8 Mayıs 2020 Cuma

Platonik Kemâlizm'in Eleştirisine Katkı


(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Yeni bir kavram doğdu, Platonik Kemâlizm! Bu kavram sayesinde her seferinde en az bir paragraflık tanım yapmaktan ve üstüne yanlış anlaşılmaktan, birilerini kırıp, gücendirmekten kurtulduk. Zaten kavramların oluşturulmasında önemli bir gereklilik de pratik anlamda bu şekildedir. Teorik anlamda ise her yeni kavram gibi Platonik Kemâlizm de bize; havada uçuşup duran kelimeler yerine, bu kelimelerin bütünleşerek oluşturduğu netleşmiş bir yapıyla, üzerinde çok daha kolay çalışılabilir, derinlerine inilebilir bir alan sunuyor.

Yaptığı tarih programlarında, yeri ve zamanı geldikçe Murat Bardakçı'dan bazı 'Platonik Kemâlizm' eleştirilerini görür, tebessümle seyrederdik. "Senin mavi gözlerinin aydınlattığı yolda ilerlemek" gibi ifadelerle başlayan hamasi birtakım taklitlerle söze başlayıp, "bu inkılâp kürsüleri ne iş yapar" diye sitemle bitirirdi. Çok temel, çok basit, çoktan yapılmış olması gereken görevlerin, yükümlülerince yerine getirilmemiş olması üzerine söylerdi bunları. Bir Kemâlist olmasa da püsküllüyle ve Fethullah'ın tarihçileriyle en etkili mücadeleyi verenlerden birisi olarak Bardakçı'nın bu eleştirilerini, o zamanlar bile yerinde görürdüm.

Dizinin ilk yazısında, Saltuk Buğra'nın da belirttiği üzere; "platonik" kavramının özü, Platon'u dahi aşarak, ondan yaklaşık yüz otuz yaş daha büyük olan Konfüçyüs'ün "Altın Çağ" tasavvuruyla yine karşımıza çıkıyor. Yani 'platoniklik' aslında Platon'dan da eski ve evrensel. Bunun küçük örneklerine hayatımızda da rastlıyoruz. Klişeleşmiş birer özlem ifadesi olarak o; "eski bayramlar", "eski ramazanlar" söylemleri tamamen bu evrensel hissiyatın bir ürünüdür. Denilebilir ki insanoğlunda, "biz büyüdük ve kirlendi dünya" inanışı neredeyse doğuştan gelir.

Özellikle topluluk bazında ele alacak olursak bu tür inanışların olmadığı bir kesim görebilmemiz zordur. Örneğin neo-Osmanlıcıların gerçeklerle zerrece uyuşmayan Osmanlı ütopyaları ve Osmanlı'da; içki tüketimi, eğlence anlayışı, farklı cinsel tercihler gibi konulara olan tahammülsüzlükleri, tamamen söz konusu inanışla ilgilidir. Bu da son derece doğal.

Tabii bizim yine de Platonik Kemâlizm'i açmamız, onunla ilgilenmemiz ve onun aşılmasının yollarını aramamız gerekiyor. Doğal bir durum olması sebebiyle eylemsiz kalamayız. Zira Kemâlizm'in içerisinde bulunma iddiasıyla, bunu Kemâlizm'i ilerletmenin bir gereği olarak yerine getirmemiz gerekir. Ayrıca Kemâlizm; arkaik bir inanış, eskide kalmış bir yapıyı ululama ritüeli veya bir din olmadığı için dinamik yapısıyla zaten bunu gerektiriyor. Yani Platonik Kemâlizm'le 'uğraşmak' aslında hem Kemâlistlerin üstlenmesi gereken bir misyon hem de Kemâlizm'in gereği.

Platonik bakışın bir karakteristik özelliği de ardında ciddi bir bilgi birikimi barındırmamasıdır. Yani biraz daha açık konuşacak olursak, bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira en temel seviyede bir okuma bize, Atatürk'ün pek çok şeyi başardığı gibi bazı girişimlerde de değişikliğe gittiğini veya tamamen vazgeçtiğini gösterecektir. Dolayısıyla 1923-38 devresinde, başından nasıl ilerleyeceği belli saat gibi işleyen bir yönetim değil, zaman ve zemin şartlarına göre sıklıkla taktiksel değişikliklere gidilen titiz, gerçekçi ve bir o kadar da kararlı bir yönetim görürüz. Platonikler bunları bilmekten epey uzaklar.

Platoniklerin "değişmez kült doğruların" bekçiliğini yaparken, ne kadar yanıldıklarını anlamak için çok basit birtakım varsayımlar bile yeterli. Atatürk'ün 1931'de, henüz CHP'nin III. Kurultayı yapılmadan hayata veda etmiş olduğu bir senaryoda platonikler, çok büyük ihtimalle 'Devletçilik' ve 'Devrimcilik' ilkelerinin mevcut ilkelere eklenmesine de karşı çıkıp, gerçek özün dört ilkeden müteşekkil olduğunu ileri süreceklerdir. Yani aslında Altı Ok'a bile karşı çıkmış olacaklardır. Benzer şekilde Köy Enstitüleri'nin daha verimli işlemesi için çizilen plandaki, Türkiye'yi yirmi bir eyalete ayıran haritayı bugün aynı samimiyet ve yararlılıktaki herhangi bir çalışma için görseler, muhtemelen yine kıyameti koparacaklardır!

Burada daha büyük problem platonik yaklaşımdan ziyade, bu yaklaşımdan doğan aforoz etme opsiyonudur. Aforoz etme hakkı bir kere bir çevrenin eline geçtikten sonra düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi güçleşir. Önceki birkaç yazıda diğer arkadaşların da belirttiği üzere fikrî kısırlık ve genel durgunluk başlar. Kemâlizm'in içi boşalır. Oysaki bizim yapmamız gereken Kemâlizm'in farklı yorumlarının önünü açmak ve bunların verimli bir biçimde etkileşmesiyle ilerleme sağlamak.

Tam da burada karşımıza Kemâlizm'in içeriği ve "olası Kemâlizmler" tartışmaları çıkıyor. Burada öncelikle bir temelde uzlaşabilmeyi önemsiyorum. (Aslında bu uzlaşı ortadan kalkmış da değil ama biraz unutulmuş gibi görünüyor) Bu temeli altı ilke, bütünleyici ilkeler ve genel olarak devrimlerin istikâmeti olarak belirleyebiliriz. Kemâlist olma iddiasındaki kişilerin de bu temelde ihtilâfa düşmesi beklenemez.

Ayrıca bu temelin bize; Kemâlizm'in en derinliksiz, en kuru, en düz yorumunun bile geriletilmediği ve bir şekilde sürdüğü takdirde, uzun on yıllardır yaşadığımız savrulmadan çok daha hayırlı bir süreç yaşatmaya muktedir olduğunu hatırlatmak gibi de bir yararı olacak.

Zira bu durumda; tarım ve hayvancılık temelli millî sanayisi gelişmiş, en az tükettiği kadar üreten, nitelikli teknolojik ürünleri üretebilen, yarattığı istihdamla dengeli nüfus dağılımına sahip, vatandaşları ve özellikle gençler arasında fırsat eşitliği sağlayabilen, sosyal devletin olduğu, mafyatik-tarikatçı toplum yapısının peşinen giderildiği bir Türkiye manzarası söz konusu. Takdir edersiniz ki bu ulaşılabilir 'ideal'i ummakta, talep etmekte öyle aman aman derin teorik tartışmalara, düşünce ayrılıklarına pek de gerek yoktur. İşte buradan bir "ideolojik bilinç" üretilmesi ve yayılması önemli bir önceliğimiz olmalı.

Söz konusu 'ideolojik bilinci', genel toplumsal gerekliliğinin, toplumdaki kanserli düşünceleri gidermesinin yanı sıra "Kemâlizmler" arası bir mutabakat zeminin diri tutulması olarak da önemsiyorum. Tartışılamaz, bir adım gerisi kabul edilemez, zerrece taviz verilemez bir mutabakat zemini. Bunun ne derecede hayati önemi olduğunu geçtiğimiz birkaç on yıldan edinilen tecrübe gösterir. Erhan'ın Kemalizmin Soğuk Savaş Tecrübesi / Sağ Kemalizm Üzerine Bir Deneme kitabı için yazdığı değerlendirme yazısında kısaca özetlediği gibi gerçekten de Türkiye siyâsî tarihinin önemli bir özeti; sağ Kemâlistlerin, sol Kemâlistleri, anti-Kemâlistlerin de sağ Kemâlistleri tasfiye etmesi şeklindedir. Söz konusu bir mutabakat zemini, bunun böyle olmasının önüne geçebilir, bambaşka bir senaryonun yaşanmasını sağlayabilirdi.

Tabii gerçekçi bir gözle bakacak olursak, bu ilgililerin potansiyelini çok aşar ve fazla hayalci bir varsayım olur. Ancak bundan sonrası için bunu göz önünde bulundurmanın, hele de mevcut tecrübelerimiz ışığında bize çok büyük getirisi olur.

İdeolojik bilincin toplum genelinde yayılmasının önemini daha önceki yazılarımda da defaatle vurgulamıştım. Platonik Kemâlizm'in aşılmasıyla geleceğimiz muhtemel yerle ilgili olarak bir kez daha değinmek isterim...

