21 Ekim 2018 Pazar

Devlet Üzerine-I: Evrensel Zorunluluk

Felsefi, düşünsel, siyasi derinliği olan pek çok kavram gibi "devlet"in de tanımı itilaflıdır. Türk Dil Kurumu'nun tanımı, "Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık" şeklindedir. Genel çerçeveyi çizen bu tanım, ancak daha ileri sorgulamalar yapılmadığı müddetçe doyurucu olacaktır. İnsanlık sistemli ve nitelikli olarak düşünmeyi keşfettiğinden beri devlet üzerine çeşitli tasarılar ortaya koymuş ve bunları bazen bir ekol olarak, bazen de karşıt anlayışlar olarak geliştirmiş ve değiştirmiştir.

Buna rağmen Platon'dan günümüze kadar her yerde işe yarayacak, yani evrensel geçerlilikte bir devlet modeli veya bir yönetim sistemi tasarlanamamıştır. Elbette ki bu mükemmel sistemin geliştirilemeyişi, onun ulaşılması çok zor mistik bir tür sır olmasından ziyade pek çok farklı parametreye bağlı olmasındandır. Yani sistemin uygulanacağı; toplum, coğrafya, kültür, düşünce yapısı ve en önemlisi daima ilerleyen zamanın aynı anda uyumluluğu gerekir. Tüm bu parametrelerin uyumu sağlansa ve bir müddet iyi bir gidişat gözlense de, zamanın yavaş yavaş yonttuğu, değiştirdiği alanlar çeşitli problemleri doğuracak ve bu uyum en iyi ihtimalle dahi kendi kendisini bozacaktır. İşte geçmişten günümüze dek mükemmel sistemin hala keşfedilememiş(!) olmasının en büyük sebebi budur.

Günümüz bakış açısı göz önüne alındığında, tarihte başarıyı sürekli hale getirmenin en önemli yolu olarak şüphesiz bilime ve tekniğe önem vermek gerektiği söylenecektir. Oysa ki, açıkça görüldüğü üzere sistemli düşünmeyi, felsefeyi ve dolayısıyla bilimi doğuran ve önemli ölçüde geliştiren Antik Yunan günümüze kadar gelişerek ve bir süper güç olarak gelmemiştir. Günümüzdeki Yunanistan'la dahi ne kadar bağı olduğu tartışmalıdır. Cengiz Han, bilim sevdalısı falan olmamasına rağmen öyle olanlara daima baskın gelmiş, orduları nice kütüphaneleri yok etmiştir. Yine Bizans da Osmanlı Devleti de bilime ciddi anlamda önem vermedikleri halde tarih sahnesinde önemli ölçüde varlık göstermişlerdir. Yani günümüzün yaygın bir ezberi olan "bilime önem vermek" söylemi dahi her ne kadar öyle gibi görünse de, evrensel bir bağlayıcılıkta değildir.

Karşıt iki anlayışı ifade eden; evrenselcilik ve tarihselcilik kavramları, tam da burada devreye girer. Evrenselcilik bir şeyin mutlaklığı üzerine yoğunlaşarak onun zamana veya diğer parametrelere göre değişmez bir olgu olduğunu ortaya koymaya çalışırken, tarihselcilik her şeyi kendi çerçevesinde değerlendirmeye özen gösterir ve genellikle de daha doğru olan yaklaşımdır. Ancak bu "doğru"luklar konudan konuya değişeceği gibi, durumları ifade etmede de müştereken bulunabilirler. Yani ortak paydaları olan, rastgele bir kalabalık olmayan toplulukların yaşadığı yerlerde daima devletin bir zorunluluk olarak ortaya çıktığını görürüz. Bu evrensel bir zorunluluktur. Aynı şekilde devletin işleteceği evrensel bir sistem yoktur. Yani varlığı evrensel bir zorunluluk olan devlet dediğimiz yapının evrensel nitelikte bir formu yoktur. Bu durum tarihin önemli bir kısmının yapımına aracılık etmiş, insanoğlunun macerasında önemli başlıklar oluşturmuştur. Kim bilir belki de evrenin bize yaptığı en büyük şaka budur.

Devletin var olmada kullandığı araçlar da evrenseldir. Örneğin devlet kavramının ortaya çıkışından itibaren günümüze kadar uzanan ve hala geçerli olan tartıştığımız, konuştuğumuz şey vergidir. Devletin ayakta durması için muhakkak ihtiyaç duyduğu geliri elde etme şekli olan vergi toplamak, herkesin yönetilme masrafını doğrudan veya dolaylı olarak ödemesidir de diyebiliriz.

Verginin Eski Mısır'da ve hatta onun da çok öncelerine kadar incelenebilir durumda olan bir öyküsü vardır. Piramitlerin yapımında işçilerin önemli bir kısmı genel kanının aksine zorla çalıştırılan tutsaklar veya köleler değil, vergi borcu olanlardır. Borçlarını kol gücüyle ödeme imkanını severek kabul etmişlerdir. Roma'da vergi memurlarını hazzetmeyen kişileri pek çok tarih filminde görürüz. Fransız Devrimi'nin sebepleri sayılırken kullanılan temel ifadelerden birisi "halk ağır vergiler altında eziliyordu" cümlesidir. Sovyetler Birliği'nde, özellikle Stalin döneminde, ağır sanayinin son sürat güçlendirilmesi sebebiyle buğday üreten çiftçilerin, yıl içinde ekmek bulmada zorlanacağı hatta bir kısım insanın açlıktan öleceği ölçüde vergi yüküyle karşı karşıya kaldığı söylenir.

Günümüzde devletler arası ekonomik çekişmelerin baş rolünde bulunduğu gibi devletlerin iç meselelerinde de vergi hala popülerliğini korumaktadır. Bunu bilimsel olarak şöyle açıklayabiliriz; insanların çok eski zamanlardan beri ekmek yaptığını biliyoruz, bu üretim başlarda mayasız ve sağlıksız bir pişmiş hamuru ortaya koyarken zamanla daha gelişmiş bir ürüne evrildi. Sonraları da aynı ürün değişik fırınlarda daha besleyici ve lezzetli bir biçimde, sayıca da daha çok üretilmeye başlandı. Günümüzde denilebilir ki, tonlarca unun tedarik edildiği bir ekmek fabrikasında diğer gerekenler de temin edilerek kolaylıkla üretilen on binlerce ekmek yemeye hazır olarak bantlardan aktarılarak elimize ulaşabilir. Ancak dikkat ettiyseniz başından beri değiştiremediğimiz bir şey var. Mayasız pişmiş hamurdan günümüzdeki nefis bir ekmeğe gelinceye kadar kurtulamadığımız bu gerçeklik buğdaya olan ihtiyacımızdır. Bu durum teknoloji ve bilimin sınırlarının dışındadır. Yani şunu biliriz ki, hiçbir zaman hiçbir hammadde gerekmeden üretim yapabilen, sürekli birbirinden güzel gıdalar üreten (yaratan) veya başka ürünleri yoktan meydana getiren bir teknoloji geliştirilemeyecek. Bilimsel olarak Kütlenin Korunumu Kanunu'yla sınırlandığımız bu noktayı aşmak olanaklı değildir. İşte tıpkı bunun gibi belli sınırlar içerisinde egemen olan devletin yine bu sınırlar içerisinde vergi toplaması tarih boyunca da görüldüğü üzere bir zorunluluktur.

(Kütlenin Korunumu Kanunu'nu keşfeden, modern kimyanın babası olarak bilinen Antoine Lavoisier, "vergi toplama" suçundan dolayı 1794 Fransa'sında devrim hükumeti tarafından idam edilmiştir. Bu ilginç bir rastlantıdır.)

Devletin hem doğuşu, hem de temel refleksi olan "vergi toplama" davranışı evrensel bir zorunluluktur. Devleti meydana getiren sebepler temelde tek bir noktada birleşirler ki, o da bir norm ihtiyacıdır. Yani iş bölümünde, beraber yaşama süresince meydana gelecek her türlü durumda uygulanacak olan kurallarda, cezalarda, sorumluluklarda önceden bilinen ve kararlaştırılmış olan standartlara olan ihtiyaç bunları tesis edecek ve sonrasında da kontrol edecek aygıtı yani devleti doğurmuştur. Yukarıda da değindiğimiz üzere, bu aygıt da varlığını sürdürebilmek için, etkin olduğu sınırlar dahilindeki devinen toplam değerden bir miktarı düzenli olarak almak zorundadır. İşte verginin diğer bir ifadesi de budur.

Baştan itibaren diğer insanları yönetecek insan, ilahi bir referansa gereksinim duymuştur. Yani, insanların yönetilmeyi kabul etmeleri, ilk zamanlardan beri yöneticinin kendi dini inanışlarıyla ilintili, hatta direkt onun yeryüzündeki temsilcisi mevkinde olmasıyla mümkün olmuştur. Bu durum yöneticiye dolayısıyla devlete çok geniş ve çoğu kez katı bir egemenlik alanı tanımıştır. Devlet yapıları daha dünyevi bir forma geçerken, eski anlayışlardaki ilahi yönleri, dini bir bağlamda olmasa da sürdürmek istemiş, "yüce ve kutsal devlet" nitelemesini türetmişlerdir. Bu kapsamda örneğin eskideki "günahkar" tanımı "vatan haini" ifadesiyle karşılanmaya ve böylelikle egemenlik gücünün aynı düzeyde tutulmaya çalışıldığı görülür.

Yeni anlayışın geliştirilmesinde devlete kutsal bir rol biçilmesinin pek de keyfi bir durum olduğu söylenemez. Bu da bir zorunluluktur. Zira dini inançların kökleştiği toplumlarda geniş kesimler hayatın her türlü alandaki açıklamasını din üzerinden yaptıklarından dolayı bunun dışındaki bir otoriteyi tanımaları çoğu kez problem yaratmıştır. Buna karşı tarih boyunca pek çok teorik çözüm geliştirilmeye çalışılmış, örneğin "Sezar'ın hakkı Sezar'a, tanrının hakkı tanrıya" söylemi ve çifte kılıç kuramı bu bağlamda ortaya çıkmıştır.

