkili, kuşatıcı sığınaklardan bahsediyorum. Edebiyat, tarih, felsefe, sinema veya herhangi bir alanda oluşturulacak soyut bir sığınağı kastediyorum. Türkiye özelinden ziyade, dünya genelinde de konuşacak olursak: hızlı, verimsiz, farkındalıksız ve açıkçası saçma bir hayat yaşıyorduk. Hayatın zaten ne tür bir anlamı olabilir, bu ayrıca bir dipsiz kuyu. Ancak biz bunun da ötesinde bir saçmalıkla kuşatılmıştık. Herkes, her sabah erkenden kalkıyor, toplu taşıma araçlarına veya servis aracına yetişiyor, birbirinden sağlıksız şeyler tıkınıyor, mesaiyi doldurup evine dönüyordu. Verimli bir işleyişte 5-6 saatte rahatlıkla bitirilebilecek işleri 10-11 saat ayırarak halledip, o ay adına 'maaş' denen bir miktar parayı hak edebilmek ve neyi neden yaptığını asla bilmeden öylece nefes alıp verebilmek için hem de... Şimdi kötü vesilelerle de olsa bunun dışına çıkabilmek mümkün oldu, olacak.

Nasıl mümkün oluyor bilmiyorum ama, bu düzende insanlar sonbaharda yerlerde öylesine gezinip duran kuru yapraklar gibi oradan oraya savruluyor ve hiçbir şeyi bilmiyor, sorgulamıyorlar. Daha ilginci dil bilen belli aralıklarla yurt dışına çıkan Avrupa'yı falan gezen insanlar da buna dahil. Geçenlerde tam bu tarife uyan birisini tanıdım. Laf lafı açınca Marx'ı tanımadığını fark ettim, pek bozuntuya vermedim. Mesele Marx'ı bilmekle sınırlı değil elbette. Ama onu tanımamak, taraftarı veya karşıtı olmamak, düşünce tarihine, düşünceye yüz yıllık bir mesafede olmak demek oluyor. Böyle bir cehaleti ortaya koyuyor. İşte içerisinde bulunduğumuz düzenin niteliğinin en açık emarelerinden birisi de bu. Her türlü teknik, teknolojik ve bilimsel imkândan yararlanarak -en azından tarihsel bir gözle bakarsak- konforlu bir hayat yaşayan, bir yandan da hiçbir şey bilmeyen insanlardan müteşekkil kalabalıklar...

Düzen aktif olarak işlerken bunun dışına çıkabilmek mümkün değildi. Şimdi önerdiğim sığınaklar bunu da mümkün kılıyor. "Evet ya, o konuda eksiğim aslında", "şunu da hep okumak istemişimdir ama vaktim olmuyor" falan denilen her şeyi yapmanın tam zamanı. Bu hem içerisinde bulunduğumuz zifiri karanlıkta, daha keyifli vakit geçirmeyi mümkün kılarken hem de kalıcı bir aydınlanma için ilk mumu yakmak demek olabilir.

Biraz alaycı gibi olabilir kabul ediyorum ama asla dalga geçmediğimi peşinen belirterek söylemek isterim ki; mesela edebiyatta özellikle Rus klasikleri okunabilir. O eserlerde sık sık işlenen kasvetli, soğuk, meteliğe kurşun atılan ve insanî standartların kim bilir neymiş gibi hayal edildiği, yakalanmaya çalışıldığı ortam, bizde de yaşanıyor/yaşanacak çünkü. Ne yazık ki durumumuz buraya doğru gidiyor. Yani bir yandan Rus klasiklerini okurken bir yandan da benzer şartlarda yaşamak ekstra bir özümseme meydana getirebilir. Bu tarihî fırsat kaçırılmamalı. Özellikle kült yazarların pek bilinmeyen eserlerini okumayı da öneririm. Bu metinlerdeki o cılız ve bayağı mesajlar, çok da bir numarası olmayan o genel kurgu, insana aşırı yücelttiği kişilerin de 'insan' olduğunu, her yazdığının mükemmel olmadığını gösteriyor ve farklı bir motivasyon sağlıyor.

