20 Şubat 2019 Çarşamba

Hayat Tarzı, Hayat Görüşü ve İdeoloji

Hayat tarzı, insanın hayatını sürdürme biçimi ve davranışlarıdır. Hayat görüşü ise hayatı algılayış biçimidir. Özellikle Türkiye'de "hayat tarzına müdahale" söylemini, gerek siyasîlerin atışmalarında, gerekse gündemin diğer bileşenlerinde sık sık duymuşuzdur. Bu söylemin dile getirilmesi dahi, toplumun her kesimini kendi anlayışınca rahatsız eden çok hassas bir meseledir.

Hayat görüşü, hayat tarzını belirler. Hayat görüşünün -ki çoğu kez dünya görüşü de denir- ideolojiyle eş anlamlı olarak kullanılması uygun olmaz. Zira hayat görüşü ideolojiyi kapsayan, sınırları daha geniş bir alanı ifade eder. İdeoloji Üzerine başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, insanlar dünyaya geldikleri çevrenin anlayışını benimserler ve büyük ölçüde o çevrenin potansiyeli doğrultusunda bir aydınlanma yaşayabilirler.

Hayat görüşünün belirlediği hayat tarzının müdafaası kişiler/kesimler için o kadar önemlidir ki, bunun sağlayıcısı veya koruyucusu olarak gördükleri kişilere karşı derin hissiyatlar beslerler, bu da siyasî ideoloji tercihindeki belirleyici bir unsurdur.

Yine ilgili yazımda saptadığım önemli bir çelişki de ideolojinin her şeye rağmen varlığını sürdürmesini açıklayan; içine doğulan çevrenin düşüncelerini -yine o çevre için- savunma refleksi ve doğru düşüncelere ilerlemek adına onları reddetme gerekliliğinin aynı anda var olmasıdır. Bu ideoloji kavramının temelindeki en büyük çelişkidir.

Toplumun tüm bu çelişkilere rağmen, sulh içinde ve birlikte yaşamasını istiyorsak, bazı önemli noktaları belirlememiz gerekir. Bu noktalardan başlıcası, gettolaşmanın, kamplaşmanın olmadığı, geçişkenliğin ve diyaloğun olduğu bir atmosferin sağlanmasıdır. Bunun için de asgari de olsa ortak bir anlayış ve ortak normlar gerekir.

Gelişen teknolojiye ve inanılmaz boyutlara gelen iletişim imkânlarına rağmen, özellikle Türkiye'de kamplar arası iletişimin arttığını söylemek mümkün olmadığı gibi, ne yazık ki bunun tam tersi doğrudur. Büyük ölçüde siyasîlerin sonuçlarını gözardı ettikleri demeçlerle artan kamplaşma, mevzuubahis iletişim olanaklarını kamp içi propagandanın yürütülmesinde kullanmayı doğurmaktadır.

Ülkemizde öyle zannediyorum karşılıklı ataklarla çözülmesinin mümkün olmadığı artık ispatlanan bazı noktaların izahlarını,  samimi olarak yapmayı gerekli buluyorum. Ortak normların oluşturulmasının engellenmesi sebebiyle, sonsuz tartışmaların yapıldığı üç önemli husus olduğu kanaatindeyim. Türkiye pratiğinde verilecek bu üç örnek; yılbaşı, heykel ve dans tartışmalarıdır.

Her sene diğer ülkeler yeni yılın gelişini kutlama heyecanı yaşarken bizde yine aynı tartışmalar çoktan başlamış olur. Yıllardan beri klişeleşen Ramazan ayı sorularını soran kitle gibi, yılbaşının Noel demek olmadığını anlamak istemeyen bir kitle söz konusudur. Bu kitle aynı zamanda, kendi tercihinin ötesinde diğer insanların tercihlerini belirleyecek şekilde kampanyalar düzenlemeye çalışır, ki asıl sıkıntı da tam burada başlar.

Yılbaşı, Noel demek değildir. Kaldı ki isteyen Noel'i de kutlar. Kimse kimsenin hayat tarzına müdahale etme yetkisine sahip değildir. Kişiler ancak kendi tercihlerini belirleme hakkına sahiptirler. Sağlıklı ve medenî bir toplumun temel şartı da, aklın gereği de budur. Tercihler bazen seçicisine zarar da verebilir. Bu da başkalarına zarar vermediği ve yasalara aykırı olmadığı müddetçe müdahale edilebilir bir durum değildir.

Önemli diğer bir tartışma alanı olan heykeller ve büst gibi yapılarla ilgili de bir tarafa ait olmayan, doğru ve güncel ortak yaklaşımlar yerleştirilmelidir. Altında başka sebepler de olmakla beraber heykeller çoğu kez "put" oldukları iddiasıyla hedefe alınırlar. Heykeller ve büstler, dünyanın pek çok yerinde önemli kişilerin hatırasını somutlaştırmak amacıyla yapılan sanatsal çalışmalardır. Modern insan, kendi ürettiği cansız bir varlığın ona doğaüstü bir yararı olmayacağını bilecek kadar akıl sahibidir. Modern insan, heykel nezdinde saygı ve sevgisini ifade eder, heykele tapması söz konusu değildir.

Yine diğer bir tartışma noktası da danstır. Diğer iki nokta kadar popüler olmasa da partnerli danslar pek çok kez, özellikle cumhuriyetin ilk dönemini eleştirmede bazıları tarafından mal bulmuş Mağribî refleksiyle kullanılmaktadır. Bu kişilere hatırlatmak gerekir ki, partnerli dans aynı zamanda bir gönül ilişkisini veya başka bir durumu yansıtmaz. Dar ve geri bir çevrede doğmak kimsenin tercihi olmasa da bu çerçevede bir tespit yapıp, bu tespit halka arz edilecekse daha geniş araştırmalar yapmak gerekir.

Sonuç olarak doğru ideolojiden veya doğru hayat görüşünden bahsedilemeyeceği gibi, doğru hayat tarzından da bahsedilemez. Bu hayatın pek çok etkeniyle oluşan geniş bir yelpazedir. Elbette ki bazı yaklaşımlar; daha medenî, daha insancıl hâttâ daha doğru olabilirler. Ancak bu yaklaşımlara sahip çevrelerin kendi doğal gelişimleri içerisinde kalacaklarını düşünürsek, sağlıklı ve huzurlu bir toplum için kimsenin kimseye dayatmada bulunamadığı ve kavga etmediği bir manzarayı hayal ederiz. Kavga etmemenin öncülü olarak da ortak normların oluşturulması gerekliliğine değinmemiz gerekir. Bu aynı zamanda seküler toplum yapısının tesisini bir başka yoldan anlatmak demektir. Buradan hareketle de bir kez daha söylenebilir ki, sekülerizm herhangi bir ideolojinin bileşeni değil, genel bir gerekliliktir.

19 Şubat 2019 Salı

Teori ve Pratik Üzerine

Teori ve pratik, herhalde en kapsayıcı, zıt ikili kavramlara iyi bir örnektir. Bu kavramlar üzerine pek çok şey söylenmiş ve yazılmıştır.