"Evren boşluk kabul etmez" gibi beylik bir lafı kullanma taraftarı değilim ama gerçekten de öyle. 'Düşünce evrenimiz' için de bu geçerli. Bir şeyi olması gereken yere koy(a)muyorsanız, oraya muhakkak başka bir şey konur! Türkiye'de bunun sayısız örneğiyle karşı karşıyayız.

Madımak Katliamı'nı hatırlayalım. 20. yüzyılda Nazilerden sonra ikinci kez insan yakma vahşeti burada görülmüştür. Buradaki yamyam topluluğunun Hitler'in takipçisi olmadığını bildiğimize göre bunların ideolojisi nedir? Cevap çok basit: olması gereken ideolojik bilincin yokluğunda yetişen kanserli düşünceler! Zaten ilkesizliği tescillenmiş odaklardan, dini istismar etmeme erdemini bekleyemezsiniz. En belirgin örneklerini Millî Mücadele'de gördüğümüz üzere, geniş kitlelerin ortak paydası olan dinî değerlerin istismarı, art niyetli çevreler adına daima söz konusu olmuştur. Daha güncel olarak Fethullahçıların tüm faaliyetleri buna örnek verilebilir.

Yine Madımak Katliamı'ndan bu bapta iki önemli örnek var. İlki biraz daha muğlak olarak, bir polis memurunun Madımak Oteli'ne ilerleyenlere hitâben,  üzerindeki üniformayı tutarak "bu olmasa ben de size katılırdım" demesidir. İkincisi ise herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak kesinlikte kayıtlara geçmiş bir olay olarak, merdivenle pencereden Aziz Nesin'i kurtarmak üzere orada bulunan bir itfaiye erinin, Nesin'i çekerek aşağı düşürmesi ve darp etmesidir. Buradan anlaşılıyor ki sade vatandaşın ötesinde, devletin memurunda dahi ideolojik bilinçten eser yok! Günümüzde, bir önceki yazımda belirttiğim üzere bu yoksunluk, gelebileceği en yüksek noktaya sirayet etmiş durumda.

İdeolojik bilincin pratikteki diğer bir yararı da 'devrim ve karşı-devrim' indirgemesini mümkün kılması. Böylelikle birçok teorik detayda ayrışabilecek, ancak en temelde Atatürk'ün devrimci bir önder olduğu hususunda hemfikir olan çevrelerin, Atatürk'ün deccal olduğunu öne süren tümörümsü azınlığa karşı tek yumruk olabilmesine imkân vermesi, buna muazzam bir örnek.

İdeolojik bilinç bahsinin sonrasına, Kemâlizm'in farklı yorumlanması ve "olası Kemâlizmler"e gelecek olursak, Kemâlizm'in ortaya çıkışından çok sonra gelişen yaklaşımlarla Kemâlizm'i kesin olarak nitelememeyi, anakronizme düşmemek adına öneririm. Özellike Soğuk Savaş ikliminde gelişen, keskin sağ-sol ayrımcılığının, kendisinden yıllar önceki bir pratiği kesin olarak kategorize etmesi sağlıklı olmaz. Ancak yine de bu şekilde bakacak olursak her iki yönde izler bulabiliriz.

Mesela Kemâlizm'in tüm milliyetçi tarafları "sağ" olarak nitelenmesine sebep olabilir. Öte yandan 'sınıf savaşımı' temelli olmasa da halk vurgusu, halkın öncelenmesi ve ekonomideki devletçi politikalar "sol" olarak görülmesine de sebep olabilir. Kemâlizm'de baktığımız yer kadar, bizim bulunduğumuz yer de belirleyicidir. Yurt dışındaki tartışmalarda Kemâlizm ciddi bir başkaldırı ve Türk ulusunu inşa etme yönüyle, neredeyse milliyetçilikle eşitlenir. Bu sebeple de daha çok 'sağda' görülür. Ülke içindeki tartışmalarda ise Kemâlizm ekonomide devletçilik, sosyal yaşamda laiklik üzerinden tartışıldığı için daha çok 'solda' görülür.

Ayrıca Kemâlizm'in yapısı itibarıyla da bir muğlaklık söz konusu. Buradan hareketle 'öz'ün sağ mı, yoksa sol mu olduğu tartışmalarına ek olarak; on yıllar içerisinde gelişmiş, somut olarak mevcut birer sağ Kemâlizm ve sol Kemâlizm akımı da var.

Atatürk yöntemini değil, amaçlarını idealize eden bir liderdi. Yöntemi, hayatta karşı karşıya kaldığı durumlara göre değişkenlik gösterdi. Örneğin Millî Mücadele sonrası İzmir İktisat Kongresi'nde alınan kararlar liberalizme yakınken, 1929 Buhranı sonrası devletçilik ve planlı ekonomiye yönelindi.

1 Kasım 1937'de meclisteki "gökten indiği sanılan kitaplar" kısmıyla vurgulanıp, manipüle edilen konuşmasında Atatürk, bu konuya değinir ve tam olarak şöyle der:

Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.¹

Bu konuşmadan çok önce, Nutuk'ta da parti programına yönelik bir soru üzerine Yakup Kadri'nin "doktrine gidersek donarız çocuk" şeklinde aktardığı ifadeye rastlıyoruz:

Yayınladığım programı, bir siyasî parti için yetersiz, kısa bulanlar oldu. "Halk Partisi'nin programı yoktur" dediler. Gerçekten de ilkeler adı altında bilinen programımız, itiraz edenlerin gördükleri ve bildikleri şekilde bir kitap değildi. Fakat temel ilkeleri içine alıyordu ve pratikti. Biz de uygulanması imkânsız düşünceleri, nazarî birtakım ayrıntıları yaldızlayarak bir kitap yazabilirdik. Öyle yapmadık.²

Bu pasajda "uygulanması imkânsız nazarî (teorik) birtakım ayrıntıları yaldızlayarak" kısmını çok önemsiyorum. Zira sadece burası bile Atatürk'ün yöntemi kutsamadan ve esnek tutarak hareket etmesini özetliyor. Bir de olağanüstü gerçekçiliğini vurguluyor. Bu tarihsel de bir zorunluluk aslında. Baktığımızda tüm devrimlerin bir yola çıkış haritası veya ideolojisi var. Bizim devrimimiz dışında neredeyse tamamının... Bizde devrim önce gelip ideolojiyi doğuruyor. Sonuç olarak da böyle bir yöntem gelişiyor.

Celâl Şengör, Atatürk'ün yöntemini Popper'ın eleştirel akılcılığıyla benzeştiriyor. Bu sadece Şengör'ün görüşü değil, gerçekten de muazzam bir benzerlik söz konusu. Ayrıca yine teorinin pratikten sonra geldiği bir durumla karşı karşıyayız. Yani Şengör'ün de belirttiği üzere, Atatürk'ün yöntemini işletip, tüm işlerini hallettiği 1935 yılında Karl Popper bu yöntemi önereceği Logik der Forschung (Bilimsel Araştırmanın Mantığı) adlı eserini yeni yayımlıyor.

Celâl Şengör, Popper'in belirlediği bilimsel yöntemi ve Atatürk'ün yöntemini sırasıyla şöyle ifade ediyor:

Bilimsel Yöntem

1. Problemin saptanması

2. Problem çözümü için bir varsayımın uydurulması

3. Varsayımın çıkarımlarının gözlemle denetlenmesi

4. Gözlemlerle çelişiyorsa varsayımın terk edilmesi

5. Genişlemiş gözlem temeliyle uyumlu yeni bir varsayımın uydurulması

6. Yeni varsayımın çıkarımlarının gözlemle denetlenmesi

7. Dördüncü ve sonraki aşamaların sırayla tekrarı

Atatürk'ün Yöntemi

Atatürk, tüm yaşamı boyunca;

1. Önce karşısındaki sorunu iyi tanımaya ve tanımlamaya,

2. Kendisinden önce bahis konusu sorun veya sorunlar için ortaya atılmış çözüm önerilerini iyi öğrenmeye ve bunların başarısızlık ve/veya uygunsuzluk nedenlerini doğru teşhis etmeye,

3. Sorunun veya sorunların çözümü veya çözümleri için uygun varsayım önerileri üretmeye, 

4. Kendi önerdiği varsayımlara körü körüne asla bağlanmadan onları en acımasız bir şekilde gözlem raporlarıyla denetlemeye

5. Başarısız olduğuna inandığı varsayımlarını derhal eleyerek, yerlerine yeni gözlem temelini de dikkate alarak yeni varsayım önerileri üretmeye,

6. Bu yeni varsayım önerilerini de daha önceki varsayımlar için yaptığı gibi gözlem raporları ışığında denetlemeye büyük özen göstermiştir. Bu yöntem, Atatürk'ün işlerini neredeyse bitirdiği yıllarda Karl Popper'in tüm dünyaya gösterdiği gibi, doğa bilimlerinden bildiğimiz, bilimsel yöntemin ta kendisidir.

Genelde Atatürk'le ilgili olarak olumlu veya olumsuz aynı lafların tekrarlanması, kısır tartışmalar ve tarihî bilginin boğuculuğuyla ıskalandığını düşündüğüm en önemli kısım tam olarak da budur; Atatürk'ün yöntemi...³

Buraya kadar her şey gayet iyi ama buradan itibaren bir programsızlaşma ve retorikleşme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bunu Kemâlizm'in kan kaybetmesi ve etkisizleşmesi izliyor.