Günümüzde devletlerin sağladığı özgürlük seviyelerini belirlemede; "devlete karşı görev ve sorumluluklar" mı, yoksa "devletin tanıdığı hak ve özgürlükler" mi başlığının öne çıktığı incelenir. Bu türden bir değerlendirmeye başvurulur. "Vasat orta yolculuk" olarak tanımladığım, pazarlık işi orta nokta anlayışına cevaz verir görünmek istemem ama burada "devletin vatandaşa ve vatandaşın devlete karşı sorumlulukları" başlığını daha çok ön plana çıkarmak gerektiğini düşünüyorum. Durkheim'da net olarak göze çarpan ve günümüzde de üzerine çalışılması gereken bu dengeli durumu önemsiyorum. Devlet, ne sonsuz kaynağa sahip olduğu düşünülen ve sürekli bir şeyler istenen bir yapı gibi görülmeli, ne de bireysel özgürlük alanlarına dahi giren ve dar ufuklu vatandaş profilini ortaya çıkaran bir otoriteye dönüşmelidir. Karşılıklı yükümlülüklerin yerine getirilerek işlediği bir sistem, bunun üzerine bina edilmiş ilişkiler ve kazanılmış haklar, ancak böyle süreklilik gösterebilir.

15 Ekim 2018 Pazartesi

Şeytanın Marifeti

Dinler tarihine şöyle bir bakıldığında, idealist düşüncenin en ilkel ürünlerinden birisi olarak "ruh"un ortaya çıktığı görülüyor. Yitirilen herhangi bir kişinin, artık madden -yani et ve kemik olarak- var olmasa da; nefes alma gereksinimi olmayan, acıkmayan, susamayan, dünyevi ihtiyaçları olmayan, sadece o kişinin duygu ve düşüncelerini yani özünü ihtiva eden bir formda var olması inanışı ruh kavramını geliştiriyor. Bu form, ruh demek oluyor. Öyle ki günümüzde de psikoloji dediğimiz branş, kelime anlamı olarak "ruh bilimi" demektir. Yine günümüzde "akıl sağlığı"nın yerine "ruh sağlığı" ifadesinin kullanımına da rastlamamız pek olasıdır. Yani dini bir perspektiften de ziyade, ortaya çıktığından itibaren ruh kavramı, insanın tüm manevi varlığını kapsayan bir parsel olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yine dinler tarihinin takip eden safhalarında, ruhların dünyadaki birtakım işlere müdahalesinin mümkünlüğü inanışı gelişir. Böylelikle ruhlara yakarmak, dua etmek ve bir şeyler istemek alışkanlıkları başlar. Buna mukabil her ruh iyi değildir. Yani kötü ruhlar da vardır ve bu kötü ruhların her türden kötülüğü yapabileceğine inanılır. Bunlar direkt bazı cezalandırmalarda bulunabilecekleri gibi, uğursuzluklara veya birilerini kötü işlere sevk edecek şekilde akıl bulanmalarına da sebep olabilmektedirler. Kötü ruhların daha da ileri safhalarda birleştiği ve kurumsallaştığı karakter ise şeytandır. Pek çok inanışta kötülüğün baş temsilcisi olan şeytan; cehennemin müdavimi olarak, insan vücuduna benzer vücudu, kızıl dokusu, boynuzları ve üç uçlu mızrağıyla tasvir edilegelmiştir.

Şeytan da tıpkı ruh gibi, dini sınırları aşan ve seküler düşünceye nüfuz eden bir geçiş yaşamış, saf kötülüğün ögesi olarak farklı dünyevi anlatımların dayandırıldığı veya dünyadaki tüm insanların kötü yanlarının ve tüm kötü işlerin toplamı olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu "kötülük" öyle ki, hepimizin de muhakkak ucundan kıyısından bir yerlerde denk geldiği üzere; dünyayı yöneten aileler, üst yapılar, şeytani tarikatlar şeklinde anlatılmaktadır. Burada ilginç olan şey, insanların bir dönem bu anlatılara merak sarması, sonralarıysa ilgisinin azalması ve hatta bu tür anlatımlarla dalga geçmeye başlamasıdır. Üçgen ve tek göz ile ilgili yapılan esprilere de yine hepimiz aşinayızdır.

Küreselleşme ideolojisinin düşüş trendine girdiği günlerde olduğumuzu söylemek pek zorlama olmaz. Ancak burada hangi ölçekte veya hangi düzlemde konuştuğumuz da çok önemlidir. Küreselleşmenin baş aktörü diyebileceğimiz ABD, Başkan Trump yönetiminde son derece küreselleşme karşıtı çıkışlarda bulunmaktadır. Çin'deki üretim tesislerini ABD'ye geri çağırmak, Meksika sınırına duvar örmek ve göçmen karşıtı söylemler buna örnek verilebilir. Bunlara ek olarak Avrupa'da yükselen "sağ"ı, Ortadoğu'daki vekalet savaşlarını da düşünecek olursak, direkt olarak küreselleşmenin iflas ettiğini de söyleyebiliriz. Dürüst olmak gerekirse bu da hem aceleci bir analiz, hem de ideolojik bir temenni olabilir. Halihazırda politikalar bu şekilde seyrederken, toplumların yaşayışı tam tersi yönde bir görünümdedir. Yani toplumların kaynaşması, her ülke vatandaşının aynı tür müziği, hatta direkt aynı şarkıyı dinliyor olması, sosyal medyadan yayılan bir poz verme şeklinin, bir kısa video çekme biçiminin, bir dans türünün, bir imajın veya giyim tercihinin ülke sınırlarını aşan yayılımı, günümüzde hala güçlenmekte olan son derece geçerli örneklerdir. Bu bağlamda da küreselleşme ideolojisi değil düşüş trendine girmek, hala büyük bir coşkuyla yükselişini sürdürmektedir. Kimilerinin "yatay" ve "dikey" küreselleşme olarak ayırdığı bu düzlemler açıkça çelişki içindedir. Biraz komplo teorisyenliği yaparak, reel politikaların çok daha çıkmaza girerek büyük bir savaşı doğurması, bu savaşın sonunda iyiden iyiye azalmış dünya nüfusunun artış gösteren düzlemdeki küreselleşmeyle etkileşime girmesi sonucunda, tam kontrolün sağlanacağı bir yeni dünya da tasvir edilebilir.

Küreselleşmeyle ilgili daha çok günümüzü ilgilendiren verilere bakacak olursak, şüphesiz sosyal medya kullanımından ve internetin etki alanından bahsetmemiz gerekir. Bu verilere bakmadan önce, hızla 8 milyara doğru ilerleyen dünya nüfusunun şimdilik sadece yarısının internete erişimi olduğunu hatırlatmak isterim. Yaklaşık bu 4 milyarlık nüfusun da internete erişimi olmasına rağmen bununla ilgilenmeyecek kadar yaşlı veya tam tersine genç (bebek veya çocuk) kitleleri içerdiğini de eklemem gerekir.

Bu hatırlatmalar ışığında, Facebook'un kurucusu ve Messenger, WhatsApp, Instagram gibi markaların da sahibi olan Mark Zuckerberg'in 2016'da açıkladığı aktif kullanıcı sayıları şu şekildedir; Facebook yaklaşık 1.6 Milyar, WhatsApp 900 Milyon, Messenger 800 Milyon, Instagram 400 Milyon

Günümüzde hızla artmaya devam eden bu sayılar, aynı zamanda dünyada ne kadar büyük kitlelerin verilerine sahip olunduğu hakkında da önemli ipuçları barındırıyor. Örneğin Facebook hesabınızın ayarlarına girerek alabileceğiniz hesap dökümünüzün ne gibi veriler içerdiğini görebilirsiniz. Bu dökümler tüm paylaşım ve diğer hareketlerinizi içerdiği gibi, hangi reklamla ne kadar süre ilgilendiğinize varıncaya kadar birtakım ayrıntıları içerir. Milyonlarca hatta milyarlarca insana ait bu dökümlerin genel istatistiği çıkarıldığında bunun ticari anlamda da ne kadar değerli bir veri olacağı açıktır. Zuckerberg geçtiğimiz Nisan ayında çıkarıldığı mahkemede bu verilerin ticari amaçla kullanıldığını itiraf etmekle beraber, üçüncü kişi veya kuruluşlara açıkça servis edilmeyen bilgilerin aldıkları reklamları ellerindeki bilgiler doğrultusunda yerleştirdikleri yönünde savunma yaptı.

Yine geçtiğimiz Temmuz ayında Google, kullanıcıları üzerinden haksız reklam geliri elde ettiği suçundan dolayı AB tarafından 5 milyar dolar tutarında rekor bir cezaya çarptırılmıştı. Tüm bu gelişmeler, müesses nizamın işleyişi ve buradan hareketle buzdağının görünmeyen yüzü düşünüldüğünde, aslında çoklu bir sunucuyu andıran, büyük bir Truman Show kasabasında yaşadığımız gerçeğini yüzümüze vuruyor. Öyle ki yaklaşık yüz yıllık bir icat olan kamera bugün hemen hemen hayatımızın her yerinde, caddelerdeki mobese kameraları, pek çok kuruluşa ait güvenlik kameraları, cep telefonlarının kameraları ve özellikle telefonlarımızın ön yüzündeki kamera -bir de kullanım izni verdiğimiz uygulamalara bağlı olarak- neredeyse kesintisiz olarak bizi izliyor. Açıkçası bu 1984'ün tele-ekranından çok daha kapsamlı bir izleme olduğu halde niyeyse modern insanı pek de rahatsız etmiyor. Yani denilebilir ki, "Büyük Birader" bizi kesinlikle izliyor, ama bu bizim pek de umurumuzda değil.