Bu ikili siyaset biliminde ayrıca önemli bir yer tutar. Tarihte bir gereklilik olarak ortaya çıkan ideoloji kavramı kendi içinde çeşitlenip, çoğalırken ciddi bir de teorik alan oluşmuştur. Her bir ideolojinin teorik çerçevesinde hareket etme çabası da doğal olarak bir tecrübe birikimini yani pratik alanı meydana getirmiştir. Teorik alanın, hayatın sayısız faktörüyle sınanmasıyla ortaya çıkan çelişkiler, bazen çelişki olmayacakları şekilde yeniden teorik hale getirilerek önemli bir ilerlemeye, ideolojik çeşitlenmeye sebep olmuşlardır.

Marksizm, "Bilimsel Sosyalizm" başlığının da altını dolduracak şekilde muazzam bir literatüre sahiptir. Hatta bu durum zaman zaman anti-sosyalist yaklaşımların bir teorisinin olmadığı eleştirilerine yol açar. Bunlar ilkel eleştiriler olmakla beraber, temelde kumanda ekonomisi ve serbest ekonomi mukayesesinden de anlaşılacağı gibi; "kumanda etme" niyeti, mecburi olarak her şeyi yönetmek için tanımlamayı beraberinde getirir. Buradan doğan hacimli bir teorik kısım, söz konusu ilkel eleştirileri haklı çıkarmasa da daha anlaşılır kılar.

Çin'in devrimci lideri Mao Zedong'un Teori ve Pratik adında derleme bir eseri vardır. Bu eserinde Mao, Marksizmi kendi yorumu yani Maoizm şeklinde genişletirken, özellikle çelişkilerden yola çıkar. Kader bu ya, Mao'nun halefi olan Deng Şaoping, Çin'i dünyaya açıp bugünkü gücüne kavuşmasında önemli adımlar atarken, teori ve pratiğin uyumsuzluğu, yani çelişki üzerinden pek çok eleştiriye ve soruya maruz kalmıştır. Deng, dünya ticaretinde git gide güçlenen Çin'in hala sosyalist mi yoksa kapitalist mi olduğu sorusunu, "eğer bir kedi fare yakalıyorsa onun siyah mı yoksa beyaz mı olduğu tartışılmaz" şeklinde cevaplamıştır. Bu son derece pragmatik bir yaklaşımdır ve temel ilkelerin savunulmasının esas alındığını gösterir. Bu yönüyle de son derece isabetlidir. 

Zira Deng'in politikası, bir doktrine saplanıp kalarak günden güne fakirleşip, iç karışıklıklara sürüklenen, milli egemenliğini kaybeden bir Çin'dense; teoriyi pratiğe uyacak şekilde revize ederek dünyada yadsınmaz bir ağırlığı olan ve aynı zamanda Mao'nun da anısının yaşatıldığı bir Çin'in tercih edilmesidir.

Aynı şekilde Lenin, 1921 yılı itibariyle liberal tandanslı NEP'i (New Economic Policy) uygulamaya koyarak, Sovyetlerin ekonomisini rahatlatma yoluna gitmiştir. O zaman da sonraları da pek çokları tarafından devrimden bir dönüş olarak görülen ve sert bir şekilde eleştirilen bu politika, Lenin'in ölümünden birkaç yıl sonra Stalin döneminde tasfiye edilmiştir.

Bu en başında da değindiğimiz şekilde, hayatın getirdiklerinin teorinin uygulanmasını belirlemesiyle, bir müddet sonra teorinin yeniden şekillenmesine örnek gösterilebilir.

Konumuzla son derece ilgili olarak bir eser, Teori ve Pratik Üzerine Bir Tartışma* adıyla Türkçeye kazandırılmıştır. Frankfurt Okulu'nun iki önemli temsilcisi olan Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer'ın 1956'da yaptıkları 3 haftalık tartışma ve konuşmaların teybe alınmasıyla meydana gelen bu kitap; aynı zamanda güncel bir Komünist Manifesto yazmak amacıyla, Soğuk Savaş'ın önemli bir safhasında oluşturulmuştur.

(*: Max Horkheimer, Theodor W. Adorno, Metis Yayınları, Çev. Orhan Kılıç)

Adorno ve Horkheimer'ın kavramlar üzerinde derinlikli çıkarımlarda bulunduğu bu eserde, teori-pratik ikilisine ilişkin değerlendirmelerin bazıları şu şekildedir:

HORKHEIMER- Teori ancak pratiğe hizmet ediyorsa gerçek anlamda teoridir. Sadece kendine yetme peşinde olan teori kötü teoridir. (sf.47)

HORKHEIMER- Teori eylemin amacını düşünmektir; ne için sorusunun cevabını bilmelidir. (sf.56)

ADORNO- Teori pratiğin salt bir amacı olmaktan daha fazlasıdır, çünkü kendi üzerine düşünür ve böylece de kendi kesinliğiyle saf teori olmaktan çıkar. (sf. 56)

HORKHEIMER- Bunu ancak doğru pratiği hedefleyerek başarabilir. (sf.56)

ADORNO- Teolojik anlamda bir nesneye/konuya yönelik olduğu zamanlarda, tefekkürün bir manası vardı. Komünist bir teorinin aslında bir saçmalık, artık varolmayan bir şeyin saf gözlenmesi olduğunu söyleyerek karşı çıkıyorsun hep teoriye. Teori kavramı, genel aydınlanma kavramı aracılığıyla kendi kendisini çürüttü. Teori kavramının arkaik bir tarafı var. (sf.56)

HORKHEIMER- Marx algıladıklarımızın fikirler değil, iki anlamda insan pratiğinin ürünleri olduğunu söylerdi. Birincisi, dikkatimizin daima ihtiyacımız olan şey tarafından yönlendirilmesi anlamında; ikincisi, bilimsel araçlarımızla üretmeyi henüz beceremediğimiz için, bazı şeyleri nominalist olarak çözülemez addetmemiz anlamında. (sf.56)

ADORNO- İnsanların doğadan kaçıp çıkmış olması son derece önemli. Hayvanlar dünyası ilk kez bugün bir monopol altında insanlar için yeniden üretiliyor, her şey kapandı. İnsan türünün biyolojik sıçrayışı tekrar geri alınıyor. (sf.56)

ADORNO- Teori zaten pratiktir. Pratik de teori önkoşuluna dayanır. Bugün her şey pratik sayılıyor, ama ortada bir pratik kavramı yok. Devrimci bir durumda yaşamıyoruz ve işin aslı, durum her zamankinden daha kötü. Asıl dehşet de bu işte: İlk defa artık daha iyisini tahayyül edemediğimiz bir dünyada yaşıyoruz. (sf.61)

Horkheimer; teoriyi kutsama yanılgısını peşinen reddederek, rasyonel bir temellendirmeyle teorinin pratiğe hizmetini önemsiyor. Bunda son derece kararlı olarak, sürekli "ne için" sorusunun cevabını bilmeyi -ki bu cevap pratiktir- gerekli görüyor.  Adorno ise Horkheimer'ı tam olarak tasdik etmekten kaçınarak, teorinin sadece pratiğin bir amacı olmasını reddediyor ve kendi sınırlarında teoriyi önemsiyor. Ayrıca o gün için (bence bugün de geçerli) insanların ufkunun daraldığını, teorinin pratik olduğunu ancak pratiğin sıfırlandığını ve insanları "insan" yapan vasıfların köreltildiğini öne sürüyor.