Eylül ayındaki bir yazımda da değinmiştim. Zaten bir anlamı olmayan bu hayatta, kendi anlamımızı yaratmada, iyi ve kötü arasındaki geçiş, inanılmaz bir fırsat sunuyor. Dolayısıyla her yıl, öylesine sağda solda açmış çiçekleri koklayarak ve klişe birkaç sözle, şiirle geçiştirdiğimiz bahar mevsimi, böyle bir kıştan çıkarken sığınaklarımızdan yeni bir insan olarak çıkmak daha anlamlı olabilir. Bakmayın ben olayı getirip okumaya yazmaya bağladım yine. Siz buradan şu bir türlü gitmeyen alt karnınızdaki yağlardan, göbeğinizden kurtulmak anlamını da çıkarın veya neye hevesiniz varsa... Bir sığınak oluşturun, içine girin, orada kendinize yeni bir ruh üfleyin. Naçizane tavsiyemdir.

3 Kasım 2020 Salı

Okur ve yazar mıyız?


Çoğu kez söylediklerimiz ve anladıklarımız aslında farklı şeyler. Bunu insanlığa falan mâl etmiyorum, bu ülkenin vatandaşları olarak bu, bizimle ilgili bir şey. Biraz detaylı irdeleyince okuryazarlığımızın kalitesi bile tartışmaya açılabilir. Kendi dilinde yazılı olanı okuyup anlamada da dünya sıralamasında pek iyi bir yerde değiliz. PISA alternatifi olarak tasarlanan ABİDE araştırmasına göre de öğrencilerimizin %66'sı Türkçe bir metni yeterince iyi anlayamıyor.¹ Burada kavramlardan çok kelimeleri, okumaktan çok konuşmayı sevmemiz etkili oluyor muhtemelen. Belki de bütün bir kültürümüz bundan sorumlu.

Yazıyla bir insanın olabileceği en yoğun şekilde haşır neşir olan Çetin Altan, Türk halkının yazıdan çok korktuğunu söylerdi. Bir insanın; haklı olduğu, içtenlikle istediği ve peşini bırakmaya niyetli olmadığı bir iş için, eğer dilekçe yazması gerekirse, bundan vazgeçebileceğini iddia ederdi. Gerçekten de normalde bir vatandaşın, oturup resmî bir dille derdini izah ettiği ve ilgili makamlara ilettiği bir belge olarak dilekçeyi yazmak için, 'arzuhâlcilik' diye ayrıca bir meslek olması bunu doğruluyor.

Yaşar Nuri Öztürk, yazmak yerine sadece mevcut yazarların hatalarını düzeltse de geçimini sağlayabileceğini söylerdi. Bu da sade okur olarak ortalama vatandaşın ötesinde, direkt yazarların hedef alındığı bir iddia. Çoğu zaman bu iddiaya hak verdirecek metinlere rastlamak son derece mümkün.

İlber Ortaylı, mevcut tarih bilgisizliğimizi, okuyarak değil dinleyerek öğrenmeye çalışmamızla ilişkilendiriyor. Bu yaklaşımı da hem çevresel gözlemler hem insanların bilgi seviyeleri ve bilgiyi edinme şekilleriyle doğrulamak mümkün. Genel olarak çevrenizdekilerin yazıyla olan ilişkisini şöyle bir hayalinizde canlandırın. WhatsApp mesajları örneğin. Kısa aralıklar ve sık bildirimlerle gelen kelimeler. Birer veya ikişer kelimeler hâlinde yazmak çok rastlanan bir şeydir. Çoğu zaman bir paragraf kurmaktan kaçınıldığını görürsünüz. Paragraf kurmak gerekirse, bu sefer de noktalama işareti kullanmaktan olabildiğince kaçınılır. Dolayısıyla paragrafa benzeyen ama kelime yığınından ibaret olan bu şeyi, -yazan kişi bir yakınınızsa- ancak sesli olarak okuyup tonlamalar yaparak ve belki hayalî birkaç virgül kullanarak anlayabilirsiniz.

İşin ilginç tarafı eğitim düzeyi yükseldiğinde de bu durumun değişmemesidir. Belki burada yine "eğitim" dediğimiz şeyin ne olduğu veya ne kadar çürümüş olduğu sorusuna geliyoruz ama gelmek istediğim yer bu kadar klişe bir yer değil. Gelmek istediğim yer, kendi diline bu kadar yabancı olarak, belki katı bir bakışla değerlendirecek olursak gerçek anlamda okuryazar bile olmadan, her şey olabilmenin mümkün olması.