Ayrıca eklemek isterim ki Popper özdeşleştirmesiyle, Kemâlizm'i yönlendirmek üzerine iki çizgiyle karşılaşıyoruz. Bunlar 'bilimsel nitelik' ve 'siyâsî olanın reddi' gibi bir yaklaşımla yukarıda belirttiğim gibi retorikleşmek ya da sağa yönelmektir. Zira Popper, tanınmış bir anti-Marksist olarak liberalizmin önemli bir temsilcisidir. Bu da bizim kullandığımız ideoloji tayfının sağında yer alır.

Bizim günlük hayatta alışkın olduğumuz üzere, siyâset biliminde "ne sağ ne sol" gibi bir konum pek mümkün değil. Herhangi bir yaklaşım, düşünce, söylem,  sağ-sol ekseninde ılımlı veya radikal olarak muhakkak bir noktaya denk düşer. Zaten bu değerli bağdaştırmayı yapan, bu durumu gün yüzüne çıkaran kişi olarak Celâl Şengör'ün şahsî fikirlerine baktığımızda da bu eğilimi görürüz. Teorik olarak ufuk açıcı şeyler söyleyen Şengör, pratikte Kenan Evren'i dahi aklayan bir anlayışa sahip. Buna ister 12 Eylül Atatürkçülüğü deyin, ister NATO Atatürkçülüğü, isterseniz de sağ Kemâlizm.

Genişçe bir entellektüel çevrenin retorikleşmenin ve bunun dışındaki sağ-sol ayrımı kaçınılmazlığının farkında olarak uzun yıllar önce dahi çıkış yolları aradıklarını görüyoruz. Örneğin Enver Ziyal Karal, Şevket Süreyya Aydemir'in de bulunduğu bir davette 'doktrin' meselesine şöyle değiniyor:

Üç şey beraber giderse Atatürk ortaya çıkar: Atatürk-Türk Devrimi-Atatürk Doktrini

Bir Atatürk Doktrini var mıdır?

"Yoktur" deniliyor. Ben var olduğunu görmek istiyorum; onun için izin verirseniz, daha çok bu konu üzerinde duracağım.

Şevket Süreyya Bey, haklı olarak hatırlattılar: Atatürk "Ben doktrin adamı değilim" demiş. Bunu ben de kabul ediyorum; ama ne vakit, ne münasebetle söylemiş?

Evet, Atatürk İlkeleri nedir? İlke, bir fikirden daha başka bir şeydir; kalıplaşmış bir fikirdir. Donmuş mu? Hayır. Kalıp, mutlaka donmak demek değildir; ama bir biçim almak demektir. İlkenin devrim ile ilişkisi elbette vardır.

Ne kadar problemi sezmiş olsa da Karal'ın bu değinmesinin veya diğer çeşitli vurgularının yeterli etkileşimi ve ilerlemeyi sağlaması tabii söz konusu bile değil. Kendisini o dönemde daha sonra Yön Hareketi etrafındaki bazı çalışmalarda görüyoruz. Bu yönde özellikle Uğur Mumcu'nun deyişiyle tek başına bir akademi gibi çalışan kişi gerçekten de Yön dergisinin, akımının kurucusu ve derginin başyazarı Doğan Avcıoğlu'ydu.

Avcıoğlu sol Kemâlizm'in geliştirilmesine öncülük etti. 1960'ların güçlenen sol rüzgârıyla Avcıoğlu, samimi bir fikirsel bütünlük inşa etmeyi başardı. Burada samimiyeti özellikle önemsiyor ve vurguluyorum. Zira yukarıda da belirttiğim üzere her ne kadar Kemâlizm'in özünden kaynaklı bir muğlaklık, yöntemin kutsanmaması ve dogmalaştırılmaması sebebiyle bir genişlik varsa da istisnasız her şey bu genişliğe sığdırılabilecek durumda değil. Daha açık olarak söyleyeyim: herkes Kemâlist olmak zorunda da değil.

Yani Türk solunda pek çok kez rastlandığı üzere, toplumda taraftar toplaması mümkün olmayan, hayattayken Atatürk'ün açıkça karşı durduğu görüşlerin, Atatürk'e ve onun anlayışına yakın gösterilerek sunulması, en temelde ahlâken yanlış ve sağlıklı da değil. Bunlarla bir yere varılamayacağı da on yıllar süren tecrübelerle sabit. Avcıoğlu, bu gibi girişimlere zıt olarak, çok daha özgün ve sarih bir bütün ortaya koyması sebebiyle değerli bir örnek.

Toparlayacak olursak, Platonik Kemâlizm'in aşılması -ki kavramlaşması bu aşılmanın önemli bir başlangıcıdır- kuşkusuz en öncelikli görevlerimizden birisi. Ancak bu aşma sonrası geleceğimiz yerde önemli bir problemle karşılaşıyoruz. Bu Platonik Kemâlizm'in görünürde de olsa sağladığı temelin yitirimiyle meydana gelen boşluk ve onu takip edecek "gerçek Kemâlizm" tartışmalarıdır. Burayı son derece kritik buluyorum. Zira en temelde belirli bir mutabakat zemininden yoksun tartışmalar zaten olması gereken yerde olmayan çizgimizi daha da geriletir. Dolayısıyla naçizane Kemâlizm iddiasında olan tüm çevreler adına bir temel, buradan devşirilen bir ideolojik bilinç, onun da ilerisinde Platonik Kemâlizm'in aforozculuğundan arındırılmış, daha üst teorik tartışmalarla ilerlemeyi öneriyorum.

2 Mustafa Kemâl Atatürk, Nutuk, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2016, s. 486
3 Celâl Şengör, Dâhi Diktatör, Ka kitap, İstanbul, 2014, s. 26-27
4 Enver Ziya Karal, Atatürk ve Devrim, ODTÜ Yayıncılık, Ankara, 2003, s. 148

İğdiş Muhâlefet

© T24

(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Artık pek kullanmadığımız kelimelerden birisi "iğdiş"... Tabii kendisini kullanmayınca, anlamı da yok olmuyor ya da bu anlamı içeren durum ortadan kalkmıyor. Sözlük anlamı; "erkeklik bezleri çıkarılarak veya burularak erkeklik görevi yapamayacak duruma getirilmiş (hayvan ve özellikle at)" olarak verilmiş.¹ Yaşar Kemal'in de bu kelimeyi pek çok yerde ve yerinde olarak kullandığını görmek mümkün. Yine Mümtaz Soysal'ın "İğdiş Sol" başlıklı bir köşe yazısı epey bilindik, kısa ve vurucu bir yazıdır.² Ayrıca bu yazının da esin kaynağıdır.

Bizdeki isimlendirmeye bakılırsa, muhâlefetin 'iğdiş' olması pek garipsenmeyebilir. Zira muhâlefet; yapısı gereği 'iktidarın' zıttıdır, onun altındadır, ondan daha güçsüzdür. Yönetme erki bağlamında bir varlığı, yürütmede herhangi bir etkinliği yoktur. Buna karşın yasamadaki varlığıyla, en iyi ihtimalle bir denetleyici olabilir.

Bu küçük değinmemize ek olarak -kendi içerisinden bir perspektifle- muhâlefetin de pekâlâ bir iktidara sahip olmasının, bir ülkedeki makul düzen açısından, iktidarın iktidara sahip olmasından daha önemli olduğunu söyleyebiliriz. Yani muhâlefet, demokratik düzeni tescillemek üzere varlığına müsaade edilen pasif bir yapı, bir figüran değil, iktidara direkt muadil olma iddiasında bir merkez olmalıdır. Bunun için de bir miktar 'iktidar' içermek zorundadır.

Muhâlefetin iğdişliğinin, yani şu içeremediği iktidarın temelinde, birbiriyle de ilişkili olarak üç katman var. Bunlar; ideolojik bilinç, örgütlülük ve liderliktir. Aslında etkili bir lider veya bir öncü kadro, aynı zamanda iyi bir örgütlenmenin tek amacı olmasa da doğal bir sonucudur. Örgütlenme de benzer şekilde hassasiyetle belirlenmiş, işlenmiş net bir siyâsî çizginin, ideolojik bilincin sonuçlarından birisidir. Yani birbirlerini de direkt besleyerek çalışan bu üç dinamiğin yokluk derecesindeki eksikliği, muhâlefetin iğdişliğinin sebebidir.

Diğer yazılarda söz konusu dinamikleri müstakil olarak işlemiştik. Yine de kısaca değinmek gerekirse şunları söyleyebiliriz; ideolojik bilinç, bizim devrim tarihimizde daima yarım kalmış bir ödevdir. Şevket Süreyya'nın da dediği üzere, 'Halk Partisi' kuramcı ve yorumcu yetiştirememiştir.

1960'lardan itibaren, ideolojinin yeni yorumlanma çabalarını, muazzam bir örgütlenme izlemiş, sancılı uzun yıllar ardından 12 Mart ve 12 Eylül süreçleri, örgütlülüğün ana omurgasını kırmıştır. Buradan sonra oturtulacak neo-liberal düzen, hem bireyi ön plana çıkarması hem de diğer caydırıcı resmî tedbirlerle örgütlülüğün sönümlenmiş olarak kalmasını sağlamıştır. Yeni bir örgütlenmeyi körükleyecek esaslı bir 'ideoloji işçiliğinin' olmaması da buna eklenebilir.