Frankfurt Okulu'nun bu iki etkileyici temsilcisinin görüşleri kadar, geçmişten günümüze dünya siyasetinde bir söylenen-yapılan mukayesesini de önemsiyorum. Teoriyi hayatın gerçekleriyle yontmak metaforunun dışında, ikiyüzlülük kapsamında ele alınabilecek pek çok örnek olduğunu düşünüyorum.

Özellikle kendi yönünü bulamamış ve egemen güçlerin rüzgârı etkisinde kalan ülkelerde bilindik sistemlerin dejenere olmuş halleri uygulanmaktadır. Örneğin "ahbap-çavuş kapitalizmi" olarak adlandırılan, serbest piyasa ekonomisinin bazıları adına daha "serbest" olduğu; ihale yaparak sağlanan rekabetle kamu yararını gözetmek yerine, bazı hilelerle rant elde edilerek, belli bir zümre yararının gözetildiği manzaralar pek yaygındır.

Aynı şekilde en sıkı serbest ekonomi taraftarı olan iş çevrelerinin, bazı yüksek teknolojili araç alım-satımlarında yapılan ikili anlaşmalarla, aynı bölgede aynı ürünün satışının kısıtlanmasını hâttâ yasaklanmasını sağladıkları bilinmektedir. Bu durumda belli bir yerden sonra piyasanın orta göbeğindeki kişilerin dahi "serbestliği" bir yere kadar benimsedikleri anlaşılmaktadır.

Serbest piyasanın en önemli ögesi olan girişimci, yani risk alan ve iş yapan kişinin aldığı riskin, denklemde çok kritik bir yeri vardır. Aslında her şey bu denklemde bir dengededir. Risk ve kazancın dengesi. Yine devletin yapmasının şiddetle eleştirildiği işleri ihaleyle yapan kişi veya kurumlara, ilgili işin bir tür garantisinin verilerek gerçekleşmemesi durumunda bu işin kârının karşılanması riski sıfırlamakta ve tüm denklemi anlamsızlaştırmaktadır. Bu garanti; yapılan köprüden geçecek araç sayısı, hastanede tedavi görecek hasta sayısı veya herhangi bir yap-işlet-devret modeli hizmetinin "işlet" dönemindeki herhangi bir iş olabilir.

Uzun yıllar boyunca devletin ekonomik alandaki varlığını eleştiren ve türlü yollarla bunu kısıtlayan iş çevrelerinin, ilgili sektörde devletin varlığını sıfırladıktan sonra, serbest piyasanın en önemli gerekliliklerinden olan "piyasada ayakta kalabilme"yi kendi kendilerine başaramamaları sonucu, çeşitli fonlardan beslenerek yine devlete yük oldukları görülmektedir. Bu açıkça "devlete yük oluyor" suçlamasıyla verimli işleyen devlet kurumlarını tasfiye edenlerin devlete yük olmaları durumudur! Vergi ödeme ve işçi çıkarma kartlarını sık sık oynayan özel sektör, sonuç vermeyeceği belli olan projelerde ödenek alma umuduyla pek çok zorlama fikri sunmakta bir beis görmemektedir!

İşte saydığım tüm bu çelişkiler, teorik gelişime yol açması mümkün olmayan verimsiz ve kötü çelişkilerdir. Etikten, ahlâktan ve vicdandan yoksun davranışlardır. Hâttâ doğrudan bir teorik arkaplanlarının olduğunu söylemek dahi mümkün değildir. Salt ilkesiz pragmatizme örnek teşkil ederler. Ancak tüm bunlara rağmen savunulduğu iddia edilen herhangi bir ideolojinin teorisinin daima doğal bir dokunulmazlığı vardır.

Tıpkı tutarsız ve kötü siyaset yapan tüm partilerin parti programlarında -genellikle- son derece güzel ve gerekli şeylerin yer alması gibi bir durum söz konusudur. Ahbap-çavuş kapitalizmi, kapitalizmin doğru bir temsilcisi olmadığı gibi görünmez elin işleyip işlemediği de onun üzerinden değerlendirilemez.

Aynı şekilde sosyalizm tandanslı ilginç bir diktatörlükle yönetildiği anlaşılan Kuzey Kore'nin sosyalizmi temsil etmesi de mümkün değildir.

Bu durumda herhangi bir ideolojik yaklaşımın eleştirisi karşısında sıkça duyduğumuz ve artık bir klişe haline gelen "gerçek x bu değil" tepkisi, sıkı ideoloji taraftarlarının bir kaçak savunması olduğu kadar, haklılık payı da olan bir ifade olarak karşımıza çıkmaktadır.

12 Şubat 2019 Salı

Sosyal Parazitler



Dünyada pek çok farklı alanda olan ve benzeşen sistemler hep ilgimi çekmiştir. Örneğin; beşerî yaşam, doğal yaşam, teknolojik gelişim ve direkt biyoloji biliminde bu gibi sistemlerden bahsedilebilir. Bu yalın bir bahisten de öte hayatı bütünsel olarak kavramada işimizi son derece kolaylaştırır. Mesela bir olgu olarak evrim, hem biyolojik çeşitliliği açıklamada, hem de teknolojik gelişimi anlamada son derece yararlı bir kavramdır. Bunun da ötesinde iç içe geçmiş bir değişimler silsilesi olan, hayatı anlamada büyük kolaylık sağlar.

Sosyolojide, "Sosyal Darwinizm" olarak, Herbert Spencer öncülüğünde başlayan akım, daha sonraları klasik liberalizmin bir alt kolunu meydana getirmiştir. Sosyal Darwinizm kısaca, tıpkı doğadaki rekabet ve güçlü güçsüz ayrımı gibi, sosyal hayatta da bir rekabet sonucunda güçlü ve güçsüzün belirleneceğini, buna göre güçsüzler elenerek hayatın devam edeceğini veya böyle olması gerektiğini söylemektedir. Bu görüşün radikal yorumlarında, herhangi bir sosyal yardım doğal dengeye müdahale olarak şiddetle eleştirilir. Takdir edersiniz ki bu bakış; sosyal hayattaki rekabetin açıklanmasında gayet geçerli olmakla beraber, bu rekabetin daha insanî olmasına, binlerce yıllık insanlık birikiminin, vicdanın ve ahlâkın etkinliğine asla müsaade etmez. Bu sebeple de son derece düz ve kısır bir yaklaşımdır.

Ayrıca doğal yaşam; en iyi, kusursuz veya ideal olarak nitelenip, ona benzemek övülüyorsa bu doğrudan "doğaya yönelim" mantık hatasıdır. Doğaya yönelim radikal olarak savunulursa, tüm teknolojik-bilimsel gelişmeler ve insanlık medeniyeti de yanlışlanabilir, ki bu da tüm gelişmişliğimizi reddedip taş devrine dönmek olur. Yine Sosyal Darwnizim'in ileri safhalarında, "tüm insanların birbirini öldürmesi ve en güçlülerin hayatta kalması" önerisinin reddi de pek mümkün değildir.