Zaten modern insan olarak en büyük problemimiz hafızasızlık ve çabuk kanıksamak olarak görülüyor. Inception filmini hatırlayın, ilk ortaklaşa rüya deneyiminde Cobb, Ariadne'ye "buraya nasıl geldik" diye soruyordu. Başlarda gayet kendinden emin olan Ariadne, bu soru üzerine düşünmeye başlıyor ve panikliyordu. Açıkçası bizim de durumumuz Ariadne'den pek farklı görünmüyor.

Pek çoğumuz, ailemizle veya arkadaşlarımızlayken, acıkıp yiyecek bir şeyler sipariş etmeyle ilgili konuştuğumuzda telefonumuza herhangi bir yiyecek firmasının reklam SMS'inin geldiğini fark etmişizdir. Yada internette satın almayı düşündüğümüz bir ürünü inceledikten sonra o ürünün ve muadillerinin muhakkak reklamlarıyla karşılaşmışızdır. Bu örneklerin en can alıcısı, kamerayla canlı bağlantı halinde olan iki arkadaşın aynı ürünün adını ısrarla kullanarak sohbet etmeleri üzerine, internette ilgili ürünün reklamıyla karşılaşması olarak kayda alınmıştır. Bu gibi kayıtlara YouTube'da kolayca ulaşabilirsiniz. Yine birkaç yıl önce yıllık cüzi bir miktar ödeyerek kullandığınız WhatsApp'ın piyasa değerinin yıllar içinde hızla artmakla beraber sizden hiçbir ücret talep etmeden kulanabildiğinizi hatırlatırım. Sizce hiçbir reklam içermeyen bu devasa ağ, nasıl para kazanıyor olabilir? Daha da önemlisi, çeşitli gruplara katıldığınız, en mahrem bilgilerinizi paylaşmada bir araç olarak kullandığınız WhatsApp'ı ne zamandır ve neden kullanıyorsunuz, buraya nasıl geldiniz?

Whatsapp'ın kurucusu olan Brian Acton, geçtiğimiz Eylül ayında, Forbes'a yaptığı açıklamalarda Zuckerberg'in aleyhinde birtakım şeyler söylemiş, "Facebook'u sil" kampanyasına destek vermişti. Acton'ın söyledikleri arasında göze çarpan cümlelerden birisi de "Kullanıcılarımın gizliliğini sattım, her gün bu kararın ağırlığıyla yaşıyorum..." olmuştu.

Tüm bunların anlamı açıkça; kullandığınız cihazların donanımı itibariyle zaten sizi dinleyebilecek durumda olanların bunu yapmaktan asla çekinmedikleridir! İşin kötü tarafı da tüm bu zihinsel taciz, hatta yönlendirmeler sonucunda hayatın bütün anlamsızlığı ve zorluklarıyla yüz yüze kalan siz olursunuz. Acı yüzleşmeler sonucunda yok olup gidebilir, bir müddet sonra sanki hiç yaşamamış gibi olabilirsiniz! Bu 1984 romanındaki şu diyaloğu anımsatıyor;

(...)

Winston: Büyük Birader diye birisi gerçekten var mı?

O'brien: Bu var olmaktan neyi kastettiğine bağlı.

Winston: Yani, o da benim gibi var mı?

O'brien: Sen yoksun ki.

(...)

Kendinize yapabileceğiniz en büyük iyiliği daha fazla ertelemeyin ve düşünün.

Düşünceleriniz, hayat görüşünüz, ideolojiniz, savunduğunuz her ne varsa gerçekten size mi ait?

Bunlar mutlak gerçek mi, yoksa siz mi öyle olmalarını umuyorsunuz?

Bir anlığına da olsa size yüklenmiş düşüncelerin aksini düşünmeniz mümkün müdür?

En özgür hissettiğiniz anda dahi gerçekten özgür olduğunuza inanıyor musunuz?

Karakterinizin tüm aksesuarları çıkarıldığında en yalın haliniz neyi ifade eder?

Bu gibi soruların üzerinde düşünülmesini ve samimiyetle cevaplanmasını önemsiyorum. Zira bizleri yetiştiren sistem, bizim gerçeklerimizi de yetiştiriyor. Bizi bedensel ve zihinsel olarak istediği gibi besliyor. Bizi izliyor, "tüm seçenekler" zannettiğimiz belirlediği maddeleri sunuyor, bunlar arasından tercihte bulunuyoruz. Bizi çok iyi tanıyor. Tıpkı, hem kendi ekseninde dönen, hem de evrende hareket halinde olan güneşin çevresinde dönen küçük mavi gezegenimizin, uzunca yıllar evrenin merkezi olduğuna inandığımız gibi, bize yüklediği en aptal düşüncelerin mutlak doğru olduğuna inanacağımızdan da şüphe etmiyor. Çünkü bu kadar egoist olduğumuzu biliyor.

Sonuç olarak yaşayıp tükettiğimiz ömrümüz boyunca, bu "kendi" düşüncelerimizle, "kendi" tercihlerimizle yaşayıp gidiyor, çoğu kez bunların sonuçlarıyla da yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Kaybederken, yani yok olmanın ve hiç olmamış gibi olacak olmanın arifesindeyken, yapayalnız olarak cezamız kesilirken her şeyden sorumlu bir konumda oluyoruz. Sistem birden yok oluveriyor, hatta zaten hiç olmamış oluyor. Her şey kendiliğinden ve bizim tercihlerimiz doğrultusunda gelişmiş oluyor!

The Usual Suspects filminde Verbal Kint, o efsanevi sahnede; "şeytanın en büyük numarası -yada marifeti-, insanları var olmadığına inandırmaktır" diyordu.

Şimdi size sormak istiyorum; sizce şeytan gerçekten var mıdır, yani bizler gibi?

31 Ağustos 2018 Cuma

Kitap Değerlendirmeleri

En başta yazmak gerekir ki, bu bir duyuru yazısıdır. Blogda oluşturduğum yeni bir kategoride, okuduğum kitapların değerlendirmelerini bulundurmak istiyorum. Bu yazı da, işte bu kategoriyi haber veren duyuru metnidir.

Yine bu blogda yer alan Okumak ama neden? başlıklı yazımda, "okumak" fiiline olan bakışımı anlatmıştım. İşte kitap değerlendirmeleri de, doğal olarak yine aynı bu anlayışla ele alınacak. Kitap türlerini merak edecek olursanız, burada geniş bir perspektif olacağının garantisini verebilirim. Yani sürekli tarih, sürekli felsefe veya sürekli edebiyat kitaplarını incelemeyeceğimi peşinen söylemek isterim.

Aslında bu tarihi pek sevmeyenlerin hoşuna gitmese de, ben tüm okumalarımı tarihe dayandırıyorum. Bu "tarihe dayandırma" da, durup durup tarihi kutsamayı değil, dünyayı anlamayı ifade ediyor aslında. En akıl kârı olan yaklaşımın bu olduğunu düşünüyorum.

Örneğin Nietzsche ve Schopenhauer aralarında etkileşim bulunan 19. yüzyıl filozoflarıdır. Hem felsefenin kümülatif bir alan olması sebebiyle öncül isimlerden ve ekollerden, hem de her türlü parametresiyle 19. yüzyıldan bağımsız olarak okunmaları mümkün değildir. Yani bu sebeple elementer kültür bilgisi olmadan veya entellektüel namusu denilebilecek başlangıç birikimine sahip olmadan anlaşılmaları mümkün değildir. Bu temel gereklilikler olmadan da tabii ki okumalar yapılabilir. Ancak bunların ne kadar dikkate değer sonuçlar getireceği tartışmalıdır ve teoriden pratiğe, sessiz sedasız ilerleyen akışı takip etmeleri mümkün değildir. Marks'ın Stalin'e olan etkisi gibi, pek bilinmese ve o kadar doğrusal olmasa da Nietzsche'nin Hitler'e olan etkisi bahsettiğim temel gereklilikler olmadan kavranamaz. Düşünce dünyasının 19. yüzyıldaki bu iki büyük isminin, 20. yüzyılın katı ve acımasız iki lideriyle olan alakası anlaşılamaz.

Tabii ki herkes bu farklı etkileşimleri irdelemek istemeyebilir. Bu anlayışı kabul etmeyebilir. Böyle bir zorunluluk da yoktur. Ancak benim "dünyayı anlama" şeklinde iki kelimeyle özetlediğim bilgisel gelişim, bu anlayışla mümkündür.

Aynı şekilde Reşat Nuri Güntekin'in meşhur Çalıkuşu romanı, eğer esaslı bir kavramayla okunmak isteniyorsa, Osmanlı son dönemi tarihine vakıf olmak, romandaki değerli -ve açıkçası sınırlı yerde bulunabilecek- sosyolojik verinin layıkıyla alınmasında olmazsa olmazdır. Bunun dışında bir okuma çok da katı olmayan bir değerlendirmeyle dahi "Feride'yle Kâmuran'ın aşk hikayesi" tadında vasat ve kısır bir çıkarıma varmaya sebep olacaktır.

Yine dünya tarihi, dünyayı dönüştüren devrimler tarihi, Fransız Devrimi, Napolyon'un hem biyografi bilgisi, hem de yaşadığı döneme olan etkileri, Napolyon Savaşları şeklinde alt gruplara doğru ilerlerken, bu matruşkavari kümelerle ilgili temel seviyede de olsa bilgi sahibi olmak, Tolstoy'un Savaş ve Barış'ını bizim için tamamlayıcı bir bilgi kaynağı haline getirecektir.