Söz konusu iki dinamiğin yokluğu veya aşırı yetersiz oluşu, üçüncü dinamiğin yani liderliğin, beyin takımı işlevi görecek bir öncü kadronun meydana gelmesini de imkânsızlaştırmıştır.

Muhâlefetin iğdiş hâlinin genel bir analizi kısaca bu şekildedir. Peki bu çözümlemeye ihtiyaç doğuracak ve geçerli olmasını sağlayacak teşhis, somut olarak nedir?

Bunu da iki noktada görebiliriz. Birincisi, herhangi bir üyesini dahi her alanda savunabilecek kudrette olması gereken bütün bir muhâlefetin, en üst düzey yöneticisinin ciddi bir linç girişiminden güçlükle kurtarılabilmesidir. İkincisi ise muhâlefetin her seviyedeki pek çok mensubunun kırılma anlarında "siyâseti bir kenara bırakmaya" daima hazır oluşudur. Bunlar muhâlefetin iğdişliğini net olarak teşhis etmemizi sağlayan; fiziksel ve fikirsel alandaki iki tezahürdür.

"Siyâseti bir kenara bırakmak", günümüz Türkiyesi'nde üzerinde daha çok durmamız gereken önemli bir ifadedir. Kriz anlarında muhâlefet, bu ifadeyle kolaylıkla iktidarın güdümüne girer. Hattâ son olarak geldiğimiz nokta, bir krize bile gerek bırakmadan, bakanların iktidardan bağımsız bir kişilik olarak benimsenip yüceltilmesi seviyesindedir. Romantik "Atatürkçü bakan" imajı da "salgınla ilgili süreci iyi yöneten hepimizin bakanı" imajı da bunun birer ürünüdür. Ayrıca söz konusu 'Atatürkçülüğün' ve muazzam(!) süreç yönetiminin gerçek nitelikleri de çok geçmeden ayyuka çıkmıştır!

Siyâsetin kötülenmesi eskinin şiddetli ideolojik çatışmalarıyla, bir de aktif siyâsetin içindeki yolsuzluklar, kayırmacılık ve bütün bir çürümüşlükle temellendiriliyor. Böylelikle siyâsetin aslında pis bir iş olduğu, ilk fırsatta bir kenara bırakılarak, 'akıl' ve 'vicdanla' hareket edilmesi öneriliyor.

Oysaki siyâset hayatın işletilmesi adına daima kaçınılmaz bir yoldur. Hiçbir zaman, hiçbir anda bir kenara bırakılamaz! Siyâset; zaten bir alternatif olarak gösterilen o akıl ve vicdanın, yüz yıllar boyunca yaşanan deneyimler doğrultusunda geliştirdiği çeşitli programları, fikirleri, reçeteleri ihtiva eder. İnsanlık, en temelde biyolojik zorunluluklar sebebiyle tüketmek zorundadır. Bu da üretim zorunluluğunu ve üretim araçlarını ortaya koyar. Üretim araçlarının sermayedarların mı, yoksa kamunun mu lehine işleyeceği de "sağ" ve "sol" dediğimiz kaçınılmaz ayrımı meydana getirir. Dolayısıyla 'siyâset dışı' veya 'sağ-sol üstü' söylemler daima adi politik retoriklerdir.

Utangaç sağcıların, "ben ne sağcıyım ne de solcu" klişesinin daha derininde olan şey, neo-liberalizmin önemli arterlerinden birisi olan anayasalcı iktisat teorisidir. Bu yaklaşıma göre devletin ekonomiye olası müdahalesinin önü anayasayla alınmalıdır. Böylelikle sermayenin çıkarları iktidardan bağımsız olarak daima anayasal garanti altına alınmış olur.³ Yani sermayenin korunumu ve sağ politikaların işleyişi, "sağ ve sol üstü" bir şey olarak, "olması gereken" olarak belirlenir ve işler. Bu anlayış, yani 'ideolojisizlik' ideolojisi, Sovyetler'in çözülmesiyle doruk noktasına ulaşmıştır.

Günümüzde o doruk noktasından epeyce uzaklaşmış bulunuyoruz. Sağ-sol ayrımı, zenginle yoksul arasındaki fark ve içerisinde bulunduğumuz özel dönemle birlikte pek çok meseleyle, ideolojik bilincin gerekliliği hiç olmadığı kadar bariz hâle geliyor. Tam bu ortamda gözümüzü muhâlefete çevirdiğimizde, yine en yetkili ağızdan, bizzat Kemal Kılıçdaroğlu'ndan, ısrarla "sağ-sol yok" vurgusunu işitiyoruz.⁴ Bazı konuşmalarında hızını alamayıp bunların 18. yüzyıla ait kavramlar olduğunu dahi ileri sürüyor.

Bu tür ifadeler; muhâlefetin mevcut siyâsî başarısızlığını, iktidardan neden epeyce uzak olduğunu açıklıyor. Zira kendisini potansiyel iktidar yapacak temel dinamik olan ideolojik bilincin inşasından hâlâ bihaber olduğu anlaşılıyor. Ayrıca bu yaklaşımlar, ana muhâlefet gibi koskoca bir aygıtın, neo-liberal zokayı yutmakla veya bizlere yutturmakla yükümlü olduğunu da ortaya koyuyor!

Birileri muhâlefeti iğdiş etmişe benziyor; ama kimler?

2 "İğdiş Sol", Mümtaz Soysal, Hürriyet 23.07.1993

3 Fatih Yaşlı, İdeoloji: Bir Kavramın İzinde, s. 34




Kaçınılmaz Bir Kaçış Denemesi-II: TARİHSELLİK

VectorStock
Kaçamayacağımız bir diğer fenomen, tarihsellik... Tıpkı ego gibi tarihsellik de her yanımızı saran bir yanılgılar yığınına hapsediyor bizi. Egodan daha berbat olan tarafıysa; ego örneğinde en azından diğer insanları referans alarak bu soyut boyunduruktan bir nebze kurtulmamız mümkünken, tarihselliğin mevcut tüm hacmi kuşatarak bize bunun için pek imkân vermemesidir. Elbette hiçbir yöntemimiz yok değil. Tarihin farklı zamanlarını klasik anlayışlardan daha incelikli bir şekilde okuyabilmek ve böylelikle günümüzün pek de evrensel bir tarafının olmadığını kavramak iyi bir girişim olabilir.

İçerisinde bulunduğumuz zaman aralığı her şeyiyle bizi kuşatıyor. Tekil anlamda hiçbirimize bağlı olmayan, ancak hepimizi bağlayan bir ruh yaratıyor. Bunun bize edindirdiği her türlü inanışı, düşünceyi ve fikri de mutlak geçerlilikte zannediyoruz böylelikle. Burada bahsettiğim şey genelde olduğu gibi sadece öyle ideoloji falan değil, egoda da böyle değildi zaten. Çok daha geniş bir algılamadan bahsediyorum. Bu algılamayla çoğu kez farkında bile olmadan kapılıp gidiyoruz. Buna da mahkûmuz açıkçası. Öyle ilginç bir şey ki söz konusu olan, her seferinde elde edilen ilerlemeyle, eskinin eksik veya yanlış tarafı kolayca görülüyor. Ancak bu sefer de yeniye sanki son ve en mükemmel olanmış gibi bağlanılıyor. Tabii ki bu durumun farkına varılarak çabuk ve sunî bir ilerleme kaydedilemez. Bu imkânsızdır. Zaten bu sebeple bu kaçınılmaz kaçış denememizin, başarısız olması da kaçınılmazdır.

İnsanlar tarih boyunca şu anda bize komik gelecek pek çok şeye inandılar. Hadi çok günümüzde sürmekte olan kısımlara girmeyeyim de şöyle bir Eski Mısır'ı düşünelim. O mimari harikası piramitlerin yanı sıra, firavunların inanışları, rahipler, başrahipler, onların yaptığı (iddia edilen) sihirler, din anlayışları, hattâ basbayağı insan olan firavunu tanrı kabul etmeleri, komik değil de nedir? O günlerde hayatın şekillenmesine birinci dereceden etki eden bu şeylerin tümünün şu anda 'tarih bilgisi' olmasının dışında en ufak bir değeri olabilir mi? Mümkün görünmüyor.

Babil'in en ünlü kralı Hammurabi, -hani şu küçükken "hamur abi" diye dalga geçtiğimiz tandır kokulu adam- ilk olmasa da önemli bir anayasal ilerlemeye imza atıyor mesela. O güne kadar hep böyle manevî temele dayalı, 'rahip-kral' gibi bir figürü reddedip, askerî temele dayalı bir rejim ortaya koyuyor. Bu belki bir önceki şekli benimseyen kimselerin hoşuna gitmese de sonuçta yeterli erk sağlandığı zaman yürüyor. İster istemez de yeni bir anlayış getiriyor. Bir yönüyle ufuk açıyor. "Demek ki böyle de olabiliyormuş" dedirtiyor insanlara.