Günümüzde talihsiz bir şekilde popülerleşen bir düşünce/söylem de yine bu paraleldedir. Biyolojik evrimin önemli bir mekanizması olan doğal seçilimin kutsanmasıyla ortaya çıkan bu ucube görüşler, genel olarak; herhangi bir hastalığı veya engeli bulunan, tıbbî destek olmaksızın yaşaması mümkün olmayan kişilerin yaşatılmasının doğal seçilime aykırı olduğu şeklindedir. Evet dar "doğaya yönelim" penceresinden bakılırsa böyle bir kanıya varılabilir. Ancak bu yine aynı mantık hatasının ağlarına takılmak olur. Zira insanî değerleri, vicdanı ve ahlâkı bir kenara bırakarak konuşursak dahi, çok eski zamanlarda olduğu gibi, komüne yararı olmayan ve zayıf-hastalıklı olan bireyin kendi kaderine terk edilmesi sonucuna varamayız, çünkü o şartlarda yaşamıyoruz. Ormanda yenilebilir bitkiler toplamıyor veya karnımızı doyurmak için avlanmıyoruz. Dolayısıyla bu şartlara göre hüküm verirsek ucube laflar söylemiş oluruz. Ayrıca her kademeden bolca örnek verilebileceği üzere, günümüz şartlarında herhangi bir insanın küçük bir komüne de değil, topluma, hatta tüm insanlığa yararı olması son derece muhtemeldir. Özellikle salt çıkarcı arkadaşlar(!) için bir örnek verecek olursak; Stephan Hawking'in hayatta olduğu müddetçe, kendi kendine yemek dahi yiyemeyen birisi olarak kozmolojide tüm dünyanın ufkunu genişlettiğini hatırlatmak isabetli olacaktır.

Başta salt çıkarcı çevre olmak üzere herkesin asıl odaklanması gereken ve bir yapay seçilimle ortadan kaldırılması gereken asıl kitle sosyal parazitlerdir. Parazitler biyolojide sıklıkla duyduğumuz şekliyle, en basit tabirle hayatını asalak bir biçimde sürdüren canlılardır. Bir canlıyla bir şekilde birliktelik kurar ve o ölene kadar ondan besin veya çeşitli ihtiyaçlarını gidererek onunla birlikte yaşarlar. Çoğalmaları ve musallat oldukları canlının etrafındaki diğer canlılara da bulaşmaları muhtemeldir. Kendi kendilerine hayatta kalamazlar.

İşte aynı bu şekilde sosyal hayatta, kendisi bir iş üretmeyen, kendi kendine hayatta kalması mümkün olmayan, sosyal parazitler vardır. Bunlar mevcut işlerden nemalanırlar. Genellikle bir malın veya hizmetin alım-satımında, gerçek alıcı ve gerçek satıcının arasına eklemlenerek bir yarar sağlamadıkları gibi gereksiz yere fiyatın artmasına yol açarlar. Gerçek alıcı ve satıcının ne olduklarına gelecek olursak, gerçek alıcıyı; nihai tüketici, gerçek satıcıyı da üretici olarak tanımlayabiliriz. Bunların dışında kalan, ilgili ürünün ulaşımına ve korunumuna bağlı olarak muhakkak aracılar olsa da aynı bölgede neredeyse hiçbir ulaşım ve muhafaza çabası olmadan sırf kâr amaçlı olarak aracılık yapanlar ise basbayağı sosyal parazitlerdir. Özellikle gayrimenkul ve otomobil alım-satımlarını sürekli bir kazanç kapısı haline getirerek, arz ve talebin ortasında tam bir parazit olarak beslendikleri sıklıkla görülür.

Yeni oluşturulacak bir yerleşim yeri düşünelim. Yeni kurulacak büyük bir fabrika, başka bir iş yeri veya üniversitenin çekeceği kitlenin ikamet edeceği bir yerleşim yeri... Burada; enerji, haberleşme, ulaşım, su ve kanalizasyon gibi temel alt yapı hizmetleriyle entegre şekilde çok sayıda konut inşasına başlanacaktır. Sonra da bu yerleşim yerinde yaşayacak kişiler yapımı tamamlanan konutlara yerleşecektir. Burada doğal olarak insanların çoğu oturacağı evi satın alabilecek maddi güçte olmadığından veya burada geçici olarak bulunmayı düşündüğünden, yerleştiği evi satın al(a)mayacaktır. Tam da burada ev sahibi-kiracı ilişkisi başlar. Zira başka kişiler de yatırım amacıyla ev alıp kiraya verme düşüncesindedirler. Ev sahibi-kiracı ilişkisi, yine biyolojik bir yaklaşımla tanımlayacak olursak, mutualist (simbiyotik) bir ilişkidir. Yani iki taraf da yarar sağlar. Ev sahibi, evinden aylık bir gelir elde ederken, kiracı bir eve sahip olmadığı halde, belirli bir ücretle bir evde barınma imkânı sağlar.

Yine tam da bu safhada ortaya çıkan ne idiği belirsiz birtakım kişiler, aynı bölgede sürekli ev alıp satma ve ev sahibiyle kiracı arasında fazladan bir eklenti olma yoluna giderler. Bu kişiler de sosyal parazitlere muazzam örnek teşkil ederler. O çevrede kurulan yaşamda hiçbir katkıları olmadığı gibi bu yaptıklarını bir meslek haline getirirler. Oysa ki, herhangi bir vasıfları, meslekî tanımları veya bir geçerlilikleri yoktur. Tek etkileri iki taraftan da komisyon alarak gelir elde etmektir; ki bu da piyasada bir tür fiyat enflasyonuna sebep olur.

Çok sık karşılaştığımız örneklerden birisi de tarım ürünleriyle ilgili olarak "tarlada 1 lira, pazarda 10 lira" kabilinden haberlerdir. İlgili ürünlerin her türlü yetiştirme maliyeti, süreci ve sarf edilen emek sonucunda elde edilen kâr, sadece üreticiden alıp tüketiciye satan çeşitli aracıların kârının çok altında kalmaktadır. Burada az kâr yapan üreticinin üretmekten vazgeçtiğini düşünelim, söz konusu aracılar kime neyi ulaştırabilirler? Ancak bu aracıların olmadığı durumda herhangi bir şekilde ürünler tüketiciye kolaylıkla ulaştırılabilir. Yeter ki zamanında -yani aylar öncesinden- gerekli zirai süreç başlatılmış ve ürünler yetiştirilmiş olsun, ulaşımın sağlanması daha dolaysız ve meziyet gerektirmeyen bir iştir. Yani bu örnekten de anlaşılacağı gibi doğal olarak var olan bir talebin karşısında asıl olan arzdır, üretimdir.

Sonuç olarak sosyal parazitlerin giderilmesi, sağlıklı bir toplum yapısı için elzemdir. Bu çoğu alanda devlet denetimiyle mümkün olacağı gibi, toplumsal bilinçle de bir ölçüde sağlanabilir. Emlâkçı veya galerici gibi meslekî bir geçerliliği olmadığı halde piyasada kâr amacıyla sürekli alım satım yapan kişilerin bu durumuna karşın; yeni alınan belli bir malın veya mülkün ancak belli bir zaman sonra satılabilmesi gibi yaptırımlar düşünülmektedir.