Sadece tarih, sosyoloji ve edebiyat bütünleşmesi olarak da değil, zamanın yani yine tarihin basamaklarında çok projektörlü bir çözümlemeden bahsediyorum. Marksist literatürü okurken, bir yandan da, Émile Zola ve Maksim Gorki'yi okumak gibi.

İşte bu çerçevede kaleme almaya gayret edeceğim kitap yazıları, önemli geniş özetler şeklinde veya kısa kitap tanıtımları şeklinde değil, o zamanki imkanlara da bağlı olarak değişen derinliklerde ve özgün bir şekilde yazacağım.

Bu safhada, sadece şimdiden sonra okuyacaklarım değil, bugüne kadar okuduğum ve -dikkate değer görerek- hakkında notlar alıp, fizikî olarak dosyaladığım 200 kadar kitap raporum da büyük kolaylık sağlayacak.

Umarım bilgi kalabalığı ve kirliğinin giderek arttığı günümüzde, bu kategori bana ve takip eden herkese faydalı olur.

28 Ağustos 2018 Salı

Atatürk'e Genel Bir Bakış

Bir süredir böyle bir yazı yazmayı düşünüyordum. Atatürk'le ilgili naçizane okuma ve araştırmalarım oldu. Bu kapsamda da bildiğim kadarıyla, bu kısa tutmaya çalışacağım yazıyı yazmak istedim. Elbette ki çok daha geniş kapsamlı yazılar da yazacağım. Ama hem bunun vakti var; hem de insanların geneli açısından, bu tür yazıların daha ilgi çekici ve verimli olduğunu düşünüyorum.
Atatürk'le ilgili konuşulacaksa, en başta şunu belirtmek gerektiğine inanıyorum; Atatürk anlaşılması en zor tarihi karakterlerden, liderlerden birisidir. Bunu laf olsun diye veya Atatürk'ü övmek için söylemiyorum. Yazı boyunca böyle bir derdim olmadığını da göreceksiniz. Ancak olgu olarak Atatürk, günümüzde bile yetişmesi pek mümkün olmayan bir karakter, bir kurmaydır. Hayatına pek çok farklı ögeyi sığdırabilmiş bir insandır. Bu sebeple de anlaşılması pek kolay değildir. Sadece Atatürk'ün okuduğu kitapları, bunlarla ilgili tuttuğu notları derleyip toparlamak ve bir sonuca varmak, başlı başına ciddi bir akademik çalışma ortaya koymak demektir. Kaldı ki; onun katıldığı savaşlar, inisiyatif kullanmaktan çekinmediği tarihi noktalar, örgütlediği ve yönettiği Milli Mücadele, devrimler, dünya siyasetini algılaması, birbirinden ciddi ana başlıklar olarak bize göz kırpmaktadır. Bu bağlamda Atatürk ciddiyetle öğretilmesi ve öğrenilmesi gereken, evrensel boyutları olan bir liderdir. Alelacele ve maksatlı çıkarımlar muhakkak bir yere kadar gelecek ve doyurucu olmayacaktır.

Atatürk'le ilgili okumalar yaparken en çok şaşırdığım konulardan birisi, önceden zannettiğim kadar bilinmeyeni olmayan bir karakterle karşı karşıya kalmaktı. Kültürel bir eğilim olarak, ilgilendiğimiz şeyleri bilinmezleştirmeyi pek seviyoruz. Atatürk'le ilgili de bunun yoğunlukla yapıldığını gördüm. Yani o durup durup birbirimize sorduğumuz; "Acaba Atatürk olsa bu konuda ne derdi?", "Atatürk'ün tepkisi ne olurdu?", "Şunu sever miydi?", "Buna kızar mıydı?" diye düşündüğümüz ve tutarsız tahminlerle cevaplamaya çalıştığımız güncel soruların çoğunun cevaplarının zaten bir yerlerde yazılı olduğunu gördüm. Bize kalan sadece okumaktı. Yani anladım ki Atatürk'le ilgili fazlasıyla veri vardı. Her konuda bu verilere ulaşılabilirdi. Ancak az önce de bahsettiğim üzere, tamamının bir araya getirilerek okunması ve sentezlenmesi gerçekten zor görünüyordu. Burada hemen eklemek isterim ki; okurken Atatürk ve Çankaya eşrafına en yakın hissettiğim, bir yönüyle o günleri yaşadığım kitap, Kılıç Ali'nin Anıları'ydı. Yine sanki önemli konularda direkt olarak Atatürk'ten kendi fikirlerini dinliyormuş hissi veren özel bir kitap da Medeni Bilgiler'di. Bu kitapları okumak güncel siyasette Atatürk değinmecelerine olan yaklaşımımı hayli değiştirdi diyebilirim. Atatürk'ün hakiki fikirlerinden haberdar olduktan sonra, Atatürk'le pek de gönül bağı olmadığı halde onun manevi varlığı üzerinden siyasi erk devşirmek maksadıyla, ona atıfta bulunanlara iyiden iyiye sinir olmuştum. Hala da olurum.

(Atatürk'ün ağzından ve kaleminden çıkmış her şeyin, Kaynak Yayınları tarafından büyük bir uğraş ve özveriyle bir araya getirildiği yer; Atatürk'ün Bütün Eserleri'dir. Bu konuda daha kapsamlı okumalar yapmak isteyene bu 30 ciltlik külliyatı incelemeyi tavsiye ederim.)

Ben hiç kimseye göndermede bulunmadan, Atatürk'ün düşüncelerinden temel ölçekte bahsetmeye çalışayım.

Her şeyden önce Atatürk, büyük kalem Şevket Süreyya Aydemir'in, meşhur Tek Adam'ında vurguladığı üzere, bir doktrin adamı değildir. Yani salt bir ideolojinin temsilcisi, uygulayıcısı veya geliştiricisi değildir. İhtiyaçlara göre, elindekilere göre ve akıllıca hareket etmek, gerçekçi olmak Atatürk'ün temel özelliklerindendir. Böyle söyleyince ideoloji müptelası arkadaşlar kızıyorlar. "Akıl ve bilimi rehber edinmek" lafını muğlak ve anlaşılmaz buluyorlar. Onları da anlıyorum, bu kısma detaylı olarak tekrar döneceğiz. Şimdi devam edelim.

Atatürk'e -CHP'yi kastederek- merak eder bir biçimde "bu partinin bir doktrini yok" diyen Yakup Kadri, Atatürk'ten "doktrine gidersek donar kalırız" cevabını almıştır. Atatürk aynı meseleye Nutuk'ta da değinirken "biz de uygulaması imkansız birtakım nazariyeleri (kuramları) yaldızlayarak bir kitap yazabilirdik, lakin öyle yapmadık" der. Burada Atatürk'ün Marksist literatürden başka neyi kastediyor olabileceği merak konusudur. Sadece buradaki mantık yürütmenin de haricinde, yukarıda da bahsettiğim gibi çok daha açık cevaplara ulaşmak mümkün. Tabii ki gerçekten merak edenler için!

Özellikle Atatürk'ün bir kısmını direkt kendi eliyle yazdığı, bir kısmınıysa Afet İnan'a dikte ettirdiği Medeni Bilgiler kitabında, Atatürk'ün toplum-siyaset-ideoloji bağlamındaki en açık yaklaşımlarını ilk ağızdan bulmanız mümkündür. Atatürk orada özellikle Sovyetler'deki şekliyle sosyalizmi gayet ağır eleştirir. Ben bu kitaptan da yararlanarak naçizane, Atatürk ve Sol başlıklı bir yazı yazmıştım. Merak edenler bu yazıyı da okuyabilirler.

Atatürk'te izlerine rastlayabileceğimiz dünyaca ünlü bir fenomen merak ediliyorsa, bu Durkheim'dır diyebiliriz. Durkheim'ın görüşünde toplum birbirine uyumlu bir organizma gibi çalışır. Bireyin devlete, devletin bireye karşı yükümlülükleri vardır. Bireyin özgürlüğü ön plandadır. Toplum sınıflarla değil, tam aksine kaynaşmış sınıfsız bir yapı olarak ele alınır. Durkheim'ı Türkçe'ye taşıyan kişi de yine bilindiği gibi Ziya Gökalp'tir. Burada önemli bir düşünce aktarımı olduğu açıktır. Ancak buradan hareketle Atatürk'e ait olduğu söylenen "Fikirlerimin babası Ziya Gökalp'tir." sözüne de dört elle sarılmamak gerekir. Zira hem bu sözün kaynağı pek güvenilir yerlere dayanmaz, hem Atatürk gibi pek çok kaynaktan beslenmiş bir insan tek bir kişinin takipçisi olamaz, hem de pratiğe bakıldığında da Gökalp'le bariz ayrılıklar görülür. Tabi Gökalp'in önemli dönemsel geçişleri olduğundan, hangi dönemde ne dediği, son kanaatinin ne olduğu ayrıca bilinmelidir. Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir isim de Yusuf Akçura'dır. Yusuf Akçura'nın kesinlikle daha çok bilinmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Bu bahisle ilgili KEMALİZM başlıklı bir yazımda bir alt başlık ayırmıştım, merak edenler oraya da bakabilirler. 

Tekrar Durkheim çizgisindeki düşünceye gelecek olursak; aslında cumhuriyetin ana kavgası budur. Hür vatandaşlar, eşit yurttaşlar yaratmak! Çeşitli düzenlemeler, kadın hakları, toprak reformu tartışmaları hep bununla ilgilidir. Şeyhin, ağanın, kanaat önderinin, mafyanın değil, yurttaşların eşit bir şekilde söz sahibi olduğu bir memleket hedefi vardır. Daha da geriye gidecek olursak, Osmanlı'nın çöküşünde de, yerel otoritelerin birer çıbanbaşı gibi büyüyerek her birisinin söz sahibi olmak istemesinin rolü büyüktür. Bu kapsamda daha detaylı bir okuma için Türkiye'ye Genel Bir Bakış adlı yazımı okuyabilirsiniz.