Neredeyse her toplulukta işler asırlarca böyle gülünç inanışlarla ve 'değerlerle' ilerledi. Bunlar belirli bir düzen tesis ettiler ve yararlı da oldular tabii. Ama dediğim gibi her birisi o dönem için tarihsel bir perspektifle insanlığın geldiği son noktaydı, gerekli bir düzendi ve belki de pek çokları için en doğru düzendi. Günümüzde en azından aklı başında insanlar, bir ailenin ülkeyi/dünyayı yönetmek adına özel ve tanrıdan torpilli olamayacağını bilirler ve bu tamamen akıl dışı, anti-demokratik bir şeydir. Ancak dikkat ederseniz günümüzde de kötü bir niteleme adına direkt "anti-demokratik" kullanılabiliyor. Yani "demokratik" olan peşinen kabul edilmiş olarak "iyi" demek oluyor, belki de  "olması gereken", "olabilecek en iyi" ve "ideal" anlamlarına da geliyor.

Yine bir inanışa geliyoruz aslında. Demokrasi inanışı! Kırk dereden su getirip samimiyetsiz bir demokrasi eleştirisiyle bunu geriletip, yerine çağ dışı teokratik-monarşi getirme sevdalısı olmadığımı açıklamama gerek yok diye düşünüyorum. Yani Refah'ın gençlik kollarını tipik bir üyesi olmadığımı beni yakinen tanıyanların bildiği gibi diğerleri de yıllardır yazdıklarımdan anlamışlardır herhalde.

Günümüzde eskisinden çok daha iyi niyetli, nitelikli, ilerlemeci demokrasi eleştirileri de yok değil. Ancak dediğim gibi "bugüne kadarkiler yıkılarak bir yenisi geldi bunu da derhal yıkalım" gibi bir anlayışla ilerlemek mümkün değil. Aksine bu çocukça bir düşünce olarak görünüyor. Dolayısıyla bir şeyi fark edip, eylemsel safhaya kolay kolay geçemediğimiz bir durum söz konusu. Yukarıda bahsettiğim gibi ve tıpkı ego bahsinde de olduğu gibi.

Tarihselliğin etki alanları epey çeşitli. Yani aklınıza her ne gelirse, orada tarihselliğin olması kuvvetle muhtemel. Devlet yönetimi, sosyal ilişkiler, kadın-erkek ilişkileri de buna dahil. Şu anda size en erkeksi, ağır başlı, karizmatik (veya artık o her neyse) gelen bir özellik, yüzyıllar önce kadınlara özgü olabilir. Bunun tersi de geçerli.

Yuval Noah Harari, dünyada ses getiren eseri Sapiens'te, Fransa Kralı 14. Louis üzerinden 18. yüzyılda erkeksiliği tanımlıyor ve Louis'in portresini paylaşıyor.¹ Buna göre Kral Louis; belindeki büyük bir kılıç ve pelerinine ek olarak, uzun bir peruk, uzun çoraplar, topuklu ayakkabı ve dansçı duruşuyla görülüyor. Bugün bunların bir erkekte erkeksilikten çok neye yorulacağını herhalde tahmin edersiniz. Ancak o zaman öyle değildi. O zamanlar tıpkı doğada da olduğu gibi daha gösterişli olan ve karşı cinse kendisini beğendirme kaygısı güden erkekti. Bu sayılanlar da inanması bugün çok güç olsa da bir erkeği heybetli ve saygın gösteren şeylerdi. Dolayısıyla da şu anda bize çok absürt gelen böyle bir imaj söz konusuydu. Sonra Harari'nin de anlattığı üzere çeşitli sosyolojik süreçlerle bu eklentiler, erkekten bir bir kadına geçti.

George Orwell, Sosyalizm ve İngiliz Dehası adlı denemesinde ülkelerin ve ulusların özgünlüğüne değiniyor. Sonra da bu özgünlüğün kendi içerisinde bile ilginç bir şekilde değiştiğini belirtip şunu ekliyor:

1940 İngilteresi'nin 1840 İngilteresi ile ortak özelliği ne olabilir ki? Peki ya sizin, annenizin şöminenin üzerine fotoğrafını koyduğu beş yaşındaki çocukla ortak özelliğiniz nedir? Aynı insan olmanız haricinde hiçbir şey.²

Orwell'ın bu değinmesiyle, bir kez daha mekânın ve zamanın insanı yeniden yarattığı gibi dümdüz bir gerçeklikle karşı karşıya kalıyoruz. 19. ve 20. yüzyıl arasındaki Avusturya'yı düşünelim. Dünyayı her yönde etkileyecek norm dışı insanların neredeyse tamamının yolu burada kesişti. Viyana'da iyi bakılmış atların, nallarıyla dövdüğü zeminden çıkan tok seslerin, kırbaç seslerinin duyulduğu, göze estetik gelen faytonların dolaştığı taş sokakların bir ruhu vardı. Buradaki en üstün ve dünyaya yön vermiş kişinin bile bu ortamdan daha ileri, farklı bir dünya tahayyülü düşünülebilir mi? Sanmıyorum.

Teknolojinin ilerlemesiyle bu söz konusu ruh çok daha hızlı yenileniyor ve yavaş da yenilense, günümüzdeki gibi giderek hızlansa da her değişim bambaşka bir algılayış, kavrayış yaratıyor. II. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD'de (hattâ ABD'nin içerisinde fiilî anlamda savaş olmadığı için daha öncesinden de alabiliriz) pekişen ruhu düşünelim. Eğlence mekânlarıyla, şimdiki estetik anlayışımıza nazaran geniş kesim takım elbiseleri ve fötr şapkalarıyla, purolarıyla, klasik arabalarıyla bir bütündü bu. Hattâ öyle ki şu anda bize gördüğümüz yerde nostaljik ve hoş bir his yaşatan o ögelerin, teknolojik olanlarının bir bağı vardı adeta. O yusyuvarlak araba farlarını düşünün. Aynılarından traktörlerde ve birer tane motosikletlerde de vardı. O "geniş kesim" tandanslı araba kaportalarının, dönemin uçaklarının gövde yapısıyla açıkça bir akrabalığı olduğunu kim reddedebilir?

Bunu tanklarla, trenlerle, ağır piyanolarla, çakılarla, radyolarla ve o tombul veya gereğinden büyük telefonlarla çoğaltabilirsiniz. Bu tamamıyla bir ruhtu. Günümüzde tabii bu ruh, dediğim gibi çok daha hızlı dönüşüyor. On yıl kadar önceki yaşantımız, epey hantal, estetiksiz ve inceliksiz görünüyor gözümüze. Sadece o "çıt" "çıt" eden tuşlu telefonları demiyorum, saç imajlarımız, yırtık kot pantolonlarımız ve muhtelif tercihlerimizle yine bir bütün söz konusu. Sadece on yıllar da değil, bunu hayatımızın içerisindeki çok kısa dönemlerde de hissedebiliyoruz artık. Aylarca kullandığımız spor salonundaki aletlerin bize normal ve tam "olması gereken" gibi gelmesi ancak yenilerine alıştıktan sonra haftalar içerisinde bu aletlerin kaba ve verimsiz gelmesi gibi bir şey bu. Tüm bunlar aslında nesneyle ilişkimizden çok daha ileri bir şeyi, bir kavramayı ifade ediyor. Diğer bir deyişle hayatı anlamayı.

Felsefedeki bitmez muhabbetlerden birisidir filozofun zamanının sorularıyla ve sorunlarıyla meşgul olduğu. Bu elbette ki kaçınılmazdır, başından beri söylüyorum. Ama bunun da ötesinde bir şeyler olabileceğini net olarak zihnimizde oturtamasak da en azından hayal edebiliriz. Mağara duvarındaki gölgeleri görmek gibi.

Konu yine epey soyutlaştı. Sizleri sıkmamak ve meramımı daha iyi anlatabilmek adına bir örnek vereyim. 1980'ler itibarıyla Doğu Almanya'yı düşünelim. Hattâ burada sadece bir genci hayal edelim. Dünyayı nasıl algılardı dersiniz? Muhtemelen bıkkındı. Hayatta en son görmek istediği şeyler orak-çekiç veya pergel-çekiç sembolüydü. Küçüklüğünden beri okullarda ve hayatın diğer alanlarında çeşitli vesilelerle kendisine söyletilen tüm marşlardan ve yürüyüşlerden sıkılmıştı. Bunların kalıplaşmış aptalca şeyler olduğunu düşünüyordu. En "solcu" olduğu ihtimalde bile "özgürlükçü" çizgiye daha yakın olarak, kendi sosyalizmini tanımlayıp, devletin sosyalizmini sadece ritüellere indirgenmiş arkaik bir şey olarak görmesi çok olasıydı.

Özellikle mesele ideolojiyse, zihnin dışarıdan verilenleri alması görülmüş şey değildir. Büyük bir incelikle en sade hâlini belki alabilir. Üzerini kendisi tamamlar.

Ama yüksek ihtimalle bunlardan da uzak olarak hamburgerin tadını merak ediyor, kola içip, ciklet çiğnemek, kot pantolon giymek ve hayatın diğer tüm renklerini görmek istiyordu. Bunları ayıplamıyorum. Son derece de insanî şeylerdir. Ancak alabildiğine tarihsellerdir de kaçınılmaz olarak.

İlla tek taraflı bakmayalım, günümüz dünyasında yirmi dört saatinin yarısını (ve belki daha fazlasını) işine ve işiyle ilgili ulaşıma harcayan bir genç için de çeşitli şeyler söyleyebiliriz. Buradaki hayalî karakterimize de yukarıdakinin tam aksine orak-çekiç sembolü umut verici gelebilir. Şu anda pek hissetmesek de aslında bu da bal gibi tarihseldir. Bağımsız bir algılayıştan alabildiğine uzaktır.