Yazı dünyanın her yerinde birbirinden bağımsız olarak bulundu. Keşfedildi. Tabii ki birbirinden son derece farklı alfabeler olarak da icat edildi. Söylenenleri görsellerle de anlatabilme isteği evrensel bir istekti. Sonra bu küçük resimler olayları anlatmaktan, nesneleri anlatmaya doğru gelişerek daha geniş bir anlatıma imkân verdi. Gelinen en ileri noktadaysa ağızdan çıkabilecek her sesi temsil eden bir sembolle (yani harfle) anlatım ve aktarım gelebileceği en ileri noktalardan birisine geldi. Bir yerde okuryazar olmak her zaman önemli bir ayrıcalıkken, sanayi devrimiyle bu bir standart hâline gelmeye başladı. Homojen toplumlar, yani uluslar gelişirken, okumak ve yazmak artık bireysel bir gereklilikti. Biz burada da gelişmiş dünyayı biraz geriden takip ediyoruz. Bizim şu anki harflerimizle olan deneyimimiz 1928'den itibaren başlıyor. Bu da 1980'lere varıncaya kadar mektup yazdırmanın ve okutmanın bir problem olmasının, aslında ne kadar doğal olduğunu açıklıyor. O tarihlerde mektup okuma ve yazmanın bile problem olması da günümüzdeki niteliksiz okuryazarlığı açıklıyor.

Çoğu kez "artık yeni tür 'okuryazarlıklar' çıktı, artık öyle dümdüz okuryazar olmanın önemi yok" gibi ifadelere tanık oluyoruz. Burada da işte; ekonomi okuryazarlığı, teknoloji okuryazarlığı, biyoloji okuryazarlığı gibi bir alandaki terimlere hâkim olarak ilgili metinleri anlayabilmek kastediliyor. Dünyanın geldiği nokta itibarıyla buna katılmamak tabii ki mümkün değil. Ancak bildiğimiz anlamdaki okuryazarlığın da değerini çok öldürmemek gerektiği kanaatindeyim. Burada en başta tanımda anlaşabildiğimizi zannetmiyorum. Bildiğimiz anlamda okuryazar; ilgili alfabeyle yazılmış yazıları okuyarak sese dönüştürmek kadar düz bir işi yapabilen kişi midir? Yoksa fırsat buldukça okuyan ve yazan birisini mi tarif eder? Zira insanların geneli okuyabilir ve yazabilir durumdalar. Yani daha çok ilk tanıma uyan bir yapıdalar. Zarurî bir durum olmadığı hâlde okuyan ve yazan kişilere rastlamak o kadar da mümkün değil.

Bu pragmatizm de bir yozlaşmayı, bir tür paslanmayı getiriyor aslında. Son derece geçerli bir mesleğe sahip kişilerin dahi, gayet basit bir metni kuramadıklarını, bariz yanlışlar yaptıklarını görüyoruz. Virgül kullanımını bile doğru yapamamak verebileceğimiz en yaygın örnek olabilir. Metin içerisinde; "kelime", "boşluk", "virgül", "boşluk" gibi bir sıralamaya çok sık rastlanır. Ayrıca imlâ hataları da son derece yaygındır.

Bu yanlışlardan sosyal medyada da mizahî amaçlı paylaşılanlarının² bir kısmı şöyledir:



"1 Sate geliyorum"

Okuyanın "a" harfinin köküne kıran girdiği zannına kapılmasına sebep olacak küçük bir bilgilendirme yazısı.



"ansasör arzalı binmeyin"

Okuduğu gibi yazmaktan da öte bir hata. "Asansör" ve "ankesör" kelimelerinden bir sentez elde edilmiş gibi.



"bamiye 15.TL"

Halbuki "bamya" yazmak çok daha kolay.



"piercing şok fiat"

"Piercing"i doğru yazabilip "fiyat"ta çuvallamak üzücü. Ama burada pek gaddar olmamak gerekiyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi dilimizin fonetiğine uygun bir alfabeye çok geç kavuşmamızın etkileri olarak da görülebilir. Bir şeylerin oturması zaman alıyor. Elinizde eski bir kitap varsa arkasında "fiatı 5 lira" yazabilir örneğin. Ki bu doğrudur da. Şu an ürünün değerini belirtme amaçlı kullandığımız "fiyat" kelimesi, bir zamanlar "fiat" olarak kullanılıyordu. Tıpkı cumhuriyetin ilk zamanlarında laikliğe "layıklık" denmesi gibi.