Bunların dışında zamanla parazitleşmeye dönen simbiyotik ilişkiler de kontrol altında tutulmalıdır. Örneğin bir insanın gereksinimin çok üstünde konuta sahip olarak, elde ettiği devasa kira geliriyle hâlâ yeni konutlar alıyor olması katlamalı vergi gibi yaptırımlar getirilerek engellenmelidir. Zira nihayetinde barınma ihtiyacına binaen ortaya çıkan konut dediğimiz yapının sonu gelmez bir döngüyle aynı insanların elinde yoğunlaşması bir tekeliyeti ve ev sahibi olmada adaletsiz bir ortamı tesis etmektedir. Günümüzde Avrupa'da dahi konuşulan önemli konulardan birisi olan katlamalı vergi sistemi, İngiltere'den tutun, Fransa'da meşhur sarı yeleklilerin başlıca taleplerinden biri olarak pek çok yerde karşımıza çıkmaktadır.

21 Aralık 2018 Cuma

Rasyonel Temellendirme

Aslında yine bazı yazılarımda da olduğu gibi, öyle sıfırdan, özgün bir kavram koymuyorum ortaya. Hepimizin bildiği bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bildiğimiz ama umursamamayı, unutmayı tercih ettiğimiz bir şeyden. Akılcılıktan, ussallıktan, rasyonaliteden...

İnsanın daima akılcı, katı mantıkçı, pozitivist olması mümkün değildir. İnsan, hep dendiği gibi duygusal bir varlıktır. Zaten bilim ve de pozitivizm adına ne varsa, bu duygusal başlangıç sayesinde inşa edilmiştir. Bu konuda bir hak teslimi yapmak gerekir. Ancak yine insan doğasında olan çalışmama ve tembellik eğilimi bu duygusallığı artık insanı "insan" vasfını kaybettirecek bir akılsızlık ve farkındasızlık noktasına getirdiğinde bununla mücadele etmek gerekir. Ben de bu yazımda bu yönde bir çaba sarf edeceğim.

İnterstellar filminde Cooper, robot Tars'a dürüstlük parametresinin kaça ayarlı olduğunu soruyor ve Tars da ona "%90" cevabını veriyordu. Yani insanların %100 dürüst ve akıllıca davranması öngörülmüyordu. %90 oranının duygusal varlıklarla -yani insanlarla- daha iyi anlaşmak için uygun olduğu söyleniyordu. Ben bu oranın son derece iyimser olduğunu düşünüyorum. Gerçekçi konuşacak olursak belki %60'lara kadar düşen bir  seviyeden bahsetmemiz gerekir.

Çoğu kez, bir şeyi gerçekten anlayarak değil, bizde "anlamış" hissiyatını yaratacak şeyler karşısında ikna oluruz ve çoğu kez neyi neden yaptığımızı bilmeden hareket ederiz. Bu bazen kültür, bazen moda, bazen de başka bir şeyin gereğidir. Zamanla bir şekilde oluşmuş ve gelenekleşmiştir. Kanıksanmıştır.

Pek çoğumuz yırtık "kot" pantolon giyen bir genç ve ona "pantolonun yırtılmış" gibilerinden espri yapan bir yetişkin görmüşüzdür. Genellikle gencin veya o ortamdaki birinin "şimdi bu moda" demesiyle durum aydınlatılır ve "haa tamam o zaman" türünden bir karşılıkla durum anlaşılmış olur. Oysa "moda" ne demektir? Bir şey neden ve nasıl moda olur? Anlamı nedir? Bunlar bilinmez. Ana meselemiz bu değil ama kısa bir değinmecede bulunmak isterim. 

Türkiye'de büyük çoğunlukla "kot" olarak bilinen denim kumaş, uzunca bir öyküye sahiptir. Özellikle denim pantolon, ABD emperyalizminin ve kapitalizmin önemli sembollerinden birisidir. Bu bağlamda bir tür pasif direniş olarak solcu gençler, yıllar boyu, kapitalistlerin moda kandırmacasını kırmak, onlara para kazandırmamak, sürekli yeni ürün almamak için, mevcut denim pantolonlarını mümkün olduğunca uzun süre kullanma yoluna gitmişlerdir. Bunun sonucunda da pantolonların özellikle diz kısımları, ve çeşitli yerleri yıpranmış, yırtılmıştır. Solcu gençlerin bu yırtılan pantolonları giymeye devam etme ısrarıyla yeni bir tarz oluşmuş ve yıllar içinde vitrinlerde direkt yırtık olarak satılan denim pantolonlar yer almaya başlamıştır. Böylelikle moda olan bu yırtık pantolonlar, yeni nesil, farkındasızlığı hayli yüksek gençler arasında popülerleşmiş, yetişkinler tarafından da sürekli yadırganmış yada alay konusu olmuştur. Yani iki nesil arası uyuşmazlığa ve gülünç durumlara sebep olan meselenin arka planı işte bu şekildedir. Tabii bu da farkındalıksızlığa dair pek çok örnekten sadece birisidir.

Günlük hayatta pek çok tartışmada aynı akıl dışılığın ve farkındasızlığın izlerine rastlarız. Bir yetişkin ve bir gencin tartışmasını düşünün. Bu öğretmen-öğrenci, abi/abla-kardeş veya ebeveyn-çocuk tartışması olabilir. Karşılıklı iddialar ortaya konur. Bir ifade diğer bir ifadeyi çürütür. Bir müddet sonra yetişkin olan tarafın doğru ve haklı bir cevaba karşı "bana cevap verme" veya "saygısızlık etme" diyerek tartışmanın kazananı olma alternatifi vardır. Bir cevap istendiği ve haklı tezler içeren bir cevap alındığında "bana cevap verme" demek ne derece mantıklıdır? Saygı ne demektir? Samimi ve haklı bir ifade kime ve neye göre saygısızlık sayılabilir? Bunu kim belirler?

Pek çok farklı alanda bu rasyonel olmayan veya rasyonel kısmı son derece eskimiş, güncellenmesi gereken noktadan bahsedebiliriz. Örneğin günümüzde kadınlara pozitif ayrımcılık uygulanması konusunda, hangi geçerli sebepler vardır? Çağdaş bir ülkede kadınların dışlanması hangi mekanizmayla sağlanmaktadır ki, eşitliğin sağlanması adına pozitif ayrımcılık gerekir? Yada Türkiye özelinde kadına şiddeti  salt "erkek terörü" olarak açıklayarak işin içinden çıkmak bütünsel bir yaklaşım mıdır? Rasyonel bir tarafı söz konusu mudur? Feminist çevrelerin hışmına uğramaktan korkarak bu tür meselelerde akılcılıktan uzaklaşarak kabulcü ve zoraki centilmen bir tavra yönelmek kabul edilebilir midir?