Sözün özü Atatürk, günümüzde kendisinde köklendirilmeye, kendisine dayandırılmaya çalışılan sosyalist çizgiyle de, buna mukabil 1940'larda parlamış olan radikal milliyetçi çizgiyle de asla bağdaşmaz.

Evet Atatürk'ün Altı Ok'undan birisi halkçılık, birisi de milliyetçiliktir. Ancak halk bilindiği üzere, kaynaşmış sınıfsız bir kitle olarak kabul edilmiştir. Sınıflı bir toplum okuması katiyen yoktur. Aynı şekilde Türk milleti de, bağımsızlık savaşını veren ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran halk şeklinde tanımlanmıştır. Yani kan-ilik-kemik inceleyecek bir milliyetçilik asla değildir.

Burada her türlü milliyetçiliğe karşı alerjik reaksiyon geliştiren Türk solunun düşüncesini de açıkçası pek sağlıklı bulmuyorum. Gerçek bir anti-emperyalist anlayışa sahip Yeni Milliyetçilik, emperyalist faaliyetleri, sömürgeciliği reddeden tarihi bir duruştur. Sevr'in yırtılması da tam olarak bunun tezahürüdür.

Kendi görüşlerini Atatürk üzerinden sunma samimiyetsizliğinin haricinde son yıllarda aşikare atağa kalkan bir akım da Atatürk düşmanlığıdır. "Karşıtlığı" veya "muhalifliği" diye inceltmek istemiyorum zira bu yapılanlar açıkça düşmanlıktır. Sahte belge üretmek, yalan ve iftira atmak, tarihi gerçeklerden de dayanak bulacak şekilde sahte kurgular yapmak ve bunların tümünü Atatürk'e karşı yeni (veya paralel) bir tarih inşa etmede kullanmak açıkça Atatürk düşmanlığıdır. Dürüst olmak gerekirse, bu yönüyle gerek medya, gerek kitap basımı olarak bir "lağım" dönemini geride bıraktığımız ve günümüzde bu Atatürk düşmanlığının daha alt seviyelerde seyrettiğini de söylemek gerekir.

Tarih kitabı olduğu söylenen ucube ciltlerin basıldığı, her gece ekranlarda Fethullahçı, Apocu ve her dönemin adamı liboşların saatlerce konuştuğu lağım dönemi -kalıntıları sürmekle beraber- büyük ölçüde geride kaldı diyebiliriz. Ancak zihinlerde oluşturulan tahribatların ne ölçüde giderilebildiği ayrı bir soru ve sorundur. Bu dönemin sonlanışı da önemlidir. Zira bu tipler iddia ettikleri üzere "Kemalist bir gazapla" falan karşılaşmadıkları halde, konjonktür, siyasi zemin gayet de kendilerinden yana göründüğü halde, Türkiye Cumhuriyeti'nin güvenlik sınırlarını aşındırmaları sebebiyle kendi kendilerini imha etmişlerdir. Günümüzde bunun sıcaklığıyla bunu net olarak göremiyor olsak da, ileride ilgili alanlarda çalışacak kişiler bununla ilgili önemli çıkarımlarda bulunacaklardır.

Yukarıda saydığım üç ayrı gruptan; Fethullahçılar, 15 Temmuz'a kadar getirdikleri ihanet kronolojisiyle, Apocular, her türlü durumu suistimal ederek şehirlerde bomba yığınakları ve hendekler oluşturmalarıyla, bu ülkenin legal ve temiz sınırları içerisinde kendilerine yer olmadığını bizatihi ispatlamışlardır. Liboşlardan bahsetmeye gerek olduğunu düşünmüyorum, onlar her zaman olduğu gibi yine yollarını bulmuşlardır.

Ne yazık ki, düz ve dolaysız eğitimin verildiği bu yönde okumaların yapıldığı tarihi konularda, sermayeyle ve hususi sponsorlukla çalışan tarafa karşı en berrak doğruları da savunsanız, sınırlı olarak başarılı oluyorsunuz. Bunun dünyadaki örneği "Ermeni Soykırımı" iddialarıdır. Her türlü tarihi gerçekler lehimizde olmasına karşın, ücretli ve güdümlü kara propagandaya karşı ne derece başarılı bir mücadele verdiğimiz şüphelidir. Bunun Türkiye özelindeki karşılığı da Atatürk tartışmalarıdır. Atatürk'ü kötülemek üzerine hususi olarak çalışan takımla, başka işlerle meşgul olurken bir yandan da onlara cevap veren kişilerin mücadele etmesi mümkün değildir.

Okullardaki tarih eğitiminin niteliği de ne yazık ki, gençlerimizi bu akımlardan korumada yeterli olacak ölçüde değil. Sadece Atatürk bağlamında da söylemiyorum, gençlere verilen eğitim, onlara aynı zamanda ideolojik bir bilinç ve zırh da edindirmelidir. Aksi takdirde manipülasyona açık, basit retoriklerle terör örgütlerine katılım sağlamaya kadar giden bir süreç kaçınılmaz olacaktır. Belki de bu manzara size bir yerlerden tanıdık gelmiştir!

Özetle Atatürk'ün çizgisinde olma iddiasındaki farklı siyasi ekoller ve Atatürk'e karşı yeni bir tarih inşa etme niyetinde olanlar, Atatürk'ün doğru anlaşılmasındaki önemli engellerdendir.

Yine özellikle bu bahsettiğim kötü süreçte iması yapılan veya açıkça söylenen bir yakıştırma, Atatürk'ün; militarist, despot, diktatörler devrinde yaşamış bir lider olarak, çağdaşlarıyla fazlaca benzeşme içerisinde olduğudur. Yani Atatürk; Mussolini, Hitler, Stalin gibi isimlerle özdeştir, denir.

Ben bu iddia üzerinden ilerlemek, prim yapmak isteyenlere daha da açık bir şey söyleyeyim o halde. Hitler hiç tartışmasız bir Atatürk hayranıdır! Weimar Cumhuriyeti medyasında sık sık Atatürk'ün yüceltildiği görülür. Almanya'daki Atatürk hitabı çoğu kez de "Türk Führer"dir. Bunun da ötesinde direkt Hitler'in Atatürk'ten övgüyle bahsettiği yerler de vardır. Örneğin bir Türk heyetiyle yaptığı görüşmede; "Atatürk bir ulusun kaybettiği tüm kaynakları yeniden diriltmenin mümkün olduğunu gösteren ilk kişiydi. Bu bağlamda onun ilk öğrencisi Mussolini, ikinci öğrencisi ise benimdir." dediği bilinir. Dileyenler daha detaylı bilgiye Stefan Ihrig'in Türkçe'ye Naziler ve Atatürk adıyla kazandırılan kitabını okuyarak ulaşabilirler.

Peki şimdi bundan ne sonuç çıkaracağız? Nasıl bir bütüne ulaşacağız?

Söyleyeyim.

Hitler en hafif tabirle bir canavardır. İnsanlığın görüp görebileceği muhtemelen en acımasız kişidir. Bu gibi abartısız ve gerçeği yansıtan nitelemelerle sabaha kadar Hitler'i kötüleyebiliriz. Peki bundan ne sonuç çıkar? Hiçbir sonuç çıkmaz. Odaklanmamız gereken yer bu değildir çünkü. Odaklanmamız gereken yer Hitler gibi bir canavarı neyin doğurduğudur. Rahatlıkla söylenebilir ki, Hitler'i Batı'nın vicdansız açgözlülüğü doğurmuştur. I. Dünya Savaşı sonrasında mağlup devletlere dayatılan "barış" antlaşmaları her türlü insani duyguya çok uzak metinlerdir. Öyle ki İngiltere adına konferansta bulunan Keynes bile, Almanya'ya reva görülen Versay'ın hiperenflasyona yol açacağını, müthiş bir fakirleşme getireceğini söyleyerek tepkisini dile getirmiştir.

İşte Hitler bu yüzden; Versay'ı yırtma vaadiyle yola çıkan, örgütlenen, geniş kitlelere ulaşan bir liderdir. Hitler ezilmiş ve gururu kırılmış Almanya'nın dışa vurumu, İtilaf Devletleri'nin kan emiciliğinin kaçınılmaz sonucudur! Atatürk'e olan hayranlığı da bu "barış" antlaşmalarından en fenası olan Sevr'i yırtıp atması sebebiyledir.

Şimdi bu kısa hafıza tazelemeden sonra, Atatürk'ün zamanın üniformalı despot diktatörleriyle yan yana anılmasının vicdanları kanatan tarafına gelelim.

Bu militarist diktatörlerin hiçbirisi asker kökenli değildir ve siyasetin kaypak-liyakatsiz kanallarıyla gücü ele geçirdikten sonra üniforma giymeyi pek sevmişlerdir.

Atatürk ise gerçek bir kurmay subay, hakiki mareşal olmasına rağmen, devlet reisi olduktan sonra asla üniformayla gözükmek istememiş, daima sivil bir imajı tercih etmiştir.

Bu bağlamda;

Atatürk, henüz bir askeri lise öğrencisi olarak 1897'de Osmanlı-Yunan Savaşı'na gönüllü olarak katılmak istemiş ve son anda engellenmiş, okuluna döndürülmüşken, onu 1902'de askerden kaçmak için İsviçre'ye giden Mussolini'yle karşılaştırmak,

Atatürk, I. Dünya Savaşı'nda pek çok cephede kahraman bir kumandan olarak çarpışmış, generalliğe terfi etmişken, onu yine I. Dünya Savaşı'nda onbaşı olarak istihdam edilmiş Hitler'le yan yana anmak,

Atatürk, askeri hayatının zirvesindeyken, Samsun'dan Ankara'ya kadar ilmek ilmek ördüğü Milli Mücadele'nin hem liyakat ve konum, hem de liderlik vasfı olarak doğal bir öncüsüyken, onu çeşitli mücadeleler sonrasında, Kızıl Ordu'nun ve bolşevik hareketin en önde gelen isimlerini çeşitli komplo ve suikastlarla ortadan kaldırarak liderliğe yükselen, sürgündeki Troçki'yi buz baltasıyla öldürten Stalin'le aynı kefeye koymak, vicdanın kabul edeceği bir mukayese değildir.