"kozmatik 5 ₺"

"Kozmetik" yerine "kozmatik" zihinde mekanik çağrışımlar yapıyor. Kişiye kozlar üreten bir makine gibi.



"cibis 5 - TL"

Cips reyonunda otantik bir Karadeniz esintisi.



"tezenfektan"

Pandemiyle birlikte hayatımızdaki yeri çok daha artan dezenfektanlara dair farklı bir yaklaşım.



"kurubasan 0,50 kr"

İnsana "yok karabasan" tepkisi verdiren bir Fransız kahvaltısı vazgeçilmezi. "0,50 kr" yani yarım kuruşa satılması, sadece Türkçede değil matematikte de problem olduğuna işaret ediyor.


"karaş önünepark yapma yın"

Konuşma şekliyle yazmaya muazzam bir örnek. Olması gereken yerde olmayan boşlukların olmaması gereken yerlerde olması bir denge politikasına işaret ediyor olabilir mi?



"masa üsdü bilki sayar 2.1kolonlarla birlikde"

Boşluk kullanımı problemi yine söz konusu. Ayrıca çok yaygın olan bu ünsüz yumuşatma eğilimi insana tutucu/yobaz bir çağrışımda bulunuyor.



"mete molizmeyi çalıştırı yor başıklık sitemini güçlen diriyor"

Yine bir pazar efsanesi.



"setme kahvealtı, çorba ve menemen bulunur."

"Serpme" yerine "setme" yazan kişiden kahvaltı konusundaki bu etimolojik değinme, hiç beklenmedik bir hamle olarak okuyanları şaşırtıyor.



"birşey sirkelenmesi"

Sirke kokusundan hazzetmeyen bir apartman yöneticisinin ciddi uyarısı.



"subhangile ve keşkül"

Doğru adın direkt ürünün üzerinde yazmasına rağmen bu şekilde yazmak, işletmenin manevî yönünün kuvvetli olduğuna işaret ediyor olabilir mi?



"yan yana gelmek suç sayılsada hayalini sarmak yasak deyilya"

Görüldüğü üzere iyi bir Türkçeye sahip olmamak; aşk yaşamaya ve dahi aşk acısı çekmeye engel değil.



"zenci fil"

İnsanlar arasındaki ırkçılık giderilmeye çalışılırken yeni bir ırkçılık dalgasının filler arasında başlaması kabul edilemez.



"eytim şart"

Eğitimin önemini vurgularken aslında ondan pek de nasiplenmemiş olmak...



"bir kitapta sen yolla"

Bu görseli bilerek sona bıraktım. Zira bu diğerlerinden çok daha kompleks bir durumu ifade ediyor. Bir üniversitede düzenlenen bir kitap kampanyası ve üzerinde çok temel bir yazım hatası var. Bu ilgili öğrenci topluluğundan, danışman hocasına, bu posteri onaylayan yetkiliye herkesi ilgilendiren bir yanlış. Bir kısmının da dalgınlığına veya ilgisizliğine gelmiş olabilir tabii. Herkesin dahi anlamındaki "-de" ekini ayırmayı bilmediğini söyleyemeyiz. Ancak sonuç olarak da manzara tam olarak bu. Kendisi aydınlanmış(!) ve başkalarını aydınlatmak için bir kampanya düzenleyen kişilerin hâl-i pürmelâli. Yukarıdaki gibi bir "eğitim" paradoksu.

Okuyup yazmanın güme gittiği bir nokta da ayrıca bir ilgi alanı olarak görülmesidir. Oysaki kitaplarla ilgilenmek tek başına bir uğraş değildir. İlgili olduğunuz konuyla ilgili okumalar yapabilirsiniz. Daha ileri bir adım olarak okuduklarınızdan ve deneyimlerinizden hareketle yazabilirsiniz de. İlgilendiğiniz konuya göre okuma yükünüz de değişir. Örneğin bir spor dalıyla ilgili birkaç temel kitap gayet yeterli olabilirken, felsefe veya tarih söz konusuysa on binlerce kitapla karşı karşıya kalırsınız. Edebiyatla veya müzik teorisiyle de ilgilenebilirsiniz. Gerçek bir kavrama için meylinizin olduğu herhangi bir alanın veya objenin tarihini okuyabilir, yazabilirsiniz.