İdeolojiler bir yönüyle de insanlardaki düşünsel tembelliğin sığındığı bir limandır. Zaten bir adı da "dünya görüşü" olan ideoloji dediğimiz kavram, insanlara sistematik ilişkisi ve kendi içinde tutarlılığı bulunan pek çok cevap kazandırır. Cevaplara bolca ihtiyacımızın olduğu şu dünyada bu gerçekten büyük bir kolaylıktır. Bu kolaylık veya avantaj bazı haklı eleştirileri de beraberinde getirir. Yani ideolojiye sık sık yapılan "dinleşme" veya "seküler din olma" eleştirisi bu kapsamdadır. Zira bir kere Marksist olduktan sonra özel mülkiyet üzerine pek bağımsız bir tartışma yapmanız mümkün değildir. Bir neoliberalseniz; sendikalaşma, grev hakkı yada parasız eğitimle ilgili özgün veya kendinize ait şeyleri serbestçe söyleme hakkına sahip değilsinizdir. Bunlar daha açık bir ifadeyle tartışılabilir şeyler değildirler. Tıpkı Yahudilikte yılın bir dönemi mayasız ekmek yenmesinin veya İslâmî bakışa göre alkol tüketiminin haram olup olmadığının tartışılamayacağı, yeniden değerlendirilemeyeceği şekilde.

Buraya kadarki kısmı da kabul edilebilir görebiliriz. Zira en azından bir sistemsellik ve iç tutarlılık söz konusudur. Ancak ideolojinin akılla kavga etmesi çoğu kez daha yüzeysel, popüler ve sloganik olarak karşımıza çıkar. En sık örnek her türlü millî hassasiyetin Nazilikle özdeşleştirilmesi veya faşist damgası yemesidir. Bu aslında küreselleşme ideolojisinin insanlara empoze ettiği veya kabul ettirdiği bir yaklaşımdır. Herhangi bir ülkenin herhangi bir vatandaşı, -hele ki o ülkenin kuruluşunda veya kurtuluşunda ailevî fedakarlıkları söz konusuysa- ülkesiyle ilgili birtakım hassasiyetlere sahipse, bir aidiyet bağı ve koruma ihtiyacı hissediyorsa bu nasıl yadırganabilir? Daha cüretkâr bir şey söyleyeyim. Mevzuubahis vatandaş, ülkesine yabancıların kalıcı olarak yerleşmek üzere gelmesine karşıysa, bu neden yanlıştır? Bu tutum yanlışsa bunun rasyonel gerekçeleri izah edilmek zorundadır.

Bu güya barışçıl, kucaklayıcı küresel vıcıklık öyle bir hal almıştır ki, yukarıda verdiğim örnekten çok daha keyfî yoruma kapalı olan, Türkiye'deki Suriyeli mülteci varlığı, ne yazık ki aynı kapsamda savunulabilmektedir. Suriyelilerin istilavari gelişleri, demografik yapıyı bozmaktan, çoğu kez aşılama bilinciyle yenilmiş bulaşıcı hastalıkların yeniden ortaya çıkmasına varıncaya kadar pek çok farklı konuda direkt bir problem olmasına rağmen, bunu iddia ve hatta ima edenlerin nazilere benzetilmesi olasıdır. Bu tamamıyla akıl dışı bir savunmadır. Bu savunmayla Suriyeli mülteci olgusu savunulamayacağı gibi, diğer göç hareketlerine karşı çıkmanın alakasız birtakım kötü figürlere benzetilerek eleştirilmesi de kabul edilemezdir. Akıl dışıdır.

Girişte insanın duygusal bir varlık olduğunu hatırlatmıştım. Bu bazen o kadar basitleşir ki, insan duyularının duygularını tahrik ettiği ölçüde düşünür, hisseder ve inanır. Şöyle örnekleyeyim; Daima Afrika'da kötü şartlarda yaşayan insanlar olduğunu, ciddi açlık sıkıntısı çektiklerini biliriz, hatta yemeğini hızlıca yiyen birisine "Afrika'dan mı geldin" türünden espriler dahi yaparız. Ancak Afrika'daki bu kötü manzarayı bilmemize rağmen bu bizi pek üzmez. Ne zaman ki başarılı bir belgeselle veya konusu iyi seçilmiş bir filmle bu bize aktarılır, bunu görsel ve işitsel olarak algılarız, işte o zaman ağlamaktan konuşamayacak duruma gelir ve gerçekten üzülürüz.

Aynı şekilde Hitler ve Yahudiler temalı pek çok espri özellikle internet ortamında ilgi çeker ve insanları güldürür. Yine insanlar kendi arasında da böylesine feci konuları espri malzemesi yapmaktan çekinmezler. Ancak bir belgesel veya Piyanist, Çizgili Pijamalı Çocuk, Hayat Güzeldir, Schindler'in Listesi filmlerinden herhangi birini izlemek yine aynı etkiyi yaratacak, kişiyi bu konuda hassaslaştıracaktır. Benzer örnekler Stalin'in Gulag kampları veya Mao'yla ilgili başka değinmecelerle de sürdürülebilir. Özet olarak demek istediğim şey, insanın rasyonaliteyle olan uzaklığı ve manipüle edilebilir duygusallığıdır.

"Rasyonel temellendirme" olarak adlandırdığım yaklaşımla, bilerek ve anlayarak inanmayı/düşünmeyi savunuyorum. Yani savaşın Naziler tarafından kazanıldığı ve belki günümüzde pek çok ülkenin bayrağının bir kısmında gamalı haç bulunuyor olacağı durumda dahi Yahudi soykırımının bir insanlık ayıbı olduğunu bilmeyi, günümüzde dünya siyasetinde sosyalizmin önemli bir yer tuttuğu durumda dahi Gulag kamplarının savunulacak tarafının olmadığını kabul etmeyi öneriyorum. Propaganda araçlarının etki alanını delmekten bahsediyorum. Kendi laflarımızı söylemeyi ve bunlarla tartışmayı hatırlatıyorum.

En temelde sizce sözlerimiz ne kadar bize ait? Şöyle biraz yakın geçmişe uzanalım. Küreselleşmenin okul müfredatlarına dahi girerek güzellendiği, "artık dünyamız küçülüyor ve küçük bir köy haline geliyor" söylemlerini, sınırların kalkması ve yığınla propagandif lafı hatırlayalım. "Tüm dünya aslında hepimizin" söylemi "tüm dünya aslında ABD'nin" şeklinde uygulanmadı mı? Ortadoğu'da özgürlük ve demokrasi getirilen(!) milyonlarca insan ölmedi mi? Herkesin refaha kavuşacağı iddiaları, dünyanın her yerinde sermayenin daha da yoğunlaşması ve fakirle zengin arasındaki farkın ivmelenerek açılmasıyla sonuçlanmadı mı? Bunun artık son perdede Avrupa'nın başat ülkelerinden Fransa'daki karşılığı "Sarı Yelekliler" olmadı mı? İşte yıllar içinde pek çok kesimden insanın sözleri arasına giren küreselleşme güzellemeleriyle bunlar oldu.