"Atatürk'ün askeri yönü, devlet adamlığı, ileri görüşlülüğü" şeklinde okullarda öğrendiğimiz altı boş kalan övücü cümleler sebebiyle, özel bir merak olmadan bilinmesine imkan olmayan, Atatürk'ün askeri alandaki eserleri şunlardır;

- Takımın Muharebe Eğitimi (1908)

- Cumalı Ordugahı (1909)
- Birinci Tabiye Meselesinin Halli (1911)
- Taktik Tatbikat Gezisi (1911)
- Taktik Meselesinin Çözümü ve Emirlerin Yazılmasına İlişkin Öğütler (1916)
- Talim ve Terbiye-i Askeriyye Hakkında Nokta-i Nazarlar (1916)
- Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (1918)

Bunlar Atatürk'ün meşhur; Nutuk, Medeni Bilgiler ve Geometri kitaplarının dışında kalan askeri eserleridir. Aralarında çeviri de vardır. Örneğin Zabit ve Kumandan ile Hasbihal de Nuri Conker'in Zabit ve Kumandan adlı eserine takviye yaparak ortaya çıkmıştır.

İşte tüm bu eserler, bilindiği gibi onca savaş, belirsizlik ve yıkım sürecinde meydana gelmiştir. "Atatürk'ün askeri yönü" diye söyleyip geçtiğimiz "yön" işte bu kadar doludur. Tüm bunlara rağmen Atatürk, devlet yönetiminde sivil idare ve askeriyenin birbirinden ayrılması gerektiğini defaatle belirtmiştir. Sakarya Meydan Muharebesi'nde, o güne kadar uygulanmamış ve de teoride yeri olmayan yeni yöntemlerle Yunanları mağlup edebilecek yetenekte bir komutan olarak da bu görüşünü sürdürmüştür.

1909 Eylül'ünde yapılan bir İttihat Terakki toplantısında askeriye ve siyasetin birbirinden ayrı olması gerektiğini savunduğunda Atatürk, bir yandan birkaç yıl sonra yaşanacak Balkan Bozgunu'nun alarmını verirken, bir yandan da pek çoklarının kendisine cephe almasına sebep olmuştur. Bu görüşünü Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra da sürdürmüş, cumhuriyetin ilk yıllarında hem mecliste görevi olan hem de orduda üst düzey kademelerde yer alan arkadaşlarına tercih yapmaları için sıklıkla hatırlatmalarda bulunmuştur.

İşte böyle bir hakiki kumandanın tüm bu sebeplerden dolayı, siyasi üniforma giyen diktatörlerle birlikte anılmak istenmesi ya kasıtlı bir çarpıtmanın, yada cehaletin ifadesidir. Tarihin vicdanını yaralar.

Yine 20. yüzyıla iyi veya kötü adını yazdırmış liderlerle Atatürk'ün mukayesesini, mühim bir bilim adamı kimliğiyle yapan Celal Şengör, diğer tüm liderlerin henüz hiçbir şey yapmadan önce kitap yazdığını, Atatürk'ün ise asıl yapacaklarını bitirdikten sonra (1927) Nutuk'u yazarak bunu bilimsel bir deneyin protokolünü sunarmışçasına takdim ettiğini ifade etmektedir.

Bilim demişken, şimdi isterseniz Atatürk'ün doktrin adamı olmadığı, akıl ve bilimi rehber edindiği bahsine geri dönelim.

Çin'in meşhur lideri Mao Zedong, bir dizi mücadele sonucunda Çin'in başına gelmiş, 1949 itibariyle Çin Demokratik Halk Cumhuriyeti'ni kurmuştur. Tam bir doktrin adamı olan Mao, Marksizm'in bir tür yorumu olarak Maoizm'i geliştirmiştir. Mao'nun mücadelesinde samimi ve iyi niyetli bir lider olduğuna hiç şüphe yok. Ancak doktriner reflekslerle hareket eden bu adam, giriştiği endüstri hamlesiyle de (1958), kültür ihtilali hamlesiyle de (1966) Çin toplumunda onulmaz yıkımlara sebep olmuştur. Sonradan özeleştiri de yapan Mao'nun yönetiminde, uzunca bir dönem Maocu gençler erki ele geçirmiş, üniversite hocaları dahil pek çok yetişmiş kişiyi aşağılamışlardır. Bu dönemde sokakta Mao'nun Kırmızı Kitabı'yla ilgili sorulara doğru cevabı verememek, Mao'nun sözlerini bilmemek dahi cezalandırılma sebebi olacak suçlar arasındadır.

Endüstri hamlesinde herkesin evinin arka bahçesinde demir çelik üretimine yönelik çalışmalara girişmesi, patlamalar ve ölümlerle sonuçlanmıştır. Yine tarımda verimi arttırmak amacıyla, tahılları koruyabilmek için başlatılan büyük serçe katliamı, serçe ve benzeri kuşların herkesçe öldürülmesi veya çeşitli tuzaklarla etkisiz hale getirilmesi, ekolojik dengenin bozulması ve tahılların inanılmaz büyüklükteki, çekirge ve diğer böcek sürülerince talan edilmesiyle akabinde de kıtlıklarla sonuçlanmıştır.

İşte bu hamlelerin hiçbirisi "akıl ve bilimin rehberliğinde" değil, düz mantık ve doktrinin rehberliğinde gerçekleştirilmiştir. Her ne kadar bir devrimci olarak Mao'nun Atatürk'e pozitif yaklaşımı olsa da, bunları da görmeyecek değiliz. Yine her türlü olumlu tarafına rağmen "İnsanlar ya burjuva ideolojisini ya da sosyalizmi seçecek, bir üçüncü yol yoktur." diyen Lenin de doktrin adamıdır. Zaten Lenin'in ana vasfı, daha serbest ve karmaşık haldeki Marksizm'i, tam bir doktrin haline getirerek halka indirgemek, yani Leninizm'i geliştirmek olmuştur.

9 Eylül 1976 tarihinde Mao'nun ölmesiyle Çin'de bir devir kapanmıştır. Komünist Parti'nin önemli isimlerinden Deng Şaoping iş başına gelmiş ve Mao'ya da saygılı, ancak akıl ve bilimsel düşünceye daha çok eğilen, katı doktriner olmayan, pragmatik bir yol izlemiştir. Dünya gerçeklerine aldırış etmeden Maoizm tatbikinden vazgeçilmiş ve karma ekonomi modeliyle Çin yükseliş devrine girmiştir. Çin'in bugünkü süper güç adaylığının kökeninde de, kendi iç dinamikleri ve özgünlükleriyle her alanda örnek olmasa da, bu vardır. Bu konuda daha detaylı bir okuma için Metin Aydoğan'ın Çin ve Kemalist Kalkınma yazısını inceleyebilirsiniz.

Bu eğilim Çin'e özgü de değildir. Çin'in 1970'ler itibariyle karma ekonomi benzeri bir yola girilmesi, ABD'de evsizlere verilen sosyal haklar, Avrupa'da işçi hakları ve sendikaların önem kazanması aynı dönemde gerçekleşen olaylardır. Bu Yakınlaşma Teorisi olarak adlandırılır ve Atatürk'ten yıllar sonra yapılmış bir tanımlamadır. Umarım şimdi doktrinde donup kalmak ve aklı-bilimi rehber edinerek, mevcut duruma göre hareket etmenin farkını daha iyi anlatabilmiş, muğlaklığı giderebilmişimdir.

Tarih pek çok detay ve manipüle edilme potansiyeli olan tuzak noktalarla doludur. Bizdeki tarih eğitiminin de, mevcut tarih bilincinin de bunun üstesinden gelmesinin imkanı yoktur. Zaten günümüzde yaşadığımız pek çok şey de bu iddianın sağlaması niteliğindedir. Atatürk'ün Samsun'a çıkışı öncesinde, Bandırma Vapuru'nun İngiliz subaylarınca Karadeniz'de durdurularak kontrol edilmesi ve vize verilerek vapurun geçişinin onaylanması meselesi, bu konuda iyi bir örnektir. Bu mesele "İngilizler'den pasaport alma" hatta "danışıklı dövüş" iddia veya imalarıyla, Atatürk düşmanlarınca çoğu kez dile getirilmiştir. Yukarıda da bahsettiğim gibi; milli eğitimin "bata çıka Karadeniz'de yol alan pusulasız bir taka" ezberi, bu gibi profesyonel saldırılarla başa çıkmada birkaç gömlek altta kalmaktadır. Zaten her konuda olduğu gibi, tarihte de nitelikli bilgi sahibi olmadan yetişen gençlerimiz bu sebeple ciddi bir zihinsel saldırı altındadır.

Oysa ki Mondros Ateşkesi sonrası, İstanbul'un dahi fiilen işgal altında olduğu, İtilaf Donanması'nın her yerde hakimiyeti sağladığı bir ortamda, Karadeniz'de İngilizlerin kontrolünden kaçmak imkansızdır. Olayın direkt canlı şahidi olan İngiliz Yüzbaşı John Godolphin Bennett'in de sonradan teyit edeceği üzere, 3-4 kişi yerine 30'dan fazla kişinin nakline şaşıran İngilizler, kendi aralarında bir dizi telefonlaşmadan sonra Vahdettin'in de onayıyla vizeyi vermişlerdir.