Bizdeki manzara bunun tam tersi olarak görünüyor. Eğer bir hekimseniz, kendinizi anlatan iki paragraflık bir yazıyı dahi bol yanlışla yazabilirsiniz. Yahut yakın tarihteki çok temel birkaç olaydan, kişiden habersiz olabilirsiniz. Geldiğimiz noktada, nasıl mümkün oluyor bilmiyorum ama benzeri şeyler bir avukatsanız da geçerli olabiliyor. Bu, bizim alıştığımız facia boyutundaki sayısalcı-sözelci ayrımından bile kötü bir durum. Her şey böyleyken okuyup yazmaya dayalı paylaşımın en çok yapıldığı sanal mecra olan Twitter'da, "kitaplarla ilgili" kimselerin profil bilgisinde küçük bir detaya rastlıyoruz. İlgili alanlarda "okur-yazar" yazıyor. Belki pek çoklarına gülünç gelecek bu küçük bildirim, aslında göründüğünden çok daha büyük bir sitemi içeriyor.

https://tr.sputniknews.com/turkiye/201907151039664410-yerli-pisada-da-sonuc-ayni-ogrenci-okudugunu-anlamiyor/

https://twitter.com/dogrusunasildi/media

2 Kasım 2020 Pazartesi

“Karşı devrimci, enternasyonal bir hareket: akıl karşıtlığı”


(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

İzmir'deki felaketle sadece deprem gerçeğini değil, hasta bir zihniyetin hastalıklı sözlerini de hatırladık, işittik.

Bunlardan birkaçı şöyleydi:

"şişede durduğu gibi durmadı sandım Hebdoo ya destek"

"Azan bir topluluk elbet uyaracak"

"Gecirilmis olsun"

"Bizi ilgilendirmez CHPnin içkici kalesi izmir"

"Allahın izni ile insallah butun putlar yikilacak"

"imanlı insanlar depremden korkmaz imansızlar korksun"

"Hızlıca nutuk okumak lazım..."

"ALO İZMİR BU SİZE İKAZ"

"Cehapenin yönettiği şehir namaz iman eksikliği ne beklersin"

"Geçmiş olsun. Herhalde İzmir Marşı durduramadı depremi :("¹

Bunlar ne kadar hastalıklı, radikal ve azınlık bir kesime ait görünse de aslında o kadar da 'numunelik' ve tesadüfî ifadeler değiller. 17 Ağustos depremi sonrası, Cübbeli Ahmet'in söyledikleri, yani "deprem özellikle fuhuş merkezlerini vurdu, dinsizlere zarar verdi"² minvalindeki lafları, bir zihniyetin, sistemli olarak yetiştirilen bir görüşün önemli emarelerindendir.

Bu zihniyete verip veriştirmek, sövmek-saymak en kolayı. Burada daha etraflı birtakım saptamalar yapmamız gerekiyor. Bu çevrenin en temel özelliği, akıl ve mantıkla bağını tamamen koparmış olmaktır. Zaten kendi öğretilerindeki "akıl ve nakil" değinmelerinde, 'nakledilenin' daima 'akledilenden' daha üstün tutulduğu görülür. "Bunca âlim bilemedi de sen mi bildin" gibi bir ifade son derece geçerlidir. Her iş, her gelişme, her olay, yalnızca onların işine geldiği şekilde yorumlanmalıdır. Bunun dışında herhangi bir yaklaşım, en akılcı çözümleme dahi onlara göre yanlış ve daha önemlisi dinsizlik alâmetidir.

Temelde, mekanizmalarını daha kısaca özetlemek gerekirse, şu söylenebilir; ortaya bir iddia atılır, tutarsa haklı çıkmış olurlar. Tutmazsa bu zaten sorgulanmaz veya başka bir yorumla açıklanır. Yani yine haklı çıkmış olurlar. Geçmişte yaşanmış olayların yorumlanışı da böyledir. Bir sebep-sonuç ilişkisi kurgularlar. Bu sebep sonuç ilişkisine uymayan kısımlar da başka yan bir açıklamayla izah edilir. Sonuç olarak da tüm bu mantıksızlık yığınına ikna olmazsanız, problem yine sizdedir. Sizin 'dinsiz' olmanızdadır.