Yeni sözlerimiz neler hiç dikkatinizi çekiyor mu? Her yaştan, her kesimden insan sayı saymayı öğreniyor gibi, herkes 4'e kadar sayıyor. Endüstri 4.0'dan yani sanayinin 4. versiyonundan bahsediyor. Biraz hatırlar gibi olmuşsunuzdur. Hani ilki buhar gücünden mekanik güç elde edilmesi, ikincisi elektriğin ve elektrikli sistemlerin yardımıyla üretim yapılması, üçüncüsü gelişen bilgisayar teknolojilerinin buna entegre edilmesi ve dördüncüsü nihayet günümüzde artık eşyaların interneti/etkileşimi, yapay zeka, karanlık fabrikalar vesaire, bunlar bizim sözlerimiz mi sizce? Eğer bizim sözlerimizse, herkes aynı anda aynı şeyi düşünüyor ve aynı cümleleri mi kuruyor? Tabii ki hayır, bunlar yine bizim ağzımıza tıkıştırılan, bize ezberletilen sözler. Tıpkı küreselleşme örneğinde olduğu gibi.

İlki neye göre dört safhadan bahsediyoruz? Kimilerine göre çok daha farklı ve fazla sayıda aşamalar söz konusu. İkincisi endüstri 4.0 neden bu kadar önemli ve herkesin sevmesi gereken iyi bir gelişme? Bize ne getirecek? Ne kazandıracak? Şu anda mümkün olmayan neyi mümkün kılacak? Örneğin karanlık fabrikalar, yani sadece robotların üretim yaptığı ve birbirleriyle etkileştikleri fabrikalar, geniş kitleler için işsizlikten ve en iyi ihtimalle temel ihtiyaçlarını giderecekleri bir vatandaş harçlığından yada vatandaş tayınından başka neyi ifade edecek?

Ha endüstri 4.0 dediğimiz şeyin hiç mi bir yararı yok? Tabii ki var. Örneğin bir hastanede bu teknoloji kapsamındaki bir cihazla vücudunuzda herhangi bir tarama yapıldığında, doktorunuzdan daha önce makinenin üretildiği herhangi bir batılı merkezde ilgili sonuçlar görüntülenebilecek. Bunun devlet adamları ve diğer tüm öneli kişiler dahil, herkes için mümkün olduğunu bilmek gerçekten ürpertici. Yine yapılan üretim olağanüstü bir entegrasyonla bu kapsamdaki makineler, diğer hiçbir ürünü, yedek parçayı veya makineyi tanımayacak, kabul etmeyecek. Yada elinizdeki mevcut cihaz, kullanım ömrü, yedek parça ihtiyacı veya bazı arızalanmalar konusunda kontrol edilebilir olacak. Yani bir tür teknoloji tekeli söz konusu olacak, küreselleşmenin teknolojik ayağı da denilebilir belki. Takdir ederseniz ki tüm bu yararlar da endüstri 4.0'ın kurgulayıcıları için geçerli olacak satın alıcıları için değil.

Modern İnsanın Problemi başlıklı yazımda ilerleyen zamana karşı insanların algısının ve genel farkındalığının gerilemesine değinmiştim. Daha sonraları yaptığım okumalarda bunun büyük düşünce insanı Nietzsche tarafından çok önceleri yapıldığını fark ettim ve büyük saygı duydum. Şüphe yok ki insanı diğer canlılardan ayıran en büyük özelliği akıldır. Ancak duygusal tarafının ve düşünsel tembelliğinin ağır basmasıyla ortaya çıkan yönlendirilebilirlik/manipüle edilebilirlik zamanın okuyla tam ters yönde ilerlemelere sebep oluyor. Bu da günlük hayatımızdaki küçük nüanslardan, ideolojik kabullerin tahakkümüne ve dünya siyasetindeki gelişimlere kadar pek çok yerde akıl dışılığın önünü açıyor. Bu duruma karşı ben de; bilerek konuşmayı/düşünmeyi/inanmayı öngören, akılcılıkla temellere inen ve benim icadım olmayan genel bir yolu "rasyonel temellendirme"yi öneriyorum.

15 Aralık 2018 Cumartesi

Müridlik Müessesesi

Müridin anlamı TDK tarafından; "Bir tarikat şeyhine bağlanarak ondan tasavvufun yollarını öğrenen, onun doğrultusunda ilerleyen kimse" olarak belirlenmiş. Bu temelde son derece açık ve yeterli bir ifade. Ancak Türkiye özelinde konuşmak için bu kavramı daha iyi irdelememiz gerekiyor.

İslâm tarihine bakıldığında da çok sonraları gelişen tarikatların, en azından günümüzdeki haliyle İslâm'ın orijinal haline ne kadar uygun olduğu bir muammadır. Zira normalde var olmayan ruhban sınıfı, bu yapılar sayesinde meydana gelmekte ve "aracı kurum" görevi görmektedir. Bu da İslâmî bir değerlendirmeye göre şirkin sınırlarında gezmekten fazlasıdır. Bunun da ötesinde mürid olmanın, yani bir şeyhe bağlı bulunmanın, birey olmanın baş zıddı olduğu da tartışmasızdır. Özellikle bu yönüyle müridlik kavramı, aydınlanmanın temel şartlarından olan bireyselleşmeyi önlemesi ve biat kültürünü yaşatması sebebiyle önemli bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Yani; "şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır", "ben bilmem şeyhim bilir", "şeyhime bağlanmak beni kurtarır" gibi, çağ dışı ve akıl dışı yaklaşımların önü açılmış oluyor.

Tüm bunların önemli bir sonucu olarak da, kalkınmış bir ülke, aydınlanmış bir toplum oluşumunun engellenmesinin yanı sıra, daha da büyük felaketlerin ortaya çıktığı görülüyor. Sosyal devletin ve bireyselleşmenin, kimseye muhtaç olmayan insan tipinin, yurttaşlığın olmadığı yerde kolaylıkla yeşeren ve bunların gelişmesinin önüne kalıcı olarak set çeken müridleşme, müridin beynini kiraya vermesiyle illegal bir yönetim erkine dönüşüyor. Din araçsallaştırılarak güç devşirmek maksadıyla kullanılıyor. Şüphesiz ki bizim özelimizde bunun en büyük örneği Fethullahçılarken, bir benzeri Irak'ın işgalinde önemli rol oynayan, ABD ile işbirliği yapan Kesnizani tarikatıdır. Saddam'ın en yakın çevresine kadar yükselen bu tarikat Irak'ın FETÖ'sü işlevini görmüştür. Yani bir ülkede, hem halkın iyiliği için, hem de direkt devlet yönetiminin muhafazası için, seküler bir anlayış ve dinin bir tahakküm enstrümanına dönüşmeden vicdanlarda özgür bırakıldığı bir ortam temel bir gerekliliktir. Aynı zamanda etik olan da budur.

Yaşar Nuri Öztürk, meşhur Allah ile Aldatmak adlı kitabında (sf. 137), Kuşadalı İbrahim Halvetî'den bir konuşmayı mealen şu şekilde aktarıyor:

Tekkelerde artık hayır kalmamıştır. Bunların kaldırılması lazımdır. Bunlardan artık insanlığa da, İslâm'a da hiçbir hayır gelmez. Çünkü, tekkeleri, meyhane ve kerhaneye dönüştürdüler.