Bunun farklı örneklerini tarihte de görebiliriz. Hattâ bu kadar tarihsel tecrübenin olmadığı dönemlerde çok daha iç burkan ve dar perspektifli versiyonlarını. Feodal düzende bir köylü ne hayal edebilirdi ki? Muhtemelen sonsuza dek insanların tarlalarda çalışacağını ve sonra da kıyametin kopacağını düşünüyordu. Aslında günümüzde pek çoklarının durumu da bundan farksız. Pandemi tartışmaları ve sistem ilişkisi konuşulurken "yok artık canım kapitalizm biter mi hiç" çıkışları da bu yüzden. Daha ötesini hayal etmeleri söz konusu dahi değil çünkü.

1 Yuval Noah Harari, Sapiens, Kolektif Kitap, Çev. Ertuğrul Genç, s. 157
2 George Orwell, Neden Yazıyotum, Sel Yayıncılık, Çev. Levent Konca, s. 19

12 Nisan 2020 Pazar

Kaçınılmaz Bir Kaçış Denemesi-I: EGO

Ellen Weinstein'a ait bir illüstrasyon

Hepimiz bir şeylerden kaçmak isteriz. Felsefî olarak da üzerimizde kurulmuş tahakkümlerden, dışsal iktidarlardan ve tüm yanıltıcılardan arınarak, özgürleşmeye yönelmek çok insanî bir çabadır. Mutlak olmasa da muazzam bir nesnelliğe ulaşmayı mümkün kılar. Ben de bir süredir saplantılı olarak bunu düşünüyor ve istiyorum. Tam bu noktada tüm düşüncelerim iki merkezde yoğunlaşıyor; ego ve tarihsellik. Ego, kendimizi aslında olmadığımız bir yere konumlandırmamız sebebiyle bizi yanıltıyor. Tarihsellik ise, içerisinde bulunduğumuz atmosferi -aslında olmadığı üzere- ezeli ve ebedi sanmamız sebebiyle bizi yanıltıyor.

Sadece ben de değil, ortalama bir potansiyelde belli bir düşünce yoğunluğuna giren herkesin buraya geleceğine inanıyorum. Dönüp dolaşıp gelinecek bir yer gibi. Bu sebeple de buna "kaçınılmaz" diyorum. Tabii şu da var; bu kendisinin kaçınılmaz olduğu kadar, başarısız olmasının da kaçınılmaz olduğu bir girişim. Özellikle egoyla ilgili olanı. Zira bu kaçış denemesinin gerçekten başarılması, insanı insandan üst olarak başka bir şeye evirir, ki bunu yapabilen bir ademoğlu henüz görülmemiştir!

Freud'un kurguladığı mekanizmada id, hayvanî dürtüleri üretiyor. Hayatta kalmamızı ve de hayatı sürdürmemizi sağlayan güdüleri sürekli olarak yaratıyor. Süperego ise bu dürtülerin sosyal yaşama uygun olmasını sağlayacak ölçüde baskılanmasını sağlıyor. Böylelikle sosyal hayatta kaba veya vahşi olmakla itham edilmeyecek kadar medenî davranabiliyoruz. Bu iki zıt odağın dengelenmesiyle de benliğimiz, yani egomuz meydana geliyor.

Egonun popüler kullanımı bundan biraz farklı aslında. Kendini beğenmişlik, gereksiz ve itici öz güven olarak kullanılıyor. Yani "ego" Latince olarak da Freud tarafından da "ben/benlik" olarak kullanılıyorken, umum tarafından "ben hayranlığı" şeklinde anlamlandırılıyor.

Benim bu yazıda hangisinden; yani 'ben'den mi, 'ben hayranlığı'ndan mı kaçmaya çalışacağım ise açıkçası biraz muğlak. Çünkü kastettiğim şey ne tam olarak 'kendim' (yada okuyucu zaviyesinden kendisi), ne de 'kendimi beğenmişlik' olacak. İkisinin arasındaki o kaçınılmaz perspektife odaklanacağım. Bu yazı boyunca 'ego'yla, o zorunlu ben merkezli bakışı kastediyor olacağım.

Elbette ki hayata kendi açımızdan bakacağız. Bu her şeyden önce, en azından düz anlamıyla fiziksel bir zorunluluktur. Gözlerimizin gömülü olarak bulunduğu kafamız, geri kalan tüm dünyayı izlediğimiz zorunlu bir açıdır. Ancak bu durumun algılarımızda meydana getirdiği illüzyonları gidermek için çalışmalıyız. Bunun ne kadar aciz, bayağı ve irite edici bir durum olduğunu fark edip, asgarîye inmesi için çabalamalıyız.

İnsan kendisini, kendisine karşı nasıl tanımlar? Meselemiz burada başlıyor. İnsanın kendi kendisini tanıması ve nitelendirmesinde kaçınılmaz ve sonsuz bir kayırma var. Bu kayırma, ilgilenilen alanın, mesleğin, sahip olunan yeteneğin olağanüstü yüceltilmesi ve buradan aktarılan yücelik olarak tebarüz edebilir. Bazen de direkt benliğe yönelik bir ululama söz konusudur. Ki daha temelde olanın bu olduğu açıktır. İç sesle daima "ama ben" gibi ifadelerle başlayan çeşitli açıklamalar yapılır.

Yani kişi siyaset bilimi doktorası olan birisiyle siyaset veya felsefe profesörüyle felsefe tartışabilir. Yeterli bilgiye sahip olmasa ve tartışma boyunca çam devirse, hattâ facia boyutunda yanlış argümanlar öne sürse dahi, kendisini yüksek ihtimalle haklı görecektir. "Ama ben çok yönlü düşünüyorum", "ama ben kalıp düşüncelere bağlı değilim", "ama ben halk arasında çok gözlem yaptım", "ama ben akademik ezberlere saplanmış değilim" gibi sayısız 'torpil' ifadesi, kişinin kendi kendini haklı çıkarmasına yeter de artar.

Çoğu insanın kendi ölümüne inanmadığını okumuştum. Hattâ bu konuya Cem Yılmaz da bir gösterisinde değinir. Bu içten içe, benliğin derinlerinde yaşayan bir inançtır yada inançsızlık. Gerçekte tabii ki kimse ölümsüz olduğunu iddia ederek gülünç bir duruma düşmez. Ama her insan kendiliğinden gelişen bir hissiyat olarak; kendisinin olağanüstü özel olduğunu düşünür.

Günlük hayatta sık sık bu 'olağanüstü özel' hissedişten gelen öz güveni görürüz. Kişilerin samimi düşüncelerini dile getirebilecek rahatlıkta oldukları dost meclislerinde özellikle... Bir alanda rüşdünü çoktan ispatlamış ve tanınır hâle gelmiş kişilerin, o alandaki görüşlerine getirilen eklemeler hattâ yanlışlama girişimleri müthiş örneklerdir. Tarihle ilgili bir meselede "ben o konuda İlber Hoca gibi düşünmüyorum" ifadesi gibi mesela. Bunu diyen kişi alelade tarih bilgisine sahip bir tip, hattâ şu lisedeki tarih derslerinde uyuklayan ve tarihteki en temel dönüm noktalarından bile bihaber birisi olabilir. Yine de "ama ben böyle düşünüyorum", "ama ben", "koskoca(!) ben" refleksleri kaçınılmazdır.

Bu reflekslerden hareketle, tıpkı ölüm bahsinde olduğu gibi önemli bir noktaya daha varıyoruz; topluluk önünde övmeyi pek sevdiğimiz 'liyakatin' aslında neden tahammül edemeyeceğimiz bir şey olduğu sonucuna! Bir meselede otorite olarak görülen birisi, bizim tezlerimizle bağdaşmayan bir şey söylerse bu aslında bizi ikna etmesi gereken bir şeyken, bizi daha çok sinir eder. Muhtemelen de ona alternatif "fetvalar" bulmaya iter.

Erişkinlikle birlikte kişinin kendini tanımladığı rol, ona hayatın merkezinde görünür. Bu değindiğim üzere; bir hobi, yetenekli olunan bir alan veya meslek olabilir. Bazen hiç emek verilmeden ve hattâ tercih bile edilmeden edinilmiş, maruz kalınmış bir rol de olabilir. Cinsiyet gibi. Bu tamamen kişinin tanımlamasıyla ilgilidir. Tanımlama sonrası hayatî önem, yücelik, değerlilik, kutsiyet peşi sıra gelir. Doktorlar olmasa hâlimizin nice olacağı, mühendisler olmasa tüm bu teknolojik gelişimi kimin sağlayacağı, hattâ ne kadar gülünç olsa da anneler olmasa nasıl dünyaya geleceğimiz gibi argümanlar mantar gibi türeyiverir.

Kişinin kendisini tanımlamasına vesile olan şey, örneğin meslek, dışarıya karşı bir konum olarak tümden yüceltilirken; içeriye, yani diğer meslektaşlara karşı da meslekî bilgi ve tecrübeyle kişisel fark olarak yüceltilir. Söz konusu mesleğin icrasıyla dünyadaki güya kritik dengelerin sağlanması bağdaştırılır. Meslekî bilginin ilintili olabileceği bir meseleye dair konuşurken, günlük dildeki muadilleri olmasına rağmen meslekî terminoloji kullanılır. Bu da egonun söz konusu olduğu diğer sayısız örnek gibi çocukçadır. Ayrıca mide bulandırıcıdır da tabii...