Dikkat ederseniz buradan itibaren de "Milli Mücadele'yi Vahdettin'in başlatmış olduğu" gibi bir tezin önü açılıyor. O meşhur "paşa paşa memleketi kurtarabilirsin" sözüyle de harmanlanarak, ilk atılan danışıklı dövüş yalanı tutmayınca, buradan tutunulmaya çalışılıyor. Oysa ki Vahdettin'in, Atatürk'ü Samsun'a gönderme sebebi, İngilizlerin kendi askerlerini kullanmaktan imtina ettikleri görevlerden birisi olarak, yerel milli direnişçilerin bastırılması amacıyladır. Ayriyeten bu meseleyi daha etraflı alıntılarla, Can Dündar'ın o facia filmine cevap olarak, Paralel Tarih Yazımı-II adlı yazımda ele almıştım, isteyen oraya da bakabilir.

İşte gördüğünüz gibi, Atatürk'ü anlatmak niyetiyle başladığım bu yazıda dahi konu, laf lafı açarak kökü dışarıda olanların yalan tezleriyle mücadeleye geliyor. Ama her ne kadar can sıkıcı olsa da bu mücadelenin yapılması gerekiyor. Aksi takdirde her geçen gün, genel atmosferi de belirleyen, sizi tarihle ilgili en net gerçekleri dahi söylemeye çekinir hale getirecek bir konjonktür oluşturuluyor. 

Örneğin İngilizlerin hilafetin kaldırılmasından şikayetçi olduğu gerçeği gibi. Evet yanlış okumadınız, İngilizler hilafetin kaldırılmasından rahatsız olanlar arasında başı çekmişlerdir. Mondros'ta hilafetle ilgili bir kısıtlama yoktur. Sevr'de Türklere hiçbir egemenlik hakkı tanımayan hükümler arasında hilafetin kaldırılmasına yönelik hiçbir şey yoktur. Bunların dışında bu şekilde bir baskı da yoktur. Zira I. Dünya Savaşı'nda, diğer Müslüman ülkelerden destek bulmak amacıyla, Mehmet Reşat'ın ilan ettirdiği Cihad-ı Ekber, asla beklenen karşılığı bulmamıştır. Aksine peşine karşı cihat ilan edilmiştir. Hilafetin birtakım çevrelerce pek heveslenildiği üzere, askeri dayanışma yönü yoktur ve hiç olmamıştır. Hilafet makamının güçlü olması, Osmanlı Devleti'nin güçlü olduğu dönemlerde mümkün olmuştur.

Dediğim gibi, ilgili güruhun iddialarının tam zıddı olarak İngilizler, hilafetin mevcudiyetini istemişlerdir. Zira o tarihlerde İngiliz sömürgesi olarak yaşayan Müslümanların ayaklanmasından korkmuşlardır. Nitekim gerçekten Hint Müslümanları birtakım isyanlar başlatmış ve kontrolleri zorlaşmıştır. Yıllar sonra da malum Hindistan-Pakistan ayrılığı meydana gelmiştir.

İngilizlerin hilafeti istediği gibi, CIA şefi Graham E. Fuller de Yeni Türkiye Cumhuriyeti kitabında Türkiye'de ılımlı bir halife olması gerektiğini açıkça belirtmektedir. Yine ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın, 2004'teki 'Türkiye İslam Cumhuriyeti' "gaf"ı pek meşhurdur. Batı'nın her devirde, Müslümanları daha kolay yönetmek amacıyla, hilafete sıcak baktıkları açıktır.

Tarih, özellikle bizim gibi ülkelerde; hem herkesçe bilinmesi, derinliklerinin kavranması gereken, hem karmaşık, hem manipülasyona açık, hem bilinmeyen, hem de üzerine konuşulan yorucu bir disiplindir. Örneğin gelişigüzel bir biçimde Lozan'da kapitülasyonların kaldırıldığı söylenir. Ancak antlaşma gereği bunun yürürlüğe girmesi imzadan 6 yıl sonra mümkün olacaktır. Yani böylelikle Türkiye'de 1929 yılına kadar kapitülasyonların geçerliliği söz konusudur. 1929 da aynı zamanda dünyanın gördüğü en büyük ekonomik krizin patlak verdiği, borsaların birbiri ardına çöktüğü bir yıldır. Dünyada ekonomik alanda olağanüstü güvensiz bir hava oluşmuştur. Henüz 6 yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti, işte bu atmosferde atılımlarını gerçekleştirmiş ve büyümeyi sürdürmüştür. Buradan da anlaşılacağı üzere önü arkası bilinmeyen bilgi de son derece yanıltıcıdır. Yani 1923'te kapitülasyonların kaldırılmış olması -genel algı bu yönde olmasına rağmen- üzerine bina edilecek her türlü anlatım güdük kalacaktır.

İnsanlardaki en temel, iç güdüsel ideolojik bilincin, yaşam tarzı üzerinden geliştiğini düşünüyorum. Bu bağlamda kişiler hangi tipte bir yaşam sürerse sürsünler, kendi rızaları dışında yaşam tarzlarının değiştirilecek olmasına var güçleriyle karşı çıkarlar. Yaşam tarzlarını sürdürme isteği, bağlı bulunulan çevreyle ortak olarak geliştirilmiş hayat görüşünü koruma eğilimi, nihayetinde kendisine yakın veya uzak geçmişten semboller de edinerek, esaslı bir mücadeleyi ateşleyecek motivasyonu yaratır. Bizde de sık rastlanan; dinci-laikçi, ayrılıkçı-milliyetçi tartışmaları Atatürk'ün de dahil edilmesiyle çözülmez bir sarmal haline gelmiş durumdadır.

Benim burada duyduğum rahatsızlık, sahip olduğumuz niteliksiz bilgiyle Atatürk'ü de bu sığ tartışmalara hapsetmemizden dolayıdır. Zira o, dünya arenasındaki meseleleri nereden okursak okuyalım, referansı olan dahi bir liderdir.

Kurtuluş Savaşı'nın zaferi kesinleştiğinde Gandi, İngilizlere hitaben;

"Haydi beni bir daha tutuklayın İngilizler! Ama görüldü ki tutuklama ve öldürmeyle iş bitmiyor! İşte Türkler, kendi cenaze merasimi için hazırlanan tabutlarını, sahiplerinin başlarına geçirdiler!" demiştir.

Bize yıllar sonra, Kurtuluş Savaşı'nın gerçekten olup olmadığı tartıştırılırken; Milli Mücadelemiz, Sevr'in reddedilmesi ve bunların öncüsü olan Atatürk, Hitler gibi en saldırgan diktatörden, Gandi gibi bir barış elçisine kadar övgüye mazhar olmuştur.

Günümüzde de; yapacağımız takdir edilesi işlerde Atatürk'te bir ilham noktası bulacağımız gibi, onun takip ettiği ve bize de takip etmemizi öğütlediği akıl ve bilim yolundan ayrıldığımızda, yakın tarihlerde de görüldüğü üzere başımıza türlü felaketlerin geleceği son derece açıktır.

27 Ağustos 2018 Pazartesi

Okumak ama neden?


Bu blogun ilk yazısı "Yazmak ama neden?" idi. Bu yazıyı da ilk yazının bir tamamlayıcısı olarak yazıyorum. "Okumak" her ne kadar hakkında bir şeyler söyleyip geçsek de, özellikle üzerinde durmamız gereken en önemli eylemlerden birisidir.

Günümüzde okumanın aşırı derecede kutsandığı ve hemen hemen hiç kimsenin de kayda değer bir şeyler okumadığı, ilginç bir atmosferde yaşıyoruz. Meşhur, kitap-kahve-çikolata üçlüsünün fotoğraflanıp paylaşılarak bu fantastik kutsamanın icrasına çoğu kez şahit olmuşsunuzdur.

Sizi şaşırtabilirim, ancak ben okumayı kutsayanlardan değilim. Okumak; gözün "harf" denen sembolleri hızlıca tarayıp, onların temsil ettiği sesleri birbirine ekleyerek anlama ulaşmaktır. Yani anlamı, bilgiyi alma şekillerinden birisidir.

Bilgiyi, tıpkı görme engellilerin yaptığı gibi, dokunarak kabartma yazılardan da alabiliriz. Veya belgesel izleyerek, podcast dinleyerek de, yani okumanın özel bir kutsiyeti yoktur. Kutsanması da kötü sonuçlar doğurur. Burada şart olmamakla beraber kutsanacak şey, bilgi ve hatta bilginin niteliğidir. Yani okuduğunuz şey size bir şeyler öğretmelidir. Bu da yetmez, öğrendiğiniz şeylerin bir niteliği olmalıdır.

Bizim algımızda hep zor ve sıkıcı işlerin, angaryanın değerli olduğu gibi bir inanç vardır. Aslında bu da sosyal hafıza kapsamında apayrı bir araştırma konusu olabilir. Ağırlık antrenmanları yaptığım dönemde sıklıkla şahit olduğum bir mesele; daha zor, yorucu, hatta sağlıksız ve sakatlanmaya mahal verebilecek hareketlerin "asıl" ve "harbi" olduğuna inanılmasıydı. Bu tip hareketlerin bedeni forma sokacağına, kas kütlesini arttıracağına, gerçekten güç kazandıracağına inananlar hayli fazlaydı.

Yine dağda bir kayanın dibinde çıkmış, bizim yediğimiz herhangi bir meyvenin doğada kendi kendine yaban olarak yetişmiş versiyonuna, her ne kadar; tatsız-tuzsuz, ekşi, sert ve etli kısmı az olsa da pek bir bayılır methederiz. Onun en doğal ve sağlıklı olan falan olduğunu düşünürüz. Ne de olsa bizim satın aldıklarımız, ulaşabildiklerimiz hormonlu ve GDO'ludur! Yine eskiden direkt olarak doğada yaşayan ilkel insanların, bizden çok daha sağlıklı ve dayanıklı olduklarına inanmak isteriz. Oysa ki asla böyle bir şey yoktur. Bunun aynısını hayvancılıkta da yaparız. O nesiller boyunca ıslah edilmiş gürbüz, Batı menşeli büyükbaş hayvanları, biyokimyasal müdahalelerle falan yetiştirilmiş olarak görmek isteriz.