Halvetî'nin 1845'te öldüğünü göz önünde bulundurursak, bu günümüzde halk genelinde zannedildiğinden çok daha erken bir çürümeye işaret eder. Üstelik döneminin önemli sufîlerinden olan Halvetî'nin bu ifadesi, işlevsizleşmenin ne boyutlarda olduğunu anlamada herhangi bir kimsenin fikrinden şüphesiz daha önemlidir. İşte cumhuriyetin önemli hedeflerinden birisi de başından beri, bu çürümüşlüğü gidererek, eşit ve hür vatandaşlar/yurttaşlar yaratmak olmuştur.

Atatürk'ün 30 Ağustos 1925'te Kastamonu'da yaptığı konuşmasındaki bilindik bir kısım şu şekildedir:

Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek yol, medeniyet yoludur. Medeniyetin gerektirdiğini yapmak insan olmak için yeterlidir. Tarikat reisleri bu dediğim gerçeği bütün açıklığıyla anlayacak ve kendiliklerinden hemen tekkelerini kapatacak, müritlerinin artık erginliğe ulaştıklarını elbette kabul edeceklerdir.

İşte bu konuşma bahsettiğim vizyonun en açık ve yalın ifadesidir. Ancak ne yazık ki 1940'lardan itibaren verilen tavizler ve değişen rota bu vizyonu zamanla ortadan kaldırmıştır. Şeyhlik, ağalık daha sonrasında mafyalık bireyleşmeyi bastırmış, kötü nüfus planlaması ve şehir yönetimiyle gecekondular oluşmuş, kırsalda bitirilemeyen çağ dışı yapılar varoşlara taşınmış ve şehir hayatında yer almıştır. Türkiye'nin kademeli olarak dolarize edilmesi, neoliberal politikalarla, kötü şehirleşmeyle kul kültürü günümüze kadar gelmiştir.

Medyada Cübbeli Ahmet olarak bilinen, Ahmet Mahmut Ünlü'nün tarikatla ilgili tartışmalar kapsamında bir kesimin yaklaşımını da temsil ettiğinden, bir ifadesini paylaşmayı önemli görüyorum:

(...) Yarın ahirette kabirden çıkan bir adamı azap melekleri yakalasa, azaba götürürlerken yaka paça o adam dese ki; 'Ben nakşibendi tarikatının halidî kolundanım' dese bırakırlar. Bunu Ali Haydar Efendi dört mezhep müftüsünü söylüyor. Yani neyi anlatmak istiyor? Halidî kolunun ne kadar büyük bir kol olduğunu anlatmak istiyor (...)

Buradan anlaşılacak şey sadece akıl dışılık değil, aynı zamanda tarikatlar arası rekabettir. Yani birisine mensup olmak, onun da ötesinde onun bir alt koluna mensup olmak fark yaratabiliyor. Bu da toplumdaki iç barışın önündeki diğer bir engeldir. Mezheplerin de altında, tarikatlar arası bir kutuplaşmanın sebebidir.

Tarikatlar arası çeşitli ilişkiler sürerken, daha farklı bir topluluk, "19 Mucizesi/Şifresi" bağlamında Edip Yüksel'in etrafında birleşmiş görünüyor. Bu çevre de dinî bir topluluk olmakla beraber, müridleşmenin aşılması yönünde ciddi emareler barındırıyor. Edip Yüksel'in ısrarla tekrarladığı; "aklınızı kullanın", "beni de bir otorite olarak görmeyin", "benim söylediklerimi de sorgulayın" ve benzerî ifadelerin samimiyeti, eskiden ortodoksi yapı mensubu olan pek çok kişiyi, yani daha açık olarak eski müridleri bireyselleştiriyor. Edip Yüksel'in bu son derece mühim çabalarına rağmen, ondan daha çok "Edipçi" veya "19'cu" kişilerin varlığı son derece hayret uyandırıcı ve ironiktir.

Yine ilahiyatçı profesör Mustafa Öztürk, müridleşme karşıtı seküler vizyonuyla dikkat çekiyor ve öyle zannediyorum bu konudaki en ileri sınırı belirliyor. Öztürk'ün bu konu dahilindeki samimi bir konuşmasının bir kısmı şu şekildedir:

(...) Şunu yapmayın, "Hocam sen neredeydin bugüne kadar? Pir-i muganımsın sen benim, insanlığın iftihar tablosusun" diyerek, beni de böyle görürseniz varacağınız yer haşhaşiliktir. Haşhaşilik böyle bir toprakta bitiyor. Onun için kaç tane hayran sayfası açtılar Facebook'ta, ömrümü bunlara adadım bitsin diye... 

Hocam ben Facebook'a şikayet etmekten, onlar yeni sayfa açmaktan bıkmadılar. Ne kadar haşhaşi olmaya meraklı insanımız var biliyor musunuz? Şimdi o gruplarda birisi bana eleştiri getirmeye kalksa 'benimkiler' ona bir dalıyorlar. İşte insanın ismet sıfatı böyle oluşuyor. Mahmut Efendi'nin ki de böyle oluştu, Fethullah Gülen'inki de böyle oluştu. Sen bu minvalde git beş sene sonra da sen "ismet"sin hocam..! Beni ben olarak bilin, benim görüşümün kenarına notunuzu düşün, "hocam katılmıyoruz" deyin, mümkün olur yolunuz düşerse cevap veririm veya mail atın (...)

Aynı konuşmanın devamında şu ifadeler yer alıyor:

(...) Ama beni lider seçmeyin! Beni şeyh ilan etmeyin! Beni okuyun, istifade edin, tartışın, akıl akıldan üstündür (...)

Hem dinî bağlamı olan topluluklar, hem de diğerlerinde, müridleşme müessesesinin lağvı ve aydınlanma yoluna giriş için, bu yaklaşımın önemli bir reçete olarak değerlendirilebileceğini düşünüyorum.

Bir davranış biçimi olarak, mürid olma eğilimi daha az muhafazakar olan grupların ötesinde, dinî yanı olmayan kişilerin etrafında dahi görülebiliyor. Bu toplumumuzdaki birey olamama ve bunun adeta kalıtsallaşması olarak yorumlanabilir. Yada bu durum daha net olarak "seküler müridleşme" olarak adlandırılabilir. Son dönemlerde çok moda olan TEDx konuşmaları ve buralarda efendileşen, bağırarak konuşan, içindeki "seküler şeyhi" serbest bırakan kişiler pek çok platformda kendi kitlelerini oluşturuyorlar. Bunların her seferinde karşılık bulması, genel toplum yapımız adına insanı karamsarlığa itiyor.

İlgili kişilere yöneltilen en ufak bir eleştiri bile bu seküler müridlerce linçle karşılık bulabiliyor. İşte başından beri değindiğim en ortodoks yapılardan bu seküler tarikatlara kadar tüm bu yapılar bireyleşememenin bir sonucuyken, bu durumun sürmesinde de yine baş rol oynuyorlar. Bir geri besleme oluşturuyorlar. Böylelikle de; fikir özgürlüğü, farklı düşünme, aydınlanma, farklı görüşlerin birbirine tahammülü, yaratıcılık gibi sağlıklı bir toplumun olmazsa olmazı diyebileceğimiz değerler, bir bir törpüleniyor.