Günümüzde, bugüne kadar yaşananlardan farklı olarak, teknolojik gelişimin insan hayatına etkisi, egonun sevimsizliğini katmerliyor. Kendi perspektifinden çevresini izleyen sıradan insana, tüm dünyayı hem de kendi belirlediği filtrelerle izleme imkânı veriyor. Merkezinde akıllı telefonların olduğu gerçek dışı bir evren, her insanın egosunu 'tanrılık' seviyesine çıkarıyor.

Bu sevimsizlikten tamamen arınmak mümkün görünmese de bir dereceye kadar yontulması, insanı çok daha iyi bir noktaya taşır. Burada metot olarak; o fiziken mahkum olduğumuz kafatasından uzaklaşarak, başka kafataslarından ve de boşluktan kendimize bakabilmeyi öneriyorum. Bu metotla öyle kökeni Hint kültürüne uzanan, yozlaşmış bir mıymıntılıktan değil, gerçek bir perspektif aşımı çabasından bahsediyorum.

Ancak burada yine başka bir problem karşımıza çıkıyor. O kadar da 'güçlü' olmadığımızı görmeye çabalarken, karşılaşacağımız tatsız manzaraya tahammül edebilmek de bir 'güç' gerektiriyor. Sanki bir paradoksun içine düşüyoruz. Zira bir anlaşmazlıktaki dünyanın en haksız kişisinin dahi, karşı tarafı haksız görmesi illüzyonu gibi, kendimizi olduğundan çok daha güçlü, değerli ve önemli görüyoruz. Bu illüzyondan kurtulmak da gerçek görüntünün karşısında ayakta kalmak da pek kolay bir iş değil. Hattâ bu zorluk yeterli gücü bulunmayanları intihara dahi sürükleyebilir. Dolayısıyla bizi manipüle eden şeylerden kaçışta bu adımın, yani egodan uzaklaşma girişiminin bedeli çok ağır olabilir.

4 Nisan 2020 Cumartesi

Çin'in virüsü komünist mi?


(Bu yazı hararet.org'da yayınlanmıştır)

Herhalde en başta şunu söylemek gerekir ki; artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve hiçbir şey en azından bir süreliğine "korona virüsü" (sars-cov-2) hesaba katılmadan konuşulamayacak. Tarihin önemli bir dönemecine şahitlik edeceğiz.

Pandeminin, yani dünya çapındaki bu salgının etki ettiği alanlar yerine, etmediklerini düşünmek muhtemelen daha az zahmetli olur. Zira yerel ve küresel ölçekte, kişiler arası ilişkilerde, günlük hayatta, ekonomide ve dahi dinlere bakışta, salgın artık başat bir etken. Epeyce bir çevre, meseleyi biraz da hayatın mevcut şeklinin getirdiği bıkkınlıkla "kapitalizmin sonu" bağlamında ele alıyor. Olacakları buna yormayı tercih ediyor. Psikolojinin ideolojik yönelime olan etkisiyle ilgili bir yazı yazdıktan sonra, bodoslama buraya dalmak, takdir edersiniz ki biraz çelişik olur. O sebeple daha etraflıca düşünmeye, önüyle arkasıyla bakmaya, nesnel yaklaşmaya gayret edeceğim...

Bir defa şunu söyleyelim; bu bir kriz evet ama, ekonomik sistemin içinden gelen bir kriz değil. Yani biz bir sabah uyanıp, borsaların birbiri ardına yıkıldığına, doların alıp başını gittiğine, faizlerin bilmem ne olduğuna falan şahit olmadık. Wuhan'da başlayan bir hastalığın -ki bu ekonomiyle direkt ilişkisi olmayan bir şeydir- dalga dalga yayılarak, tüm dünyayı sardığını ve mevcut sistemi fena hâlde zorladığını gördük.

Tabii bu demek değil ki sistem muhteşem işliyordu da pandemi meydana gelip işi bozdu. Her şey güllük gülistanlıktı da virüs mahvetti. Bir ideoloji olarak küreselleşme de çoktan saplanıp kalmıştı. Kapitalizm belki de alternatifsizlikten yürüyordu. ABD on yıllardır karşılıksız dolar basıyordu. Ticaret savaşı ve ona benzer yöntemlerle hâkim anlayış, kendi felsefesini çiğneyecek kadar köşeye sıkışmıştı. Bu sebeplerle bir sistem krizi yaratması açısından pandeminin, 'adil' olmadığı ve yolunda giden işleri bozduğu söylenemez. Hem sadece ekonomik işleyiş değil, insanlar, insanların sağlık durumları da sistemin bir parçasıysa, kapsayıcı bir sistem her taraftan gelecek tehditlere karşı dirençli olmalıdır. Dolayısıyla virüs aslında kapitalist sistem için, olsa olsa tüm suçun üzerine yıkılabileceği bir kurtarıcı olabilir!

Marx'ın öngörülerini anımsatacak şekilde kapitalizmde krizler hiç eksik olmadı. 1873'te başlayan ve giderek yoğunlaşan ekonomik sıkıntılar, meşhur 1929 Buhranı, 1973 Petrol Krizi ve 2008 Mortgage Krizi bunların başlıcalarıdır. Bunlara ek olarak borsa temelli başka krizler de var.

Krizlerin aşılmasında daima çeşitli makas değişiklikleri veya büyük olaylar görülür. Mesela 1873 yılında başlayan daralmalar koskoca bir dünya savaşına kadar sürdü. Büyük Buhran'dan sonra 'görünmez el' cazibesini yitirdi. Keynesyen yaklaşım popülerleşti ve daha da büyük bir felaket olarak II. Dünya Savaşı patlak verdi. II. Dünya Savaşı sonrası yaklaşık bir otuz yıl kadar süren dönem, ekonominin altın çağıydı. Ki bu da anca 1973 Petrol Krizi'ne kadar sürdü. Buradan sonraysa neo-liberal politikalar hızla yayıldı.

Sözün özü her ciddi bunalım, çözümüyle birlikte yeni bir sayfa açtı. Açılan yeni sayfa ekonomiyle başlayarak; sosyal yaşamı, alışkanlıkları, davranışları, insan tipini yeniden belirledi. Dolayısıyla hiç de küçük bir problem olmayan pandemi, yarattığı ve daha da yaratacağı bu buhranla muhtemelen yepyeni bir dönemi başlatacak.

Yeni döneme geçmeden önce içinde bulunduğumuz dönemi değerlendirmek gerekir. Nasıl bir dönemde yaşıyoruz veya yaşıyorduk? Kısaca şöyle özetleyebiliriz; 1970'ler itibarıyla neo-liberal düzen inşa edilirken, aynı zamanda Çin'in başı çektiği uzak Asya, dünyanın fabrikası hâline gelmeye başladı, üretimler buraya kaydırıldı. Bu aynı zamanda her ülkenin toplumunda benim "sunî sınıfsızlık" olarak tanımladığım, yapay bir homojenlik meydana getirdi. Yani her ülkede birbirine benzer şekilde sınıfsal bir dağılım varken, bu giderek tek tipleşip, her ülkenin işçisinin bir anlamda Çin'e transfer olduğu bir şekle dönüştü.

Sonuç olarak da en azından 'yarı zamanlı' olarak burjuva olunan, herkesin kendi dünyasının tanrısı olduğu, bu post-modern şımarıklığın zirve yaptığı zamanlara geldik. İnsanların genelinin farkında olmadıkları birtakım bedeller ödeyerek ve hayatın bu şekilde yaşanmasını sağlayan en temel bilgileri dahi bilmeyerek, amaçsızca yaşadıkları dev bir çöplük yarattık. Bilindik birey-toplum tartışmalarının, "birey" tarafına en çok yıkıldığı günleri yaşadık. Şimdi bu tartışmalara da en başından başlamak durumundayız.

Zira artık açıkça görülüyor ki, birey o kadar da 'özgür' olamaz. Kişinin kararları sadece kendisini değil, toplumu da etkiler, hattâ öldürebilir! Bu durumda pek çok ülkede toplumun sağlığı için bireylerin hareket alanlarının direkt devlet tarafından belirlenmesi gerekiyor. Bu kulağa pek hoş gelmeyen önlemler, her kültürden irrasyonel tiplemenin ağır tepkisiyle karşılık buluyor. Dünyanın her tarafında rutin hayatına devam edenlere ek olarak, sırf uyarılara inat hareket edenler de var. Dinî turistik gezisinden veya ev partisinden geri kalmayanlar bu farklı tiplemelere iyi birer örnektir.

Yine pandemi sebebiyle tıkanan hastaneler, yoğun bakım kapasiteleri, açıkça her şeyin yolunda gittiği zamanlarda halk sağlığının ne kadar önemsendiğini sorguluyor. Ayrıca neo-liberalizm ürünü, parası olanın hizmet alabileceği, lüks otel görünümlü, kâr odaklı özel hastanelerin mi, yoksa belirli bir standarttaki ve olabildiğince her yere yayılmış, halka hizmet veren devlet hastanelerinin mi 'olması gereken' olduğunu sorgulatıyor.