Yakın bir örnek olarak 'corona' tehlikesi adım adım yaklaşırkenki bazı yorumları hatırlayabiliriz. Sokak röportajlarında çoğu kez Çin'de başlayan ve Batı'da yayılan bu virüsün Müslüman ülkelere gelmeyeceği yönünde ifadelere rastlanıyordu. İran'da vakalar arttıkça, bu iddialar "ehlisünnet olanlara bulaşmayacak" şekline evrildi. Onu takiben virüsün önlemler dışında başka engel tanımadığı görüldüğünde bu iddiaların tümü unutulup gitti. Eğer şu veya bu sebeple bir parça haklı çıkmış olsalar, bu sayısız yolla duyurulacaktı. Haksız çıkınca, her zaman olduğu gibi, hiçbir sorumluluk taşımadan sıvışıp gittiler. Takip eden zamanlarda, önlemler kapsamında camiler ibadete kapatıldı. Hattâ Kâbe ziyaretleri durduruldu. Burada da daha olumsuz bir anlamlandırma olarak "Allah'ım ne günah işledik de bizi ibadethanelerinden kovdun" gibi bir yakarış türedi. Yeni duruma yeni anlamlandırma yani.

Benzer bir kılıfına uydurma Cübbeli Ahmet'in deprem değerlendirmelerinde de görülüyor. Yukarıda değindiğim kayıtta, 17 Ağustos depreminde dinsizlerin nasıl belasını bulduğunu allandıra ballandıra anlatırken, akıllarda oluşan, ancak o an kendisine yöneltilmesi mümkün olmayan birtakım soruları da bir çırpıda cevaplıyor. Bir doğal afet olarak gelen ve dinlisinden dinsizine, bebeğinden yaşlısına pek çok insanı hayattan koparan depremin istisnasız günahkâr olanları öldürmediği gerçeğini Cübbeli Ahmet; "inanmanın ödülü olarak verilen şehitlik" yahut "Allah'ın cömertliğinin bir nişanesi" olarak açıklıyor. Böylelikle herhangi bir boşluk veya çelişki bırakmamış oluyor. Aslında yapmış olduğunun baştan aşağı safsata olduğunu görmeden... Bir safsata üretmiş olmanın kaygısını hiç taşımıyor. Zira bu yöndeki kararlı bir sorgulama 'dinsizlik' olacağı için muhatap olduğu kitleyle arasında bir sorun meydana gelmiyor.

Aslında bu safsatalara sadece Türkiye'de biz maruz kalmıyoruz. Böyle bir zihin birliği söz konusu. Adeta hepsi aynı cübbeden çıkmış bir karşı-devrimci enternasyonali. ABD'de "koronavirüse inanmıyorum" diyen ve önlem almayı reddeden rahip Brian Hitchens, Kovid-19'dan öldü. Yine "salgın eşcinselleri uyarmak amacıyla gönderildi" diyen, Ukraynalı tarikat lideri Patrik Filaret, Kovid-19'a yakalandı. Baştan aşağı çarpık bir zihin, elinde pek çok enstrümanı bulundurarak ve bulunduğu bölgenin manevî değerlerini kullanarak daima akla, akıl ürünü olana, aydınlık geleceğe, değişime savaş açıyor. Saplantılı olarak ileriyi geride arıyor. İşin kötü tarafı, pek çok yerde başarılı da oluyor.

Açıkçası bunlara karşı yapabileceklerimiz sınırlı. Ancak tüm o imkânların, devasa prodüksiyonun karşısında haklı olmak gibi büyük bir avantajımız var. Tabii bu avantaj da tek başına yeterli değil. Bir gün yüzleştiğimizde "sistemsiz bir bozukluk" olarak saydırıp geçmememiz, en başından itibaren son derece sistemli olan bu yapıyı titiz bir şekilde analiz etmemiz, bunun üzerine bir mücadele yöntemi geliştirmemiz gerekiyor.

https://onedio.com/haber/bitin-artik-izmir-depremi-ve-izmirliler-hakkinda-yapilan-insanlik-disi-okur-yorumlari-940330

https://www.youtube.com/watch?v=ZevMQqf_WRY

https://hararet.org/karsi-devrimci-enternasyonal-bir-hareket-akil-karsitligi/