Filmlerde devasa boyutlardaki adamın, küçük ve "harbi" adamdan efsane bir dayak yemesini görmek isteriz. Bu misaller fazlaca uzatılabilir. Özetle güdük, kaba veya zor olan şeyleri yüceltme eğilimindeyizdir. Belki de bir kişiyi yüceltirkenki "içimizden biri" yaklaşımı da bu bapta bir özgüven eksikliğinin dışa vurumudur.

Buradan hareketle her hafta aynı saatte ekranda olan berbat dizilerimizi düşünün. Bu dizileri takip ediyor olmak çoğuz kez dalga geçilmeye müsait bir durum olarak karşılanır. İçeriğin ne kadar vasat ve gayriahlaki olduğu, seyircilerine en ufak bir şey katmadığı herkesin malumudur. Şimdi de her hafta ekrana gelen ve her bölümü 2 saat ve üzeri gibi fazla müddetler süren bu dizilerin tüm içeriğinin herhangi bir sanal mecrada yazılı olduğunu düşünün. Yada kitap olarak basıldığını! Bunu takip etmek ne kadar zor olurdu değil mi? Emin olun o zaman bu yapımları takip etmek az önce bahsettiğim kadar dalga geçilecek bir durum olmazdı. Hatta büyük bir çevre "koca koca kitaplar okumak" olarak adlandıracağı bu eylemi yüceltirdi.

Zaten en başında; yüceltmek ve kutsamak eylemlerini sorgulamalıyız. Zira bunlar aklı mantığı devre dışı bırakan şeylerdir. Dünyadaki gidişat için de hem bireysel hem toplumsal olarak çok zararlıdırlar.

Örneğin demokrasi gibi hoş bir kavramı düşünün. "Demokrasi kötüdür" diyebilir miyiz? Hiç sanmıyorum. Hele ki bizdeki gibi demokrasiyi sorgulayacak olduğunuzda yerine ellerini ovuşturan bir teokratik monarşinin hazır beklediği yerlerde! Ancak hal böyleyken dahi demokrasiyi körü körüne yüceltmek aslında bilgisel olarak ondan uzaklaşmayı, onun neden önemli olduğunu unutmayı getirir. Tek bir gerçek(!) vardır; o da demokrasinin çok güzel ve iyi olduğu! Bu her konuda bu şekildedir. İflas etmesi kaçınılmaz bir davranıştır. Çünkü Nazi Almanyası başta olmak üzere, demokrasi fanatizminin felaketle sonuçlandığı durumlar da, demokrasinin beşiği olarak nitelendirilen İngiltere'de sembolik olarak da olsa monarşinin sürdüğünü de görürüz.

Bu her konuda böyledir. Ben buna rasyonel temellendirme diyorum. Sevdiğimiz ve sevmediğimiz şeylerin, kutsanmadan veya lanetlenmeden sürekli güncel olacak şekilde; neden iyi ve gerekli olduklarını veya neden kötü ve gereksiz olduklarını bilmek olarak da açabiliriz.

Rasyonel temellendirme son derece eksik bir yönümüzdür. Buna pratik olarak; Atatürk'ü sevdiğimiz halde Nutuk'u okumamış olmayı, Mehmet Akif'i sevdiğimiz halde Safahat'i okumamış olmayı, Mevlana'yı sevdiğimiz halde Mesnevi'yi okumamış olmayı örnek verebilirim. Hiç şüphesiz bu örnekler de fazlaca çoğaltılabilir.

Atatürk'ü sevmek veya sevmemek şeklinde, topluma çocukça tartıştırılan meselelerde de rasyonel temellendirmeyle aşılabilecek konulardır. Türkiye'de bazı değişiklikleri gerçekleştirmek isteyenler, Türkiye'ye kastı olanlar, uzun yıllardır kademeli olarak; önce İnönü'ye, sonra CHP'nin kurumsal kimliğine, çoğu kez İttihat ve Terakki'ye saldırmışlar, son yıllarda niyetlerini açıkça ortaya koyarak Atatürk'e dil uzatmaya başlamışlardır. Burada Atatürk'ü gerçekten anlamak ve anlatmak, rasyonel temellendirmeyle mümkündür. Tarihte yüzlercesi olan irili ufaklı çarpıtmaya meyilli noktalar kullanılarak, ağzından salyalar saçarak yeni sahte bir tarih inşa etmek isteyenlere karşı; "sevgi"yle, marş okuyarak, slogan atarak mücadele verilemeyeceği görülmüştür! Bu rasyonel temellendirme de diğer kanallarla da desteklenen, kontrollü, bilinçli okumalarla oluşturulacaktır.

Şimdi gelelim başladığımız yere. Okumak güzel ve her ne olursa olsun övülecek bir eylem olsaydı, gerçekten bu dizilerin senaryolarının ciltlenmiş hallerini okuyan kişilere büyük bir saygı duymamız gerekmez miydi? Eğer cevabınız "evet" ise o dizileri izleyen kişilere de büyük saygı duymalısınız. Zira her iki farklı yolla da alınan bilgi tamamen aynıdır.

Şimdi de bilginin niteliğine gelelim. Bilgi de daima yüceltilen bir kavram olmamalıdır. Zira dedikodu yapan iki kişi birbirine sürekli farklı özel bilgiler aktarıyorlardır. Ancak bu dünyanın neresine giderseniz gidin, onursuz ve utanılası bir eylemdir. Her yerde böyle olmasını da referans almayalım ben söyleyeyim, evet dedikodu yapmak utanılası ve berbat bir fiildir!

Bilimsel bilgi, entellektüel bilgi, teknik bilgi, basit bilgi gibi çeşitleriyle bilgi dediğimiz kavram hayatımızın odak noktasındaki kavramlardan birisidir. Ancak bir köyde kimin kimle husumeti olduğu veya kimin ne kadar mal varlığı olduğu bilgisi, beyaz eşyaların standart ölçülerinin bilgisi, bir göletteki balıklarının sayısının bilgisi evrensel niteliği ve önemi olmayan "çöp" bilgilerdir. Bu sebeple, bu ve benzeri bilgiler içeren herhangi bir dökümanın, dosyanın, kitabın kendisi de okunması da değerli ve önemli değildir.

Eğer sadece bir eylem olarak okumanın, yine bir kavram olarak bilginin yüce şeyler olmadıklarına ikna olduysanız. Şimdi de dikkate değer şeyler içeren metinlerin okunmasının gerekliliğini konuşalım. Schopenhauer ve Nietzsche'nin başı çektiği önemli bir görüş -ki buna çok eski kökler de bulunabilir- çoğu kez kitap okumayı yeren, düşünmeyi ve özgün düşünceyi ön plana çıkaran sözler söylemişlerdir. Yani kısaca; herhangi bir metin okuyor olmayı, o metni oluşturan kişinin beyniyle düşünmek ve zamanla da bunu içselleştirerek bir anlamda kendi zihninizin, kendi yaratıcılığınızın ölümüne sebep olmak olarak nitelemişlerdir. Felsefede veya başka disiplinlerde -sosyoloji ve ideolojide de- okuyan uslu çocuklar, bağlı bulundukları ekolleri geliştiren ve daha az bilinen, düşünce varisi kişilerdir. Oysa ki okuduğundan fazla düşünen asi çocuklar, bağlı bulundukları ekolü yıkar vaziyette yeni bir ekol oluştururlar. İşte bu da okumak-düşünmek ikilisini kavramada, özgün düşüncenin niteliğini anlamada önemli bir noktadır.

Tabi bu görüş de günümüzde ancak felsefeyle, hatta felsefenin dahi sadece belli bir alanıyla sınırlandırılabilir. Zira 21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirmeye doğru ilerlediğimiz şu günlerde, herkesin, özellikle bizim ülkemiz gibi bir ülkede yaşayan insanların, analitik düşünmeye, çapraz okumaya, mukayeseli tarih okumalarına, günümüze gelinene kadarki süreci nitelikli olarak takip etmeye son derece ihtiyacı vardır.

Özellikle Ortadoğu'yla herhangi bir ilişiği olan ülkelerin -ki biz tam olarak içerisindeyiz- halkları son derece uyanık olmalıdırlar. İşte burada yine okumak ve okumamak haricinde, okuyarak yerinde saymak gibi tehlikeler söz konusudur.

Yukarıda verdiğim dizi senaryolarının basılı olduğu ciltler örneğindeki gibi, günümüzde okuma artmakla beraber, gençlerimizi hiçbir niteliği olmayan, kötü Türkçe içeren, çöp kitaplar esir almış durumdadır. Bu sebeple baktığımızda; hem okumamak, hem çöp içerik takip etmek, hem de hiç okumayıp düşünmek ve sadece özgün düşünce üretmek seçenekleri hurdaya çıkıyor. Hepsinin dışında ve üstünde olarak, farklı kanallardan beslenen, düşünen, tartışan, dinamik bir kitleye ihtiyacımız var. Bu öyle sıradan bir ihtiyaç falan da değil üstelik, bundan daha fazla ihtiyacımızın olduğu bir şey düşünemiyorum.

Yani sözün özü; okuyup okumadığınız önemlidir, ama ne okuduğunuz ve nasıl okuduğunuz daha da önemlidir! Evet, hiç şüphesiz okumak günümüzde büyük bir gerekliliktir. Ancak çöp kitap, çöp edebiyat sarmalına düşmeden, bilerek ve düşünerek okumak her şeyin üstündedir.