Dünyanın en gelişmiş ülkesi ABD'de geçtiğimiz günlerde 17 yaşında bir hasta, sigortası olmadığı sebebiyle geri çevrildiği bir hastaneden diğerine sevk edilirken, tedavinin geciktirilmesi sebebiyle hayatını kaybetti. Bu kişi bir covid-19 hastasıydı. Sadece bu olay bile insanlığa; sağlığın bir temel ihtiyaç mı, yoksa keyfî bir hizmet mi olduğunu, çocuk sayılabilecek birisinin maddî sebeplerle ölüme itilmesinin insanî olup olmadığını ve bu sistemin bir salgınla ne ölçüde mücadele edebileceğini ayrı ayrı düşündürtecek.

Aslında bunları yeni düşünüyor da değiliz. Neo-liberalizmin ilk zamanlarından itibaren, ruhunu şeytana satmamış düşünce insanları bunu her fırsatta teşhir etti. Sağlığa değil kâra odaklanmış bir özel hastanenin, eğitime değil kâra odaklanmış özel okulun, bu tipteki asıl amacından ziyade kâr odaklı her türlü kurum ve kuruluşun çökmeye mahkum olduğu daima söylendi. Bu temeldeki etik ve ahlâk dışı taraflar sürekli dile getirildi. Şu an bunları daha kalabalık olarak ve daha hararetli tartışmamızın yegane sebebi artık yumurtanın kapıya dayanmış olmasıdır!

Sadece kurumlar ve bunların işleyişi de değil. Pandemiyle mücadele edebilmek adına gereken sosyal izolasyon, karantina veya buna benzer uygulamaların getirdiği ekonomik tıkanıklıkların, maddî zorlukların aşılması, temel ihtiyaçların karşılanması, zararların tazmini ve halkın korunması da yine devletleri, devlet aygıtını kaçınılmaz olarak göreve davet eden bir durumdur.

Direkt siyaset bilgisi kitabının ortasından konuşmaya başlamasak da takdir edersiniz ki bu iki kol da 'sol' bir akımı ifade eder ve temelde böyle bir kökte birleşir. Bu akımların pratikteki karşılıklarına ilk bakışta pek de hoşumuza gitmeyen seyahat kısıtlamaları olarak rastlıyoruz. Bunu birtakım özel hastane ve otellerin kamulaştırmaları izliyor. Son olarak da insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri ve de 'normal' hayatlarını sürdürebilmeleri için gereken destekleri, sosyal devlet faaliyetlerini görüyoruz.

Tüm bu süreci hızlandıran ve yaygınlaştıran da iki temel unsur söz konusu; bunlardan ilki, bir devletin attığı adımların, anında başka başka devletlerin vatandaşları tarafından da öğrenilip, talep edilir, beklenir hâle gelmesi, ikincisi de virüsün küresel bir tehdit olmasıdır.

Gerçekten de kapitalist küreselleşme ideolojisi ömrünü tamamladı. Ancak insanlık tarihi kadar eski bir şey olan küreselleşme olgusu için aynı şeyi söyleyemeyiz. Pek çoklarının aksine bu ayrımı yapmamız gerekir. Küreselleşme olgusu, insanın insan olduğunu fark ettiği çok eski zamanlara uzanır ve insanın merağı, her hamlesi daima bu olguyu beslemiştir. Bunu tarihteki hemen her olay, keşif, savaş ve özellikle ticaret yolları olarak düşünebiliriz. Bütün bir Roma tarihi, Moğol yayılımı, Haçlı seferleri, Amerika'nın keşfi ve Sanayi Devrimi de bu kapsamdadır.

Önce kara Avrupası'nın kendi içerisinde, sonra bu parçanın İngiltere'yle, en nihayetinde de transatlantik kablo hattıyla Amerika Kıt'asıyla telgraf ağının tamamlanması da küreselleşme olgusuna muazzam bir örnektir. Radyonun ve televizyonun icadı da öyle... Yine takdir edersiniz söz konusu beşerî gelişimler, tamamen ve daima tek bir politik tarafa mâl edilemez. Uzun yıllar küreselleşme olgusunun rüzgârından, kapitalist küreselleşme ideolojisi istifade etmiş olsa da artık durum tersine dönmek üzeredir.

Yukarıda da tespit ettiğimiz gibi, pandemiye karşı bir devletin aldığı 'sol' tedbirler, bugün elimizde; WhatsApp, Twitter, İnstagram, Facebook, YouTube adlarıyla bulunan araçlar sayesinde, anında iletiliyor ve 'olması gereken' tedbirler olarak, diğer devletlerin vatandaşlarınca da talep ediliyor. Ayrıca virüsün küresel çaptaki etkisi, tedbirlerin de küresel çapta olmasını zorunlu kılıyor. İşte bunlara dayanarak, küreselleşme olgusunun artık daha çok sol akımların yelkenini dolduracağını söyleyebiliriz.

Hâl böyleyken, virüs sebebiyle küreselleşmenin sonunun geldiğini söylemek ve onu tamamen 'kapitalist' cepheye itelemek, onunla tümden bir mücadeleye girişmek bizi, sanayi devrimi sonrasında işinden olan ve suçlu gördüğü makineleri büyük bir hınçla parçalayan zavallı ludistlere benzetir ki bununla hiçbir yere varamayız.

Şu durumda ayrıca hatırlamamız gereken kişinin Jean Baudrillard olduğunu düşünüyorum. Hem Marksizm dışı hem de kapitalizm karşıtı bu ilginç adam; kapitalizmin ölüm hariç her şeyi yuttuğundan ve dönüştürdüğünden söz etmişti. Dolayısıyla da kapitalizmi ancak ölüm diz çöktürebilirdi. Bir anlamda şu an böyle bir süreci yaşadığımızdan da bahsedebiliriz.

Zira günümüze kadar, kapitalizm karşısında diğer ana akım ideolojiler gerilediler, kapitalizm önüne çıkan her şeyi satın aldı veya yok etti. Milliyetçilikleri törpüledi, dinleri dönüştürdü. Dünyanın her tarafında holdingleşmiş, maneviyattan çok maddiyata yakın tarikat çevreleri türedi. Öyle ki ironik ve komik bir biçimde kişi bazında sosyalizmi dahi kısmen dönüştürdü. Zincir mağazalardan çeşitli 'sosyalist' kıyafetler yahut eşyalar satın alan, sosyal medyada 'sosyalist' tepkiler gösteren, sistem adına asla bir tehdit olmayan 'sosyalist' insanı üretti.

Ne var ki, kapitalizmin temas edebildiği her şey tamamen dünyeviydi ve ölümle ilgili yapabileceği en ileri hamle sadece onu ötelemek oldu. Yani ölüm yokmuşçasına yaşanan, ölümün ancak plan dışı bir şey olarak başa geldiği 'sonsuz' bir hayat söz konusuydu. İşte virüs de tam bu açıktan, var gücüyle saldırdı. Öyle görünüyor ki başarılı da oldu!

Bunlara ek olarak virüs bize pratikte de bazı şeyler gösterdi. Brexit meselesiyle imajı zedelenen Avrupa Birliği'nin gerçekte pek de bir karşılığı olmadığı, bundan ayrı olarak 'özgür' Avrupa ülkelerinin kendi içlerinde de türlü açıklıklarla birtakım tehditlere karşı rehavet içerisinde oldukları ispatlandı. AB ülkelerine 'karşı cephenin' ülkeleri olan Rusya ve Çin'in yardım etmesiyse durumu daha da vurguladı.

Yine Çin'in duyurduğu gelişmelerin doğru olduğunu varsayarsak, içeride devletin varlığının daha belirgin olduğu bir ülkede, herhangi bir ciddi salgın durumunda daha iyi mücadele verildiğini de söyleyebiliriz. Ki olağanüstü nüfusu ve bu felaketi ilk deneyimleyen ülke oluşu sebebiyle söz konusu başarı esaslı, hatrı sayılır bir başarıdır!

Burada bilgilerin doğruluğuna karşı bir şüphe payı bırakmayı da özellikle ihmal etmemek gerekir. Zira pek çok örneği olacak şekilde, en son örneğini Sovyetler'deki Çernobil deneyiminden de hatırlayacağımız üzere, bu tür devletlerin doğru bilgi servisi konusunda birer şampiyon olmadıkları da barizdir!

Son olarak pandemi ve ondan kaynaklı karantinanın getirdiği evde kalma zorunluluğu, sosyal olarak diğer bir etkeni meydana getiriyor. Ünlü ve dolayısıyla zengin isimler, birbirinden güzel evlerinde herkese evde kalmayı öğütlerken, onların o evlerde oturması için çalışmak zorunda olan geniş kitlelerin saf nefretini kazanıyorlar. Günümüzün ekmek bulamayanlarına, pasta yeme tavsiyesi veriyorlar! Bu da yine "her şeyin sınıfsal olduğu" tezini alabildiğine güçlendiriyor.

Sözün özü, pandemi sebebiyle; devletçe yapılan belirlemeler, kaçınılmaz kamulaştırmalar, sosyal devletin geri dönüşü ve bunları daha da kamçılayan sınıf ayrımı vurgusu, yine mecburî olarak küresel ölçekte bir yayılım sergiliyor. Korkulan adıyla söylemek gerekirse, Komünist Çin'den çıkan bu virüs, galiba yavaş yavaş komünizmi de bulaştırıyor...